Cevaplar.Org

RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2002-04-06 23:12:02

...20 yy. semasında tulû eden bir yıldızdı o. Sıddık-ı Ekber meşrebinde büyük bir veliydi o. Aziz şehid Esad Erbili(ks) elinde büyümüş nadide bir güldü o. Sükutu ihtiyar etmiş bir hatib-i alişandı o. Toprak olup gül yetiştirenlerdendi o. Resulullah’ın ak sevdalılarındandı o. Ashab-ı kiramın müştaklarındandı o. Halk içinde Hak ile beraber olma sırrına erenlerdendi o. Cennet-ül Bâki’de medfun olma bahtiyarlığına ermişlerdendi o. İnsanlar içinde insanlardan bir insandı o. Hasılı bir güzel insan, hazret-i Sami’ydi o...

... Etrafında kıyama kalkan bu küçük çalışma onu ne kadar aksettirebilir ki? Ama gönüllerinizde ona karşı bir ısınma meydana getirir, bir fatiha yollamanıza vesile olur ve onun gibi olma azmini uyarırsa hedefini bulmuş denebilir. Saygılarımla. Salih Okur

HAYATI

Ramazanoğlu Sami Efendi hazretleri 1892’de Adana’da dünyaya geldi. Şecereleri Nureddin Şehid yoluyla sahabe-i kiramdan Halid Bin Velid(RA)’e uzanır. Ramazanoğulları sülalesindendir. Bilindiği gibi bu Türkmen aşireti beylikler döneminde orada bir hakimiyet de kurmuşlardı. Babası Mücteba bey, annesi Ümmü Gülsüm hanımdır. İlk, orta ve lise tahsilini Adana’da gördükten sonra İstanbul’da Dar-ül Fünun Hukuk mektebine girdi. Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra askerliğini yine İstanbul’da yedek subay olarak yaptı. Devrin zahiri ilimlerini ikmal eden Sami Efendi, önce Gümüşhanevi dergahına intisap etti. Daha sonra ise Kelami dergahında devrin meşhur büyüklerinden Esad Erbili hazretlerine bağlandı. Kısa zamanda irşad icazetnamesini aldı. Tekkelerin kapatılmasından sonra memleketi Adana’da Cami-i Kebir’de vaaz u nasihat ederek, irşad faaliyetini sürdürdü. Hacc yolunun açıldığı 1946’da ilk haccını yaptı. 1951’de İstanbul’a geldi ve iki sene kaldı. 1953’te Hacc dönüşü Şam’a yerleşti. Bu ikameti 9 ay sürdü. Tekrar İstanbul’a geldi ve Erenköy’e yerleşti. Bir yandan Erenköy Zihni Paşa camiinde vaaz ve özel sohbetleri ile meşgulken, diğer yandan Tahtakale’de bir ticarethanenin muhasebesini tutmakla geçimini sürdürdü. Ömrünün son yıllarında şöhretinin artması ve dışarıdan kendisine iltifatın nazar-ı dikkati celb edecek seviyeye ulaşması üzerine kuşe-i uzlete çekildi. 1979’da Medine’ye hicret eyledi. 12 Şubat 1984’te vefat etti. Ve mübarek naaşı Medine’de Cennet-ül Bâki kabristanına defnolundu. Rahmetullahi aleyh.

ŞEMAİL VE AHLAKI

Uzuna yakın orta boylu, nahif bedenli, buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, çukurca ela gözlü, mücessem bir nur heykeliydi. Zayıf olmasına rağmen mütenasip vücutlu idiler. Bağlılarından Ali Hüsrevoğlu şöyle diyor: “Ahlak, şemail ve mizaç olarak Hz Ebubekir(RA)’e çok benzerdi."

Osman Karabulut bey diyor ki: “Ahlaken gayet halim selim, mütevazı, yumuşak huylu ve melek sıfatlı idi. Mahviyetin son zirvesine çıkmış olup, üstadı Muhammed Esad Hazretleri onun hakkında: “Bütün evliyaullahın hasretle gıpta ettiği mahviyet hali evladımız Sami Efendi’de mevcuttur” buyurmuşlardı.”

Pek az yerler, pek az uyurlar, daima sükutu ihtiyar ederlerdi. Zaruret halinde, pek kısa kelimelerle, muhatabın seviyesine göre konuşurlardı.

 

Kendisi sünnet üzere günde iki öğünden fazla yemezdi. Yediği zaman da yarım dilim ekmek ve birkaç lokma katıkla yetinirlerdi.

Geceleri muhakkak ihya ederlerdi. Evinde misafir kalanlar ve kendileriyle bir yolculuğa çıkanlar, gecenin hangi saatinde kalksalar onu ayakta bulurlardı. Seher vakitlerinde ibadete çok ehemmiyet verir, “Bir ihvan seher vakti kalkmazsa, seher vakti dışında bütün gün seccadeden başını kaldırmasa, yine o vaktin ecrine ulaşamaz” buyururlardı. Yine “Seher vakti öyle kıymetli bir vakittir ki, bir kıvılcım gelir, letaifleri parlatıverir” demişlerdi.

Sami Efendinin bütün hayatı edeb çizgisinde geçmiştir. En ciddi insanların, en otoriter simaların bile zaaf ve hafiflikleri bulunabilir. Fakat onun hayatında böyle bir zaaf ve hafiflik hiçbir zaman görülmemiştir. Onun sohbetine devam edenler bilirler ki, o hiçbir zaman ayak ayak üstüne atarak veya bağdaş kurarak oturmamıştır.

Bir gün Halep meşayihinden Muhammed en Nebhani İstanbul’a gelir. Sami Efendi hazretlerini ziyaret eder. Nebhani ve ihvanı gayet rahat ve serbest otururken, Sami Efendi ve ihvanı diz üstü otururlar. Onların bu halini gören Nebhani: “rahat oturun” der. Sami Efendi ise: “Biz böyle daha rahatız” derler. Bu durum karşısında Nebhani: “Edeb Türklerdedir” demekten kendini alamaz.

Torunu yaşındakilere bile hitap ederken isimlerinin sonuna “efendi” “bey” sıfatlarını ekleyerek konuşurdu. Gıybetten azami sakınırdı: Bir hayır işinde Adanalı bir zengin tutmuş, 1000 lira vermiş.Halbuki o zamana göre 100 bin lira vermesi lazım. Herkes onu ayıplıyor. İş Sami Efendiye intikal ediyor. Bir sohbetinde “Evet şu zat çok sehavetlidir. Şu iş için şu kadar para vermişti” diyerek herkesin ağzını kapatıyor.

Sır tutmayı çok iyi bilirdi. Talebelerinden Lütfi Eraslan diyor ki: Üstadımıza birisi sır verdiği zaman üstadımız buyururmuş ki "bizim sadrımız kabir çukurudur."

Ramazanoğlu Sami Efendi hazretlerinde dikkatimizi çeken mühim bir hususiyet de sehaveti, yani cömertliğidir. Musa Topbaş beyefendi merhum, onun bu yönünü de şöyle anlatıyor: “Vermek, vermek, gaye vermek. Kendilerine hediye edilen en kıymetli halı, seccade, tesbih, kalem, kumaş ve emsali en nadide paha biçilmez eşyayı günü gününe ehlini bulup vermek, en büyük zevklerinden birini teşkil ederdi. Hülasa güneşler gibi, ummanlar gibi sehavet merkezi idi. Bir kişi kendilerine müracaat etsin de eli boş dönsün imkansızdı.”

Sadık Dânâ diyor ki: “Muhterem Üstaz hazretleri bir çok yolculuklarında otomobilleri ile seyahatleri esnasında bir fakiri gördüklerinde “durunuz” buyururlardı. Fren tesirini gösterinceye kadar bazen yüz-yüz elli metre uzaklaşılmış olurdu. Arabanın geri alınmasına da razı olmazlar. Arabadan inerler, o mesafeyi yürürler. Ve büyük bir şevk içinde ellerinde hazır bulundurdukları parayı ihtiyaç sahibine güler yüzle verirler ve büyük bir sürur içinde arabaya dönerlerdi.”

Dr. İbrahim Es bey anlatıyor: Muğla'dan, edeb timsali edîb bir dost, zarîf bir hazret-i insan, şöyle yirmi küsur sene kadar önce, kışa yeni girilmiş soğukça bir mevsimde İstanbul'a gider. Ak gönüllü aziz dostu Musa Efendi'yi (k.s.) ziyaret etmek ister. Yeşillikler, çiçekler ve güzellikler arasındaki devlethaneye varır. Huzura kabul edilir. Bakar ki, Musa Efendi Hazretleri (k.s.) üzerinde bir battaniye, soğuk bir odada, sedirde oturmaktadır. Selam, musafaha ve hâl hatırdan sonra aralarında şu konuşma geçer:

- Efendim, kış geldi, soğuk bastı, soğukta oturuyorsunuz. Halbuki imkânınız var, niçin sobanızı yaktırmıyorsunuz?

- Evet, doğru söylüyorsunuz. Ama, daha Muhterem Üstadımız devlethanelerinde soba yaktırmadı. O da, bizim gibi soğukta oturuyor. O ne zaman sobayı yakarsa, biz de o zaman yakacağız inşallah!

- Efendim, Sami Efendimizin odunu kömürü mü yok?

- Hayır, aksine, yeteri kadar odunu da var, kömürü de...

- Peki efendim, sobasını yaksa da, soğukta oturmasa!.. Acaba sobasını niçin hâlâ yaktırmadı?

- İstanbul'da fakir fukara evleri, henüz sobalarını yakmadılar. Onlar soğukta otururken, sıcak evinde rahat etmeyi Sami Efendimiz edebe aykırı buluyorlar.

Sami Efendi’nin halifesi merhum Musa Topbaş Efendi şöyle anlatıyor Üstadını: “25 sene huzur-u âlilerinde bulundum. Bir defa en ufak bir abes şeyi Cenab-ı Hakk göstermedi. Demek ki yok ki görmedik. Elhamdülillah her işi sünnet-i seniyyeye muvafıktı.”

Yine Musa Efendinin beyanına göre “25 sene içinde imâlı dahi olsa hiç kimseyle münakaşası, mücadelesi olmamıştır.” Bir Hac yolculuğu hazırlığı yapılıyor. Adetleri hilafına buyuruyor: “Çay, ekmek, helva, peynir alınsın. Şam’da lazım olur.” İhvanı ise, bu gıda malzemelerinin Şam’da temin edilmesinin daha uygun olacağını düşünerek tedarik etmiyorlar. Şam’a vardıklarında sabah namazı vakti ihtilal oluyor ve üç gün dışarı çıkmak yasaklanıyor. Tabii gıda maddelerinden mahrum kalınıyor. Valizlerdeki çörek ve bisküvi kırıntıları ile idare ediliyor. Muhammediyyül meşreb olan bu kerim zat en ufak bir işaretle olsun arkadaşlarını mahcup etmiyor.

Yakınları, Mahmud Sami merhumun hayatında imrenilecek bir titizlik ve denetim olduğunu ifade etmişlerdir. Mesela Erenköy’deki evinden Tahtakale’deki işyerine geliş-gidişlerinden trene ve vapura hep aynı saatlerde binmişler, böylece zamana verilmesi gereken değeri bilfiil göstermişlerdir. Bu dikkatleri sayesinde de hiçbir zaman telaşlı ve koşuşturmalı olmamışlardır. Gişe memurlarına bilet ve jeton paralarını kuruşu kuruşuna bozuk olarak verirlerdi. Bu suretle de memurların işini kolaylaştırıyor, kuyrukta bekleyenlerin ise zamanlarını almamak suretiyle kul hakkı yememiş oluyorlardı.

Onun bu titizliğini halifesi merhum Yahyalılı Hacı Hasan Efendi anlatıyor: “Bir gün kendilerini ziyarete gitmiştim. “Şu saatte gelirsiniz” diye randevu vermişlerdi. Üstadımın verdiği saatten 3 dakika evvel varıp evlerinin ziline bastım. Kapıya çıktılar. Selamdan sonra: “Saatinize bakın. Şu saatte gelin demiştik. Siz 3 dakika erken geldiniz. Halbuki bizim ona göre işlerimiz vardır” buyurdular.

Çok temiz bir insandı. Musa Efendi anlatıyor: Dış temizliğine de çok önem verirlerdi. Üzerinde kullanıp da çıkardıkları iç giyimlerinde, gerek dış elbiselerinde en ufak bir leke, renk bozukluğu görülmezdi. Hatta kullandıkları mendillerde bile. İstimal ettikleri mendilleri yere koyarlardı.

Oradan anlar, temizini verirdik. Def'i hacet mahallinden çıktıklarında, helâda en ufak nahoş bir manzara görülmezdi. Çünkü nezaketen kendileri su döker yıkarlardı. Hatta bir hac zamanında idi. Kollarında ufak bir sivilce dolayısıyla fanila kollarına toplu iğne başı kadar bir kan bulaşıyordu, buna dahi gönlü razı olmayan üstaz, her namaz aralarında çamaşırlarını değiştirmişlerdi.

SOHBET VE İRŞADLARI

O, gizli bir dolunay gibi mahviyet içerisinde yaşamış, Kur’an ve sünnet çizgisinde irşadlarına devamla, binlerce müminin nefsini tanımasına, Allah’ı bilmesine vesile olmuştur. Haliyle ve sözleriyle talebelerine en güzel örnek olan bu Allah dostu, evvela gönüllere sevgi tohumları ekerek İslam kardeşliğini kuvvetlendirmeye çalışmıştır.

Sohbetlerinde sık sık “O gün kalb-i selimden başka ne evlad, ne mal hiçbir şey fayda vermez.”(Şuara:88-89) ayetini okuyarak kalb-i selimi izah ederlerdi. Onun tefsirine göre kalb-i selim ne incinen ne de inciten kalpti. “İncinmemek incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir. Ama incinmemek elde değildir.”derlerdi.

Kendisinden sonra irşad vazifesini deruhde eden Merhum Musa Efendi diyor ki: “Fuzuli tek kelime konuşmazdı üstadımız. Hep kalb, kalb, kalb üzerinde dururdu.”

Yakınlarından Ali Hüsrevoğlu diyor ki: “Sohbetleri kısa tutar ve sohbet edenleri de zaman zaman şu şekilde ikaz ederdi: “Bir insanın bir defada dinleme takati kırk beş dakika olarak tespit edilmiştir. Sözün bundan fazlasının faydası yoktur.”

Ona göre kişilerin takvası nafile ibadetle değil, muamelatındaki titizlik ve kazançlarına dikkatle belli olurdu.

Nefsin tehlikelerinden kurtulmak için sık sık şu tavsiyelerde bulunurdu:

1-Açlık ve az yemek,oruç tutmak,oruca devam

2-Huşu ile ibadet,manasını düşünerek Kur’an okumak.

3-Az uyumak ve teheccüde devam

4-Zikr-i daim içinde bulunmak

5-Salih ve sadıklarla beraber olmak.

Onun irşaddaki usulü Nebevi üslupta idi. İnsanların kusurlarını yüzüne vurmaz, hatalarından dolayı onları azarlamaz ve hele nefsi için hiç kızmazdı. Onlara örnek olmak suretiyle irşad etmeyi tercih ederlerdi. Bir defa olsun, şunu şöyle yapaydınız, hata ettiniz, gibi kelamlarla muhataplarını mahcup etmemiştir. Bu hususta bir bağlısının naklettiği şu hatıra çok dikkat çekicidir:

“1963 Temmuzunda Üsküdar’da bir dostumuzun evinde nişan cemiyetindeydik. Merhum Üstadımız Sami Efendi(ks) hazretleri de teşrif etmişlerdi. Aşr-ı şerif ve sohbetten sonra sıra nişan yüzüğünün takılmasına gelmişti. Nadide bir tepsi üzerinde altın bir yüzük getirildi. Kendilerine yüzüğü takmak hususunda istirham da bulunuldu ise de, o anda konu ile ilgili hiçbir şey söylemeyerek, yüzüğün bir başkası tarafından takılmasını uygun gördüler. İkindi namazı yaklaşmıştı. Abdestleri olduğu halde her zamanki adetleri üzere abdest üzerine abdest aldılar ve damadı özel olarak yanlarına çağırdılar. Tatlı ve anlamlı bir tebessümle ve yumuşak bir eda ile: “Evlat biz bu altın yüzüklerimizi hanımlarımıza hediye ettik. Siz de hanımınıza hediye edersiniz inşallah.” dediler ve manen eşsiz değerdeki gümüş yüzüğünü mübarek parmağından çıkarak: “Bunu da size nişan yüzüğünüz olarak hediye ediyorum” buyurdular ve büyük bir nezaketle kendi yüzüklerini taktılar. Hayır duada bulundular.”

Mahmud Sami Efendiye göre istikamet,farz-ı daimi idi. Çünkü bütün ibadetlerin bir muayyen zamanı olurdu. Ama istikamet daimi olması gereken bir vazifeydi.

Rüya ve kerametlere ehemmiyet vermezler ve “En büyük keramet Cenab-ı Hakkı görürcesine ubudiyet vazifemizi kemaliyle ifa edebilmektir” derlerdi. Sohbetlerinde, Allah dostlarının kerametlerinden ziyade, onların Allah Teala'ya bağlılıklarından, şecaat, fedakarlık ve her türlü yüce ahlaklarından bahsederlerdi.

Sohbetlerinin birinde verdiği şu misal ne harikadır: “Bukalemun vardır ya. Bizim çocukluğumuzda Adana’da biz bir bukalemun yakaladık, getirdik, kaçmasın diye onu bir fesin altına kapattık. Fes kırmızı idi. Açtığımız zaman baktık ki, bukalemun da kıpkırmızı olmuş. Bir müddet sonra eski rengine dönmüş. Sonra siyah bir kadın çarşafı ile örttük. Açtığımız zaman da simsiyah bir renge girmişti. Sonra da eski rengine dönmüştü. Bukalemun hangi rengin yanında olursa o renge girdi. İşte kalp de böyledir.Yanındakilerden renk alma kabiliyeti vardır. Huzurlunun yanında huzur alır, gafilin yanında gaflet alır.”

Her hangi bir sual karşısında veya açıklaması icap eden mevzuda yahut meselede: "Bunu yapınız veya bunu yapmayınız" gibi emir verir şekilde katiyyen konuşmazlardı. Yalnız bir iki ayet-i kerîme, ehadis-i şerîfe veya mecelle kaidesinden bir maddeyi okumakla iktifa ederlerdi.

Bağlılarından merhum Dr. Hulusi Baybal anlatıyor: İlk haccımızda Ârif Hikmet kütüphanesinde kalıyorlardı. Öğlenin sıcağında orada sohbet buyururlardı. Sohbetleri o zaman çok daha dinç, enerjik, heyecanlı oluyordu. Bir sohbetinde iki dizi üzerine gelerek ayağa dikilip: "İnsan ölmez, insan ölmez, insan ölmez. Ölen hayvandır. Ehli Zikir ölmez. Kalbini ihya eden ölmez." buyurmuşlardı. O sohbet bugünkü gibi hala kulağımda çınlar.

Sami Efendi Hazretleri Kur'an-ı Kerim hafızı idi. Kur'an-ı Kerim'e aşk halinde bağlıydı. Kur'an taşıyıcılarına (Hamele-i Kur'an'a) çok saygılıydı. Kur'an-ı Kerim dinlemeyi severdi. Hz. Mevlânâ gibi, Kur'an-ı Kerim'i en iyi anlamanın yolunun, onu yaşamaktan geçtiğini sık sık vurgulardı. Hayatında Kur'an'ı okumak, anlamak, sevmek ve yaşamayı ve buna paralel olarak okutmayı, anlatmayı, sevdirmeyi ve yaşatmayı şiar edinmişti.

Sohbetlerinde Celvetiyye Şeyhi İsmail Hakkı-i Bursevi'nin tefsirine (Ruhul Beyan) kaynak olarak sıkça başvururdu. Dili hayli ağır olan bu tefsiri terceme ve şerh ederken, Arapça bilgisinin enine boyuna engin boyutları, ilk anda dikkati çekerdi.Yusuf Suresi'nin tefsirini, sevenlerine en az yetmiş kere okunmasını tavsiye ederdi.

HATIRALAR VE ANEKDOTLAR

*Sami Efendi, Kelami dergahında serpildiği günlerde istikbal vaad eden drahşan bir nasiye olarak temeyyüz etmişti. Gece herkes yatağa girdiğinde gizlice kalkar, yapılacak hizmetleri ifa ederlerdi. Her tarafı temizler, suları ısıtır ve öyle yatağına yatarlardı.

*Konyalı Mustafa Doğanay amca anlatmışlardır: Dergâhta beraber bulunduğumuz zamanlar, onun hayranı olmuştum. Uyku nedir bilmezdi.. Yapılan yatakların kısmı azamı onun elinden geçerdi. Uyku nedir bilmediği gibi yorulmak da nedir bilmezdi. Hep beraber yatılırdı aynı saatte. O da bizimle yatar, herkes uyuduktan sonra, kalkar, yeniden abdest tazeler, seccadeleri üzerinde sabaha kadar namaz, tesbih, tehlil, zikrullah, tefekkür ile meşgul olurlardı. İmsakdan evvel bahçeden getirmiş olduğu odunlarla kazanı yakar, yıkanmak ihtiyacında olanların yanlarına gider, sıcak su olduğundan haberdar ederdi. Mülayim, tatlı hattı hareketi ile bütün akranları arasında sevilir ve sayılırdı.

*Bağdat’ta bir gün Şiiler Kerbela ayında zincirlerle kendilerini dövüyorlar. Bütün ihvan taaccüble bakarken O; “Bunlar da ehl-i beyt hürmetine inşallah kurtulurlar” temennisinde bulunur.

*Seyahatlerinde hareket ve dönüş günlerini Pazartesi veya Perşembeye denk getirirdi. Mecburiyet olmadıkça gece yolculuğa çıkmazdı.

*Bursa’yı çok sever: “Bursa salihler ve salihalar diyarı” derlerdi.

*Kendisini sevenleri ve bağlılarını Osmanlı kültürüne ve özellikle eskimez harflerle okuyup-yazmayı öğrenmeye sevk ederlerdi. Hatta bu yüzden son yıllara kadar eserlerini yeni harflerle neşrine müsaade etmemişti.

*Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi derecede bilirdi.

*M. Sami Ramazanoğlu her hususta sünnete ittiba ettiği gibi tek olarak yapılması lazım gelen işlerde “Allahu vitrun yuhibbel vitre(Allah birdir,biri sever) hadisi gereğince tek sayısına riayet ederlerdi. Çay içerken bile şekeri çayın içine tek olarak atarlar ve şöyle buyururlardı: “Kesme şekeri çaya bir tane atsanız tadı az olabilir. İki atsanız, sünnete uygun olmaz. Üç tane atsanız pek tatlı olur. Onun için bir tane atın. Birisini de ortadan kırıp iki yapıp çaya atın. Böylece şekeri üçlemiş, Peygamberimizin tek sünnetine uymuş olursunuz. Eğer toz şekerse, bir kaşık veya azar azar 3 kaşık atarsınız.”

* Bütün mahlukata şefkati dillere destandı. Damadı merhum Ömer Kirazoğlu anlatıyor; “Bir gün muhterem kayınpederim Mahmud Sami merhum ile birlikte,evimizin önündeki bahçede idik. Bir köpek topallayarak geldi. Ayağı kırılmıştı. Kırık ayağını muhterem pederimin yüzüne bakarak gösteriyordu. Merhum kayınpederim buyurdular ki: “Ömer ufak tahta parçası, bez, ip ve merhem getir.” Hemen koşup getirdim. Mübarek efendim elleri ile hayvanın ayağını yıkayıp güzelce sardılar. Bahçede bir gölgelik yapıp, hayvanı oraya yerleştirdik. “Şu kadar gün dursun, sonra ayağını çözün” buyurdular. Her gün bakımına devam ediyorduk. Söylediği güne kadar baktık. Nihayet günü gelince, hayvanın ayağını çözdük.ayağı iyi olmuştu. Yere basıyordu ve artık aksaması kalmamıştı. Daha sonra o hayvan kayboldu gitti. Aradan bir zaman geçtikten sonra yine merhum Üstadımızla birlikte bahçede bulunuyorduk. Baktık ki, aynı köpek yine bahçemize girmiş. Yanında da ayağı kırılmış başka bir köpek var. O hayvanı tedaviye getirmiş. Ayağı kırık köpek de kırık ayağını merhum Üstadımıza gösteriyordu. Üstadım Sami Efendi o köpeğin de ayağını mübarek elleri ile sardılar. Yaptığımız gölgelikte onun da bakımını yaptık.”

*Sadık Dâna merhum anlatıyor: Yine bir hac mevsiminde idi. Muhterem Üstaz ve evladları Mekke-i Mükerreme'de, Beytullah Mescidine yakın, Türkistanlı, Abdüssettar Efendinin Ciyad semtindeki evinde idik. Efendi hazretlerinin odası, sokağa karşı, refikleri olan, bizlerin ise içe doğru idi. Bir öğle vakti, bulunduğumuz odanın kapısına kadar teşrif ettiler, ve "Dışarıda birisinin galiba yemeğe ihtiyacı var," buyurdular. Fakir, hemen verilecek yemekleri hazırlayıp, kapıya çıktığımda kimseyi göremedim. Beklemeyip, gittiğini tahmin ederek geri döndüm. Sekiz on dakika geçmişti ki, tekrar kapıda göründüler. "Tekrar geldi, içeriye bakıyor," buyurdular. Tekrar yemekleri alıp kapının önüne çıktığımda, dilini dışarıya çıkarıp içeriye bakan hayvancağızı, yani acıkmış olan köpeği gördüm. Hemen yemekleri olduğu gibi önüne boşalttım. Çok acıkmış idi ki, hepsini yeyiverdi. İşte büyüklerin nezaket ve tevazuu böyle olur. Kelbi, yani köpeği cins ismiyle çağırmamış, kişi tabirini kullanmıştı. Hatta çok zaman hayvanlara, Allah mahluku yerine, Allah'ın kulu tabirini kullanırlardı.

*Sadık Dana anlatıyor: Muhterem Üstaz, Mahmud Samî-Kuddise Sırruh- hazretleri, Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerinin rızası, hastalıkların ve musibetlerin defi, için daima kurban kesmeği ve sadaka vermeği tavsiye ederlerdi. Kendilerinin de bedelini vererek sık sık kurban kestirmek adetleri idi. Kesilecek kurbanın erkek, besili, azalarının noksansız olmasına çok dikkat ederlerdi. Kesimden evvel çukurun itinalı kazılmasını, bıçağın çok keskin olmasını ve hayvanın gözlerinin iyice büyük, temiz bir sargı ile kapatılmasını arzu ederlerdi. Kesimden evvel kurban mahallinde hazır bulunurlar kurban kesilip derisi yüzülünceye kadar namazda olduğu gibi, kurbanın karşısında ayakta büyük bir ta'zim ile dururlar, huşu ve hudû' ile beklerler, tamam olunca içeri girip iki rekat namaz kılarlardı.

*İlmiyye sınıfından Diyanetten emekli bir bağlısı, 1950 li yıllarda rahmetli Süleyman Efendi'den usul okuduğunu anlatırken, başından geçen bir hatırayı şöyle nakletmiştir: "Öğleden önce Pezdevi'nin Usûl'ünden bir bölümü ders olarak okuduktan sonra, Süleyman Efendi "Evladım! Bu ilmi bilen hemen hemen hiç kalmadı" demişti. Öğleden sonra Sami Efendi'yi ziyaret ettiğimde, o gün Usül'den hangi bahsi okuduğumu sordular, ben de şu konuyu diye cevap verdim. Sami Efendi, bölümü açmamı söylediler. Açtım. O ezberden o günkü dersi okudu, ben de kitaptan takip ettim. Ve, demek bu ilmi, başka bilenler de varmış diye düşündüm Pezdevi'nin Usûl'ünü ezberden okuyacak kadar ilme aşina Sami Efendi'nin kendisine fıkhî sorular sorulduğunda, edeben cevap vermeyip, şehrin müftüsüne havale etmesi, zamanımız alim-i küll'erine ne güzel bir örnek teşkil eder.

*Yine Musa Efendi’den: Bir Bursa yolculuğunda bir ahbab kendilerine Çanakkale Harbi sırasında neşredilen harb mecmuasını, haftalık dergisini hediye etmişti. Bu dergide Çanakkale Harbi'nde canlarını vatan uğruna feda eden binlerce şühedanın resim ve altında rütbe ve sicilleri yazılı idi. Muhterem Üstaz büyük hüzün ve teessür içinde günlerce bu şehidlerin resimlerine nazar etmişlerdi.

*Çocukları sevindirmeyi çok isterdi. Bıçakcı esnafından bir Ankara'lı zat, İstanbul'daki ziyaretten sonra onun peşinden takip eder. Başından geçen ilginç olayı şöyle resmeder: "Eminönü'ne vapura gidiyordu. Ben de arkasından... Birden bir simitçinin önünde durdu. Değneğe geçirilmiş elli civarındaki simiti toptan satın aldı. İskeleye gidene kadar bu simitlerin tümünü yolda rast geldiği çocuklara hediye olarak dağıttı.

*Şu insanı titreten hatıra da merhumun bağlılarından Abdülkadir Kökdil amcadan: "Samî Efendimiz'in fakülte arkadaşı Avukat Fikri Bey vardı. Adana'nın bir numaralı avukatlarından. Bu adam Üstadımızın namaz kıldığı caminin karşısında bir kahvehanede oyun oynarmış. Efendimizi camiden çıkarken hep ihvanıyla beraber görür ve ah! bir yalnız yakalasam diye takip edermiş. Bir gün nasıl olduysa tek başına camiden çıkarken görmüş ve peşinden seslenerek Samî Efendimizin yanına varmış, yakasından tutmuş ağzına gelen hakaretleri yapmağa başlamış." Şu senin sakalından, cübbenden, berenden ben utanıyorum. Genç yaşta nedir bu hal? Bu kadar okudun. Fakülte bitirdin, böyle mi olacaktın?.. v.s.' diyerek epeyce içini boşaltmış. Samî Efendimiz hiç cevap vermemiş. Arkadaşı daha da çıldırmış. Ne söylese hiç bir karşılık alamamış ve kendisi yorulmuş bırakmış."

Bu haber ihvan arasında duyulunca, fakir dükkandaydım. Hadise kulaktan kulağa nakledilirken "sonra Efendimizden özür dilemiş ve kabul olunmamış" şeklinde ilâve ile haber bize ulaştı. Fakir bunu hiç kabul edemedim. Çünkü bir Allah dostu bu sözü söylemez dedim. Bir fırsat bulup devlethaneye ziyarete gittim. Başbaşa idik. Hadiseyi aynen anlattım. Efendimiz tasdik ederek evet Abdülkadir evet... evet... diye dikkatlice dinlediler. Sonra "özür dilemiş kabul edilmemiş" diyorlar efendim deyince Efendimiz birden celâllendi ve şehadet parmağını kaldırarak: "Haşa! Abdülkadir Allah şahit. Gelip de kabul etmemek ne demek? O bizim halimizi bilmiyor ki... Sonra dört senenin hukuku var Abdülkadir” buyurdular.

*Umûmiyetle yazılarını kurşun kalemle yazarlardı. Kalemi açtıkları zaman o kalem parçalarını katiyyen bizim gibi yere atmazlardı. Bir kağıdın içine güzelce toparlarlar ve onları "yazı mukaddestir, yazıya vasıta olan kalem de hürmete layıktır." diye ayak değmedik bir yere bırakırlardı. Hakeza yazdıkları yazılarda herhangi bir silinti yapmak icab ederse o silintilerin içinde dahi belki dîni mefhumlar, mukaddes mefhumlar, kelimeler diye bu yazı silintilerini de bizlerin yaptığı gibi üfleyerek sağa sola dağıtmak yerine bir kağıdın içine toplarlar onu da yine münasib bir yere koyarlardı. İşte bu İslâmî edebin, Rasûlullah 'a uyum halinin en güzel örneklerindendir.

ŞİİRLERDE ALLAH DOSTU

Meşhur Şair Kemal Edib Kürkçüoğlu üstazını şöyle tarif ediyor:

Düstûr-i zaman mefhar-i âl-i Ramazan'dır

Didâr-ı Muhammed ruh-ı pâkinde ayandır

Simâsı bir âyine-i envâr-ı nihandır.

Ey can kulak aç, onda beyan özge beyandır.

Hayru'l-halef-i Es'ad-i dergâh-ı Kelâmî

Fahru'l-urefâ bedr-i hafâ Hazret-i Samî

 

Devletlü Velî Hazret-i Halîd'den el almış

İrşadını mânend-i zıyâ her yana salmış

Efrâd-ı vatan berzah-ı fetrette bunalmış

Ümmid-i rehâ bir nazar-ı feyzine kalmış

Hayru'l-halef-i Es'ad-i dergâh-ı Kelâmî

Fahru'l-urefâ bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî

 

Elbet bırakır öyle bir er, böyle halife

Ashab kadar hâdim olur şer'-i şerîfe

Her sohbeti bir zübde-i ahkâm-ı münîfe

Sorsan kime mazhardır O, der ism-i Lâtife

Hayru'l-halef-i Es'ad dergâh-ı Kelâmî

 

Fahru'l-urefâ bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî

Etmiş ona Hakk pâye-i irfânı emânet

Sermâye-i pür kıymet imânı emânet

Ahmed Ağa etmiş ona yârânı emânet

Kılmaz mı erenler güher-kânı emânet

Hayru'l-halef-i Es'ad-i dergâh-ı Kelâmî

 

Can Gazeli

-Ramazanoğlu Mahmud Samî (r.a.)'ye

Canım öksüz bıraktı göğümden aktı cânım

Ölümsüzlük tacını başına taktı cânım

Şimdi sevdanın tahtı neylesin böyle bomboş

Aşkın zorlu yolunda son bir duraktı cânım

Seni böyle apansız gayrı gel'e koşturan

Bir ömür kavrulduğun sonsuz firaktı cânım

Biricik bakışınla yeşerdi kaç kerbela

Ki sen nazar etmeden içim kuraktı canım

Ölüm senin olmadan sevmemiştim bu kadar

Bir kez sığazlamışsın yüzü ap aktı cânım

Et kemiği bir hoş yele mi savurdun oy

Dost gelmiş diye toprak kınalar yaktı cânım

Bakışınla yıkanmak bir hayal oldu şimdi

Gönüle saplansa da gözden ıraktı cânım

Ateşin bir hükmünün kalmadığı dünyada

Gidişin yeryüzünün külünü yaktı cânım

Yaralı kuşlar artık uçmayı unutacak

Bunca yetim serçeyi kime bıraktı cânım. (Mustafa İslamoğlu)

 

Ali Kemal Belviranlı Bey'in içli şiiri:

Dün yemyeşil baharken, solmuş neden bu bağlar?

Bilmem niçin siyahlar, giymiş dumanlı dağlar?

Sönmüş mü tüm emeller, matemler ufku sarmış?

Batmış mı hep güneşler, gökler neden kararmış?

 

Bülbüller ötmez olmuş, solmuş o gonca güller?

Hasretle yad ederken, ağlar yanar gönüller.

Zira o ünlü sultan, gülzarı yakdı gitti

Dünyada doldurulmaz, bir yer bırakdı gitti...

 

Hak kabrini nur etsin, kılsın cinan makamın;

Kurbundadır o zaten, ol Seyyid-i Cihanın!...

Örnekdi hal u kaali, maksud olan kemale

Hayrandı hep gönüller, hazretdeki bu hale

 

Bir bestedir ki ahım, ahengi şi're sığmaz...

Kabrinde diz çöküp ben, yıllarca ağlasam az...

Tarihe devir açarken, Fatih'lerin hayatı

Arş-ı cihanı sarsdı, üstadımın vefatı...

 

Hazreti Sâmi

Kainat bahçesinde açtı dergahı Hami,

Bin vecd ile zikreder Yüce Allah'ı Sami.

İç gözüne Hak nurun sürmesi çekilmiştir,

İşte Kutb-ul Arifin, erenler şahı Sami!...

 

Her lütfü, her keremi O'na etmiş Erbili,

Kalb-i şerifine aşk, bina etmiş Erbili.

Cennet bağında öten can bülbülüdür Sami,

Mektubatında nice sena etmiş Erbili!...

 

Can kurban, cihan kurban, Hak Nura ermişlere,

Kalbi, gönlü, ve dili, Allah'a vermişlere..

Peygamber kucak açar, Melekler alkış tutar,

Ömür seccadesini dergaha sermişlere!. (Mustafa Necati Bursalı)

SÖZLERİNDEN SEÇTİKLERİMİZ

* Kulun duasına icâbet olunması için ilk şart; helâl lokma ile ıslâh-ı bâtın eylemek. Son şart ise ihlâs ve huzur-ı kalbdir. Yani Cenab-ı Hakk'a yönelmesi müşküldür. Evvelâ bunlara dikkat etmesi lâzımdır.

* İbadete ihlâs ile devam kalbin uyanmasına vesile olduğu gibi mâsiyete(günahlara) devam da kalbin hasta olup ölmemesine sebep olur.

* Başkalarının kusurunu taharri edenin kusuru taharri olunur. Başkalarını ta'yib edeyim derken kendi ta'yib olunur. Başkalarını rüsvay edeyim derken kendi rüsvay olur. Binaenaleyh başkalarının ayıbını arayan kendi ayıbını arar demektir.

* Âlimin teslimiyeti güç irşadı kolaydır. Cahilin teslimiyeti kolay irşadı güçtür.

* Her mü'min ilm-i hâlinî, ferâiz-i diniyyesini kendisi öğrenmesi farz-ı ayn'dır. İlmihalini Öğrenmeyen kimse günahkar olur. İslam diyarında cehalet mazeret sayılamaz.

*"Eğer ki âlim ilmiyle âmil olmazsa, cahil ilim öğrenmekten vazgeçerse, zengin malında buhl (cimrilik) ederse, fakir de dünyası için ahiretini satarsa; helak onlar için yetmiş kerre..."

* “Evlâdım, kabre insan olarak giriniz.”

* “Bir insanın muttaki olduğu, yaptığı nafile ibadetlerde değil, muamelatının temiz, kazancının helal olup olmadığından anlaşılır.”

ESERLERİ

Eserlerinin ve sohbet notlarının yeni yazıyla basılıp neşredilmesine senelerce müsaade etmemişlerdi. Kendilerine bu hususta yapılan ricayı kabul etmemişler, ısrarın devam etmesi üzerine şöyle buyurmuşlardı: “Fakir, Türkçe’den başka üç lisan biliyorum. Urdu dilinde yazılmış bazı önemli eserleri takip etmek için şu yaşımdan sonra Urduca öğreniyorum. Bizim eserlerimizden istifade etmek isteyenler de zahmet edip kendi yazımızı öğrensinler.”

Ramazanoğlu Sami Efendi’nin yayınlanmış eserleri şunlardır.(Erkam yayınları)

1-Hz İbrahim(as)

2-Hz Yusuf(as)

3-Yunus ve Hud Sureleri Tefsiri

4-Bedir Gazvesi Ve Enfal Suresi Tefsiri

5-Uhud Gazvesi

6-Tebük Seferi

7-Hz.Ebubekir

8-Hz Ömer

9-Hz.Osman

10-Hz. Halid

11-Ashab-ı Kiram(1-2)

12-Musahebe-(1-6)

13-Fatiha Suresi Tefsiri

14-Bakara Suresi Tefsiri

15-Mükerrem İnsan

16-Dua Mecmuası

KAYNAKLAR

1-Sahabeden Günümüze Allah Dostları-Cilt-10-Şule Yayınları

2-Sultan-ül Arifin M.S. Ramazanoğlu- Sadık Dânâ- Erkam Yayınları

3-Allah Dostunun Dünyasından- Erkam Yayınları

4- Altınoluk Dergileri:14, 18, 24, 36, 37, 48, 84, 95, 96, 108, 120,132, 145, 165, 168,170, 171,180, 182. sayılar.

5-Arifler Sultanı R.Mahmud Sami-Osman Karabulut-Şems Yayınları

6-Maneviyat Dünyamızda İz Bırakanlar-Vehbi Vakkasoğlu-Nesil Yayınları

7-Cumhuriyet Dönemi İman Hizmeti-Mehmed Dikmen-Cihan yayınları

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

abdulkadir, 2016-04-23 10:49:23

Dargınım Erenköy’e, aksisedasız diye; Zamanın yektasına, Sami Sultan soruldu İhvanda ruhaniyet, sürur edasız diye; Arşın rabıtasına, Sami Sultan soruldu.. . Dereler deryalara, akar iken bulancak Hacegân dergahından, çekti burcuma sancak Kınından çıkartılmış, kılıç gibiydi ancak; Hızır inkıtasına, Sami Sultan soruldu . Kapımın eşiğinde, dolaşırken o melek; Elleriyle giydirdi, bembeyaz temiz yelek Geçilmedik delikten, geçirdi ince elek İmanın ustasına, Sami Sultan soruldu . Kaderİ yazan kalem, surelerimi yazdı Birtek Yoksuldan değil, alemlerden niyazdı Sapıtmış rabıtaya, lutfedilen pay azdı Ademin atasına Sami Sultan soruldu . Et ile kemiktendi, ayaklandı makberim Allahın varlığını, öğretti peygamberim Nar yollarında nurdu, melektendi rehberim Dirase tahtasına, Sami Sultan soruldu

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

ahmet şahin, 2012-03-20 14:13:33

güzel insanlar güzel atlara binip gittiler

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

dilek, 2011-01-11 16:22:39

allahu teala beni ve gönülden isteyenleri bu büyük veli gibi yaşamayı nasip etsin zamanı vemekanı bizlere sınırsız yaşatsın

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

ŞEYH NESİM KÜFREVİ

ŞEYH NESİM KÜFREVİ

Şeyh Nesim Efendi, Muhammed Küfrevi hazretlerinin torunu ve Şeyh Abdülbaki Efendi’nin büyük

ŞEYH ABDÜLBAKİ KÜFREVİ

ŞEYH ABDÜLBAKİ KÜFREVİ

Şeyh Abdülhadi’nin 1914’de vefatından sonra Küfrevi postuna oturan pek muktedir bir mürşid

ŞEYH ÂSIM TUREL HAZRETLERİ

ŞEYH ÂSIM TUREL HAZRETLERİ

Şarkın büyük âlimlerinden, Bediüzzaman’ın da hocası olan Şeyh Fethullah el-Verkânisî’

UŞŞAKİ MEŞAYIHINDAN HÜSEYİN VASSAF EFENDİ-1.Bölüm

UŞŞAKİ MEŞAYIHINDAN HÜSEYİN VASSAF EFENDİ-1.Bölüm

Harf Devriminin hemen öncesinde Preveze’den Bahçesaray’a; Medine-i Münevvere’den Saraybosna

PROF. DR. ESAD COŞAN HOCAEFENDİ-4.BÖLÜM

PROF. DR. ESAD COŞAN HOCAEFENDİ-4.BÖLÜM

Esad Hocaefendi; Avustralya ‘da geçirdiği günlerin her birini ayrı değerlendirir. Koca

PROF. DR. ESAD COŞAN HOCAEFENDİ-3.BÖLÜM

PROF. DR. ESAD COŞAN HOCAEFENDİ-3.BÖLÜM

1980’ler Türkiye’de İslami hareketin hızla geliştiği, Müslümanların hizmetlerini

PROF. DR. ESAD COŞAN HOCAEFENDİ-2.BÖLÜM

PROF. DR. ESAD COŞAN HOCAEFENDİ-2.BÖLÜM

Hocaefendi’nin; Mehmed Zahit Efendi Hazretlerinin elinden tutması ile sohbetlere başladığ

PROF. DR. ESAD COŞAN HOCAEFENDİ-1.BÖLÜM

PROF. DR. ESAD COŞAN HOCAEFENDİ-1.BÖLÜM

Esad Hocamız; 14 Nisan 1938’de Çanakkale’nin Ayvacık İlçesinin Ahmetçe Köyünde d

MUZAFFER ÖZAK EFENDİ(1916-1985)-3.Bölüm

MUZAFFER ÖZAK EFENDİ(1916-1985)-3.Bölüm

Muzaffer Efendi’nin irşad halkası genişledikçe, hizmetleri de genişler. Tam bir aksiyon adam

MUZAFFER ÖZAK EFENDİ(1916-1985)-2.Bölüm

MUZAFFER ÖZAK EFENDİ(1916-1985)-2.Bölüm

İbrahim Fahreddin Efendi’ye intisap eden Muzaffer Efendi’nin hali gün be gün değişi

Onu(Kur’an’ı) Ruh-ul Emin(Cebrail), inzar edenlerden olasın diye, kalbine apaçık Arapça olarak indirmiştir.

Şuara:193-195

GÜNÜN HADİSİ

Diğer bir kişi katılmaksızın, iki kişi aralarında fısıldaşmasın.

Buhari

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI