Cevaplar.Org implant

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-68

Ders: Münazarat(s: 39-42) İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz *Üstad hazretleri Meşrutiyet ve sonrası dönemlerde ümitlerini kaybedenlere, “zaman ahirzamandır gün günden beter gelecek” diyenlere “bir nur göreceğiz” dermiş. Bu nuru geniş dairede, siyaset âlemlerinde beklerken, zaman ve hadiseler onu tekzip edermiş. Sonradan anlamış ki, o nur, zahiren dar dairede ama asıl geniş dairede fışkıracak bir nur olduğunu anlamış.


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2015-05-08 14:24:06

Ders: Münazarat(s: 39-42)

İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

*Üstad hazretleri Meşrutiyet ve sonrası dönemlerde ümitlerini kaybedenlere, "zaman ahirzamandır gün günden beter gelecek" diyenlere "bir nur göreceğiz" dermiş. Bu nuru geniş dairede, siyaset âlemlerinde beklerken, zaman ve hadiseler onu tekzip edermiş. Sonradan anlamış ki, o nur, zahiren dar dairede ama asıl geniş dairede fışkıracak bir nur olduğunu anlamış.

Buradaki geniş daire- dar daire meselesini Meyve Risalesindeki 4. Mesele'de bahsedildiği şekilde anlamak lazım. Yani, insanın alakadar olduğu daireler ve onunla alakalı vazifeler ters orantılı. En küçük daire olan kalp dairesinde imanını kazanma veya kaybetme gibi en büyük vazife varken, en geniş daire olan dünya ve insaniyet dairesinde en küçük vazifeler var.

Bu asırda en küçük daire olan kalp dairesinde insanın en büyük vazifesi olan imanını kurtarma, ahiretini kaybetmeme gibi en büyük vazife ile alakalı imani bir nur olan Risale-i Nur'un ehl-i imanın imdadına koşturulmasını Hz. Üstad hissetmiş.

Not: Bu meseleyle alakalı Risalelerde çok yer var. Teberrüken bir ikisini sunmak istiyorum(Salih Okur)

" Kırk sene evvel tekrarla derdim: Bir nur göreceğiz. Büyük müjdeler verdim. O nuru büyük daire-i vataniyede zannederdim. Hâlbuki o Nur, Risale-i Nur idi. Nur şakirdlerinin dairesini umum vatan ve memleket siyasî dairesi yerinde tahmin edip sehiv etmiştim. (Şualar s: 539 )

"Hürriyetin bidayetinde, Risale-i Nur'dan çok evvel, kuvvetli bir ümid ve itikad ile ehl-i imanın me'yusiyetlerini izale için, "İstikbalde bir ışık var, bir nur görüyorum" diye müjdeler veriyordum. Hattâ Hürriyetten evvel de talebelerime beşaret ederdim. Tarihçe-i Hayatımda merhum Abdurrahman'ın yazdığı gibi, Sünuhat misillü risalelerde dahi "Ben bir ışık görüyorum" diye dehşetli hâdisata karşı o ümid ile dayanıp mukabele ederdim. Ben de herkes gibi o ışığı siyaset âleminde ve hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyede ve çok geniş bir dairede tasavvur ederdim. Halbuki hâdisat-ı âlem beni o gaybî ihbarda ve beşarette bir derece tekzib edip ümidimi kırardı.

Birden bir ihtar-ı gaybî ile kat'î kanaat verecek bir surette kalbime geldi. Denildi ki: "Ciddî bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin "Bir ışık var, bir nur göreceğiz" diye müjdelerin tevili ve tefsiri ve tabiri, sizin hakkınızda belki iman cihetiyle âlem-i İslâm hakkında dahi en ehemmiyetlisi, Risale-i Nur'dur. Bu ışıktır, seni şiddetle alâkadar etmişti. Ve bu nurdur ki, eskide de tahayyül ve tahminin ile geniş dairede belki siyaset âleminde gelecek mes'udane ve dindarane haletlerin ve vaziyetlerin mukaddemesi ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saadet tasavvur ederek, eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun.

Evet, otuz sene evvel bir hiss-i kabl-el vuku ile hissettin. Fakat nasıl kırmızı bir perde ile siyah bir yere bakılsa, karayı kırmızı görür. Sen dahi doğru gördün, fakat yanlış tatbik ettin. Siyaset cazibesi seni aldattı."(Kastamonu Lahikası s:26 )

"Bir derece dar bir dairede bir nur gösterilmişti; geniş bir dairede mana verip, kırk sene evvel "Bir nur göreceğiz" diye müjde veriyordum. Hattâ hürriyetten evvel, eski talebelerime de o müjdeyi mükerrer söylüyordum. Zannederdim ki; geniş siyaset dairesinde olacak. Hâlbuki bu memleketin en ziyade muhtaç olduğu imanî ve İslâmî ve hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye dairesinde Risale-i Nur'u göreceksiniz diye hakikattan bana ihtar edilmiş; bir hiss-i kabl-el vuku' ile musırrane ve tekrar ile ben de haber veriyordum, o hak ve hakikatlı mes'elenin suretini değiştiriyordum.(Emirdağ Lahikası-1 s: 208 )

"Mahrem Sırr-ı İnna A'tayna'da cifirle istihracım, aynen Münazarat Risalesi'nde "Bir nur çıkacak ve göreceğiz" diye gaybî müjdeler gibi, ilhamî ve hak bir hakikatı, fikrimle olan tatbikatımda bir kusur vardı. O kusur, beni düşündürüyordu. Münazarat ve Sünuhat gibi risalelerdeki müjde-i nuriye ise, Risale-i Nur tam halletti. Geniş daire-i siyasiye yerine, yüksek bir daire-i nuriye ile o kusuru izale ettiği gibi..(Münazarat s: 99 )

* "Ey üçyüz seneden sonraki" (Münazarat s: 48 ) Üstad buradaki ifadeyi 1950'lerde, ilk başta 30-40 sene sonraki diye yazmışken "ehl-i dalalet evhamlanmasın" diye 300 sene sonraki diye tashih etmiş. Sungur ağabey bunu naklediyor.

*Üstad hazretleri 1950'lerde eski eserlerindeki bazı ibareler ve yerleri tashih etmiş ve o tashihle neşredilmesini istemiş. Yani bazı ehl-i dalaletin ve onların oyununa gelen bazı kimselerin iddia ettikleri gibi bir tahrifat değil bu. Her müellifin zamanla eserlerinde yaptığı ekleme, çıkarma ve tashihler gibi bir tashih.

Mesela Osmanlı arşivlerinde "Lazistan mebusu filan" "Kürdistan mebusu filan" deniliyor. O bölgelere o zaman verilen isimler bunlar. O zaman "Kürdistan'dan geldim" demek yadırganmıyor. Ve bu "ben Kürdüm" demek de değil. Çünkü orada Kürtlerden başka Türkler de, Araplar da, başka milletler de var. 

Dolayısıyla o zaman "Kürdi" tabiri yadırganmıyor Osmanlı toplumunda, sıkça kullanılıyor.

Not: Bu konuda çok güzel bir izah için merhum Abdülkadir Badıllı ağabeyin Mufassal Tarihçe-i Hayat adlı eserinin birinci cildindeki "Kürdi Ünvanını Alması" başlığı altındaki mükemmel izahatına bakabilirsiniz.(Salih Okur)

Ama daha sonra bunun ırkçılık manasına anlaşılması üzerine hep "Nursi" ünvanını kullanmış. Buna rağmen gerek istihbarat raporlarında, gerek mahkeme iddianamelerimde kasten hep "Kürdi" yazılmış.

O Münazarat'taki konuşmaları Kürd aşiretlerinde yaparken elbette "Ey Kürdler!" diye hitap edecek. Ama sonra umuma neşrederken "Ey Türkler ve Kürtler yapmış" Veya o zaman "Ey Said, Hamza" diye talebelerine hitap ederken, neşrederken çoğul hitabı kullanarak "Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler, Osman'lar, Tahir'ler, Yusuf'lar, Ahmed'ler vesaireler!" Meselenin aslında değişen hiçbir şey yok.

*Ben İslam enstitüsünde mezuniyet tezi olarak Takdim'ül Edille'nin, yani Ebu Zeyd bin Debbusi isimli bir Hanefi fakihi var, onun Usul-i Fıkıhla alakalı eserini tahkik yapayım dedim. O zaman bu Süleymaniye dershanesinde iki buçuk ay kaldım. Orada kendim el yazısıyla yazdım, ettim, uğraştım. Baktım şimdi bir arkadaş geldi, "hocam ben onu mastır tezi olarak yapmak istiyorum" dedi. Eskiden benim o çalışmayı yaptığım zaman "bununla ancak bir doçent, bir Profesör uğraşır, sen ne uğraşıyorsun bununla" diyorlardı. Geçen Konya'dan bir arkadaş geldi "hocam, ben de doktora tezi olarak bunu yapmak istiyorum" dedi. O kadar sevindim ki.. İnsan inanamıyor. Hakikaten okuttum, maşallah ibareleri fevkalade okuyor. Demek, seviye çok yükseldi..

 *Burada geçen bir metin var, onu anlamak için Akgündüz Hocamız bazı mantık kaidelerini zikrediyor ki, metin anlaşılsın. Önce metni verelim, sonra hocamızın izahlarını;

"Ey Türkler ve Kürdler, acaba şimdi bir miting yapsam; sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonraki evlâdlarınızı şu gürültühane olan asr-ı hazır meclisine davet etsem... Acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi?

"Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız siz misiniz? Heyhat! Bizi akîm bir kıyas ettiniz, bizi kısır bıraktınız!"

Hem de sol tarafında duran ve şehristan-ı istikbalden gelen evlâdlarınız, sağdaki ecdadlarınızı tasdik ederek demeyecekler mi ki: "Ey tenbel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğra ve kübrası? Siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rabteden rabıtamızın hadd-i evsatı? Heyhat!.. Ne kadar hakikatsız ve karıştırıcı ve müşagabeli bir kıyas oldunuz!( Fenn-i Mantık'ın tabiratı. O zaman İlm-i Mantık dersini alan talebeleri, o mecliste bulunmasından öyle söylemiş. (Münazarat s: 50 )

 "İnsan mütegayyirdir(değişken)

Her mütegayyir, hâdistir(sonradan yaratılmıştır)

O zaman insan da hâdistir."

Mantıkta buna kıyas denilir ve neticesi de kesindir. Burada birinci cümleye 'mukademme-i ûlâ' veya 'mukademme-i suğra' diyoruz. Sugra (küçük) denilmesinin sebebi, öznesinin bir tane olmasından. İkinci cümleye ise, 'mukademme-i sâni' veya 'mukademme-i kübra' diyorlar, öznesi birden fazla çünkü. Üçüncü cümle olan 'O zaman insan da hâdistir' ise netice..

Demek ki, Kıyasta iki mukaddime bir de netice var. Eğer kıyasın mukaddimeleri doğru ve makul olursa kıyas netice verir. Şöyle bir kıyas yapalım mesela;

'Zeyd insandır.'

'Her insan zengindir.'

'O halde Zeyd de zengindir.' Olmadı. Çünkü kıyasın ikinci mukaddimesi bozuk olduğundan netice de bozuk çıktı.

Şimdi ilk verdiğimiz kıyasa dönelim, her ikisindeki temelimiz olan kelimeye, yani mesela bu kıyastaki mütegayyir kelimesine hadd-i evsat diyoruz. Yani, neticeye götüren, ortada kullanılan önemli unsur o..Yani o mütegayyir kelimesi olmazsa hâdisliğe yani neticeye gidemiyoruz. Demek o kelimeye biz ne diyoruz? Hadd-i evsat.. Hepsinin ortasında dolaşan.

Üstad bu kıyas kaidesini kullanarak bir misal vermiş. Dedelerimiz kıyastaki birinci ve ikinci mukaddimeler gibi. Onlar bize diyecekler ki "Yahu biz o kadar kötü mukaddimeler miyiz ki netice sizin gibi bozuk çıktı?

Gelecek nesil ki, bizim neticelerimiz olacak onlarda bizlere "siz misiniz bizim mukaddime-i Sugra ve Kübralarımız?" Her iki nesil de yani ecdadımız ve torunlarımız da bizden şikâyet edecek. Böyle bir netice olmaması için şimdi bizlere çok vazife düşüyor.

*Mukaddimeleri bozuk olan kıyasa müşagebe diyoruz. Bir misal verelim. Karşıda bir arslan resmi var. Ben diyorum ki;

"şu arslandır"

 "her arslan parçalar"

"o zaman bu da parçalar, kaçın"

Bu kıyas doğru bir kıyas mı, değil. İlk mukaddime bir bakıma doğru, aslında doğru değil. İkinci mukaddime doğru. Netice bozuk bir kıyas çıktı. İşte müşagebe buna deniliyor. Yani mukaddimelerde oyun yaparak bozuk bir netice ortaya çıkarmak. Demagojinin bir çeşidi.

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-158

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-158

Ders: 22. Mektup(Uhuvvet Risalesi-)2. Ders İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-157

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-157

Ders: 22. Mektup, 1. Mebhas(Uhuvvet Risalesi) İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *Cenab-ı Hakk

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-156

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-156

Ders: Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s: 31 İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *Tebliğ Cemaati var ya, o merke

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-155

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-155

Ders: 29. Mektup, Altıncı Risale olan Altıncı Kısmın Zeyli; Es'ile-i Sitte İzah: Mehmed Kı

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-154

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-154

Ders: 2. Lem’a, 5. Nükte İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *“Asıl musibet ve muzır musi

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-153

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-153

Ders: Kastamonu Lahikası, s: 109 İzah: Prof. Dr. Şener Dilek İzah edilen kısım: “Bu acib a

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-152

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-152

Ders: 2. Lem’a, 2. Nükte İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *Eyyub(a.s)’ın hastalığı, m

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-151

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-151

Ders: Münazarat(s: 95) (3. Ders) İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *Hased, ekabirlik, ‘ben yaparı

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-150

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-150

*İzah edilen metin, Münazarat’ta geçen “Zindan-ı atalete düştüğümüzün sebebi nedir?

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-149

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-149

Ders: 26. Söz, Zeyl İzah: Prof. Dr. Alaaddin Başar Not: Bu dersle alakalı ayrıca Alaaddin bey

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-148

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-148

Ders: 29. Mektup, Dokuzuncu Kısım, Telvihat-ı Tis'a İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *Efe

Allah'ın ayetlerine küfredenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.

AL-İ İMRAN, 21.AYET

GÜNÜN HADİSİ

Sahabilerim yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz."

Rezin

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI