Cevaplar.Org

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-56

Ders: 7. Şua, İkinci Bab, Üçüncü Menzil, Dördüncü Hakikat İzah: Ali Uçar *Şu ışığı gören bir insan, kablodaki elektriği inkâr ederse, bu işin ehlinin nazarında sadece cinnetini ilan eder.


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2015-01-08 06:23:11

Ders: 7. Şua, İkinci Bab, Üçüncü Menzil, Dördüncü Hakikat

İzah: Ali Uçar

*Şu ışığı gören bir insan, kablodaki elektriği inkâr ederse, bu işin ehlinin nazarında sadece cinnetini ilan eder.

Mesela tepside meyveler var. Meyveyi gören bir adam "ben bunu kabul ediyorum ama bunun ağacını kabul etmiyorum" derse, o da cinnetini ilan etmiş olur. Biz buna "eserden müessire istidlal metodu" diyoruz.

Dolayısıyla nasıl yeryüzünü aydınlatan ışık güneşin varlığına en kati bir delildir. Öyle de, yeryüzünde görülen şefkat, bu kadar maddi manevi nimetler ve mahlûkatın verilen rızkı da, güneşin ışığı güneşi gösterdiği gibi, o Rezzak ve Rahim olan Zat-ı zülcelali vel kiramı gösteriyor.

* "Bilhâssa yavruların; hem maddî ve midevî, hem manevî bütün rızıklarını" (Şualar s: 172) Bir yaşında bir bebek düşününüz. O bebek midesini doyurmak için annesinin sütüne ne kadar muhtaç ise, "Allah Allah Allah Allah" diye bebeğini seven annesinin şefkatine de en az o kadar muhtaçtır.

* "Camid ve kemik gibi kuru odun parçalarından (Şualar s: 172 )

Kış geldiği zaman yapraklar dökülüyor. Su da çekilince, ağaç oldu odun veya kütük. Bahar gelince o odundan yaprakları, çiçekleri ve meyveleri ihraç eden Allah azze ve celle'nin gözümüz önündeki nimetlerini hep beraber görüyoruz. Kavun, karpuz, kiraz, şeftali vs.

* "Bilhâssa en latifi kan ve fışkı ortasından gelen (Şualar s.172 )

Süt fabrikalarından koyuna, keçiye deveye ve ya anne sütüne bakınız. Bu sütün tadını, rengini, kokusunu değiştirecek ineğin koyunu vücudunda neler var, neler var; kan, dışkı, ifrazat gibi. Ama Allah azze ve celle o sütün ne tadını değiştiriyor, ne kokusunu, ne rengini.,

*Bir zaman Urfa'dan Gaziantep'e minibüsle geliyoruz. Yanımdaki arkadaşla risalelerden okuyor, sohbet ediyorduk. Sonradan inşaat mühendisi olduğunu öğrendiğim bir efendi de ön koltukta bizi dinliyormuş.

 Belli bir mesafeden sonra, dinledikleri onun canını sıkmış olacak ki, bize dönüp şiddetle itiraz etti ve "mahlûkatın muhtaç oldukları nimetleri tabiat yaratıyor" dedi.

Bu sırada araba Bilecik'ten Nizip'e doğru ilerlemekte idi. Yol boyunca Antep fıstığı ağaçları var. Baktım, dikkatimi çekti, bir tane meyve göremiyorum.

 Minibüstekilerin kılık kıyafetlerinden belliydi ki o yörenin insanlarıydı. İtiraz eden adama;

-Siz buralı mısınız? diye sordum.

-Evet, buralıyım dedi.

Dedim ki; "herhalde bu sene ağaçlarda fıstık yok"

Minibüstekiler; "İlaç için istesen dahi bir tane bile yok" dediler.

-"Peki, geçen sene?"

Minibüstekiler anlatmaya başladılar, geçen sene öyle bir tutmuş ki..

O mühendis efendiye dedim; "Beyefendi, sizin bu tezinizi bu ağaçlar tekzip ediyor. Şimdi ben bu efendilere bazı sualler soracağım, sen de dinleyeceksin.

 -"Geçen seneki havayla bu seneki hava arasında fark var mı?" "Yok."

-"Peki, hava aynı hava, toprak aynı toprak, ağaç aynı ağaç, güneş aynı güneş, mekân aynı mekân. Peki, geçen sene bu kadar tutan ağacın bu sene tutmamasını tabiat size göre nasıl tanzim ediyor?

 -Senle konuşulmaz dedi, önüne döndü. Meseleyi ilme ve akla havale ettiğiniz zaman, onun dayandığı ilim olmadığı için, elbette iflas edecek.

* "Âciz ve iktidarsız olan zaîf bîçarelerin rızıklarını umulmadık yerden" (Şualar s: 172) Bazı arılar var. Yavruları henüz kovandadır. Peteğin ağzı iyice sıvanmıştır. Onların ebeveyni olan arılar bağlara bahçelere uçarlar. Mesela çekirge gibi bir hayvanı öyle bir sokar ki, öldürmez, ama sinir sistemini felç eder. O felç olmuş hayvanı getirip peteğin yanına bırakırlar ve bir daha dönmemek üzere giderler, çünkü ölüm zamanları yaklaşmıştır. Bir süre sonra peteklerden çıkan o zayıf ve aciz arı yavruları, önlerinde hazır bir nimet bulurlar ve güç kazanıp uçacak hale gelene kadar o rızıktan yemeye devam ederler.

*Üstad "Ve keza şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuurî oldukları halde, şuurun taalluk etmediğinden sabit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni'-i Zîşuur'dur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbabın... Binaenaleyh mâlikiyet davasından vazgeç. Kendini mehasin ve kemalâta masdar olduğunu zannetme."(Mesnevi-i Nuriye s: 66 ) diyor. Mesela damarlarda kanın akması, sinir ve sindirim sistemlerinin çalışması gibi lehinde veya bir mikrobun vücuda girip çalışması gibi aleyhinde çok işler oluyor ve şuurun taalluk etmiyor.

* "Bedahetle isbat eder ki; helâl rızk, iktidar ve ihtiyar ile mütenasiben değildir.. Belki, tevekkül veren za'f ve acze nisbeten geliyor."(Şualar s: 173 ) Bir zaman Adana'daydım. Orada ehl-i hizmet bir aile vardır. Bütün onları tanıyanlar o ailenin sadakatine, hamdiyetine, ciddiyetine, ubudiyetine şehadet ederler. Çok makbul insanlar.

İşleri de, herkesin eski diye attığı ayakkabıları alır, tamir ederler. Fakirül hal olanlar da onları satın alır, giyerler.

Bir gün onlardan biri olan Mehmet Yerdoğan ağabeyin dükkânına uğramıştım. O akşam onun evinde ders olacaktı. Dedim ki "Mehmet ağabey, akşamki çayın parası çıktı mı?" O sırada mandalinalar da yeni yeni çıkıyor ve durumu müsait aileler gelenlere çayın yanında mandalina da ikram ediyorlardı.

Ben öyle deyince Mehmet ağabey dedi ki; "İkindi namazını camide yeni kıldık. Akşama daha çok var. İnşallah Cenab-ı Hak hayırlı müşterileri gönderir, çoluk çocuğun da nafakası çıkar, çayın da parası çıkar."

O sırada acip bir kalabalık içeri girdi. Alışveriş yaptılar. Onlar çıktıktan sonra Mehmet ağabey dedi ki;

-Uçar kardeş! Şu an 17 çift ayakkabı sattım. Ailenin iaşesi de çıktı, çayın parası da çıktı, meyvenin parası da çıktı."

*Bir zaman Afyon'daydım. Gece saat üç, üç buçuk. Yüzde yüz Ankara'ya gitmemiz lazım, bir mazeretimiz var.

Öyle bir soğuk ki, dışarıda beş dakika daha kalsam, beni hastaneye götürmeleri gerekecek. Soğuğa çok mukavetim yok.

İstanbul'dan Hafız İsmail Kalper ağabeyimizle beraberiz. Ona dedim ki; "İsmail ağabey, biz bu gidişle otobüse binemeyiz. –İzmir yönünden otobüs geliyor ama az bir yanaşsa yüzlerce insan binmek için hücum ediyor- Ya dershaneye geri dönelim veya biraz sonra sen beni bir hastaneye götürmek zorunda kalacaksın."

Derken, şu özetleyeceğim hadise cereyan etti; Baktık bir dede. Allahu âlem belki yüz yaşında.. Elinde bir değnek var. Ayağını yere öyle bir basıyor ki düşmesin. Soğuktan da böyle titriyor.

İsmail ağabey şen şakrak bir insan. Dedeye hitaben dedi ki;

-Hey dede! Sen de yolcu musun, sen de mi bineceksin?

Yaşlı amca titrek bir sesle ; "evet evladım" dedi.

 İsmail ağabey;

-Hey dede! Görmüyor musun gelen arabaya bin kişi koşuyor. Sen nasıl olacak ta otobüse bineceksin? Git evine!"

O dede İsmail ağabeye öyle bir baktı ki, sanki bakışıyla İsmail ağabeye şırak şırak diye tokat atıyor.

Bastonunu bir defa daha kontrol etti. Sonra bastonunu havaya kaldırarak; "La ilahe illallah. Muhammeden Rasulullah. Ve men yetevekeli alellah ve hüve hasbuhu. Hasbunallahi ve nimel vekil ilaahir devam edip gidiyor.

Birden bire bir otobüs durdu. Millet hurra hücum etti. Yahu otobüsten bir adam çıktı, nasıl iri bir adam. "Heyyt keratalar durun bakalım. Sizi gidi büyük küçük bilmez haramzadeler" diye bir kükredi. Ama bu işi o kadar güzel yapıyor ki.

Birden, gözü dedeye ilişti. O bağıran dehşetli adam latif bir hale büründü.

Dedi ki;

-Dede, sen yolcu musun?

-Evet.

-Bin..

Bir teşbih yapacağım; denizin Musa aleyhisselama açılıverdiği gibi o kalabalık açılıverdi. Dede arabaya bindi. Altı tane de o dede gibi zayıf nineler bindiler ve arabanın kapıları kapandı.

İsmail ağabey şaşkın. Ağzından sadece "Ne oldu yav" çıkabildi. "İsmail ağabey hiç kafanı yorma" dedim. "daire-i itikad daire-i esbaba galip geldi. Sen onun yaşlılığına, acizliğine baktın. O da Rabb-i Kerim'e iltica etti. Bilsin, bilmesin bal gibi keramet. Haydi, artık dershaneye dönüp yatmaktan başka çare yok. Biz dışarıda kaldık, o gitti" dedim. Allah'a iltica veya Allah'a tevekkül öyle bir şey ki, acayip..

*Adana'dayım. Cumali diye bir berber ağabeyimiz var. Onun dükkânındayım. Hava birden öyle bir karardı ki. O sırada tarlalardaki karpuzlarda yumurta kadar veya biraz daha büyük hale gelmiş.

O sırada bir adam geldi. Elleri ceplerinde. Ama problemli bir adam olduğu belli. Dedim ki; "Cumali ağabey hava çok karardı. Herhalde dolu yağacağa benziyor."

O adam birden deli gibi "yağmayacak yağmayacak" diye bağırmaya başladı. Korktum. O böyle bağırırken, yedi yaşında bir yavru içeri girdi. Dedi ki, "Cumali amca! Bizim köyde dolu yağmış, bir karış olmuş."

O bağıran adam birden pat diye düşüp bayıldı. Taksi geldi, hastaneye kaldırdılar. Dedim; "Yahu tiyatro gibi bir şey bu, nedir?" Cumali ağabey dedi ki; "Yahu bu adamın üç yüz dönüm karpuz tarlası vardı. Dolu vurunca dayanamadı, bayıldı."

 *Tevekkül en güzel mahsulü almak için yapılan çalışmalardır. Tarlayı güzel sürmektir. Tohumun en güzelini ekmektir. Zamanı gelince sürmektir. Vakti geldiğinde sulamaktır. Otları ayıklamak, gübrelemektir. Ama bir yandan bunları yaparken; "Ya Rab! Ben vazifemi yapıyorum. Tarlayı gübreledim, suladım, gerekli her şeyi yaptım. Şimdi sen bana buradan helal rızık ihsan et" diye imanen, İslamiyeten, akideten oradan gelecek rızkı Allah'ın vereceğini itikat etmektir.

*Hırs açgözlülüktür, doymama halidir.

*İran klasiklerinden Bostan'da görmüştüm. Ben Üniversite'de Farsça okudum. Farsça eserlerden tercümeler yapardık. Orada okuduğum bir hikâye şöyleydi; Eski zamanda elbise satan bir adam bakar ki meşhur evliyadan İbrahim bin Ethem hazretleri oradan geçiyor. Tüccar kendisi tanıdığı halde tanımamazlıktan gelerek; "derviş efendi gel hele gel" diye onu dükkânına davet etti. O da icabet etti. İbrahim bin Ethem hazretlerinin üzerindeki elbiseler eskimişti. Tüccar ona dedi ki;

-Ben senin gibi dervişleri çok severim. Senin üstündeki elbiseler eskimiş. Şu elbiselerden istediğini seç, sana ucuza veririm.

İbrahim bin Ethem hazretleri olur diyerek elbiselere bakmaya başladı. Sonra dükkân sahibine döndü dedi ki, "gerçi çok elbiselerin var ama daha büyük bir dükkânın ve daha çok elbiselerin olsaydı daha iyi olurdu değil mi?"

Dükkan sahibi "Ne demek, tabii, keşke.." dedi. Bunun üzerine İ. Ethem;

-Ben senin elbiseni almam" dedi. Dükkân sahibi sebebini sorunca, buyurdu ki; "Ben yeni bir elbisem olsa demiyorum. Ama sen dükkânım daha büyük, elbiselerim daha çok olsa diyorsun. Demek ben tokum, sen açsın. Tok açın malını alamaz."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-154

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-154

Ders: 2. Lem’a, 5. Nükte İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *“Asıl musibet ve muzır musi

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-153

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-153

Ders: Kastamonu Lahikası, s: 109 İzah: Prof. Dr. Şener Dilek İzah edilen kısım: “Bu acib a

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-152

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-152

Ders: 2. Lem’a, 2. Nükte İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *Eyyub(a.s)’ın hastalığı, m

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-151

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-151

Ders: Münazarat(s: 95) (3. Ders) İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *Hased, ekabirlik, ‘ben yaparı

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-150

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-150

*İzah edilen metin, Münazarat’ta geçen “Zindan-ı atalete düştüğümüzün sebebi nedir?

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-149

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-149

Ders: 26. Söz, Zeyl İzah: Prof. Dr. Alaaddin Başar Not: Bu dersle alakalı ayrıca Alaaddin bey

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-148

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-148

Ders: 29. Mektup, Dokuzuncu Kısım, Telvihat-ı Tis'a İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *Efe

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-147

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-147

Ders: 29. Mektup, Altıncı Kısım, Beşinci ve Altıncı Desise-i Şeytaniyye İzah: Mehmed Kır

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-146

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-146

Ders: Sual Cevap İzah: Prof. Dr. Şener Dilek Not: Şener Dilek beyin 30.12. 2011 tarihinde Düss

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-145

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-145

Ders: 33. Söz, 20. Pencere İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *Mantık ilmi itibarıyla mahlukatı ç

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-144

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-144

Ders: 4. Şua, İkinci Mertebe-i Nuriye-yi Hasbiye(3. Ders) İzah: Prof. Dr. Alaaddin Başar *Her

De ki: "Herkes kendi yapısına uygun işler görür. Rabbiniz, en doğru yolda olanı daha iyi bilir."

İsra, 84

GÜNÜN HADİSİ

İnsanların en fenası, birine ayrı, diğerine de ayrı görünen iki yüzlü insanlardır.

Seçme Hadisler, syf. 101

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI