ALLAH RASULÜNÜN MANEVİ ŞAHSİYETİ-1

Fahr-ı Kâinat Efendimiz, (Aleyhissâlatü vesselâm) Kur’ân’ı Mekkelilere tebliğe başladıkları sırada Müşrikler, “Bir “beşer”e mi inanacağız?” diyerek karşı çıkmışlardı. Bu bakış, onların imandan yüz çevirmelerine sebep olmuştu. Son asırda da Resûlü Ekrem’e sadece “beşer” olarak bakıp O’nun mânevî şahsiyetini görmezden gelenler


Dr. Saim Arı

2024-03-18 09:56:26

Peygamber Efendimiz'in Yüce "Şahs-ı mânevî"sini Görmek veya "Beşer" Olarak Bakmak

 Özet

Fahr-ı Kâinat Efendimiz, (Aleyhissâlatü vesselâm) Kur'ân'ı Mekkelilere tebliğe başladıkları sırada Müşrikler, "Bir "beşer"e mi inanacağız?" diyerek karşı çıkmışlardı. Bu bakış, onların imandan yüz çevirmelerine sebep olmuştu. Son asırda da Resûlü Ekrem'e sadece "beşer" olarak bakıp O'nun mânevî şahsiyetini görmezden gelenler ortaya çıkmıştır. Yüce Rabbimizin Kur'an'da bize öğrettiği şekliyle, Allah Resûlü'nü tazim etmeden, Onu sevmeden ve O'nun yolunu takip etmeden dünya ve ahiret saadeti mümkün değildir. O'na sadece tarihi bir şahsiyet gibi bakma da, rûhî hayatımız açısından bize bir fayda sağlamayacaktır. Onu layık olduğu şekliyle tanımak, maddî problemlerden kurtulmamıza vesile olacağı gibi; manevî yaralarımıza ilaç olacaktır. Sadece, gönülden gelen bir ses ile O'nu anmak ve O'na salat ve selam yollamak dahi bizlere huzur sağlar, Fahr-ı Kainat Efendimizi hatırlamaya vesile olur. Bu da, ahirette kurtuluşumuza vesile olur. Nasıl olmasın ki, kurtuluşumuz, Lâ ilâhe illallah" tevhid kelimesinin yanına "Muhammedu'r-Rasûlüllah" cümlesini kalb ile tasdik etmek ve dil ile söylemeğe bağlıdır. O'nun -dillerimizle ifadeden aciz kaldığımız- büyüklüğünü görebilmek için tarihe de bakabiliriz: Nice âlimler O'nun kadr-u kıymetini anlatmak için eserler yazmışlar; dev şâirler, O'na olan muhabbetlerinden dolayı yanan gönüllerinin tercümanı olan göz yaşlarıyla O'nun için kasideler yazmışlardır. Şâir Yahya Kemal'in; 

"Emr-i bülendsin ey Ezân-ı Muhammedî - Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî

Gök Nûr'a gark olur nice yüz bin minareden - Şehbâl açınca Ruh-u Revân-ı Muhammedî

dediği gibi, asırlardan beri dünyanın pek çok yerinde, günde beş defa, "Muhammedu'r-Resûlüllah" sadâları ile semanın etekleri çınlamaktadır.

Allah katında seçkin ve yüce bir yere sahip olan Nebiyyi Zîşân Efendimizi layık olduğu şekliyle anlamak ve anlatmak, gönlü ummanlar kadar geniş bahtiyarların işidir. Ancak, karınca misali O'nun yolunda oluşumuzu ortaya koymak ve bu konuda okuyucuya bir fikir verebilmek maksadıyla bu yazı kaleme alınmıştır.

Fahr-ı Kainat'ın Yaratılış Sebebi:

Şu kâinatın yaratıcısı, sahibi Yüce Allah, elbette bilerek yapıyor. Madem yapan bilir; elbette fikir ve şuûr sahibi olan insanlar arasından hitâp kâbiliyeti ve istidât (yeteneği) yönüyle en yüksek, ahlâkı en yüce ve insanlığa rehber olacak özellikleri taşıyanlarla konuşacaktır. Bunun için Yüce Allah, binlerce peygamber göndermiştir. Bu peygamberlerin sonuncusu olan, Hz. Muhammed'in (Aleyhissalâtü Vesselâm), diğerlerinin yanında müstesna bir yere sahiptir. Yüce Allah, -dost ve düşmanın ittifakıyla-, en yüksek istidât ve ahlâka sahip, getirdiği Nur (Kur'ân) ile dünya ve ahireti ışıklandırmış olan Resûlü Ekrem ile (Aleyhissalâtü Vesselâm) konuşmuş; Onu Resûl ve insanlığa rehber yapmıştır.(1)

Zira, O (Aleyhissalâtü Vesselâm) olmasaydı, kainatın ve insanın yaratılmasındaki bütün maksadlar neticesiz kalır, boşuna giderdi. "Çünkü anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa; manâsız bir kâğıttan ibaret kalır."(2)

Bu itibarla, "Ulûhiyet dairesinin vazifesi; emir ve nehiy şeklinde, semâvî fermanlar ile yeryüzü ahalisinin 'ne yapacaklarını ve niçin yapacaklarını' ortaya koymaktır. Risalet dairesinin vazifesi ise; bu 'emir ve nehiyleri', nasıl yapılacaklarını halka fiilen talim ve tarif etmektir.(3)

Peygamberlerin tariflerinden evvel insan ve kâinatın manası, anlaşılmaz bir kitap gibi idi. Tarih boyunca insanların zihnini meşgul eden; İnsan nedir? Niçin dünyaya gönderilmiştir? Nereye gidecektir? sorularına iknâ edici bir şekilde Peygamber Efendimiz (Aleyhisselatü Vesselâm) cevap vermiştir. Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'deki "Andolsun ki Allah, (insanların) içlerinden, kendilerine O'nun âyetlerini okuyan, kendilerini (kötülüklerden ve inkârdan) temizleyen, onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur." (Âl-i İmrân, 164.) ayetiyle Fahr-ı Kâinat Efendimizin insanlar arasından seçilmiş, harikulade özelliklere sahip bir elçi olduğunu bizlere bildirmiştir.

Fahr-ı Kainat'a Sedece "Beşer" Gözüyle Bakanlar:

Mekkeliler, dört yaşından kırk yaşına kadar bütün hal ve hareketlerini yakından gördükleri; doğrulukta parmakla gösterilen bir şahıs olmasından dolayı, "Muhammed'ül-Emîn" diye andıkları ve "Kendi evlatlarını tanır gibi tanıdıkları" (Bakara ,146; Enâm ,20) Fahr-ı kainata iman etmekten yüz çevirmeleri O'nun mânevî yönünü görmemelerinden dolayıdır. Onların bu durumu ortaya koyan Yüce Allah, "Yoksa Peygamberlerini tanımadılar mı da onun için inkâr ediyorlar?" (Müminun ,69) buyurmaktadır. Kur'ân'ın bu hitâbı Mekkeli müşriklere olduğu gibi bizlere de hitâp etmekte ve Fahr-ı Kâinat Efendimizi ne kadar tanıyıp tanımadığımız sorusu ortaya çıkmaktadır. Onu, tarihte yaşamış bir hükümdar veya kral gibi okuyup tanımak gerçeklerle bağdaşamaz. O'nun Mânevî şahsiyetini tanımamız, O'na karşı ilgimizi, sevgimizi ve itaatimizi arttıracaktır.

Allah Resûlü'nün (Aleyhissalâtü Vesselâm) mânevî şahsiyeti ile insanlar arasından seçilmiş olması yönü arasındaki farkı, şu misal ile akla yaklaştırabiliriz: Her tarafı Allah'ın kudretiyle yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu, yumurtadan çıkar. Gittikçe gelişerek güzelleşir, sonra havada uçmaya başlar. Onun kazandığı bu çok kıymetli değerden sonra, yerde kalan yumurtalarının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, olgunluğunu arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Aynı şekilde; Peygamberimizin (Aleyhissalâtü Vesselâm) nübüvvetten (ilk vahyin gelmesinden) önceki kırk yaşına kadarki hayatına, yüzeysel ve sadece maddî bir göz ile bakan bir adam, O'nun mânevî şahsiyetini idrak edemez ve yüksek kıymetine ulaşamaz. İlk dönem hayatına ve beşerî hallerine ince bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kabuk içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) çıktığı anlaşılsın. O, feyz-i İlahî ile sulanmış ve fazl-ı Rabbanî ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiyy-i Zîşân'ın (Aleyhissalâtü Vesselâm) ilk dönem hayatına ait görünüşteki hallerinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başı kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakılmalıdır.(4)

Seyyid-i Kâinat hakkında şu bakışı da göz önünde bulundurmalıyız: Güneşin aynalarda akseden ışınları aynanın kendisinden olmadığı gibi; Onda (Aleyhissalâtü Vesselâm) görünen ilâhî lütüf ve tecelliler, güzellikler kendinden olmayıp Allah'tan gelmiştir. Yani, masdar ve menba' (bizzat kendinden çıkmış) değildir.(5) Çünki O zât (Aleyhissalâtü Vesselâm) Allah'a kullukta ve ibadette herkesten ileridir. Demek Onda görünen bu derece yüksek sıfatlar ve kemalât, O'nun kendi malı değildir. Ancak hariçten Rahman-ı Rahîm tarafından verilmiştir.

Allah Resûlü'nün "beşer" olduğunu nazara vererek ve bu konuyu çokça dile getirmek, "Peygamberde (Aleyhissalâtü Vesselâm) normal insanlardan fazla bir meziyet ve fazilet bulunmadığı iddiasıyla, onu âdî bir şahıs ve ehliyetsiz biri gibi göstermeye çalışmak" anlamına gelebileceğine işaret eden Elmalılı, bu konuda şunları kayd etmiştir: "Zamanımızda birtakım Avrupalı yazarların Hz. Muhammed'in (Aleyhissalâtü Vesselâm) peygamberliğini inkâr yönünde, 'Şüphe yok ki Hz. Muhammed, olağanüstü bir beşer, pek büyük bir zattır. Bununla birlikte O, insanlık üstü bir varlık değildir. Bunu Kendisi de, 'Ben de sizin gibi ancak bir beşerim.' (Kehf ,110) şeklindeki sözleriyle ifade ediyor.' demeleri, bir safsatadan başka bir şey değildir."(6) Elmalılı'nın bu tespitlerinden anlaşılmaktadır ki, Avrupalı yazarlar, yukarıda geçen Kehf süresindeki ilgili ayeti yarısına kadar ele alarak, ayetin devamı olan," (Ey Nebi'm) de ki: Ben ancak, bana ilâhınızın tek ilâh olduğu vahy edilen sizin gibi bir beşerim." (Kehf ,110) ilâhî hitabını görmezlikten gelmektedirler.

Fahr-ı Kainat Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm), İslam'ı Mekkelilere tebliğe devam ederken müşrikler Onun hakkında, "Bu, sadece sizin gibi bir beşer değil midir?" (Enbiya ,4) diyerek O'na imandan yüz çevirmişlerdi. Bu durum; "İnsanlara hidayet (Kur'ân) geldikten sonra onların iman etmelerine ancak, "Allah, bir beşeri mi peygamber olarak gönderdi?" demeleri engel olmuştur." (İsrâ ,94) ayeti ile de dile getirilmiştir.

Nitekim, tarih boyunca peygamberlerine inanmayan başka kavimler de peygamberlerini "beşer" görmeleri bahanesini ileri sürmüşlerdi.(7)

Ne yazık ki, son bir asırdan beri Avrupalı müsteşrikler tarafından da başlatılan, Fahr-ı Kainat'a (Aleyhissalâtü Vesselâm) sadece "beşer" olarak bakıp (!) O'nun "Hakikatini" görmezlikten gelme temayülü, günümüzde de bazı akademisyenler ve yazarlar tarafından devam ettirilmektedir.

Eşref-i mahlûkat olan Efendimiz'in (Aleyhissalâtü Vesselâm) vasıflarını anlatan ayetlerden birinde mealen, "(Ey Nebi'm) de ki: Ben ancak, bana ilâhınızın tek ilâh olduğu vahy edilen sizin gibi bir beşerim. Artık her kim, Rabbine kavuşmayı umuyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın." (Kehf ,110) buyuran Yüce Allah, Resûlü hakkında Vahy edilen bir beşer sıfatına sahip olduğunu belirtmiştir.

Ne yazık ki, yapılan Kur'ân meallerinin ekserisinde, "De ki: Ben de, sizin gibi bir beşerim. (Şu kadar var ki), bana ilâhınız tek ilâh olduğu vahy ediliyor." tarzında cümle kurulmaktadır. Yapılan bu mealden hareketle pek çok yazıda, Allah Resûlü hakkında, "Kur'ân, onun beşer olduğunu vurgulamaktadır." tarzında sözlerle Fahr-ı Kâinatın (Aleyhissalâtü Vesselâm), Yüce Yaratıcı katındaki yerine koyulmamakta ve normal bir insan şeklinde gösterilmeye çalışılmaktadır. Söz konusu bu yanlışlıkta düşülen hatalar ile birkaç noktaya işarette fayda vardır:

Birincisi: Ayetteki, يوحى الي انا بشر مثلكم ibaresindeki بشر kelimesinden sonra gelen ikinci sıfat olan يوحى geniş zaman kipinin bağlı olduğu بشر kelimesinden ayrılarak ayete meal verilmesi gibi bir hata işlenmektedir.(8)

İkincisi: Ayete yanlış meal verenlerin çoğu, "De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim" ifadesinden sonra, "(Şu kadar var ki)" istisnâ edatını kullanmaktadırlar. Türkçe'de iki cümle arasında getirilen (Şu kadar var ki) sözünün kullanıldığı yerlerden iki tanesi şudur:

1-İki cümlede anlatılan durumların uyuşmazlığını bildirir.

2-Yakınma, kınama vb. duygular anlatmak için kullanılır.(9)

Yukarıdaki verilen bilgiler ışığında, "De ki: Ben de, sizin gibi bir beşerim. (Şu kadar var ki)..." tarzında yapılan meallerin hatalı olduğu ortaya çıkmaktadır.

Üçüncüsü: Bir sözün yüceliği ve tesiri; Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?" şeklindeki dört kaynaktan gelir.(10) Bu dört esası göz önünde bulunduracak olursak, Kur'ân-ı Kerim'de Peygamber Efendimizden (Aleyhissalâtü Vesselâm) "Beşer" diye bahsedilmesinde de, Yüce Allah, Resûlü'nün ilâh olmayıp, kendisine vahy edilen bir beşer olduğunu bildirirken, sözün gereği olarak Ondan "Beşer" diye bahsettiğini anlarız. Bu sözün sahibi, kâinatın Yüce Yaratıcısı Cenâb-ı Allah'tır. Allah-u Teâlâ katında yüce mânevî makamlara sahip olan Peygamber Efendimizin yanında bizler, âciz ve kusurlu kullarız. Bu itibarla, bizlerin Resûlü Ekrem'i anarken Onu tazim ifade eden, "Allah Resûlü", "Resûlü Ekrem, Seyyid-i Kâinat" ve "Efendimiz" gibi sıfatlarla anmamız yanında, O'nun isminin anıldığı yerde, - okunması Rabbimizin emri olan-(11) salavatı okumamız gerekmektedir. Nasıl ki askerlikte, bir generalin astlarına "Albay'ım", "Yarbay'ım" diye rütbeleriyle hitâp etmesi ve astların da üstlerine; "Komutanım" diye hitâp etmesi bir esastır. Bu itibarla, Yüce Allah'ın "Resûlü" olma şerefine sahip Efendimize, tazim ifade eden isim ve sıfatlarla anmamız da kulluk vazifemizdir.

Dördüncüsü: Günümüze bazı yazarlar, Hristiyanların Hz. İsa ve Hz. Meryem'i ilâhlaştırdığı gibi, Peygamber-i Zîşân Efendimizi fazla medh-u senâ etmenin Onu (hâşâ) ilâhlaştırma anlamına geleceğini iddia etmektedirler. İslam tarihi boyunca Fahr-ı Kainat Efendimizi (Aleyhissalâtü Vesselâm) ilâhlaştıran bir Müslümanın ortaya çıktığı duyulmamıştır. Allah Resulü ve sahabelerinin yolunu takip eden fırka-i nâciye(12) olan ehl-i sünnet çizgisinden saparak, dalalet ve ehli bid'a gurubuna dâhil olmuş olan yetmiş iki(13) fırkanın hiç birinde de, Hristiyanların Hz. İsa ve Hz. Meryem'i ilâh edindikleri gibi Peygamber Efendimizi ilâh edinen olmamıştır.

Bu itibarla, Seyyid-i Kainat'a "beşer" gözüyle bakmayı sıklıkla dile getirmenin ne anlama geleceği üzerinde düşünülecek bir husustur.

-Devam edecek-

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

MAÂRİF, DİN EĞİTİMİNİ EN İYİ ŞEKİLDE VERMELİDİR

MAÂRİF, DİN EĞİTİMİNİ EN İYİ ŞEKİLDE VERMELİDİR

İnanmak yaradılışın bir gereğidir. Din, aklın mâverâsında, zekânın fevkinde bir mürşi

SAFVETÜ’T TEFASİR NOTLARI-29

SAFVETÜ’T TEFASİR NOTLARI-29

Nisa: 135: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوّ

HAÇLI-SIYONIST-PUTPEREST İTTİFAKI

HAÇLI-SIYONIST-PUTPEREST İTTİFAKI

Hıristiyanlar ve Yahudiler muharref dini metinlere ve yorumlara dayandıklarından dünya barışı

SAÂDET ASRINDA MUTLU BİR EVLİLİK ÖRNEĞİ: HZ. EBÛ TALHA VE HZ. RUMEYSA

SAÂDET ASRINDA MUTLU BİR EVLİLİK ÖRNEĞİ: HZ. EBÛ TALHA VE HZ. RUMEYSA

Uhud Savaşı’nın en tehlikeli anında Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) önün

NURDAN VECİZELER-10

NURDAN VECİZELER-10

Kalbden maksat, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir lâtife-i R

HACAMAT HAKKINDADIR

HACAMAT HAKKINDADIR

Muhterem Müslümanlar! Turan Dursun ve Selman Rüşdi olayından sonra Müslümanlar ülke ve dün

ÜMMÜHAN ERGÜN(1913 – 1976)

ÜMMÜHAN ERGÜN(1913 – 1976)

Nur Fabrikası sahibi, Denizli şehidi, İslamköylü Hafız Ali Ergün’ün akıl sınırlarını

GÜLBAHAR HÂTUN

GÜLBAHAR HÂTUN

Fâtih’in hanımı ve 2. Bayezid’in annesidir. Hayatı hakkında kaynaklarda bilgi bulunmamaktad

MELİK FAYSAL’IN YAHUDİ KİSSİNGER'E VERDİĞİ TARİHİ CEVAP

MELİK FAYSAL’IN YAHUDİ KİSSİNGER'E VERDİĞİ TARİHİ CEVAP

Melik Faysal'ın en önemli gayelerinden birisi, Filistin meselesi ve Mescid-i Aksâ'nın hürriyeti

ÖLENLER EŞİT DEĞİLDİRLER

ÖLENLER EŞİT DEĞİLDİRLER

İnsanların ölüme negatif düşüncelerle bakmalarındaki sıkıntılardan biri de şudur ki, onu

NURDAN VECİZELER-9

NURDAN VECİZELER-9

“Amiriyet ve hâkimiyetin muktezası, rakip kabul etmemektir, iştiraki reddetmektir, müdahaleyi

İnsanlar yalnız inandık demeleri ile bırakılıveriliceklerini, kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?

Ankebut, 2

GÜNÜN HADİSİ

Muavvizeteyn (Nas-Felak) Sureleri

"Şeytan insanoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş vaziyette bekler. Allah'ı zikredince siner, çekilir, gaflet etse vesvese verir." (Buhari, Tefsir, Kul euzu bi-rabbi'n-nas 1)

TARİHTE BU HAFTA

*H.z. Osman (r.a.)'ın Şehadeti(17 Haziran 656) *I.Kosova Zaferi ve I.Murad'ın Şehadeti(19 Haziran 1389) *II.Murad'ın İstanbul Kuşatması(20 Haziran 1422) *Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.lerinin Vefatı(22 Haziran 1780) *Hz.Ali'nin Halife Seçilmesi(23 Hazir

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI