Cevaplar.Org

“EHL-İ SÜNNET”İN ANLAMI ve KAPSAMI

Ehl-i Sünnet kavramı temelde "alem" yani belli bir fırkanın özel ismi ve ünvanı değildir. Ancak zamanla ümmetin ana gövdesini oluşturan Müslümanlara tahsis edilir hale gelmiştir. Şah Veliyyüllah Dehlevî, Hüccettüllahi’l-Baliğa adlı eserinde bu tahsisin tarihi gelişimini şöyle kaydetmektedir:


Metin Yiğit

metinyigit21@hotmail.com

2023-12-01 21:23:33

Ehl-i Sünnet kavramı temelde "alem" yani belli bir fırkanın özel ismi ve ünvanı değildir. Ancak zamanla ümmetin ana gövdesini oluşturan Müslümanlara tahsis edilir hale gelmiştir. Şah Veliyyüllah Dehlevî, Hüccettüllahi'l-Baliğa adlı eserinde bu tahsisin tarihi gelişimini şöyle kaydetmektedir:

"Sünnet" kelimesi, aslında Kelâm ilminde belli bir mezhebe has bir isim değildir. Ehl-i kıblenin, dinin zarurî esasları üzerinde ittifak ettikten sonra üzerinde ihtilâf ettiği ve bu yüzden çeşitli fırkalara ve ayrı ayrı hiziplere bölündüğü meseleler iki kısımdır: Bazıları hakkında Kur'ân âyetlerinin zahiri delaleti bulunmakta ve sahih hadisler onlardan söz etmektedir. Keza Sahabe ve tabiînden oluşan selef-i sâlih onlar üzerinde yürümüşlerdir.

Sonra herkesin kendi görüşünü beğendiği devirler gelip ihtilaflar baş gösterince, ümmetten bir bölümü Kitap ve Sünnet'in zahirini tercih etmiş ve selef inancı üzere kalmış, onların aklî prensiplere uyup uymadığına aldırmamışlardır… Bunlar "Ehl-i Sünnet" dediğimiz gruptur.

Bir grup da [Mutezile] kendi zanlarınca nassların akli prensiplere aykırı olduğu gerekçesiyle tevile gitmişlerdir ve onların zahirini terk etmişlerdir.… Meselâ kabir suali, amellerin tartılması, sırattan geçilmesi, Allah'ı görme, velilerin kerametleri gibi konular bu kabilden konulardır. Bunların tamamı hem Kitap'ta hem de Sünnet'te yer almış konulardır. Selef bunları aynen kabul etmiştir.

Ancak aklı ön plâna çıkaranlara [Mutezile'ye] göre bunlar, aklî prensiplere uymayan şeylerdir; dolayısıyla ya inkârı ya da tevîli gerekecektir. Nitekim öyle de yapmışlardır.

Ümmetin diğer bir kısmı [Ehl-i Sünnet]: "Onların hakikatini kavrayamasak, aklî prensipler onları desteklemese bile biz öylece iman ettik." demişlerdir. Biz [mudakkik sufiler] ise şöyle diyoruz: "Bunların hepsine Rabbimizden gelen bir burhan üzere iman ettik ve bize göre aklî esaslar da bunları desteklemektedir."

Ümmet arasında ihtilaflı olan bir kısım meseleler daha vardır ki, onların Kitap'ta ya da Sünnet'te sözü geçmemektedir ve onlar hakkında sahabe de bir söz etmemiştir. Bunlar el dokunulmadık konulardır. Sonra ilim adamlarından bazıları çıkmış ve bunları gündeme getirmiş, hakkında söz etmişler ve tabii ihtilâfa düşmüşlerdir. Bu tür konular:

a) Ya naklî delillerden istinbat edilen meseleler olmaktadır: Mesela Peygamberlerin meleklere üstünlüğü, Hz. Âişe'nin Hz. Fâtıma'ya üstünlüğü meseleleri böyledir.

b) Ya sünnete uygun olan esasların kendi kanaatlerince o şeye bağlı olması sebebiyle ele alınmıştır: Bunlara örnek çoktur: Çeşitli genel prensipler, bazı cevher ve araz bahisleri, "âlemin hâdisliğine hükmetmek, heyulanın iptali ve cüz'ü lâ yetecezzânın ispatı esasına bağlıdır"; "Allah Teâlâ'nın âlemi vasıtasız yaratmış olduğuna hükmetmek, 'Birden ancak bir çıkar' ilkesinin iptaline bağlıdır"; "mucizelerin varlığını kabul etmek, sebeplerle müsebbebler arasındaki aklî lüzumun inkârına bağlıdır"; "haşr-ı cismânî ma'dûmun iadesinin mümkün olmasına bağlıdır"..., gibi pek çok konu bunlardandır.

c) Ya da Kitap ve Sünnet'te geçen şeylerin açıklanması ve yorumlanması amacıyla ortaya konmuştur. Ulemâ, bu tür konuların esasında ittifak ettikten sonra bazen tafsilat ve tefsirinde ihtilâf etmiştir… Meselâ arş üzerinde istiva, vech (yüz) ve gülmenin Allah Teâlâ hakkında ispatı hakkında ittifak etmiş sonra tefsirinde ihtilâf etmişlerdir:

Bir grup [Halef] tevîle giderek bunlardan maksadın, Allah'ın zatına uygun manalar olduğunu söylemişlerdir. Meselâ "istivâ"dan maksat, kuşatmak, hâkim olmaktır; "vech"ten maksat Allah'ın zatıdır gibi değerlendirmelerde bulunmuşlardır.

Bir başka grup [Selef] ise, bunlara hiç dokunmamış, onları olduğu gibi almış ve "Bu kelimelerle ne murad edildiğini bilmiyoruz." demişlerdir.

Ben bu iki gruptan birinin, kendilerinin sünnet üzere olduklarını ifade ederek karşı tarafa üstünlük taslamalarını doğru bulmuyorum. Buna imkân da yoktur. Çünkü eğer biz mahza sünneti istiyorsak, sünnet bu gibi meselelere girmeyi temelden terk etmektir. Nitekim selef bu gibi meselelere hiç girmemiştir…

Daha önce de zikrettiğimiz gibi, insanın sünnî olması, ikinci kısımdan olan meselelerin değil de birinci kısımdan olanların dikkate alınması ile olmaktadır. Bu itibarla Ehl-i Sünnet ulemâsının kendi aralarında bu ikinci kısımdan olan meseleler hakkında çoğu kez ihtilâf ettiklerini görmekteyiz. Meselâ Eşarîler ile Matürîdîler arasında bulunan ihtilâflar gibi. Keza her asırda, mütahassıs âlimlerin sünnete muhalif olmayan her meseleye -mütekaddimînin onlar hakkında söz etmemesine rağmen- dalmaktan geri durmadıklarını görmekteyiz." (Ahmed b. Abdurrahim ed-Dehlevî, Hüccetullahi'l-Bâliğa, I/58-63.)

Dehlevî'nin ifadelerinden anlaşıldığı üzere bütün Müslümanlar zaruriyat-ı diniye dediğimiz sübutu ve delaleti kat'î olan temel meselelerde müttefiktir. Zarûriyat-ı diniye haricinde kalan ve Müslüman fırkalar arasında tartışma konusu olan meselelere gelince bunları da iki grupta değerlendirebiliriz:

*Hakkında ayetlerin zahiri delaletinin, sahih hadislerin ve sahabe telakkisinin bulunmadığı mevzular

* Hakkında ayetlerin zahiri delaletinin, sahih hadislerin ve sahabe telakkisinin bulunduğu mevzular

Hakkında açıkça ayet, sahih hadisler ve sahabe telakkisinin bulunmadığı konularla ilgili ihtilaflar, tabii olup müsamahayla karşılanmalıdır. Bu tür konular, ihtilafa müsait mevzular olduğundan kimsenin bir başkasını bidatla suçlaması doğru değildir. Eşari-Maturidi ve Ehl-i Hadis ihtilafı ve dört mezhep bünyesindeki ihtilaflar, bu kategoride mütalaa edilebilecek ihtilaflardır. Örnek olarak "Rahman olan Allah arşa istiva etti" ve "Mülk O'nun elindedir, o her şeye kadirdir" mealindeki ayetlerin tefsirine dair yapılan ihtilafları ve Şafii-Hanefi ekolleri arasındaki görüş ayrılıklarını zikredebiliriz.

İkinci kısma giren meselelere gelince: Ehl-i kıblenin bir kısmı bu gibi meselelerde Kuran, Sünnet ve Sahabe telakkisini esas alıp bunların sonradan üretilen birtakım prensiplere uyup uymadığına bakmadan hareket etmişlerdir. Örnek olarak ilahi sıfatların varlığı, kaza ve kader, rü'yetullah, kabir hayatı, şefaat, mizan, sırat ve büyük günah işleyenlerin mümin olup olmadığı konularını zikredebiliriz. Mutezile gibi bazı fırkalar bu konulara genelde aklî ve mezhebî prensipler açısından yaklaşmışlardır. Bunların aklî ve mezhebî prensiplere aykırı olduğu gerekçesiyle olumsuz kanaat belirtmiş ve sonuçta ilahi sıfatları, rüyetullahı ve kabir hayatını inkâr yoluna gitmişlerdir. Buna uymayan ayetleri tevil edip hadisleri de reddetmişlerdir. Buna karşın ümmetin ana gövdesini temsil eden ulemanın çoğu ise Kuran, Sünnet ve sahabe telakkisi doğrultusunda açıklamalarda bulunmuşlardır. İşte bu tutumundan dolayı mezkûr çevre Ehl-i Sünnet yani "sünnete mensup kişiler" ismiyle anılır olmuştur.

Zaten tarihe baktığımızda ekol veya ekol mensuplarına yönelik isimlendirmelerin (tesmiye) tamamına yakınının genel tutuma göre yapıldığı görülmektedir. Mesela Ehl-i Hadis denen çevre diğerlerine oranla daha fazla hadise müracaat ettiği için Ehl-i Hadis olarak isimlendirilmiştir. Keza Ehl-i Re'y denen çevre, Ehl-i hadise oranla daha fazla re'ye müracaat ettiği için Ehl-i Re'y olarak isimlendirilmiştir. Aynı durum fertler için de söz konusudur. Örneğin bir alimin fakih, müfessir veya muhaddis olarak anılması onun daha ziyade meşgul olduğu ve ihtimam sarfettiği alana göre yapılmaktadır. İşte Ümmetin ana gövdesi ve ulemanın geneli, ümmet arasında tartışma konusu olan mevzularda Nebevi Sünneti ve onun ilk muhatapları olan sahabe cemaatinin telakkisini esas aldıkları için Sünnet ve cemaat mensubu (Ehl-i Sünnet ve Cemaat) olarak isimlendirilmişlerdir. Böylece temelde sıfat/niteleme maksadıyla kullanılan bu terkip zamanla isim ve ünvan haline gelmiştir.

Şunu da belirtmek gerekir ki Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat terkibindeki sünnet, sadece fıkhi veya usulî manadaki sünnet anlamında değildir. Mezkur terkipteki sünnet kelimesi genel manada yani bidat mukabilinde, kaynağı ister Kuran ister Nebevi beyan olsun bütün meşru inanç ve tutumlar anlamında kullanılmıştır. Bu husus, yukarıda Dehlevi'nin açıklamasında geçen ayetlerin zahiri delaleti ve hadislere tekabül eden bir manadır. Muslim'in aktardığı Muhammed b. Sirin'in: "Biz fitneden önce isnadı sormazdık. Fitneden sonra hadisi aktarana dayandığı raviler sorulmaya başlandı. Sünnet ehli (Ehl-i Sünnet) olanların hadisleri kabul edilip, bidat ehli olanların hadisi terkedildi" şeklindeki ifadesinde de sünnet bidat karşıtı manasında olup hem Kuran hem de nebevi tatbikata/beyana dayalı meşru anlayış manasındadır.

Terkipte geçen "cemaat"e gelince: Bilindiği üzere cemaat temelde topluluk manasına gelmektedir. Cemaat kelimesi birçok hadiste kullanılmıştır. İlgili hadisler incelendiğinde kelimenin şaz ve rijit çıkışlara karşı İslam toplumunun genelini/genel telakkisini anlattığı anlaşılmaktadır. Bahsi geçen terkipte ise sahabenin genelini ya da ümmetin veya onları temsil eden ulemanın genelini ifade etmektedir.

Yukarda belirttiğimiz üç temel kriter (yani ayetlerin zahiri delaleti, sünnet ve sahabe telakkisi) "Allah'a, Rasûlü'ne ve emir sahiplerine itaati emreden" ayetin (Nisa-59) işarî manasıyla da örtüşmektedir. "Allah'a itaat" ayetlerin zahiri delaletine, "Rasüle itaat" sahih hadislere tekabül ederken, "ululemre itaat" ise sahabenin veya ümmetin ya da ümmeti temsil eden ulemanın genel telakkisine takabül eder.

Netice itibariyle bir anlayışın veya bir çevrenin Ehl-i Sünnete mensubiyetinde ölçü Kur'an, Sünnet ve sahabe telakkisine muvafakattır. Bu ölçüye uyan her mümin Ehl-i Sünnettir. Ehl-i Sünnet dairesinde yer alan müminlerin kendi aralarında cüziyat kabilinden birtakım meselelerde ayrı-gayrılıkları olabilir. Bu tür ihtilaflar kişiyi Ehl-i Sünnet dairesi dışına çıkarmaz. Nitekim sahabe, tabiin ve müçtehit imamlar döneminde bu türden epey ihtilaf vuku bulmuştur. Mesela Hz. Peygamber'in miraç gecesinde mazhar olduğu rüyetin keyfiyeti konusu sahabe arasında ihtilafa konu olmuş ve mevzuya dair iki görüş ileri sürülmüştür. Keza ibadet, muamelat ve ukûbatla ilgili konularda sahabenin fakihleri arasında bazı ihtilaflar vuku bulmuş ve vuku bulan bu ihtilaflar dört mezhep üzerinden günümüze kadar intikal etmiştir. Bunlarla ilgili Kur'an'ın zahiri bir delaleti veya açık bir hadis ya da umumi bir sahabe telakkisi bulunmadığı için konuya dair ihtilaflar müsamaha ile karşılanmış ve taraflardan hiçbiri bidat ve dalaletle itham edilmemiştir. Buna karşın Raşid halifeler, Ensar ve Muhacirler ve onları izleyen sahabilerin adaleti, Peygamber zevcelerine ihtiram, kabir hayatı, şefaat ve kerametin sübûtu gibi konularda nassların delaleti ve sahabenin umumi telakkisi bulunduğu için bu ölçülere aykırı davrananlar Ehl-i Sünnet dairesi haricinde mütalaa edilip, bidat ehli olarak nitelendirilmişlerdir.

Hâsılı kelâm: Ehl-i Sünnet olmanın ölçüsü, Kur'an ve Sünnetten açık bir beyan veya umumi bir sahabe telakkisi bulunan konularda muhalif bir inanç ve tutum içerisine girmemektir. Böyle bir beyan ve telakkinin olmadığı mevzular ulema ve sülehânın içtihad ve istihsanına açık mevzulardır. Bu mevzularda kimsenin kendi şahsî veya meslekî/meşrebî tercihini esas alarak başkalarını bidat ile itham etme hakkı yoktur. Şahsî veya meslekî tercihlerinden hareketle diğer içtihat mensuplarını bidatle itham edenler Ehl-i Sünnetin izlediği yönteme muhalif bir yöntem izlemiş olurlar.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

SAHABE DÖNEMİ İHTİLAFLARINDAN SÖZ ETMEK

SAHABE DÖNEMİ İHTİLAFLARINDAN SÖZ ETMEK

Ehl-i Sünnet âlimleri ihtiyaç olmadıkça Sahabe arasında baş gösteren anlaşmazlıklardan uza

“EHL-İ SÜNNET”İN ANLAMI ve KAPSAMI

“EHL-İ SÜNNET”İN ANLAMI ve KAPSAMI

Ehl-i Sünnet kavramı temelde "alem" yani belli bir fırkanın özel ismi ve ünvanı değildir. An

GÜVENİLİRLİK BAKIMINDAN İSLAM TARİHÇİLERİ

GÜVENİLİRLİK BAKIMINDAN İSLAM TARİHÇİLERİ

Aktardıkları bilgilere göre tarihçileri birkaç grupta değerlendirmek mümkündür: 1. Grup: G

İSLAM TARİHİ ESERLERİNİ DEĞERLENDİRMEDE ÖLÇÜLER

İSLAM TARİHİ ESERLERİNİ DEĞERLENDİRMEDE ÖLÇÜLER

Burada, İslâm ulemasının önde gelenleri ve muhakkik âlimler tarafından tesbit edilen ve İsl

İNSAN HÜRRİYETİ VE BEŞ TEMEL HAK

İNSAN HÜRRİYETİ VE BEŞ TEMEL HAK

Sosyal bir varlık olan insanoğlunun, topluluk olarak yaşaması, fıtratının bir gereğidir. Fer

MAĞDUR PADİŞAH: SULTAN İBRAHİM-2

MAĞDUR PADİŞAH: SULTAN İBRAHİM-2

Sultan İbrahim tahta çıkar çıkmaz başta Koçi Bey olmak üzere musâhipleri (özel danışmanl

MAĞDUR PADİŞAH: SULTAN İBRAHİM-1

MAĞDUR PADİŞAH: SULTAN İBRAHİM-1

Anadolu topraklarının bizlere vatan haline gelmesinde hizmeti geçmiş büyük tarihî şahsiyetle

PEYGAMBERLERİN MASÛM OLUŞU

PEYGAMBERLERİN MASÛM OLUŞU

Peygamberlerin masumiyeti konusu, çok yönlü bir konudur. Burada bizi ilgilendiren husus, peygambe

EBU HÜREYRE'YE YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER-6

EBU HÜREYRE'YE YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER-6

g. Ebu Hüreyre'nin Para Karşılığında Emevî Taraftarlığı ve Ali Aleyhtarlığı Yaptığı

EBU HÜREYRE'YE YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER-5

EBU HÜREYRE'YE YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER-5

e. Namazı Ali'nin Arkasında Yemeği Muaviyenin Sofrasında Yediği İddiası Ebu Hüreyre aleyhin

EBU HÜREYRE'YE YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER-4

EBU HÜREYRE'YE YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER-4

Sahabenin ve Bu Cümleden Olarak Hz. Aişe'nin Onun Rivayetlerini İhtiyatla Karşıladığı İddia

Nâhl Suresi;128

Şüphesiz ki, Allah, takvaya sarılanlarla, iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlarla beraberdir.

GÜNÜN HADİSİ

Kim Müslümanlar arasından bir yetim alarak yiyecek ve içeceğine dahil ederse, affedilmez bir günah (şirk) işlememişse, Allah onu mutlaka cennete koyacaktır.

Tirmizi, Birr 14, (1918)

TARİHTE BU HAFTA

*Fatih Camii'nin yeniden ibadete açılışı(15 Nisan 1772) *Turgut Özal'ın Vefatı(17 Nisan 1993) *Türk-Yunan savaşının başlaması(18 Nisan 1897) *Miladi takvime göre Efendimiz'in (s.a.v.)dünyaya teşrifleri(20 Nisan 571)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI