Cevaplar.Org

NÜKTELER-12

SOSYAL HADİSELER Sönmeye mahkûm dalgalar Göle bir taş atıldığında taşın suya düştüğü merkezden muhite doğru halkalar halinde bir dalgalanma meydana gelir. Taşın atılışından biraz sonra merkezdeki halkalar söner. Çevredeki dalgalanma ise bir müddet daha devam eder.


Mehmed Kırkıncı

.

2020-01-24 16:33:07

SOSYAL HADİSELER

Sönmeye mahkûm dalgalar

Göle bir taş atıldığında taşın suya düştüğü merkezden muhite doğru halkalar halinde bir dalgalanma meydana gelir. Taşın atılışından biraz sonra merkezdeki halkalar söner. Çevredeki dalgalanma ise bir müddet daha devam eder.


Cemiyet hayatında meydana gelen her hadise de göle atılan taş misâli, cemiyette bir dalgalanma meydana getirir. İçtimaî hâdiselerdeki bu dalgalanmanın asıl merkezini çok iyi tayin etmek lâzımdır. Merkezde sönmüş bir hâdisenin çevredeki sönmeye mahkûm dalgalarıyla fazla uğraşmamak ve vakit kaybetmemek icap eder.

Tehlikeli bir yolda koyun mu, köpek mi?

İnsan tehlikeli bir yolculuk esnasında yanına arkadaş olarak koyun mu alsa, yoksa köpek mi alsa muvafık olur? Elbette ki böyle bir yola koyunla çıkılmaz, o yolda insana refakat köpeğin işidir.

İşte, köpeğin köpekliğini bilerek, ona o nisbette kıymet vermek suretiyle, söz konusu yolda seyahat eden bir akıllı adam hakkında, aynı yolda bir koyunla seyahat eden diğer bir adam, müstehziyâne konuşsa ve ona hakaretler yağdırsa; bir kurdun saldırısı karşısında gülünç duruma düşen ve alçalan kim olacaktır? Siz takdir ediniz.
Günümüzdeki birçok içtimaî mes'eleler yukarıdaki misâl tarzında cereyan etmektedir. Bu noktada gayet dikkatli olmalı ve misâldeki ikinci adamın ahmaklığına düşmemeye çalışmalıyız.

Nebatattan ayrılmak

Nebatat gibi ittihad etmek faydasızdır. Nitekim bir ağaç yanında yanan arkadaşına yardım etmez ve biraz sonra kendisi de yanar. İttihad hususunda olduğu gibi, hâdiseleri takipte de ağaçlara benzemememiz lâzımdır. Şöyle ki:
Bir ağacın yanında gayr-i meşrû zevkler de işlense, ibadet de edilse suretâ o ağaç her ikisini de şuursuzca seyreder, ne birincisini tenkid ve ne de ikincisini tebrik eder.
Bazı insanlar böyle yaşamayı, yani kendi ifadeleriyle, etliye sütlüye karışmamayı, büyük bir idealmiş gibi kendilerine rehber etmekte ve ağaçlardan çok daha şuursuz ve camid duruma düşmektedir.

Gemisini kurtaran kaptan mı?

Bu asırda küfür ve dalâlet şahs-ı mânevî ile hücum ettiğinden, kendi gemimizi ancak başkalarının imdadına koşmakla ve iman hakikatlarını onlara tebliğ etmekle ve Cenab-ı Hakk'ın yasaklarından o kimseleri men'e çalışmakla kurtarabileceğiz. Meselâ, çocuklarımızın ahlâklı yetişmesi gemi kurtarmaya teşbih edilirse, bu neticenin elde edilmesi, ancak çevremizin, komşularımızın ve okuldaki öğretmenlerimizin islâhıyla mümkün olabilecektir.

Bu durumda şu hakikat ortaya çıkıyor: Bizler ayrı ayrı gemilerde değil, bilâkis tek bir geminin içerisinde bulunmaktayız. İçtimaî hayat dediğimiz bu gemide, yolculardan birisi gemiye zarar verecek bir faaliyette bulunduğu takdirde, bunun zararı bütün yolculara dokunacaktır. Kendi koltuğumuzda rahatça oturarak geminin dibinde delik açan bir kimsenin hareketine mâni olmamamız, kendimizi batırmamız demektir.

SÜNNET-İ SENİYYE

Taklidin yeri

İnsanda taklitçilik hassesi vardır. Yerinde kullanıldığında insana sayısız meziyetler kazandırabilecek olan bu hasse, aksi istikamette kullanıldığında insanı çeşitli uçurumlara sürükleyebilmektedir.

Şeytanın şakirtlerinin peşinde giden ve onları taklid eden kimseler, kendilerini şekavet-i daimeye sürükledikleri gibi, ceketinin alt düğmesini yanlışlıkla üste ilikleyen bir modacıyı körü körüne taklid edenler de kendilerini halka maskara etmektedirler.

Mademki, Allahü Azîmüşşân bize bu taklid etme hassasını vermiştir. Elbette ki, O Zat-ı Zülcemâl'in hikmeti iktiza eder ki, bizlere kendisini taklid edeceğimiz bir muallim-i ekberi göstersin ve bizi hem şekavetten, hem de maskaralıktan kurtarsın.

İşte, o muallim-i ekber ve dellal-ı âzam ise Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.

Yâvere ittiba

Padişahın nazarı altında yâverine ittiba etmek, padişaha itaat etmek demektir.
Sünnet-i seniyyeye ittiba hususuna bu noktadan bakmalı ve ona göre hassasiyet göstermeliyiz.

ŞÜKÜR

Misafir ve Devesi

Bir kimse devesine binerek bir zata misafir gitse, gittiği yerde kendisi karşılanıp eve dâvet edilir, devesi ise ahıra alınır. Deve eve giremez. Fa­kat ahırda -sahibinden dolayı- büyük bir ihtimam ve bakım görür. Deveye yapılan bu bakım ve ihtimam da bir cihette misafire yapılmış demektir ve onun ayrıca teşekkürünü mucip olur.

Bizler de bu dünyaya misafir olarak gelmiş bulunuyoruz. Diğer hayva­nat ise bizim devemiz mesabesindedir.

Cenâb-ı Hak, bütün hayvanları bir cihette bizim için bakıp besliyor ve terbiye ediyor. Bu bakım ve terbiyeden dolayı da ayrıca hamd ve şükürde bulunmamız lâzım gelmektedir.

Şükür Vazifemizi Yerine Getirebiliyor Muyuz?

Yaptığımız ibadetlerle Cenâb-ı Hakk'ın bize lûtfettiği varlık, insaniyet, İslâmiyet gibi küllî nimetlerden ve akıl, hâfıza, göz, kulak gibi cihazattan kat-ı nazar, sadece elle yemek yemenin dahi şükrünü yerine getiremeyiz. Şöyle ki:

Farz-ı muhal olarak, insanlar bu dünyaya gelmeden önce kendilerine: "Eğer rızkınızı ağzınızla yerden toplarsanız, hiç ibadet etmeyeceksiniz. Yok eğer rızkınızı elinizle yerseniz, her gün beş vakit namaz kılacaksınız" şek­linde bir teklifte bulunulsaydı, hiç tereddütsüz bütün insanlar ibadet etmeyi kabul edeceklerdi.

Bu hale göre bizler, yaptığımız ibadetlerle nazarımıza çarpmayacak ka­dar ehemmiyetsiz gördüğümüz bir nimetin dahi şükrünü edâ edemiyoruz. Nerede kaldı bunlarla ebedî Cenneti bihakkın kazanabilmek!

İnsaniyet Nimeti

Birçok hastalıklarla musibetzede olmuş ve her an binlerce ızdırap çeken bir insana, bu ızdıraplı insaniyet yerine sıhhatli bir kedi olmayı isteyip is­temediği sorulsa, bu teklifi derhal reddedecektir. Kedi denilince, ağzındaki rızkını da beraber düşününüz.

Demek ki o insan, o hali için de yine Cenab-ı Hakk'a şükür ile mükellef­tir. Tâ ki, küfür ve isyan ile insaniyet nimetini ebediyen kaybetmesin.

Şükür Vazifemiz

Hayvanlarla insanların müşterek olarak istifade ettikleri birçok nimetler vardır. Hayvanlar da bizim gibi, bu küre-i arz üzerinde seyahat ediyorlar, havayı teneffüs ediyorlar, güneşten faydalanıyorlar, sesleri işitiyorlar.

Bu gibi nimetlerin nimet olduğunu hayvan bilmemekte, insan ise bil­mektedir. Demek ki, şükür, insanın fıtrî vazifesidir. O halde, bu vazifeyi ifa etmeyen insanlar, bu cihetle de hayvandan çok aşağı düşüyorlar.

Buna Rağmen

İnsanın sofrasıyla kedinin sofrasını mukayese ediniz. Buna rağmen, ikincisi büyük bir memnuniyet gösterirken, birincisi isyan etmekte..

Seyahatimiz ücretsiz mi?

Üzerinde bulunduğumuz arz sefinesi her gün kendi etrafında bir dönüş yapıyor. Her yıl ise güneş etrafında tam bir tur atıyor. Bu seyahatlerin ücreti bizden istenilmeyecek mi?

İn'amda mün'imi bulmak

Bir kimsenin Büyük Sahrada uykuya daldığını ve uyandığında ihtiyacı olan her şeyi yanında hazır bulduğunu farz ediniz. Bu adam kendisine bu lûtufların kimden geldiğini hiç düşünmeyerek, yenilecek şeyleri yemeye, içilecek şeyleri ise içmeye başlasa ne kadar divânelik eder. Dünyaya gelen bir insan da sahrada yatan bu adama benzer. Dünyaya geldiğinde güneşten, aydan tut tâ meyve sebzelere kadar her şeyi emrine hazır bulmuştur.


Bir ömür boyu bu nimetlerden istifade ettiği halde onları ihsan eden zatı hiç düşünmeyen bir insan, ne derece gaflet içindedir ve ne kadar büyük bir cezaya istihkak kesbetmiştir, kıyas ediniz.

Üç cihetle şükür

Her bir âzamız için Cenâb-ı Hakk'a üç cihetle şükürle mükellefiz. Bunlardan birincisi, o âzanın gördüğü vazifeler ve onunla edindiğimiz istifadeler cihetiyledir. İkincisi; o âzanın bedenimizde bulunduğu yeri itibariyledir. Üçüncü cihet ise, her bir âzanın bizim için aynı zamanda bir zinet oluşu noktasıdır.

Meselâ, O Hakîm-i Rahîm, bize göz nimetini ihsan etmekle beraber gözlerimizi ayaklarımızın veya koltuğumuzun altında yaratsaydı, o nimetlerden ne derece istifade edebilirdik? Bu hale göre böyle bir ni'mete mazhar olmanın şükrü yanında; gözlerimizin yüzümüzde ve yüzümüzün de bedenimizin en münasip yerinde bulunması cihetiyle de ayrıca şükretmemiz lâzım geliyor.

Diğer taraftan, O Hakîm-i Mutlak bize kokular âlemini temâşa için ihsan ettiği burun ni'metini, yine yüzümüzde ve hal-i hazır yerinde yaratmakla beraber, burnumuzun boyunu bir karış kadar uzun etseydi, bu defa da bu âzamız bizim için bir zinet olmaktan çıkardı. O halde, âzalarımızın zinet olma vechini de unutmamalı ve o nokta da da şükrümüzü edaya çalışmalıyız

Yardım ediyorlar mı etmiyorlar mı?

Kâinattaki bütün hayat sahiplerini hayâlen bir tarafa ayırınız. Bu takdirde ortada hayatsız, şuursuz ve iradesiz bir topluluk kalacaktır. Bu durumda, iktidarlının iktidarsıza, zenginin fakire yardım etmesi misâli, aklen hayattar olanların hayatsızlara yardım etmesi lâzım geldiğine hükmedilir. Hâlbuki hakikat bunun zıddıdır ve cansızlar canlılara yardım etmektedirler. Hayatsız ve iradesiz bir şeyin kendi namına yardım yapması muhal olduğundan, bu mevcûdat canlılara yardım etmiyorlar, belki ettiriliyorlar demektir.

Hayat sahipleri için de yukarıdaki muhakeme tarzını yürüttüğümüzde, hayvanların nebatata, insanların da hayvanata yardım etmesi gerekir. Hakikat burada da bu halin zıddıyla tezahür ediyor ve nebatat hayvanata, hayvanlar da insanlara hizmet ediyorlar. Bu yardımlaşma kanununu bu tarzda işleten, elbette ki kâinatın sultanıdır.

İnsan, çoğu zaman kâinattaki bu nizama zıd hareket ederek, bedenin ruha hizmet ettirildiğini unutup ruhunu bedenine hizmetkâr yaptığı gibi, kâinatın da insana hizmet ettiğini unutup bütün ömrünü sadece dünya işlerine sarfediyor.
Bu noktada bir hususa daha işaret edelim:

Cenâb-ı Hak, bütün mahlûkatı bütün keyfiyetiyle insana göre ölçüp biçmiş ve nescetmiş bulunuyor. Meselâ, bizim bir kademe aşağımızda bulunan hayvanların şuursuzluğu bizim içindir. Nitekim öküzün akılsızlığı bizim için ve koyunun uysalllığı bizim için olduğu gibi, tavuğun âcizliği de bizim içindir. Ağacın yarı canlı oluşu gibi güneşin cansızlığı da bizim içindir. Kâinattaki bu nizamın devamı noktasında, cemadâtın hayattar olmaması, nebatatın ziruh olmaması ve hayvanların da zişuur olmaması lâzım geliyor; ta ki halife-i arz olan insan bu mahlûkatın her nev'inden hakkıyla istifade edebilsin.

O halde biz, insaniyet nimetine kavuşmamız yanında, hayvanatın şuursuzluğundan güneşin camidiyetine kadar bütün bu hâl ve keyfiyetler için de Cenâb-ı Hakk'a ayrıca şükürle mükellefiz.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

GİZLİ ŞİRK VE SEBEPLERİ

GİZLİ ŞİRK VE SEBEPLERİ

Gizli şirk nedir? Yapılan faydalı amelleri Allah rızası için değil de gösteriş ve desinler

TORUNUM GÜLCE BENİ ŞAŞIRTTI VE SEVİNDİRDİ

TORUNUM GÜLCE BENİ ŞAŞIRTTI VE SEVİNDİRDİ

Birkaç gündür Nurefşan kızım misafirimiz. Dünyayı saran ve sarsan Korona Virüsünden dolay

ŞİRK VE ÇEŞİTLERİ

ŞİRK VE ÇEŞİTLERİ

Şirk Nedir? Sözlükte şirk, ortak koşmak; müşrik, şirk koşan kişi; şerik ise ortak anlam

TUHFE-İ RAMAZAN (RAMAZAN HEDİYESİ)-5

TUHFE-İ RAMAZAN (RAMAZAN HEDİYESİ)-5

85-İlim ile Marifet ve İrfan arasındaki farklar; a-İlim külli ve mürekkebde kullanılır, di

HZ. MUSA’NIN (A.S) KUR’AN’DAKİ MEŞHUR DUASI

HZ. MUSA’NIN (A.S) KUR’AN’DAKİ MEŞHUR DUASI

Bu makale biraz özeldir. Erbabına hastır. “Tam bana göre” diyenlere mahsustur. Bir küçük

KUR’AN’DA İRTİDAT EDENLER HAKKINDAKİ AÇIKLAMALAR

KUR’AN’DA İRTİDAT EDENLER HAKKINDAKİ AÇIKLAMALAR

1.Kur’an, irtidat edenlerin doğru yolu bulamayacaklarını açıklar: İrtidat edenlerin doğru

TUHFE-İ RAMAZAN (RAMAZAN HEDİYESİ)-4

TUHFE-İ RAMAZAN (RAMAZAN HEDİYESİ)-4

66-Ebu Suud Efendi der ki; “Kur’an’ın manalarını teemmül eden kimse, tilaveti tekrar etmes

İRTİDAT VE RİDDE HAREKETLERİ

İRTİDAT VE RİDDE HAREKETLERİ

-İrtidat nedir? Sözlükte irtidat, geri dönmek anlamına gelir. Terim olarak irtidat, kişinin

TUHFE-İ RAMAZAN (RAMAZAN HEDİYESİ)-3

TUHFE-İ RAMAZAN (RAMAZAN HEDİYESİ)-3

45-“Bir zalimin bir zalimden intikam aldığını gördüğünde, dur ve hayretle bak.” Fudayl B

TUHFE-İ RAMAZAN (RAMAZAN HEDİYESİ)-2

TUHFE-İ RAMAZAN (RAMAZAN HEDİYESİ)-2

23- Tevrat İbranice bir kelimedir ve şeriat ve hak kelam demektir. İncil de Süryanice bir kelime

TUHFE-İ RAMAZAN (RAMAZAN HEDİYESİ)-1

TUHFE-İ RAMAZAN (RAMAZAN HEDİYESİ)-1

Kıymetli ziyaretçilerimiz, bir bakıma hüzünle geçen bu Ramazan ayımız, belki birçok mümin

Allah'ın ayetlerine küfredenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.

AL-İ İMRAN, 21.AYET

GÜNÜN HADİSİ

Kim Allah'ın Kitabını öğrenir ve sonra da onda bulunanlara uyarsa, Allah onu, dünyada dalaletten çıkarıp doğru yola sevkeder, ahirette de kötü hesabtan korur

Ravi:İbnu Abbas(r.a.)

TARİHTE BU HAFTA

*Rumelihisarı Açıldı(9 Temmuz 1452) *Nurettin Topçu'nun Vefatı(10 Temmuz 1975) *Mısır, İngilizler Tarafından İşgal Edildi.(11 Temmuz 1882) *Kanuni'nin Tebriz'i Fethi.(13 Temmuz 1534) *Hz.Aişe(r.a.) Validemizin Vefatı(14 Temmuz 678)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI