Cevaplar.Org

MUHAKEMAT DERSLERİ-12

Ders: Muhakemat Birinci Makale, Altıncı Mukaddeme İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *“Tefsirde mezkûr olan her bir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez.”(Muhakemat, s.28) Çok önemli bir kaide ki; tefsirde yazılan her bir şey, açıklama, bir olay illa o tefsirin lazım ve zaruriyatından değildir. Öncelikle bunu tespit etmek gerekiyor. Mesela bir tefsir kitabında sure-i Yasin neredeyse bir cilt kadar tefsir edilmiş. Şimdi o bir cilt içindeki bütün ifadeler, beyanlar ve izahatlar hepsi tefsirden değildir. Bu noktanın altını ehemmiyetle çizmek gerekiyor.


Serkan Çakır

serkancakir82@hotmail.com

2020-12-01 16:59:44

Ders: Muhakemat

İzah: Prof. Dr. Şener Dilek

*"Tefsirde mezkûr olan her bir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez."(Muhakemat, s.28) Çok önemli bir kaide ki; tefsirde yazılan her bir şey, açıklama, bir olay illa o tefsirin lazım ve zaruriyatından değildir. Öncelikle bunu tespit etmek gerekiyor. Mesela bir tefsir kitabında sure-i Yasin neredeyse bir cilt kadar tefsir edilmiş. Şimdi o bir cilt içindeki bütün ifadeler, beyanlar ve izahatlar hepsi tefsirden değildir. Bu noktanın altını ehemmiyetle çizmek gerekiyor.

 *"İlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır."(Muhakemat, s.28) İlim ilime kuvvet verir, tahakküm etmemek kaydıyla ki, bu da çok önemli bir kaidedir. Aslında bir insanın kendi asli branşı, uzmanlık sahası ne ise onu esas alıp, istidat ve kabiliyetini o manada açması inkişaf ve intişar ettirmesi lazımdır. Birçok tatbiki ilimlerde, araştırmalarda, bütün dünya üniversitelerinde yapılan çalışmalarda kişinin ilmini teyit eden, onu tahkim eden, onu güzelleştiren, onu sisteme sokan, onu daha beliğ, daha güzel ifadeye vesile olan pek çok ilimlerden de istifade ederse, o zaman telif ettiği eser daha hakimane, daha maslahata muvafık ve mutabık olur.

*"Şöyle müsellemattandır ki: Hendese gibi bir san'atta mahir olan zât, tıb gibi başka san'atta âmi ve tufeylî ve dahîl olabilir."(Muhakemat, s. 28)

İlim ilme tahakküm etmemesi gerekir. Konu sağlıksa ve proje insan sağlığı ise, burada asıl mihenk tıp ilmidir. İlim ilme kuvvet verir. Hakikatince, bir hastalığın dünya çapındaki dağılımını, bu hastalığın nerede intişar ettiğini ve geliştiğini, dünyadaki yayılımı, hızı, kaç milyon insan bu hastalığa kapılmış, ne kadar ölen ve sağ kalan var gibi bilgileri tasnif edip, değerlendiren ilim, İstatistik ilmidir. Bu bilgilerin kaynağı istatistikle ilgili dokümanlardan sağlanır. Bu dökümanların değerlendirilmesi, kaleme alınıp, açık sarih bir lisanla, bir beyanla, ilm-i belagatla, hakimane ifadelerle açıklanabilmesi için de ilm-i beyana, edebiyata ihtiyaç vardır. Ve hakeza…

Meseleyi toparlarsak, asıl projemiz tıptır ama tıpla ilgili bu meseleyi istatistik ilmini kullanarak insanlara aktaracağız. İstatistik sana kuvvet verdi. Lisana vukufiyet, beyan rusuhiyeti ve kelam dirayetiyle aktarılan konu, daha net, daha açık ifade ile muhatablara aktarılmış olur.

Şimdi edebiyat sanatını öne çıkartıp, hakikati geriye bırakırsan bu olmaz. Kuvvet alınan ilim, hakikatin önüne geçmeyecek. Birbiri içerisinde birbirine kuvvet verecek şekilde tatbik edilecek. Bir ilim diğer bir ilme kuvvet verirse tahkim değer olur ve olay daha çok netleşir, hadise daha da berrak bir hale gelir ve istifade de külliyete çıkar.

Hendese bugünkü manada mühendisliktir. Mühendislikte mahir olan bir zat tıpta tufeyli olabilir. Mesela, bir adam hocadır, molladır, müderristir, daha çıkartalım müftüdür, kadı-i kudattır. Şeriat namına fetva verir mi, verir.

Şimdi diğer birisi de iktisat profesörüdür. Bu profesör, "ben fıkhı iyi bilirim." Dese; İktisatçıya denir ki; "Senin sahan İktisat.. Fetva senin uzmanlık alanın değil. Sen gel Türkiye'nin iktisadı hakkında konuş."

Aynı şekilde, bir mollanın fıkıh ilmini iyi bilmesi, diğer ilimleri de iyi bildiği anlamına gelmez. Ona denir ki; "Senin fıkhı iyi bilmen iktisadı iyi bilmen, senin fıkıhta allame olman, hastayı tedavi etmekte mahir olman anlamına gelmez."

"Ben bilirim, âlimim, veliyim, ehl-i keşfim" şeklindeki dayatmalar tahakküm olur. Tahakküm etme! Senin sahan belli. Senin fetva alanın da belli.

Bazı fıtratlar, bir derece ilmi varsa, sahasındaki rüçhaniyeti ile diğer kişilere karşı bir nevi ekabirleşiyor, horozlanıyor. Horozlandığı için de, o ilmi diğerlerine bir vasıta-i tahakküm yapıyor mu, yapıyor. "Ben şairim" "çok güzel, şiir söylüyorsun ama doktor değilsen, tıp dünyasında senin şiirin muallakta kalır, abes olur."

Peki! Bu ders bizi nereye götürüyor? Uzmanlık sahasına…Kimin hangi sahada rusuhiyeti varsa birinci derecede söz onundur, o konuşur. Ben çok iyi mühendisim, iyi güzel ama hakikatta tufeyli bir çocuk olabilirsin. Ben çok iyi mühendisim iyi güzel ama milletin dişini çekemezsin, kalb ameliyatı yapamazsın. Orası ihtisas sahası bu cihetle de zaman zaman insanlar arasında tahakküm oluyor.

Misaller pek çok… Mesela babanın evladına karşı tahakkümü… Kardeşlerin birbirine tahakkümü; "Sen git, ben sen doğmadan delikanlılık yapıyordum, benim dirayetim var, senin ağzın süt kokuyor! Sen geriye bakalım" diyor. Hemen hemen hayatın her sahasında bir derece tahakkümü ihsas edecek hususiyetler, uygulamalar oluyor mu, oluyor. Niye? Belli bir sahada rusuhiyeti var. Belli bir sahada zirveye çıkmış. O zirve manasını insanların üzerinde biraz daha ehliyetli görmeden gelen bir haleti ruhiye… İşte bu hal ve hissiyat bir kısım kişilerde tahakkümü alaküllihal gündeme getiriyor.

*Ve kavaid-i usûliyedendir ki: Fakîh olmayan, velev ki usûl-ül fıkıhta müçtehid olsa, icma-ı fukahada muteber değildir. Zira o, onlara nisbeten âmidir."(Muhakemat, s.28)

Çok ehemmiyetli bir ölçü de budur ki, Fıkıh ilminde mütehassıs olan insanlara "müçtehit" "fakih" deniyor. Aslında terminolojide müftü fakih manasındadır. Fetva vermeye ehliyetli insana müftü denir. Şimdi fıkıh ilminde adam müçtehit, içtihat sahibi.

Bir de fıkıh usulü var; Fıkhın yani fıkıh ilminin metodolojisi. Yani, fakihler Kur'an'dan ve sünnetten fetva çıkartırken hangi ölçüleri, hangi delilleri alıyorlar, o delillerin zımnında fetva veriyorlar, bunun metodolojisini, bunun usulünü, prensiplerini inceleyen ilme de "usul-ü fıkıh" deniyor. Bütün müçtehitlerin, ehli ihtisasın burada bir fetvası var. O da şudur: "bir insan usul-ü fıkıhta müçtehit olsa mesela İmam-ı Azam bu meselede şöyle içtihat etmiş, şu içtihadın altyapıları ne, hangi metodu kullanmış, bu ahkâmdan bu hakikati nasıl süzmüş, bunun metodolojisi, usul ve tekniğini çok zirvede bilse bile o kişi, fakihlerin yanında tufeylidir, çocuk gibidir." Buradan meseleye bakmak lazım.

Biraz daha zihne yakınlaştırmak için konuşalım; içtihat manasını simgesel ve sembolik olarak ifade edersek, Mimar Sinan, Süleymaniye'yi yapmış. Mimarlık içtihadını, ilmindeki derinliği, ruhundaki kemalatı, yılların birikimini yansıtmış eserlerine… Mimar Sinan'ın mimardaki zirve içtihadı; işte Selimiye camii şerifi.

Şimdi düşünelim. Mesela burada şu karşınızda bir mimarlık fakültesi var. Sınıfa girdiniz. Bir profesör, Mimar Sinan'ın eserinin üzerinde talebelere ders veriyor; Mimar Sinan hangi tekniği kullanmış, plan proje nasıl, işin detayları… Bunları açıklıyor, ifade ediyor, Selimiye'yi anlatıyor. Süleymaniye ile alakadar bir iki cilt kitap yazmış. Ama "buyur meydan senindir; işte kazma, işte kürek, işte çimento, işte beton. Hadi yap" Yapmaya gelince eli ayağı birbirine girer. Böyle bir sanat eserini yapmaya muktedir olamaz.

Diğer bir misal, yanı başınızda edebiyat fakültesi vardır, evladınız fakülteyi bitirmiş; ama ortalıkta dolaşıp duruyor. Ne yazar, ne edip olmuş! Dünya tarihindeki şairlere, ediplere, fikir adamlarına, romancılarına bakın, onların bir kısmı doktor, sanatkar, mütefekkir. Bazı kişiler de vardır ki, onlar münzevidir, kırlarda, yaylalarda, dağlarda yaşamışlar. Ama şairdirler, ilhama mazhar olmuşlar, şiir yazmışlar. Onların çok istisnası edebiyatçıdır.

Edebiyat fakültesinde şiir tahlilleri dersi okutuyorlar, o derste o hoca Fuzuli'yi okutuyor, bizim edebiyat fakültelerinde Fuzuli'nin Su Kasidesini adam inceliyor, tahlil ediyor, doçent oluyor.

Bir adamın edebiyat sanatlarını bilmesi hatta edebiyatta hoca olması onun dünyanın en güzel şiirini yazacağı, dünyanın en güzel romanını ortaya koyacağı, en güzel makalesini kaleme alacağı manasına gelmez. İşte bu sırra mebni usul-ü fıkıhta müçtehit dahi olsa fukahaya göre o insan amidir.

BURDA BİR SORU SORULUYOR. ŞENER AĞABEYİN BUNA BİNAEN CEVABI

Fukahanın mazhariyeti, kesbinin, gayretinin çok faydası vardır. Metodolojinin de çok faydası var. Yönetim teorisinde bu tartışmalıdır; mesela deha doğuştan mıdır yoksa deha sonradan eğitimle mi kazanılır? Aslında hâkim ve üzerinde hassasiyetle durulan konu bu. Deha fıtridir doğuştan gelir; "Said, anasının karnında da saiddir" (Müslim, Kader, 3; İbni Mâce, Mukaddime, 7; Buhari, Kader, 1. Heysemî, Mecma'u'z-Zevâid, VII, 193.) Deha doğar. Deha eğitimle ortaya çıkmaz, belki eğitim istidadı açar, inkişaf ettirir. Annelerimiz nasıl köyde hamuru alıp açıyor, hamuru alır açarsın, köy ekmeği olur. Biraz daha açarsın, börek olur. Biraz daha açarsın, baklava olur. Eğitimin malzemeyi kemal noktaya getirmesi noktasında faydası vardır, ama deha fıtrıdir. Allah'ın avn ve inayeti, hususi ihsanatıdır. Mesela İmam-ı Buhari hakkında bütün müçtehitler demiş ki; "Cenab-ı Hak, İmam-ı Buhari'yi hadis ilmini toplamak için yarattı." Dinde müçtehit olan İmam-ı azam, İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, İmam-ı Ahmed bin Hanbel, bu zevat-ı kiram şazdır. Bugünkü modern bilimlerle, tetebbuatla, emekle değil.

Bir kesbi ilim var, bir de vehbi ilim var. Onların, dinde müçtehit olanların, bu manada fukahanın ilmi vehbidir. Bir atâ-i ilahi ve ikram-ı Rabbanidir. Bunu şöyle bir derece anlamak lazım; mesela insanda idrakin gelişimi var, kalbin hassasiyeti var. Bir de ruhun inbisatı vardır. Üstad diyor ki; "hissiyatı insaniye ruh derecesine çıksa maziye nüfuz, istikbale hulul hakikatı zuhur edebilir"(Üstadın Sözünün orijinali şöyledir; Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mazi ve müstakbel olan vakitler, ona nispeten hazır hükmündedir."(Mektubat, s.51)

Yani ruh inbisatla açılınca zamana mukabil gelebilir. Mazi, hal ve istikbal ruhun aynı hükmüne geçer. İslam tarihinde her asırda böyle parmak sayısı kadar insanlar ruhun inbisatına mazhar olmuşlar. Mesela müçtehidlerdeki içtihat meselesini izah edersek, tabi ki Cenab-ı Hak onlara alt yapıyı ikram etmiş. Ama bu iş sadece alt yapı ile işin metodolojisi ile olmuyor. Mesela siz çok güzel edebi kaideleri bilebilirsiniz, teşbih nedir, istiare nedir, bunları iyi bilebilir, edebiyat profesörü olabilirsiniz. Ama merhum Necip Fazıl Kısakürek beyefendi gibi Sakarya şiirini yaz bakalım, hadi yaz! O ayrı bir mazhariyet.

Müçtehitlerdeki mazhariyet vehbidir. Vehbi mazhariyete çıkan bir müçtehidin ruhu inbisatla açılır; açılan bir ruh maziden istikbale bütün zaman aralıklarını tutar. Yani daha açık ifade edersek, Eskiden bir adam Bayburt'tan Mısır'a gitmiş, orada kütüb-ü sitteyi eliyle yazmış, heybeye koymuş getirmiş. Şimdi adamın yedi senede Kütüb-ü Sitte'yi eliyle yazdığı metni şu anda bilgisayarda bir tuşla, bir anda iki saniyede indiriyor musun? Bakınız o mollanın yedi senede yaptığı icraatı şimdi bilgisayar iki saniyede yapıyor. İşte ruh inbisatla açıldığı zaman, İmam-ı Azam Fatiha'dan giriyor, Sure-i Nas'tan çıkıyor. Bir anda aynı o bilgisayardaki hız gibi fetva ekrana düştü; "hüküm budur." İmam-ı Azam'ın bir iki dakikada yazdığı bir içtihadı, bir molla kütüphaneye girse, kırk sene terlese, çalışsa o içtihada ya ulaşır veya çoğu zaman da ulaşamaz. "dad-ı hak ra kabiliyet şart nist.""Hakkın vergisi için kabiliyet şart değildir"(Hz. Mevlana) Burada cevap bitti.

*Hem de hakaik-i tarihiyedendir ki: Bir şahıs çok fenlerde meleke sahibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferîd bir adam, dört veya beş fenlerde mütehassıs olabilir.(Muhakemat, s.28)

Tarih boyunca böyle kalbi ve nurani keyfiyette dirayetli zatlar gelmişler. Onlar birkaç sahada mümtaz olabilmişler. Mesela felsefe ile meşgul olan insanların ekserisi matematikçidir. Matematik, mantık ve muhakemesi gelişmeyen, ciddi bir manada felsefe de yapamaz. Onlar, felsefe ile matematik ile tatbiki ilimlerle meşgul olmuşlar ve dünya çapında bir şöhrete ulaşmışlar. Ama alel ekser bir insan bir sahada uzman olabilir. Beşer tarihinde pek çok sahada böyle uzman olanlarının sayısı azdır.

İslam tarihinde ilimde yed-i tulâya çıkmış mütebahhir âlimlerimiz olmuştur. Ama genellikle fıkıhta, sadece hadiste, sadece ilmi belagatta, sadece mantıkta biraz daha istidat ve kabiliyeti varsa bir iki sahada, hem tefsir hem hadiste allame olanların sayısı daha ziyadedir.

*"Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir." (Muhakemat, s. 28)

Umuma el atmak umumu terk etmektir, bu da bir kaide. Umuma el atıldı mı insanın fıtrat haritası istidat ve kabiliyeti aşure gibi olur. İçinde her şey var, biraz fasulye, biraz nohut, biraz ceviz vb.

Mesela Risale-i Nur'un eğitimi noktasından da bu çok önemlidir. Bugün hayatın en elzem dersi, en birinci dersi, vazgeçilmeyen dersi, son nefese kadar ihmal edilmeyen dersi ders-i Kur'ani'dir. Marifetullah'ta derinleşmek, ilm-i tevhid-i Mevla'ya vukufiyet ve rusuhiyettir. Önce burada derinleş. "Şu kitabı da okuyacağım, onu da, bunu da okuyacağım. Böyle olmaz, tevhid-i kıble et. Şöyle ki; Risale-i Nur'u iyice oku, iyice öğren. Zaten Risale-i Nur'u iyice okur ve iyice yaşarsan, Risale-i Nur senin içinde durmaz, çağlayan gibi seni alır götürür. Su gibi akıtır. Su gittiği yeri bağa ve bostana çevirir. Himmet ve hamiyetin ayağa kalkar. 

"Hocam" diyor birisi, "zamanım geniş ne tavsiye edersin?"

-Peki ne var âleminde?"

-Derslere geleceğim bu bir, hafızlığa çalışacağım iki, Ney çalmaya dudaklarım müsait, ney çalacağım bu da üç, hatta merak sardım, hattat olacağım dört, açık öğretim okuyacağım, sonra babamın işlerine yardım edeceğim."

 Daha sonra ne olacak? Sonrasında hiçbirini de yapamazsın. Hepsinden bir avuç, senin maneviyatın aşure gibi olur. Her şeyden bir karış.. Maneviyatta da öyle.. "ben nurların dersine gideceğim, tarikat dersine gideceğim, filanların meal dersine gideceğim, şurada filan vaizi de dinleyeceğim." Allah rahmet eylesin Mehmed Kırkıncı hocam diyordu ki; "şurada bir yumurta var on tane, ona tavuk gitti, yumurtanın üstüne üç gün oturdu, kalktı gitti. Diğer yumurtanın üstüne üç gün oturdu, kalktı gitti, diğer yumurtanın üstüne oturdu. Beş gün, on yirmi yumurtanın üstünde dolandı, yirmi bir gün sonra o yumurtanın hepsi cılk çıktı."

Not: Merhum Kırkıncı Hocaefendi "Hikmet Pırıltıları"nda diyor ki; "Herkesin kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmesi" kaidesince, biz diğer hak mesleklere ilişmemekle beraber, kendi mesleğimizden de tâviz vermeden çalışacağız.

Bir talebe, bütün fakülteler haktır, deyip her yıl farklı fakültelere devam etmek istese, neticede hiçbir fakülteden mezun olamayacağı gibi, bütün meslekler güzeldir ve haktır, diyerek her hafta ayrı bir san'atkârın yanında çalışan çocuk da meslek sahibi olamaz. Bu talebe veya çocuğun yapacağı şey, kendi işiyle meşgul olup, başkalarıyla da mürüvvetkarâne ve sulhkârâne muamelede bulunmaktır.

Muvaffakiyetin yolu yukarıda izah edildiği gibidir. Bunun aksi davranışlar bir sürü mesleksiz ve boş adam türemesine yol açar.

Meselâ: Her gün ayrı bir bahçede oturan ağaç, meyve veremediği gibi, her gün ayrı yumurtalar üzerinde oturan tavuk da civciv çıkaramaz. Dâvamıza lâyık sebatı göstermezsek misâldeki ağaçtan veya tavuktan bir farkımız olmayacaktır."(Mehmed Kırkıncı, Hikmet Pırıltıları, s. 57-58, Cihan Yayınları, İst. 1983, Genişletilmiş, 9. Baskı)

Sebat, sebat çok önemli. İmam-ı Rabbani (k.s) ne diyor, "tevhid-i kıble et, birini esas tut, arkasından git."(bkz. İmam-ı Rabbani, Mektubat, 1, s. 87, (75. Mektup)

"Ben sporcuyum, benim istidadım hepsine yeter; futbol, basketbol, yüzmedir, koşmadır vs. dört beş sahaya girse, gücünü dört beş parçaya bölse, o milli sporcu olamaz. O, hiçbir zaman zirveye kendini götüremez. Tek bir sahaya konsantre olmak lazım.. Şahsın normal, vasat bir istidadı varsa ve dünyanın, ahir zamandaki meşguliyetleri, dimağı, zihni dağıtan saikleri çok ziyadeleştiği için, umuma el atan umumu terk etmiş olur.

Onun için bizim ne yapmamız lazım? Gözümüzü açtık biz, Risale-i Nur'u tanıdık, Risale-i Nur'un rahle-i tedrisinde diz çöktük. Son nefese kadar şu hakikat-ı Kur'aniyenin talimiyle, tedrisiyle, tebliğiyle uğraşmak ve bunu hayatımıza üssü'l esas en birinci gaye yapmak lazım; "Kuran-ı Kerim'in bu asırda manevi bir tefsiri olduğu için ve Risale-i Nur Kur'an'dan telemmû ettiği için, ben Risale-i Nur'un hakikatinde esrar, envar ve marifetinde rusuhiyete çıkacağım. Bu sahada kendimi derinleştireceğim. Bugün İslam âleminin en büyük meselesi tebliğ ve temsildir. Tebliğ görevini ifa edeceğim, temsil mazhariyetimde en güzeli ortaya çıkartacağım" manasında bir şevk ve gayretle yürümek lazımdır, yoksa insanın manevi hayatı aşure olur.

*"Bir fende meleke, o fennin suret-i hakikiyesidir. Onunla temessül etmek gerektir. Zira bir fende mütehassıs ve malûmat-ı sairesini mütemmime ve meded verici etmez ise malûmat-ı perişanından bir suret-i acibe temessül edecektir(Muhakemat, s. 28)

O ilmin temel esaslarını, suretleri, prensipleri, kanunları, vecih cihetleri ne varsa, tabiri caizse o fennin temel esasatını, alt yapısını çok iyi tedris etmek lazım, çok iyi okumak ve kavramak ve anlamak lazım. Yani bir sahada tam bir rusuhiyet, tam vukufiyet yoksa mütenevvi sahalardan da bir şeyler almış fikrinde var. Biraz oradan, biraz buradan almış ve bunları da hakimane esas bildiği kavradığı ve rusuhiyet kazanmış olduğu ilmi tahkim değer takviye değer olarak alırsa güzel, ama bunları yoğuramıyorsa, o zaman onun zihnindeki müşevveşiyet lisanına, ahvaline dökülecek. Hikmete medar da bir şey konuşmadığı için, gittiği mecliste tahkir darbesini de maalesef yiyecektir ve yer!

*"Tenvir için bir latife-i faraziyedir: Nasıl ki başka âlemden bu küreye gelen tasvirci bir nakkaş farz olunsa; hâlbuki ne insanı ve ne insanın gayrısı, tam suretini görmemiş belki her birisinden bazı a'zasını görmekle insanın tasviri veyahut gördüğü eşyanın umumundan bir sureti tasvir etmek isterse; meselâ: İnsandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amame gibi şeylerin terkibiyle bir insanın timsali yahut nazarına tesadüf eden atın kuyruğu, devenin boynunu; insanın yüzünü, arslanın başı bir hayvanın sureti yapsa; nasıl ki imtizacsızlıkla kabil-i hayat olmadığı için şerait-i hayat böyle u'cubelere müsaid değildir diyecekler ve nakkaşı müttehem edecekler (Muhakemat, s.29)

Bu misal çok calib-i dikkat. Semavattan bir canlı gelse, bakın o insanı tam tanımamış. Faraza ona insanın başı gösterilmiş, insan hakkındaki malumatı insanın sadece başı. Atın da kuyruğunu görmüş, keçinin de tüylerini görmüş. Gördüğü, müşahede ettiği hiçbir varlığı bir bütün çerçevesi ile efradını cami ağyarını mani tarifi içerisinde bilmediği için, insandan bir başı biliyor.

Şimdi bunlardan müteşekkil bir canlı yapmak istese ne yapacak? Biz üniversitede diyoruz ki, şu son yıllarda erozyon olduğu için, güncel araştırmalarda da erozyon var. İki teknik kullanıyor; biri "kes yapıştır tekniği", o gazeteden bir makaleden bir cümle, öbür kitaptan bir paragraf, dört tane beş tane paragrafı kesiyor ve yapıştırıyor.

İkincisi "çal yakıştır", çalıyor yama yapıp, dikiyor. Ama ne tenasüp var ne ölçü var ne mizan var. Ne suret-i hakikiyesi var. Şimdi bak! Bu ne adamdır, ne başka bir şey. Şimdi bir mahluk düşünün kafası insan, arkasında atın kuyruğu var, el yok, pençe var, hilkati garibe... Peki, nedir bu? Ne adamdır, ne insandır, ne attır, ne ittir, ne balıktır. Aynen bunu ilme tatbik edin. Aydan gelmiş, insanın sadece gözünü görmüş. Şimdi İslamiyet'i araştırmış, Kur'an'dan on tane ayet öğrenmiş. On ayetle dinin hakikatını kendi âleminde inşa edebilir misin? Kur'an'ı alacaksın, hadisi alacaksın, sahabenin uygulamasını alacaksın, fukahanın içtihadını alacaksın, ehl -i reyin reyini alacaksın 1400 seneden beri İslam ulemasının uygulamasını nedir bunları da bir araya getireceksin, o zaman yazdığın bir eser, sunduğun bir reçete ümmete şifa olur. Hadisten iki cümle, feylosoftan üç cümle, batı dünyasından üç tane gavur ismini katar, Hint kültüründen iki tane, sağdan soldan bildiklerini, gördüklerini kes yapıştır, çal yakıştır. Şimdi bu kitap te'lif eser oldu mu, olmadı. Böyle bir kitaptan fayda hâsıl olur mu olmaz, böyle bir malumat içinde konuşan bir insan, yapayım derken yıkar.

Bizim bir hocamız vardı. Allah rahmet etsin, vaaz ederken çok sert konuşuyor, sert konuşurken de bazen de dağıtıyor, bazen de zülf-i yare dokunuyordu. Bir gün Kırkıncı hocamın yanına geldi, "hocam" dedi, "Cuma vakti yaklaşıyor, ben ne vaaz edeyim, ne iyi olur?" Hocam da onun istidadını bildiği için, cumaya gelenler de üniversiteden gelenler olduğu için, Kırkıncı hocam dedi ki; "hocam, sen bugün hiç vaaz etmezsen daha iyi olur, daha hayırlı olur." Onun için eskiler demişler; "ulemanın yanında dilini tut, evliyanın yanında da kalbini tut." Bu kanun her yerde geçerlidir. Bir adam köyde yaşıyor, ahır yapacak. Koyuna, keçiye bir küçük dam yapacak. Bu ahırı yapmak için mimarlığa ve mühendisliğe ihtiyaç yok. Dört tuğla, bir iki tane mertek atarsın, üzerini de örtersin, oldu bitti. Ama yirmi katlı bina bir apartman yapacaksın, o köyün malumatıyla köyde usta bilgisiyle olmaz. Sen mühendislik biliyor musun, statik hesaplarından haberin var mı, burası deprem bölgesi, şu toprağın alt yapısını inceledin mi? Bu bölgeye kaç kat çıkar, hangi demiri, hangi tekniği nasıl kullanacaksın? Bunları bilmeden hadi kazmayı vur. Yaparsın ama sonra bir deprem gelir, hicret apartmanı baştan sona yıkılır, hem sanatın gider, hem altta canlar ezilir.

*"Şimdi bu kaide, fenlerde aynen cereyan eder." (Muhakemat, s. 29 )

Maneviyat da böyledir, kitap telifi de böyledir, beyan ve lisan hâkimiyeti de öyledir. Konuş bakalım, hadi izah et. Bakınız tutarsız, hikmetten mahrum, marifetsiz, muadelet yok ya ifrat ya tefrit, mantık yok, muhakeme yok, mübalağa var. Bir şeyi olduğundan fazla abartıyor ya da tezyif ediyor. Kaldırdığı zaman semaya çıkartıyor, indirdiği zaman paralıyor ve parçalıyor. "Üstad hazretleri ifade ediyor ki; ben vaizleri dinledim kalbimin kasavetinden başka üç tane şey gördüm birincisi zamanın ilcaatını bilmiyorlar. İlcaat-ı zamanı bilmeyen hakimane konuşamaz. Asrın hastalıklarını, sıkıntılarını, problemlerini, insanların psikolojisini ve şu cemiyet hayatındaki insanların zaaf noktalarını kırılma noktalarını bilmeyen, hakiki bir mürşit olamaz ya ifrata ya da tefrite düşer. Ne yapıyorlar tasviri müddea ile iddialarını tasvir ediyorlar ama iddialarını delil ve hüccetle, mantık ve muhakeme ile tahkim etmiyorlar. İnsanları mazinin ta ileri tabakalarına götürüp, hali hazırdaki ahvali, vukuatı bilmiyorlar, bildiremiyorlar. Dolayısıyla onların o sıkıntısı hem kendilerine hem de cemaate olumsuz oluyor.(Üstadın bu konudaki izahının orijinali için; Divan-ı Harb-i Örfi, s. 80)

Telif eserde, tebliğde, sanatta, teknolojide ekonomide de böyledir. Her şeyin alt yapısını ona lazım bilgileri öğrenmedikçe o insan o sahada mütehassıs olamaz ve mütehassıs olamadığı için, nasıl ki doktorluktan anlamayan adam gider eczaneden bir ilaç alır, o ilaç onu ters teperse, cemiyetin manevi ıslahı noktasından da onun durumu aynı kocakarının ilacına benzer.

*"Çaresi odur ki: Bir fenni esas tutup sair malûmatını avzen {1: Kürdçedir.} ve zenav gibi yapmaktır. (Muhakemat, s. 29)

Ölçü bu.. Asıl vukufiyetin ve rusuhiyetin olduğu sahayı esas yapacaksın, diğer bilgiler de tahkim değer olarak kabul edeceksin. Bir vadide bir göze var, su fışkırıyor. Şu vadide de su fışkırıyor beş on tane göze. Bu vadide beş on tane de diğer vadide.. Şimdi onları kendi haline bıraktın mı, toprak onları emer yutar, ama gözelere bir yol yapsan, aşağıda bir kanal kursan, o küçük gözlerden akan suları o kanala sevk etsen, o su, bir değirmeni döndürür. O su, o köyün ihtiyaçlarına cevap verir. Senin hangi sahada uzmanlığın varsa, o uzmanlığın sahasını esas al, diğer bilgileri o sahada kendine ve ümmete fayda yapacak tarzda güzelleştir ve tahkim değer manasında onlarla süsle ve tezyin et.

Çok iyi bir marangozsun güzel, dünyanın en güzel sanatını yaptın iyi ama altından yakuttan bir süsleme yaparsan, onun bir albenisi olur. Marifette küllileşmek güzeldir. İlm-i tevhid-i Mevla'da yakin, Allah'ı bilme noktasında senin elinde delil olsa, hüccet olsa, fikir olsa o sahada rusuhiyet olsa bu güzel. Şimdi ilim ilme kuvvet verir. Senin altyapın da güzel. Risale-i Nur'dan binlerce vahdaniyet delili zihninde, hafızanda mevcut. Ama bu güzeli güzelleştiren bir de ilm-i belagattır. Kur'an'da ayeti kerime var;

فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ

"Şimdi sen her ne ile emrolunuyorsan, kafalarına çatlat." (Hicr Sûresi, 15:94.) Çatlatırcasına konuş. Öyle konuş ki muhatabın tuzla buz olsun. Şimdi sende altyapı var, marifetullahta küheylan gibisin, sende ilm-i belagat varsa, hakimane, beliğane, fasih tek tek mukni ve muzih ve muhatabın istidadına göre konuşursan, o ilim daha semeradar, daha tatlı, daha leziz ve mükemmel olur.

*"Hem de âdât-ı müstemirredendir ki; kitab-ı vâhidde ulûm-u kesîre tezahüm eder. Zira ulûm birbirini intac ve birbirinin elini tutmakla teanuk ve tecavüb ettiklerinden o derecede iştibak hâsıl olur ki; bir fende te'lif olunan bir kitabda o fennin mesaili o kitabın muhteviyatına nisbeti ancak zekatı çıkabilir.(Muhakemat, s.29)

Üniversitede araştırmalarda insan bunu çok güzel görüyor. Çalıştığınız saha hangi saha olursa olsun, o sahada senin vereceğin net mesaj, hüküm cümlesi; kitabın zekâtı kadardır, %2,5 kadardır, diğeri tahkim değer, aydınlatıcı değer, yol gösterici değer ve zihne hazırlayıcı değerdir. Mesela cilt kanseri üzerine çalıştın veya diğer kanser türleri üzerine. Çalışmaya başladın. İlk olarak bu kanseri yapan nedir, şu şu özelliklerden dolayı insan vücudu kanser olur, hüküm budur. Araştırdın ve buldun. Ama bunu bir kitap olarak tıp dünyasına sunacaksın. Kitaba başlıyorsun, kanser hastalığı nedir, önce bir tarif veriyorsun. Sonra tarih boyunca bu hastalık nerede ilk defa çıkmıştır? Mısırlılarda mı, Akatlar da mı, Sümerlerde mi, milattan önce mi sonra mı? Tıp dünyasındaki konu ile ilgili çalışmaları kim yapmış şimdiye kadar? Bu hastalıktan ölen insan sayısı kaç? Dünyanın hangi yerinde çok rastlanıyor, oranın ekolojik olarak özelliği nedir? Radyasyon değeri nedir? Sonra sonra, elhasıl bu hastalığın araştırmasında netice budur diyor vesselam. Yani üstad çok hakimane söylüyor; bir adamın yazmış olduğu eserde o ilim sureti hakikiyesini, o ilimle ortaya çıkan hükmiyeti kaleme alsan %2,5 kırkta bir kadardır, diğerleri tahkim değerdir.

Her şeyde öyle. Burada ev yapmış, satacak. Peki, neden burada ev yaptın? Buranın havası güzel, alt yapısı güzel, şehirleşme yok. Anadolu havası var. Desek ki "kardeş sen ne yapıyorsun?" "ben bu apartmanı satmak için yaptım" Bakınız amaç satmak %2,5, diğerleri ise tahkim değer. Ama o iki buçuğa medar esas üzerine sen hayatını tahkim etmemiş isen, o diğer bilgiler ne kadar mükemmel olsa olsun, o 2.5 ta eksiklik nakıslık noksanlık varsa, sen o ilmin sureti hakikiyesi noktasında daha henüz rusuhiyete ve vukufiyete çıkmamışsın denilir.

*"Bu sırdan gaflet iledir ki; bir şeriat veya bir tefsir kitabında istitraden derc olunmuş bir mes'eleyi gören bir zahirperest veya mugalatacı bir adam der ki: "Şeriat ve tefsir böyle" der. Eğer dost olsa diyecek: "Bunu kabul etmeyen müslüman değildir." Şayet düşman olsa, o bahane ile der: Şeriat veya tefsir (hâşâ) yanlış.(Muhakemat, s. 29)

O ilmin esasatını bilmediği için, o sahaya vukufiyeti olmadığı için o zannediyor ki tefsir kitabındaki yazan her şey tefsirdendir. Hepsinin bilinmesi zaruridir, elzemdir. Hepsine itaat ve inkıyat lazımdır diye düşünüyor. Avamdan ise "bu iş böyledir, bunu böyle yapacaksın." Sen onun dediğini yapmazsan, o belki seni daire-i İslam'dan harice çıkarıyor. Ehl-i ifrat böyle.

Ehl-i tefrit din düşmanı da bakıyor; orada hikmet ve hakikate mutabık olmayan bir özelliği gördüğü zaman diyor ki; "-hâşâ- sizin dininiz yanlış!"

 

Bundan on beş yirmi sene önce bir tefsir kitabına baktım. Yasin-i Şerif'te geçen;

وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ

"Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner"(Yasin: 36/39) ayetini tefsir ederken orada diyordu ki; "Ay, dünyadan on kat ya da yüz kat daha büyüktür." Şöyle baktım, durdum. Dedim ki; "coğrafya diyor ki; 'ay dünyanın yanında sinek gibi, burada ise daha büyük diyor.' Şimdi bunu okuyan, dinde zafiyeti varsa, itikadı da zayıf ise, Müslümanlar coğrafyanın apaçık ifade ettiği meseleyi dahi saptırmışlar, bunların dini –hâşâ- batıl ve yanlış. Diğeri ise dindar ama Coğrafyadan, tatbiki ilimlerden de haberi yoksa ya "ne demişse doğrudur, coğrafya yanlış söylüyor" der, o da seni batıla zorlamış oldu, ifrata gitti.

*"Ey ifrat ve tefrit sahibleri!.. Tefsir ve şeriat başkadır, tefsir ve şeriatta te'lif olunan kitab yine başkadır. Zira kitab daha geniştir. O dükkânda cevherden başka kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu fehmedebildin; hayse beyseden kurtulacaksın. Dikkat et, nasılki bir evin levazım-ı mütenevviası yalnız bir san'atkârdan alınmaz, belki herbir hacette o san'atta mütehassıs olana müracaat olmak gerektir. Öyle de saadet-saray-ı kemalâtta o kanuna tatbik-i hareket etmek gerektir. Acaba görülmüyor mu ki; birinin saati kırılsa terziye saatimi dik dese; yuhadan başka cevab var mıdır?.. (Muhakemat, s. 29)

Tefsir ve şeriat başkadır, tefsir ve şeriatta telif olunan kitap yine başkadır. Zira kitap daha geniştir, o dükkânda cevahirden başka kıymetsiz şeyler de bulunur. Bu ölçüleri nazara aldık mı o öylemi, böylemiden kurtulmuş olunur.

Yani bir ev kuruyorsun, koltuk alacaksın, mobilyacıya gidersin. Halı, saat, perde alacak, renkli cam kullanacaksın, yere mermer döşeyeceksin. Kapısını, bacasını şöyle yapacaksın, bütün bunların levazımatı bir dükkândan alınır mı? Ayrı ayrı her sanatın uzmanından o işin en kemalini bilenden alacak ve yapacaksın.

Kemâlâta medar istikbale matuf İslami hayatın intişarında, inbisatında, hayata hükmetmesinde evinde, âleminde mükemmel yaşanmasını istiyorsan, aynı evi düzerken her işin uzmanına müracaat edip, en güzeli araştırdığın gibi, dinine medar, İslamiyet'in intişar ve inkişafı ile ilgili sana, ailene, cemiyetine, evladına ne lazımsa, o lazım bilgileri de, o sahanın uzmanlarından mütehassıslarından, en ileri olanlarından almak lazım ki, hayat tenasüple saadete medar olsun, kemâlâta doğru gitsin.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

MUHAKEMAT DERSLERİ-17

MUHAKEMAT DERSLERİ-17

“Nasıl ki zaman-ı saadette ve selef-i sâlihîn zamanlarında hükümferma hak ve bürhan ve ak

MUHAKEMAT DERSLERİ-16

MUHAKEMAT DERSLERİ-16

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, 8. Mukaddime(devam) İzah: Prof. Dr. Şener Dilek Hem de istibdad

MUHAKEMAT DERSLERİ-15

MUHAKEMAT DERSLERİ-15

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, 8. Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener Dilek Bu Mukaddimenin çok h

MUHAKEMAT DERSLERİ-14

MUHAKEMAT DERSLERİ-14

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, Yedinci Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener Dilek Bu mukaddimede d

MUHAKEMAT DERSLERİ-13

MUHAKEMAT DERSLERİ-13

Ders: Muhakemat, 6. Mukaddime, İşaret’ten devam İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *“Bu mukaddeme

MUHAKEMAT DERSLERİ-12

MUHAKEMAT DERSLERİ-12

Ders: Muhakemat Birinci Makale, Altıncı Mukaddeme İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *“Tefsirde mez

MUHAKEMAT DERSLERİ-11

MUHAKEMAT DERSLERİ-11

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, Beşinci Mukaddeme İzah: Prof. Dr. Şener Dilek “Mecaz, ilmi

MUHAKEMAT DERSLERİ-10

MUHAKEMAT DERSLERİ-10

Ders: Muhakemat Dersleri (10.Ders), Birinci Makale, Dördüncü Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener D

MUHAKEMAT DERSLERİ-9

MUHAKEMAT DERSLERİ-9

Ders: Muhakemat Dersleri (9.Ders), Birinci Makale, Üçüncü Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener Dil

MUHAKEMAT DERSLERİ-8

MUHAKEMAT DERSLERİ-8

Ders: Muhakemat Dersleri (8.Ders), Birinci Makale, İkinci Mukaddime’nin devamı İzah: Prof. Dr.

MUHAKEMAT DERSLERİ-7

MUHAKEMAT DERSLERİ-7

Ders: Muhakemat Dersleri (7.Ders), Birinci Makale, İkinci Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener Dilek

Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.

Tevbe, 119

GÜNÜN HADİSİ

Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır. Üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksilme olmaz.

Tirmizi, Savm 82, (807); İbnu Mace, Sıyam 45, (1746)

TARİHTE BU HAFTA

*Mimar Sinan Vefat Etti(8 Nisan 1588) *Devletin dini İslam'dır Hükmü Kaldırıldı.(10 Nisan 1928) *Mareşal Fevzi Çakmak Vefat Etti. (10 Nisan 1928) *İlk Uzay Mekiği Fırlatıldı. (12 Nisan 1981)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI