Cevaplar.Org

ABDÜLKADİR BADILLI AĞABEY İLE HATIRALAR RESM-İ GEÇİDİ

13.08. 2007 tarihinde Isparta’da görüştüğümüz Abdülkadir Badıllı ağabey’den İman ve Kur’an hizmetinde tanıştığı kişilerle ilgili hatıralarını rica ettim. Büyük bir samimiyetle anlattı. Bazı hususi şeyleri burada koymasak da


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2007-11-30 00:50:01

13.08. 2007 tarihinde Isparta’da görüştüğümüz Abdülkadir Badıllı ağabey’den İman ve Kur’an hizmetinde tanıştığı kişilerle ilgili hatıralarını rica ettim. Büyük bir samimiyetle anlattı. Bazı hususi şeyleri burada koymasak da, ekserisini size ulaştırmış olduk. Son olarak kendilerine gönderip tashih ettirme imkânı da oldu. İnşallah faydalı olmuştur. Saygılarımla..Salih Okur

Üstad Hazretleri

Üstad hazretleri en zor şekilde, en çetin şartlarda, en ağır kayıtlar altında mücadelesini sürdürmüş. Ve hatta kendi kıyafetini, sarığını bile değiştirmeden devam etmiş. Sadece Afyon hapsinde, talebelerinin rahat etmesi için muvakkaten sarığı çıkarmış, külahı başına giymiş. Hatta Sungur ağabeyin dediğine göre bir ara eline bir kasketi de almış, ta zarar gelmesin.

Yoksa şahsiyeti söz konusu olsaydı ve isteseydi haykırıp hepsini red eder, ama “sırtımda yumurta küfesi var” diyor.

-Gittiğinizde hiç görüşemediğiniz oldu mu?

-Yok, üstad hazretleri hiçbir zaman red etmedi.

-En uzun ne kadar kalmışsınızdır yanında?

-Bir kere uzun kaldım. İstanbul’dan bir teksir makinesi almıştık. Onu Isparta’ya ambara verdik. Isparta’ya ulaşması gecikti. O vesile ile 10 gün kadar kaldım. Tabii bu on gün içinde 3–4 kere sabah dersi oldu. Her zaman çağırmıyordu üstad hazretleri..Sabah ve bazen de ikindiden sonra odasına çağırıyordu, dersler oluyordu. Dersten sonra ya bir meyve veya kurabiye, kura ile herkese veriyordu.

-Üstadın yanında heyecanlanma olur muydu? Bir şeyler sorar mıydınız mesela?

-Şahsen ben hiç sual sormadım.

-Neden? heyecandan mı?

-Yani, öyle bir ortam olmazdı. Orada risale okunur, kendisi bazen müdahale ederdi. Bir kelimenin veya bir cümlenin manasını kısaca söyler, “devam et” derdi.

-Uzun boylu konuşmaz mıydı peki?

-Bir kere çok uzun sohbet ettiği olduydu. Barla’da idi. Orada, üstadın evinde yattık. Sabahleyin çok uzun bir sohbet oldu. Akşam çok sertti, çok hiddetliydi. Hatta görüştüğümüzde bana “niçin geldin?” dedi. Dedim; “Sırf ziyaret için gelmedim. Buradan geçiyordum.” Böyle ayaküstü bir görüşmemiz oldu.

Fakat sabahleyin ki hâli çok değişmişti. Çok neşeli idi. Sabah dersinden sonra uzun uzun Birinci Dünya Savaşına ait maceralarını anlattı. O zamanki talebelerinin çok fedai olduklarını, bir işaretiyle ruhlarını feda ettiklerini anlattı.

“O zamanki talebelerim ruhlarını feda ediyorlardı, Şimdiki talebelerim hayatlarını feda ediyorlar. Bu daha kıymetlidir” dedi.

Ahmed Feyzi ağabey

Ahmed Feyzi ağabey ile çok uzun boylu bir beraberliğimiz olmadı. Ama birkaç kere görüştük. Hatta “illa gel, benim Arapçam tam kuvvetli değil. Bizim orada beraber çalışalım” demişti. Allah rahmet eylesin.

- Gerçekten de kuvvetli değil miydi?

-On iki ilim dediğimiz, yani Sarf, Nahiv, Belagat, Mantık, Meani vs. bütün bunların sanırım hepsini okumuş değildi. Daha çok eski Osmanlı mekteplerinde okumuş. Arapçası vardı. Anlıyordu, yazabiliyordu da..

Mesela Maidet-ül Kur’an’ın baş kısmını Arapça yazmıştı. Üstad hazretleri. onları gördü, beğendi.

Üstadı bir ziyaretinde ben de oradaydım. Aşağı yukarı on gün kadar kalmıştım o zaman. Tabii ona “gelemezsin” yok. O gelir.. Gelir gelmez hemen üstadın odasına girdi. İçeri girdiğinde üstada karşı şöyle demişti-ben de aynen duydum-

Bütün dünya da red etse, sen de bin kere red etsen ben yine sizi Ahirzamanın görevlisi olarak kabul ediyorum. Hiç kimse beni bu kanaatimden vazgeçiremez.

Böyle deyince(Badıllı ağabey duygulanıyor, gözyaşları içinde) üstadımızın kelimeleri, gülmesi dışarılara duyuldu.

Ahmed Feyzi ağabey hakikaten muhterem bir insandı, mert bir insandı. Zaten müdafaalarında da okuyoruz. Fevkalade şâşâlı, ilmi müdafaaları var. Üstad hz malum, ona “nurun manevi avukatı” demiş. Bu kâfidir yani..

Üstad hazretleri onun Maidet-ül Kur’an’ını bir ara Sirac-un Nur mecmuasının sonuna ekledi. Sonra Afyon savcısı bu mesele üzerinde ısrarla durunca, hapisten sonra o kısmı çıkarttı. Böylece üstad hazretleri onun dediklerini kabullendi. Kabullenmese niye neşretsin?

Mahmud Allahverdi

Onunla daha sıkı görüşüyorduk. Çünkü Adıyaman Urfa yakın. Terzilik yapardı, Allah rahmet eylesin.

62’lerde ilk görüşmemiz oldu. O da üstadın yanına birkaç kere gitmiş, gelmiş. 54’de gittiğinde Isparta valiliği yapan zatı ziyaret etmiş. Bu vali daha evvel Adıyaman’da görev yaptığı için tanışıyorlarmış ve aralarında samimiyet varmış. Bu vesile ile üstadın kapısında bekleyen polisleri muvakkaten kaldırmaya vesile olmuş.

Mahmud ağabey ümmi gibiydi fakat Risale-i Nur’u okurdu. Ehl-i kalp bir zattı. Zaten o bölgenin insanlarının çoğu öyledir.

Mehmed Kayalar

Mehmed Kayalar’la da çok görüşürdük. Malum, kendisi yüzbaşı iken askerlikten ihraç edilmiş. Ondan sonra Diyarbakır’a yerleşti. Orada Muzaffer Aksu(valilik ve içişleri Bakanlığı yapmış Abdulkadir Aksu’nun babası) vesilesi ile Risaleleri tanıdı. Okuyunca mizacına çok hoş geldi.

Diyarbakır’da Ulu Cami’ye yakın bir evi vardı. Her gün akşam namazından yatsı namazına kadar ders yapardı. Diyarbakırlılar yığılırlardı, çok kalabalık olurdu.

O da açıktan açığa, Ahmed Feyzi ağabey gibi, üstadın vazifedarlığını ilan ediyordu. Çok yiğit, Arnavut asıllı..Zaten Arnavutlar çok yiğit insanlardır

Hatipti, şairdi. Fakat kendisinde bir nevi cezbe hali gibi bir hal vardı.

Ama, onunla Şarktaki o kâbus, insanların üzerine sinen manevi hava, korku ve tedhiş havası kırılıverdi. Eskiden Diyarbakır’da bir külahlı adam görünmezken, ondan sonra millet külah giymeye başladı, şapkayı attı.

Bu şekilde, bana sorulacak olursa büyük işler yaptı, Allah rahmet eylesin.

- Bir de üstad zamanında onun “şâşâlı hizmeti”nden bahsediliyor.

- Şâşâlı şu demek yani, gayet açıktan açığa.. Evinin geniş bir avlusu vardı. Ders sırasında o avlu ve evin odaları dolardı, en az 500 kişi olurdu.

Tabii, Diyarbakır gibi kabus çökmüş bir şehirde bu şekilde hakikaten şâşâlı bir hizmeti vardı..

Hulusi Yahyagil

Hulusi ağabey ile 53’ten beri tanışırdık. Hulusi ağabey her sene Urfa’ya gelirdi. 15 gün kadar kalırdı. Biz de derslerine iştirak ederdik. Çok halim selim idi. Kimseyi kırmamaya çalışırdı. Onunla çok serbest mektuplaşırdık. Bir ara ona sert bir mektup yazdım. Cevaben dedi ki; “Senin bu ifadelerin, bizi sevmeyen kimselerin işi olabilir.” Doğrusu ben huzursuz oldum. Cevabi mektubumun bir yerinde dedim ki; “Bunu da biliniz ki, ben üstadın bir oğluyum.”(üstad böyle demişti) Hemen cevap verdi; “Ben de cemaat içinde ilan ettim ki, seni manevi evlat olarak kabul ediyorum.

Hulusi ağabey-Allah rahmet eylesin- çok başka bir insandı.

Mehmed Feyzi Pamukçu

Bir ara ben Mesnevi’yi tercüme etmiştim. Bazı kimseler karşı çıktılar. Sungur ağabeye dedim ki; “Ağabey, İslam âleminde kitaplar var, şerh edilmiş. Bir başka âlim kalkmış, o şerhi de şerh etmiş. Birisi tercüme etmiş, bir başkası başka şekilde aynı kitabı tercüme etmiş. Bazı kitaplar var ki, çok tercümeleri var. Buna karşı çıkmayın, yanlış olur.”

Sungur ağabey dedi ki; “Gidelim, Mehmet Feyzi Efendiye soralım.” “peki, gidelim” dedim. Kastamonu’ya gittik, elini öptük. Dedim; “Ağabey, biliyorsunuz üstadımızın bir Arabî Mesnevi’si var. Onu üstadımız sağ iken Molla Abdülmecid Efendi tercüme etti. Ben de Arapça bilebildiğim kadarıyla tercüme ettim. Ağabeyler şimdi diyor ki; “o eski tercüme dururken başka tercümeler olamaz.” Siz ne diyorsunuz?

Dedi ki “Kardaşım, ilmin kapısını kapamamak lazım. O yapmışsa başkası da yapar. Asıl meydanda ise, hakikat oradadır. Birisi yanlış etse kendisi yanlış etmiş olur, başka bir zararı olmaz. Bana sorarsanız bu kapıyı kapamayın” dedi. Sungur ağabey de “Peki” demişti.

Kendisi âlimdi, Arapçaya vâkıftı. İstanbul’da okumuştu. Kıraat-i aşere biliyordu. Güzel bir hafızdı.

Tahiri Mutlu

Tahiri ağabey ile malumunuz 1969’da Arabî Mesnevi-yi Nuriye’yi bastırmak için Şam’a, Beyrut’a gittik. Beyrut’ta beraber kaldık.

Kendisinin Arapçası yoktu. Buna rağmen gelen formaları tashih etmek için sabahlara kadar uyumamaya çalışıyordu. Kendisi yaşlıydı, çok yoruluyordu. Fakat buna rağmen o yorgunlukta kalkar, abdest alır, gece namazına(teheccüde) dururdu. Birinci rekâtta Yasin, ikincisinde Tebareke okumak şartıyla, 12 rekat her gün kılardı.

Şam’da iken büyük bir âlimi ziyarete gitmiştik. Tahiri ağabey, üstadımızın önce Hafız Ali ağabeye, onun vefatıyla da kendisine hediye ettiği cübbesini giymiş, sarığını sarmıştı. O zat, Tahiri ağabeyin hâline, sükûtuna, edebine hayran olmuştu. Kalktığımızda Tahiri ağabey için bana; “Bu zat gibi bir insan ancak Asr-ı saadette bulunabilir” demişti.

-Siz de aynı kanaattesiniz herhalde..

-Yani, onun taşıdığı akide, taşıdığı kanaat, taşıdığı sadakat, taşıdığı takva hakikaten bu zamanda yoktu.

Bilhassa üstada karşı, onun her şeyine “lebbeyk” diyen Tahiri ağabey ümmi idi yani. Fazla Risale-i Nur’u anlamaz görünürdü. Fakat, hakikaten çok muazzam bir insandı..

Molla Ramazan el Buti

- Şam’da iken Molla Ramazan el Buti ile görüştünüz mü?

-Evet, Molla Ramazan’ı ziyaret ettik.

-Onun üstada karşı bakışı nasıldı?

-Üstadı görmemiş, fakat çok muhabbeti vardı. Kendisinin oturduğu sehpanın hemen yanında bütün külliyat vardı. Kitapları çoktu..Bu odanın beş katı büyüklüğünde bir oda yerden tavana kitap dolu idi.

Kendisi aslen Mardin Cizreli idi. Vaktiyle oradan göç etmişler. Şam’da herkesin hürmetini kazanmıştı. En son şer’i fetva onundu.

Tabii, Türkçe bilmiyordu, Kürtçe konuşuyorduk. Risaleleri göstererek “Bunları teberrüken yanımızda bulunduruyoruz, faydalanıyoruz” demişti. Risaleleri çok seviyordu. Üstadın Cizre’ye geldiğini de duymuş. O zaman, meşhur Şeyh Seyda el Cezeri küçük, daha ortaokul talebesi çağındaymış. Kendisinin de Şeyh Seyda’ya büyük hürmeti vardı. Üstada karşı da öyleydi. Oğlu Said Ramazan el Buti ile de çok görüşürüz..

Said Havva

-Şam’da iken Said Havva ile görüştünüz mü?

-Said Havva hapisti o zaman, görüşemedik. Görüşelim dedik ama Suriye’deki akrabalarımız “aman başınıza iş açarsanız” dediler. Said Havva’yı göremedik maalesef.

Üstad’ın Şam’daki günleri

-Üstadın eski talebelerinden Şam’da yerleşmiş Abdülmecid efendiyi gördünüz mü?

-Evet, onu gördük. Onun aslı Bitlis’liydi. Kendisi Kiki denilen bir mahalle var, oranın mescidinin imamıydı. Üstadın kız kardeşi olup Şam’a yerleşen Alime hanımı ve onun kocası Molla Said Efendi’yi yakından tanıyordu. Üstadın kız kardeşi için “O çok büyük bir âlimeydi. Hatta kocası talebelere ders verirken kendisi perde çeker, öbür tarafta oturur. Kocası Molla Said herhangi bir konuda takıldığı zaman ona sorar, oda perde arkasından cevap verirdi. Bu kadar büyük bir âlimeydi.” demişti.

Abdülmecid Hoca, Üstadla alakalı bir şey anlattı mı?

Üstadla alakalı şunu anlatmıştı; Üstad bir zaman meşhur Şeyh Ziyaeddin Nurşini ile Şam’da buluşup Hacca beraber gitmek üzere anlaşmışlar. Fakat üstad dolaşa dolaşa Şam’a geldiğinden gecikmiş, Hac mevsimi geçmiş. Şam’a gelişinde beş buçuk ay kadar kalmış. Emeviye camiinde ulemanın ısrarıyla bir hutbe vermiş.

O sıralar Muhammed Ziyaeddin ve beraberindekiler de Hac’dan dönmüşler. Bir Cuma günü üstadla beraber Emeviye camiine gelmişler. Tabii etraf çok kalabalık. Bütün teveccühler üstada. O ise, Şeyh Ziyaeddin’in elinden tutmuş ve oradaki ulemaya onu ve yanındaki hocaları göstererek; “Asıl, Doğu’da ilmi neşreden bunlar. Biz onların ancak talebeleri olabiliriz” demiş. Molla Abdülmecid bunu bizzat işitmiş. Sonra üstad, Şeyh Ziyaeddin’i memlekete yolcu edip, kendisi de İstanbul’a dönmüş.

Zübeyir Gündüzalp

Elhamdülillah onunla da çok defa görüştük. Zübeyir ağabey çok başka bir insandı. Üstadımızın mesleği, meşrebi, tarzı nasılsa tabii o en hususi vaziyetlerini de biliyor. Üstadın meslek ve meşrebi üzerinde çok dururdu. Onu hiçbir şeye feda etmiyordu. Mesela; “Bunu yaparsak insanlar daha çok meseleye sahip çıkar” gibi şeyleri düşünmüyordu. Üstadın mesleğinin yerleşmesini, nur talebelerinin yalnız üstadın koyduğu hususi meşrebinin izinde gitmesini istiyordu. Ve bütün hayatını ona vermişti.

Tahiri ağabeyin bizzat rivayetine göre “ Hiçbirimize Zübeyir’e olduğu gibi üstadımızın iltifatı olmazdı.”

Ben de bizzat gördüm. Ceylan merhum şakacıydı. Zübeyir ağabey çok ciddiydi. Ben birkaç kere gördüm, üstad ona vururdu “bu odundur” derdi. Kendisi çok muazzam bir insandı. Üstadın mesleğini muhafaza hususunda emsali yok. Üstada karşı ciddiyetinde, inancında hakikaten çok acaib bir insandı. Gerçekten onun üstada karşı tavırlarından çok ders aldım yani.

(Abdülkadir ağabey duygulanıyor, gözyaşlarına boğuluyor)…Biz cemaatle namaz kılıyoruz. Kendisi seccadesini üstadın odasının kapısının yanına seriyor. Üstad zili bir çalsa, namazını bozup fırlıyor.

Abdülmecid Nursi

Üstadın kardeşi Abdülmecid ağabey ile bir kere Konya’daki evinde görüştük. Evi Mevlana’ya yakındı. Bir sabah namazından sonra kabul etti. Urfalıyım deyince, üstadın kabrinin yıkılması meselesini uzun uzadıya anlattı, adeta içini boşalttı.

-Ağabeyine benziyor muydu?

-Sima benziyordu, konuşması da andırıyordu. Fakat meslek, meşrebi benzemiyordu. Mübarek bir insandı ama aşırı çekingen ve ihtiyatlıydı.

O zaman kendisine sülalelerinin seyyid olup olmadığını sordum, “biz öyle bir şey bilmiyoruz” demişti. Ama Konyalı, halen hayatta Mevlid hoca’ya seyyidliklerini itiraf etmiş…

Kendisi o zaman kendi yazdığı Fuadiye risalesinden bir tane hediye etmişti. Ayrıca üstad hakkında bazı defterlere aldığı notları da bana verdi.

-Siz de onları Mufassal Tarihçe’de değerlendirdiniz..

-Evet..

-Eski Said dönemine ait hiç hatıra anlattı mı?

-Bir tane anlattı; “Van’da iken bir gün Erek dağına doğru çıkıyorduk. Ermeni mahallesinin içinden geçerken ki, o zaman Müslüman mahallesi kalenin dibindeydi... O mahallenin içinden geçiyorduk. Seyda başımızın eğik olarak geçmemizi emretti. Said isminde bir talebesi her nasılsa başını kaldırıp bir pencereye bakmış. Seyda onu şiddetle tekdir etti. O da “Seydam, ben çenemin altını kaşıyordum” diye kurtardı.” Abdülmecid ağabey üstadın talebelerini harama bakmadan muhafaza hususunda bu hatırayı anlatmıştı.

Vanlı Molla Hamid Ekinci

Onunla tabii çok yerlerde görüştük. O da mübarek bir zattı. Tabir-i caizse ümmi biriydi. Mollalık ona üstadın bir iltifatıdır, yoksa mollalığı yoktu. Kendisi Van’dayken 24-25’lerde üstadın hizmetini görmüş. Üstad bir ara ona yüzünden Kur’an okutup, öğretmeye başlamış. Okuturken bir yerin manasını üstada sormuş. Üstad da gülerek; “Mollam, ben eskiden yüksek talebelere ders vermeye iltifat etmezken, şimdi gelmiş sana Kur’an öğretiyorum. Sen de kalkmış bana mana soruyorsun?” demiş.

Bekir Berk

Birbirimizi çok severdik. Beraber çok yolculuklarımız da olmuştur. 71 sonunda buradaki hadiseler üzerine kendisiyle beraber Hacca gittik. O zaman bilhassa askeri durumlar yüzünden herkes kendisinin aleyhinde idi. Kendisini mahkûm ettirmek için ne lazım gelirse uygulanıyordu.

Bu durumda, kendisinin mahkemelere gitmesinin faydadan çok zarar getireceğini düşündük. Çünkü mahkemelerde hâkimler onun inadına, Bekir Berk geldi diye, güneşi de getirip avuçlarına koysan, inadına hüküm verir oldular.

Bu noktadan vazife de bitmiş oldu. On iki sene hiç durmadan gezdi dolaştı, vazifesini hakkıyla yerine getirdi. “Bir hacca gideyim, orada bir vazife alayım, orada kalayım” diyordu.

Ben de düşündüm. Aklıma Kral Faysal’ın yazma Kur’an’lara çok meraklı olduğu geldi. Bizde de ecdaddan kalma üç dört tane çok kıymetli Kur’an var. Bir tanesi Hafız Osman’ın 109. yazdığı Kur’an..”Bunları alırız, inşallah beraber gideriz, görüşürüz” dedim.

Kısmet oldu, beraber gittik. Yanımızda biz de Molla Zahif vardı. Melik Faysal ile nasıl görüşüleceğini sorduk. Yollarını söylediler. “Kendisi her Perşembe, Cidde’deki sarayında hususi olarak insanları kabul ediyor” dediler.

Hazırlandık. Kur’an’ları da yanımıza aldık. Gittik, bizi geniş bir salona aldılar. Kendisi geldiğinde herkes ayağa kalktı. Kabul etmedi, “herkes otursun” dedi. Oturduk, kahve ikram ettirdi. Herkesle görüştü, herkesin meramını dinledi. Biz de gittik, elini sıktık.

Dedim ki; “Bu Kur’an’ları size hediye getirdim. Herhangi bir talep için değil. Bu zat da avukattır. Türkiye’de İslam’ı müdafaa etmiş. Şimdi kendisi aleyhinde bir mahkeme kararı var. Size iltica etmek istiyor” dedim.

“İnşallah hallolur” dedi.

Orada Yemen’li bir âmâ hafız vardı. O zat, Melik’i över şekilde uzunca bir konuşma yaptı. O konuşurken Melik yüzünü eğdi. Hafız sözlerini bitirdikten sonra, Melik dedi ki; “Ben şunu söyleyeyim; Bütün rütbeler, padişahlıklar hepsi kabir kapısına kadardır. Asıl olan ihlâstır, her şeyi Allah için yapmaktır. Ve ben bu adamın dediklerine layık değilim.” Bu ifadeler çok hoşumuza gitti.

Böylece bir süre sonra herkes ayrıldı, biz de ayrıldık. Ama baktım arkadan merasim müdürü bağırıyor; “Ya Üstaz Abdülkadir! Ya Üstaz Abdülkadir

Döndük. Bizi aldı, bir odaya koydu. Biraz sonra, bir tepsi üzerinde bir paket getirdi. “Bu paket size Melik Faysal’ın hediyesidir” dedi. Altın birer saat hediye etmiş, onları aldık.

Bekir Beyin durumunu bekledik. Neticede, Cidde Radyo ve televizyon evinde kendisine bir yer bulundu. Fakat usulen, bir dışarı gidip tekrar dönmesi lazım. Biz de Beyrut’a gittik. Bir ay sonra emir geldi. Uçağa bindirdik. Elhamdülillah, Cidde radyosunun Türkçe kısmında uzun zaman Risale-i Nur’un neşriyatını yaptı. Allah Rahmet eylesin.

Mustafa Sungur

Sungur ağabeyi üstadımızın ziyaretlerine gittiğimde hiç görmemiştim. O zaman Ankara’da idi. Ancak, üstadımızın vefatından sonra tanıştık. Ben 1962’de askerden terhis olduktan sonra görüştük. Bundan sonra da görüşmelerimiz, beraber seyahatlerimiz çok oldu.

Yine 69’da Beyrut’ta Mesnevi’yi bastırırken Sungur ağabey yardımımıza geldi. Beraber, Tahiri ağabeyi hacca uğurladık. Tahiri ağabeyin Hac vizesi vardı. Biz de vize yok. Türkiye’ye gidip vize almak da zor. Sungur ağabey ile ne yapıp ediyoruz, vize alamıyoruz.

Dediler ki; “Ürdün’de vize almak kolay.” Beş yüz kadar da Arapça Mesnevi alarak Ürdün’e gittik. Orada bir otelde kaldık. Otel Özbekistanlıların. Onlara derdimizi anlattık. “Bu kitapları da yanımızda hacca götürmek istiyoruz.”

Otel sahibi gezdi dolaştı. Sefirin bir dostunu buldu. Orada ikimize hac vizesi çıktı. Kitaplarımız da uçağa aldık. Hac’da Tahiri ağabey ile buluştuk. Hâlâ da Sungur ağabey ile buluşmalarımız, mektuplaşmalarımız devam ediyor, Elhamdülillah..

Not: Fotoğraflar/sırasıyla:

1- Abdülkadir Badıllı

2-Üstad Bediüzzaman

3-Ahmed Feyzi Kul

4- Mahmud Allahverdi

5-Mehmed Kayalar

6-Hulusi Yahyagil

7-Mehmed Feyzi Pamukçu

8-Tahiri Mutlu

9-Molla Ramazan El Buti

10- Said Havva

11- Soldaki zat: Şeyh Muhamed Ziyaeddin

12- Zübeyir Gündüzalp

13-Abdülmecid Nursi

14-Molla Hamid Ekinci

15- Bekir Berk ve Abdülkadir Badıllı

16- Mustafa Sungur ve Abdülkadir Badıllı 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Arif akkurt, 2007-12-02 23:58:53

Çok güzel hatıralar. İlk defa duyduğum güzel şeyler ve teşekkürler..

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN KENDİ DİLİNDEN BAZI HATIRALAR

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN KENDİ DİLİNDEN BAZI HATIRALAR

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Üstad Bediüzzaman 6000 sayfalık Külliyatında zaman zaman -bazen bi

BEDİÜZZAMAN’IN ŞAM HUTBESİ VE MUHADDİS ŞEYH BEDREDDİN EL HASENİ

BEDİÜZZAMAN’IN ŞAM HUTBESİ VE MUHADDİS ŞEYH BEDREDDİN EL HASENİ

Merhum Ali Uçar Bey bir sohbetinde anlatıyor; “Ali Sert Hocamdan dinlediğim şu hatırayı, Kon

CAFER ÇİM AĞABEY’İN HATIRALARI

CAFER ÇİM AĞABEY’İN HATIRALARI

Takdim Kıymetli ziyaretçilerimiz, edep, nezaket, tevazu timsali çok kıymetli bir insan-ı kâmi

BİR AVUKATIN HATIRALARI

BİR AVUKATIN HATIRALARI

Kıymetli ziyaretçilerimiz, aşağıda nakledeceğimiz hatıralar, Mutlakıyet, Meşrutiyet, Cumhu

SAİD HALİM PAŞA VE BEDİÜZZAMAN'LA İLGİLİ BİR HATIRA

SAİD HALİM PAŞA VE BEDİÜZZAMAN'LA İLGİLİ BİR HATIRA

Güngörmüş, gün geçirmiş zatların yanında insanın ya bir not defteri olmalı veya bir kayı

SUNGUR AĞABEY’DEN AHMED FEYZİ KUL AĞABEY İLE ALAKALI ANILAR

SUNGUR AĞABEY’DEN AHMED FEYZİ KUL AĞABEY İLE ALAKALI ANILAR

Sungur Ağabey anlatıyor: ‘Ahmet Feyzi Ağabey hapiste iyice hırslanmış, Temyiz’e layiha ya

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’I AĞLATAN RÜYA

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’I AĞLATAN RÜYA

Hafız Rıza Çöllüoğlu, değerli bir büyüğümüz. Muradiye Vakfının kurucularından olan Ho

MOLLA VAHDEDDİN KÜFREVİ’DEN HATIRALAR

MOLLA VAHDEDDİN KÜFREVİ’DEN HATIRALAR

Şeyh Muhammed Küfrevi hazretlerinin torunlarından Vahdettin Küfrevi Efendi'nin hatıraları

TAHİR BÜYÜKKÖRÜKÇÜ HOCAEFENDİ VE BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ

TAHİR BÜYÜKKÖRÜKÇÜ HOCAEFENDİ VE BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ

Abdurahman Büyükkörükçü hocamızla 29.06.2011 tarihinde Konya Erenköy’deki evlerinde kısa

İMANIN TEZAHÜRÜ

İMANIN TEZAHÜRÜ

Biz bu yazımızda Üstad Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatında da neşredilen bir kahramanlığ

NUR KAHRAMANLARI-2

NUR KAHRAMANLARI-2

Üstad Hazretlerini, ortaokul talebesi iken tanıyıp ona soru sorma şansına ve yakın talebelerin

"Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın! Çünkü O, işitendir ve bilendir."

Fussilet, 36

GÜNÜN HADİSİ

"Haramla beslenmiş vücut cennete giremez."

Taberânî.

TARİHTE BU HAFTA

*Sultan Abdulaziz Han Şehid Edildi.(4 Haziran 1876) *Kırım'ın Fethi(6 Haziran 1475) *Süleymaniye Camii İbadete Açıldı(7 Haziran 1557) *EFENDİMİZ'İN (s.a.v.) DÂR-I BEKA'YA İRTİHALİ(Vefatları)(8 HAZİRAN 632) *Hz.Ebubekir (r.a.)Halife Seçildi(9 Haziran

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI