Cevaplar.Org

ESKİ SAİD’İ YENİ SAİDE VE ÜÇÜNCÜ SAİDE TAŞIYAN SERÜVEN-2

Eski Said’in Vakarı ve İlmî Gücü Kuşkusuz Eski Said’in ilmi gücü ve kafa yapısı farklıdır. Onun çok güçlü bir ilme sahip olduğunu, bu bilimsel gücü sayesinde “müz’ic ve acaib”(1) sorulara cevap verebildiğini, hatta bu sayede siyasal olayları yorumlama yeteneğine sahip olduğunu biliyoruz. Bu yüzden Yeni Said, şahit olduğu bazı üzücü olaylar karşısında veya kendisine bazı siyasi sorular sorulduğunda, ya hiç ilgilenmiyor, ya da muvakkaten Eski Said’in kafasını kullanarak cevap vermeye çalışıyor.


Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz

musakazimyilmaz@gmail.com

2015-10-22 05:30:57

Eski Said'in Vakarı ve İlmî Gücü

Kuşkusuz Eski Said'in ilmi gücü ve kafa yapısı farklıdır. Onun çok güçlü bir ilme sahip olduğunu, bu bilimsel gücü sayesinde "müz'ic ve acaib"(1) sorulara cevap verebildiğini, hatta bu sayede siyasal olayları yorumlama yeteneğine sahip olduğunu biliyoruz. Bu yüzden Yeni Said, şahit olduğu bazı üzücü olaylar karşısında veya kendisine bazı siyasi sorular sorulduğunda, ya hiç ilgilenmiyor, ya da muvakkaten Eski Said'in kafasını kullanarak cevap vermeye çalışıyor.

Diğer taraftan Eski Said şiddetli ve damara dokunduracak bir şekilde konuşur, ülkenin siyasal olaylarına karşı kayıtsız kalmadığı için de, İslam'a yapılan saldırıları cevapsız bırakmazdı. Başka bir deyişle, dine saldırılar söz konusu olduğunda Eski Said'in konuşmalarına bir "meydan okuma" tarzı hâkim olurdu. 

Üçüncü Said döneminde, Emirdağ Lahikasında yazdığı bir mektupta, Müslümanlara "irticacı" diyenlere verdiği cevapta şunları ifade ediyor: "Gazeteleri dinlemediğim halde bir iki senedir "irtica ile itham" kelimesi mütemadiyen tekrar edildiğini görüyordum. Eski Said kafasıyla dikkat ettim, katiyen gördüm ki,.. Avrupa'nın dilenciliğinden kurtulmak için çalışanlara pek haksız olarak "irtica" damgasını vurup onları memlekette zararlı tevehhüm etmeleri, yerden göğe kadar hadsiz bir haksızlıktır."(2)

Yine bazı üniversitelerin, "Anadolu'da din lehinde kuvvetli bir cereyan vardır. Onlara da solcular gibi meydan vermeyeceğiz" şeklinde karar almaları üzerine Üçüncü Said şunları söylüyor: "Bu mesele münasebetiyle meslek ve meşrebime muhalif olarak bir iki dakika Eski Said'in kafasını başıma alarak diyorum ki; Küfür ile imanın ortası yoktur. Bu memlekette İslamiyet karşı komünist mücadelesi ortası olamaz. Sağ ve sol, ortası, üç meslek icap ettirir. Eğer İngiliz, Fransız deseler hakları var: "sağ İslamiyet, sol komünistlik, ortası nasraniyet" diyebilirler."(3)

Yine 16. Mektubun başında "Neden siyasetten çekildin" şeklindeki bir soruya verdiği cevapta Yeni Said "Bu soruya Yeni Said lisanıyla değil, bilmecburiyye Eski Said lisanıyla cevap veriyorum"(4) diyor ve oldukça sert bir üslup kullanıyor.

Eski Said'te açıkça görülen yüksek bir vakar ve bir izzet-i ilmiye vardı. Bediüzzaman, Yeni Said ve Üçüncü Said dönemlerinde bu yüksek seviyedeki vakar ve izzetini, iman ve Kur'an hizmeti için muvakkaten bırakmıştır. Nitekim onun yanlışlara karşı sustuğunu hiçbir zaman göremeyiz. Eski Said, "idare-i maslahat" yolunu tutup muhalifleriyle, özellikle de İslam'a saldıran insanlarla uzlaşmak gibi bir hayat tarzını benimsemediği gibi, sonucu ne olursa olsun muhatabının yanlışını edebî bir üslupla yüzüne vurmayı her zaman uzlaşmaya tercih etmiştir.

 Nitekim Divan-ı Harb-i Örfi mahkemelerinde, 31 Mart hadisesi münasebetiyle şeriatı istemekle suçlananlar Beyazıt meydanında asılırken Eski Said mahkeme reisinin yüzüne karşı şöyle haykırıyor: "Şeriatın bir tek hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir.... Ahirete kemal-i iştiyak ile müheyyayım (hazırım). Bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım."(4)

Yine Tımarhaneden sonra gözetim altında iken, Zaptiye nazırı Şefik Paşa'nın, padişahın selamıyla birlikte otuz lira maaşı kendisine teklif ettiğini naklederken şöyle diyor: "Ben maaş dilencisi değilim. Bin lira da olsa kabul edemem. Kendim için gelmedim, milletim için geldim. Hem de bu bana vermek istediğiniz rüşvettir ve hakk-ı sükûttur. Nazır "iradeyi red ediyorsun, irade ret olunmaz" dedi. Cevaben dedim: Reddediyorum, ta ki, padişah darılsın, beni çağırsın, ben de doğrusunu söyleyeyim. Nazır, "neticesi vahimdir" dedi. Cevaben dedim: neticesi deniz de olsa geniş bir kabirdir. İdam olunsam bir milletin kalbinde yaşayacağım."(5) 

Yine 28. Mektupta, Yeni Said döneminde namaz kıldığı camiye baskın yapan hükümet memurları ve jandarmanın bu çirkin hareketlerini değerlendirirken "bilmecburiyye dört noktayı Eski Said lisanıyla beyan edeceğim" der.(6)

Üçüncü Said döneminde ise kendi ifadesiyle, "ellerimiz kelepçeli olarak süngülü neferatla sevkımızı düşündüm. Şiddetli bir hiddet geldi. Birden kalbe ihtar edildi ki, hiddet değil, belki kemal-i iftiharla şükür ve sevinçle bu vaziyeti karşılamak lazımdır"(7) diyerek Eski Said'teki izzet, şiddet ve hiddet damarına vurgu yapıyor.

Felsefe İle İştigali

Eski Said'in felsefî okumalar yaptığı ve her türlü felsefî tartışmalara girdiği bilinen bir gerçektir. Eski Said gençliğinde İmam Gazali, İmam Rabbanî ve Muhyiddin Arabî'yi okuduğu gibi, Eflatun, Aristo, İbni Sina, Farabî ve el-Kindî'yi de okumuştur. Ancak Onun amacı felsefecilerin meşrebini öğrenerek onların lisanıyla onlara cevap vermekti. Yoksa onların meşrep ve mesleklerini benimseyip tıpatıp onlar gibi düşündüğü için felsefî kitapları okuduğu söylenemez. Zira daha sonra Yeni Said döneminde yazdığı eserlerde Eski Yunan ve İslam filozoflarına ve genelde tüm batı felsefecilerine çok ağır tenkitler yapmıştır.

Elbette ki Avrupa'nın fen ve felsefesi Eski Said'in zihninde bir derece yerleşmiş bulunuyordu.(8) Fakat hiçbir zaman Felsefenin etkisinde kalarak bir felsefeci gibi düşünmemiştir. Başka bir deyimle, Eski Said, Batının saldırılarına ve meydan okumalarına karşı Batı felsefesinin üslubuyla cevap vermeye çalışmıştır. Nitekim yeni Said döneminde kendisine sorulan bir soruda şöyle deniyor: "Diyorlar ki, Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden manevi mücahidin-i İslam tarzında gitmiyorsun? Yeni Said bu sorunun cevabında Eski Said'e göndermeler yaparak şöyle diyor: "Eski Said ile mütefekkirin kısmı felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip onların silahıyla onlara mübareze ediyorlardı.....O surette İslamiyetin hakiki kıymetini gösteremiyorlardı."(9)

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, Eski Said az da olsa felsefe ile meşgul olmuştur ve bu meşguliyet Yeni Said tarafından tenkit edilmektedir. Başka bir yerde geçen "Meslek-i felsefiye ile münasebette bulunan Eski Said'in Yeni Saide inkılâp ettiği hengâmda..." şeklindeki ifade de Eski Said'in felsefecilerin mesleğini kısmen benimsediğini ve onların kitaplarıyla meşgul olduğunu göstermektedir.

Esasen Bediüzzaman Eski Said döneminde Batı uygarlığına karşı sert bir tavır göstermemekle birlikte Yeni Said döneminde, dinsizliği ve tabiatçılığı yayan "Maddiyun Felsefesi"ne karşı şiddetli tepki göstermektedir. Onun "İnsanlığa faydalı olan medeniyeti üreten Avrupa ile sefahat ve dalaleti yayan Avrupa"(10) şeklinde iki Avrupa'dan söz etmesi bu maksada yöneliktir.

Yeni Said Gözüyle Eski Said

Yukarıda da ifade edildiği gibi Eski Said'in sosyal kişiliği ve toplumsal olaylara bakışı Yeni Said ve Üçüncü Said'ten farklıdır. Nitekim Yeni Said, Eski Said'ten söz ederken onun riya ve gösterişe meyilli bir kişiliğe sahip olduğunu bazen ima yoluyla bazen de açık bir dille ifade ediyor. Mektubat adlı eserinde, "Eski Said'in bozması bir şahsiyetim var ki, o da Eski Said'ten irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazen riyaya, hubb-u caha bir arzu bulunuyor"(11) diyerek Eski Said'in riya ve gösterişe meraklı olduğunu ima ediyor.

Bir başka yerde, " Hem bu Yeni Said, Eski Said gibi kendine hürmet ve teveccüh kazanmak ve şan ve şeref bulmak katiyen aleyhindedir, katiyen kabul etmez. Onun için yirmi senedir inzivayı tercih etmiş"(12) diyerek Eski Said'in gösteriş meraklısı olduğunu açıkça ifade ediyor.

Ancak Risale-i Nur'da çokça geçen bu ve benzeri cümleler kesinlikle bir tevazu ifadesidir. Eğer böyle olmasaydı, "Eski Said hayatını vatan ve milletin saadeti uğrunda sarf etmiştir"(13) demez ve Yeni Said olarak, hatta Üçüncü Said döneminde Eski Said'in eserlerine sahip çıkmaz ve onları yeniden tashih edip yayınlamazdı. Oysa Üçüncü Said, 1950'den sonra Eski Said'in tüm eserlerini gözden geçirip yayınlatmıştır.

Daha önce de ifade edildiği gibi Eski Said'in Yeni Said'e dönüşmesi olayı tamamen tarif edemeyeceğimiz bir "inkilab-ı ruhi"nin sonucudur" ve Yeni Said ile Üçüncü Said deyimleri Bediüzzaman'ın hayatında bir olgunluğu, bir mükemmeliyeti ve bir "insan-ı kâmil"i ifade etmektedir. "Eski Said'in gülmeleri Yeni Said'in ağlamalarına inkılâp ettiği hengâmda..."(14) şeklindeki ifadeler, Bediüzzaman'ın, İmam Gazali ve benzeri birçok İslam âliminde görüldüğü gibi, büyük bir ruhsal dönüşüm yaşadığını göstermektedir. Kuşkusuz bu ruhsal dönüşümün boyutlarını anlamamız imkânsızdır.

Nitekim Onbirinci Lem'adaki şu cümleler Bediüzzaman'ın çok ciddi bir dönüşüm yaşadığının açık ifadesidir: "Bu fakir Said, Eski Said'ten çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gayet müthiş ve manevi bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içinde yuvarlandılar..."(15)

Diğer taraftan, 26. Lem'ada geçen "Evet, ben kendim sizi temin ediyorum ki, Eski Said'in on senelik gençliğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said'in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim. Ben ihtiyarlığımdan razıyım; siz de razı olmalısınız"(16) şeklindeki sözleri, geçirdiği ruhsal dönüşümün derinliğini gösterdiği gibi, Yeni Said olarak hayatından ne kadar memnun olduğunu, Kur'an ve iman hizmeti için eski hayatını hiç aramadığını göstermektedir.

Sonuç

Osmanlı devletinin tamamen sona ermesi ve T.C devletinin kurulmasıyla birlikte Bediüzzaman'ın "Eski Said" olarak tanımladığı, daha çok siyasi olan hayat tarzı da sona ermiştir. Cumhuriyet döneminin özel şartlarında "Eski Said kafasıyla" hareket etmenin artık mümkün olmadığını gören Bediüzzaman, kendisi için yeni bir hareket tarzı belirlemiş ve adına "Yeni Said" dönemi demiştir. Bunu mahkeme müdafaalarında ve hükümet makamlarına yazdığı dilekçelerden anlamak mümkündür.

Anlaşılıyor ki, Bediüzzaman'ın hayatını, yaşadığı dönemlerin tarihsel bağlamından ayırmak mümkün değildir. Eğer Bediüzzaman Ankara'ya geldiğinde kurulan mecliste din aleyhinde bir teşebbüs görmemiş olsaydı, muhtemelen siyasetten çekilmeyebilirdi.

Nitekim Yeni Said olarak İstanbul'un Yuşa tepesinde derin tefekkürle meşgul olan Bediüzzaman, kendisini Ankara'ya davet edenlerin davetine icabet etmiş fakat gördüğü manzaradan ürkmüştür. Özellikle reis-i cumhurun "Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyan edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilaf verdin" şeklindeki yakınmalarına ve bağırmasına ehemmiyet vermeyen Bediüzzaman: "Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur"(17) diyerek namaza önem vermeyen reis-i cumhurla tartıştıktan sonra Ankara'yı terk etmiştir. Şu ifadeler durumu açıkça izah etmektedir:

"Ankara'dan davet edenler: "Bizimle çalış" dediler. Dedim: "Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor, sizinle çalışamaz; fakat size de ilişmez." Evet, ilişmedim ve ilişenlere de iştirak etmedim. Çünkü an'anat-ı milliye-i İslamiye lehinde istimal edilebilir bir deha-i askerîyi, an'ane aleyhine çevirmeye maatteessüf bir vesile oldu. Evet, ben, Ankara reislerinde, hususan Reisicumhurda bir deha hissettim ve dedim: "Bu dehayı, kuş kondurmakla an'anat aleyhine çevirmek caiz değildir." Onun için, ne kadar elimden gelmişse dünyalarından çekindim, karışmadım. On üç seneden beri siyasetten çekildim; hatta bu yirmi bayramdır, bir ikisinden başka umumlarında, bu gurbette, kendi odamda yalnız mahpus gibi geçirdim; ta ki siyasete bulaşmam tevehhüm edilmesin."(18)

Kuşkusuz Bediüzzaman'ın başlattığı "Risale-i Nur" hareketi yerel ve yüzyılla sınırlı bir hareket değildir. Bediüzzaman birçok yerde âlem-i İslam'la hatta bütün dünya ile alakadar olduğunu ifade ediyor. Böyle dünya çapında bir davayı temsil eden bir dava adamının hareketlerinin tamamen Türkiye şartlarına ve ortamına bağlı kalarak değişmesi söz konusu olamaz. Ancak bir talebesinin "Neden Türkiye'deki ağır şatlara tahammül gösterip Mekke veya Medine gibi bir yere hicret etmiyorsun?" mealindeki sorusuna verdiği cevap çok dikkat çekicidir: " Evvela: Biz, imanı kurtarmak ve Kur'an'a hizmet için, Mekke'de olsam da, buraya gelmek lazımdı. Çünkü en ziyade burada ihtiyaç var. Binler ruhum olsa, binler hastalıklara müptela olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin imanına ve saadetine hizmet için burada kalmaya Kur'an'dan aldığım dersle karar verdim ve vermişiz." (19)

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Türkiye İslam dünyasındaki herhangi bir ülke gibi değerlendirilemez. Çünkü bu ülkede Batılılaşma ve laikleşme sürecinde yaşananlar hiçbir İslam ülkesinde yaşanmamıştır. Bu itibarla Bediüzzaman'ın hayat şartlarının bu ülkenin şartlarına göre ayarlanmış olması garipsenmemelidir.

Tevfik Allah'tandır.

Dipnotlar

1-Risale-i Nur Külliyatı, II, 1554.(Nesil Basım Yayın)

2-Risale-i Nur Külliyatı, II, 1843.

3-A.g.e.,II, 1833.

4-A.g.e., I, 1374.

5-Asar-ı Bedi'iyye (Osmanlıca), s. 719-720.

6-A.g.e., s. 756.

7-Risale-i Nur Külliyatı, I, 673.

8-A.g.e., I, 1011

9-Risale-i Nur Külliyatı, I, 643.

10-Risale-i Nur Külliyatı, I, 560.

11-A.g.e., I, 498.

12-Risale-i Nur Külliyatı II, 1729.

13-A.g.e., I, 1081

14-A.g.e., I, 705; II, 1658.

15-A.g.e., I, 607.

16-Lem'alar, (26. Lema), Yeni Asya Neşriyat, s. 236..

17-Bediüzzaman, Emirdağ Lahikası, s. 214, (Küçük bir Haşiye).

18-Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 195, (Eskişehir Hayatı).

19-Bediüzzaman, a.g.e., s. 441, (Emirdağ Hayatı).

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

Üstadın ulaştığı netice gösteriyordu ki; gerçekten İslam fıtrat dinidir. Bundan sonra, bu

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

Müellif: M. Said Ramazan el Buti Mütercim: Fehmi Türkmen Hocaefendi Bizim için mümkün değil

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

Risale-i Nur, acz, fakr, şefkat ve tefekkür kavramlarından her birini Hakka ve hakikate ulaşma

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

Risale-i Nur kendisini tarikattan çok hakikat ve şeriat olarak tarif eder. Fakat, ister hakikat ol

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

Türkiye’de acip bir olay meydana geldi. En mühim ve en tehlikeli olan hadise ise, Türk milleti

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-2

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-2

Cenab-ı Hakkın kainata koyduğu kanunlardan(sünnetullah) birisi de, belirli zaman dilimlerinde M

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-3

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-3

Risale-i Nur, insanı Allah’a ulaştıran yolların sayısız olabileceğini söyler. Bununla birl

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-2

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-2

Bu konuda diğer bir ayrıntı da, Risale-i Nur’un diline, üslubuna yapılan itirazdır. Dilin a

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-1

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-1

“Risale-i Nur, bize, Rabbimizi tanıtan dört külli muallimden, dört umumi tarif ediciden bahsed

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-3

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-3

10. ‘Dindar Demokratlar’ Bir kere Nursi Demokratları nitelerken hemen tüm nitelemelerinde

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-2

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-2

6. Kur’an Hizmeti Hiçbir Şeye Alet Yapılmamalıdır Nursi, mevcut siyasi yapıya "isyan hakk

İnfitar Suresi/6-8

Ey insanoğlu! Seni yaratıp sonra şekil veren, düzenleyen, mütenasip kılan, istediği şekilde seni terkip eden, çok cömert olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?

GÜNÜN HADİSİ

"Şüphesiz Allah, verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmek ister."

Tirmizî.

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI