Cevaplar.Org implant

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-3.BÖLÜM

YENİ BİR EĞİTİM - ÖĞRETİM METODU Bediüzzaman, o zamana kadar edindiği; düşünce, araştırma ve incelemeler neticesinde, zamanın ihtiyaçlarına göre yeni bir tedris (eğitim-öğretim) usulü, metodu ortaya koyar. Bu usul: “


İsmail Aksaraylı

i.aksarayli@mynet.com

2015-03-16 03:37:40

YENİ BİR EĞİTİM - ÖĞRETİM METODU

Bediüzzaman, o zamana kadar edindiği; düşünce, araştırma ve incelemeler neticesinde, zamanın ihtiyaçlarına göre yeni bir tedris (eğitim-öğretim) usulü, metodu ortaya koyar. Bu usul: "dini hakîkatleri; asrın anlayışına uygun, en yeni îzâh ve beyân ile ispat etmek suretiyle talebeleri aydınlatmak"tır.(1)

20 yaşlarında Van Kalesi'nde mağara gibi eskiden kalma bir oda kapısına giderken büyük bir tehlike atlatır, iki minare yüksekliğindeki Van Kalesi'nden ayağı kayar ve düşer, düşerken havada bir yere basmış gibi bir dönerek gittikleri mağaranın kapısına atılır, kendi ifadesi ile "ecel gelmediği için sırf bir hıfz-ı İlâhi ile harika" bir tarzda kurtulur.(2)

YİRMİ YAŞINDAKİ DÜŞÜNCESİ

Bediüzzaman, mağaraya giderken düşme hadisesini yaşadığı yıllarda gelecekle ilgili bir düşüncesini sık sık dile getirir. Düşüncesi: Eski zamanda mağaralara çekilen dünyayı terk edenler gibi, ömrünün sonunda, bir mağaraya, bir dağa çekilip, cemiyet hayatından çıkıp, insanlardan uzak yaşamaktır: "Ben yirmi yaşında iken tekrar ile derdim: "Eski zamanda mağaralara çekilen têrikü'd dünyalar gibi âhir ömrümde ben de bir mağaraya, bir dağa çekilip, insanların hayat-ı içtimâîyesinden çıkacağım."(3)

KİMSEYE SUAL SORMAZ

Hârikulâde bir kavrayış sürat ve kudretine sahip olan Bediüzzaman matematikte herhangi bir güç meseleyi zihnen hemen hallederdi. Cebir ilminde bir eser yazmış, fakat bu kitap Van'daki bir yangında yanmıştır. Kimseye sual sormaz; "Ben âlimlerin ilmini inkâr etmem; kendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmimden şüphe edenler varsa, sorsunlar onlara cevap vereyim." der.(4)

YARDIM, ZEKÂT VE HEDİYE ALMAZ

Said Nursî, hayatı boyuca kimseden yardım, zekât ve hediye almaz.(5) Almış olduğu hediyelerin karşılığını da mutlaka verir.(6) Yanında bulunan talebelerini de aynı kendisi gibi zekât ve hediye almaktan men eder. Bu hal "nastan-insanlardan-istiğna", onun prensibidir, hayatını iktisat ve kanaat içinde geçirir(7).

HEDİYE ALMAMASININ SIRRI

Kendisine hediye gönderen bir talebesine hediye almama prensibinin sırlarını Mektubat Risâlesi 2. Mektup'ta açıklar. Bu sırlardan birisi: ilim sahiplerinin, ilmi para kazanma vasıtası yapmakla suçlanmaları ve onlara, ehl-i dalâletin "ilmi ve dini kendilerine medâr-ı maişet yapıyorlar" diyerek insafsızcasına hücum etmelerini hediye almamakla ehl-i dalâleti fiilî olarak tekzip etmektir.(8)

İLMÎ VE HAYALÎ GAYESİ

O yıllarda en büyük gayesi ve düşüncesi, Mısır Kahire'deki Câmiü'l Ezher [Ezher Üniversitesi] gibi Bitlis ve Van'da "Medresetü'z Zehra" isminde bir üniversite kurmak ve bu niyetini gerçekleştirmek olmuştur.(9)

Van'da, 1316 [1900] sıralarında mühim bir fikrî inkılâp, değişiklik geçirir; o tarihe kadar çeşitli ilimleri, yalnız ilimle aydınlanmak için merak edip, okuyup ve okutan Said Nursî, Vali Tahir Paşa vasıtasıyla Avrupa'nın Kur'ân'a karşı dehşetli suikastları olduğunu öğrenir, gazetede bir İngiliz sömürgeler bakanının Kur'ân nurunu söndürmek için; "Bu Kur'ân, İslâm elinde varken biz onlara hakikî hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalı, bu Kur'ân'ı onların elinden kaldırmalıyız yahut Müslümanları Kur'ân'dan soğutmalıyız."(10) sözlerini okur.

Bu haber, onda fevkalâde bir tesir uyandırır. Bunun üzerine Bediüzzaman: "Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!" der, Kur'ân nurunu parlatmaya çalışır [Rumi: 1316-1317 > M. 1900-1901].(11) Geçirdiği bu fikrî inkılâp ile merakını değiştirir. Bütün bildiği ilimleri Kur'ân'ın anlaşılmasına ve hakîkatlerinin ispatına basamaklar yaparak hedefini ve ilmî gayesini ve hayatının neticesini yalnız Kur'ân bilir(1322: [M. 1906]).(12)

İSTANBUL'A GELİŞİ [1907]

Hayatı boyunca Doğu Anadolu'da üniversite açmak isteyen ve bunun takipçisi olan Said Nursî,(13) "gaye-i hayalim" dediği ve "Medresetü'z Zehra" adını verdiği üniversiteyi; biri Van'da, biri Diyârbakır'da, biri de Bitlis'te olmak üzere üç tâne veya hiç olmazsa bir tâne Van'da kurmak için, Hürriyet'in ilânından [1908] evvel İstanbul'a gelir [1907],(14) burada memleketin, doğu vilâyetlerinin eğitimi için çalışır.(15)

Said Nursî, İstanbul'la gelme niyetini şöyle açıklar: "Ben, doğu vilayetlerinde aşiretlerin perişan hallerini görüyordum. Anladım ki dünya saadetimiz, bir cihetle medeniyetin yeni fenleriyle olacak. O fenlerin de kokuşmamış bir mecrası, âlimler ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ, din âlimleri, fenler ile aralarındaki yabancılığı ortadan kaldırsın. Zira, o vilayetlerde, yarı bedevî vatandaşların zimâm-ı ihtiyarları -şeçme dizginleri, seçim tercihleri- âlimlerin elindedir. Ve o sevk ile İstanbul'a geldim." "Hürriyet çıktı, o mesele de geri kaldı."(16)

"İSTANBUL'DAKİ BÜYÜK BALIKLARA MEYDAN OKUYABİLECEK MİSİN?"

Said Nursî'nin hayatı talebeliğinden itibâren âlimlerle mücadele içinde ve ilmî münâkaşalarda karşısına çıkanları mağlup etmekle geçer.(17) Kendi ifadesiyle: "İlmî münâkaşalarla karşıma çıkanları Allah'ın yardımı ile mağlup ede ede İstanbul'a kadar geldim.",(18) diyen Said Nursî'ye İstanbul'a gelmeden evvel, bir gün Tahir Paşa: "Doğu âlimlerini mağlup ediyorsun, fakat İstanbul'a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin?", der.

"HER SUALE CEVAP VERİLİR, SUAL SORULMAZ"

Bediüzzaman, İstanbul'a gelir gelmez Doğu Anadolu'daki ilim ve irfan faaliyetine dikkat çekmek maksadıyla âlimleri münâzaraya davet eder ve ikâmetgâhının kapısında şöyle bir levha astırır: "Burada Her Müşkil Halledilir, Her Suale Cevap Verilir, Fakat Sual Sorulmaz." (19)

Bunun üzerine İstanbul'daki meşhur âlimler grup grup gelip sorular sorarlar ve o hepsinin de cevaplarını doğru olarak verir. Genç yaşında böyle bütün sorulara doğru cevapları, gayet ikna edici, açık ve anlaşılır ifadesi, hârika hal ve tavırlarıyla ilim ehlini hayran bırakır, onları takdire sevk eder, kendisine "Bediüzzaman" ünvanı lâyık görülür ve bir "nâdire-i hilkat" olarak vasıflandırılır.(20)

II. ABDÜLHAMİD VE BEDİÜZZAMAN

Bediüzzaman, Şarkta (Doğu Anadolu'da) üniversite açılarak, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulması isteğini Saray'a (II. Abdülhamid'e) dilekçe ile arz eder [1908].

Gazetelerde makaleler yazar; İslâm âleminin merkezi ve onlarla bağlantı noktası olan "Hilafet"i elinden kaçırmamak için çok sıkı baskı uygulayan II. Abdülhamid'in, içtimâî kusurlarını anlayıp pişmanlık duyduğunu ve nasihat kabul etmeye hazır hale geldiğini zannettiğini söyler ve ona gazete diliyle şöyle seslenir: "Kararan Yıldız'ı üniversite yap, tâ Süreyya kadar yüksek olsun! Ve oraya seyyahlar, zebâniler yerine, hakîkat ehli, rahmet meleklerini yerleştir, tâ cennet olsun!

Ve Yıldız'daki, milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehâletini tedavi için büyük dinî üniversitelere sarf ile millete iade et ve milletin cömertlik ve sevgisine itimat et. Zira, senin şahâne idarene millet kefildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et! Ömrün zekâtını, ikinci ömür yolunda sarf eyle.

Şimdi karşılaştıralım: Yıldız, eğlence yeri mi olmalı ve içinde seyyahlar mı gezmeli yoksa âlimler ders mi vermeli? Ve gasp edilmiş mi olmalı, yoksa millete hediye mi edilmeli? Hangisi daha iyidir? İnsaf sahipleri hükmetsin.(21)

PADİŞAH'IN İHSANINI RED, TIMARHÂNEYE SEVK

II. Abdülhamid'in, Zaptiye Nazırı –emniyetten sorumlu bakanı- vasıtasıyla verdiği maaşı ve Padişah ihsanını reddeder, padişahın tahakkümü altına girmez(22); âfetli -tehlikeli- şöhret içinde mücadele ederken rakiplerinin ifsatlarıyla(23) tutuklanır ve divâne olduğu iddia edilir,(24) Sultan Abdülhamit'in emriyle ve geçici cinnet isnadıyla tımarhâneye-akıl hastanesine- sevk edilir.(25) Onlara, cinnet ithamına karşı şunları söyler:

"SİZİN AKILLILIK DEDİĞİNİZİ BEN AKILSIZLIK BİLİYORUM."

"Sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum; o çeşit akıldan istifa ediyorum "Küllün nâs mecnûnun velâkin 'alâ kaderi'l-hevâ ihtelafe'l- cünûn"(26) kaidesini sizlerde görüyorum."(27)

Bu hadiseden kırk sene sonra da Denizli mahkemesinde bilirkişi heyetinin kendisine bir cezbe ve geçici divânelik isnat etmesi üzerine Said Nursî bu hadiseyi anlatır ve şu hadisi nakleder: "Hadîs-i sahihte vardır ki: "Bir adamın, kâmil îmanı kazandığına; halkın akıllarının tavrı haricindeki yüksek hallerini mecnunluk, divânelik saymaları, onun kâmil îmanına ve tam takvâsına delildir."(28)

"AKLIMI FEDA ETTİM, HÜRRİYETİMİ TERK ETMEDİM."

II. Abdülhamid'in, maaş ve ihsanı reddeden, ona boyun eğmeyen Bediüzzaman Divan-ı Harb-i Örfi eserinde bu hadise hakkında şunları söyler: [Bu hadise], medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terk ettim. (...) Ben ki bir hamalın oğluyum. Bu kadar dünya bana verilmişken kendi nefsimi, hamal oğulluğundan ve fakir halden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan şark vilâyetlerinin yüksek dağlarını terk etmekle millet için tımarhâneye, tevkifhaneye düşmeme –tutuklanmama- sebebiyet veren öyle işlere teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim.(29)

"BEDİÜZZAMAN İKİ ŞEY İSTİYORDU."

Said Nursî'nin Divan-ı Harbi Örfi eserini neşreden Ahmed Ramiz de; onun, İstanbul'a gelişi ve Toptaşı'nda tımarhaneye yollanması konusunda kitabın önsözünde şu bilgileri verir:

Said Nursî İstanbul'a, çorak doğu vilayetlerinin eğitimsizlik ve öğretimsizlikle öldürülmek istenilen Yıldız –Saray- siyasetlerine istikamet vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul'a gelmeden Van'da, Bitlis'te, Mardin'de defalarca uzaklaştırılması sebebiyle İstanbul'a gelmesiyle beraber Merhum Sultan Abdülhamid tarafından ciddi şekilde gözetim altına aldırıldı. Birkaç kere tutuklandı. Nihayet bir gün geldi, Said Nursî'yi Üsküdar'a, Toptaşı'na yolladılar. Çünkü, hapishanede ikaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Tımarhaneden ikide bir çıkartılıyor; maaş, rütbe verilmek isteniyordu, Hazret-i Said: "Ben memleketimde mektep-medrese açtırmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka bir şey istemem" diyordu... Başka bir ifadeyle Bediüzzaman iki şey istiyordu: Doğu vilayetlerinin her tarafında dinî mektepler, medreseler açtırmak istiyor ve başka bir şey almamak istiyordu.(30)

"ZULÜM EDENLER, PADİŞAH DA OLSALAR HAYDUTTUR."

İstanbul'da sosyal hayatla ilgilenir, hürriyet inkılâbındaki siyaset dairelerine bakar.(31) Meşrutiyet'in ilânından sonra "hemşehrilerim" dediği doğulu yirmi bine yakın hamala meşrutiyeti anlatır. Yaptığı konuşmalarla hamalların, 31 Mart hadiselerinin dışında kalıp akıllıca hareket etmelerini ve Avusturya'ya karşı ekonomik boykot yapmalarını sağlar. Bediüzzaman bu konuda şunları söyler-özetle-:

İstanbul'da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, hamal ve gafil ve safdil olduklarından, bazı particiler onları kandırarak doğu vilayetlerini lekelemelerinden korktum. Ve hamalların bütün yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene, anlayacakları surette meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde:

"İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adâlet ve şeriattir. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar hayduttur.

Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, mârifet, ittifak silâhiyle cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevkeden hakiki kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira husumette –düşmanlıkta- fenalık var; husumete vaktimiz yoktur. Hükümetin işine karışmayacağız; zira, hikmet-i hükümeti bilmiyoruz..."

İşte o hamalların, Avusturya'ya karşı -benim gibi bütün Avrupa'ya karşı- boykotları ve karışık ve heyecanlı zamanlarda akıllıca hareketlerinde bu nasihatın tesiri olmuştur."(32)

"SİZ GÜYA BOYKOT YAPIYORSUNUZ!"

Yaptığı konuşmalar neticesinde hamalların boykotu ile Avrupa'ya karşı iktisadî harp açılmasına sebep olduğunu söyleyen Bediüzzaman'a devrin kibarlarından biri, bir gün, irfanıyla uygun bir kıyafet giymesi lüzumundan bahseder, o da:

"Siz, Avusturya'ya güya boykot yapıyorsunuz, hem onun gönderdiği kalpakları giyiyorsunuz; ben ise, bütün Avrupa'ya boykot yapıyorum, onun için yalnız memleketimin maddî ve mânevî imâlâtını giyiyorum." şeklinde cevap verir.(33)

JAPON BAŞKUMANDANI'NIN SORULARI

Hürriyet'in ilanından [23 Temmuz 1908] bir sene evvel İstanbul'a gelen Japonya'nın başkumandanı, İslâm âlimlerinden dinî bazı sualler sorar. İstanbul hocaları da onları ve o münasebetle çok şeyleri -Sedd-i Zülkarneyn ve ye'cüc ve me'cüc ve dabbetü'l-arz ve deccal ve nüzûl-i İsa (a.s.) gibi soruları- Bediüzzaman'dan sorarlar. O da cevap verir, onlar kısmen Muhâkemât gibi eski risâlelerinde yer alır.(34)

"JÖN TÜRKLER'E: SİZ DİNİ İNCİTTİNİZ."

Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam(35) diyen Bediüzzaman, hürriyet taraftarıdır, "hürriyet" isteyen Jön Türklerde gördüğü haksızlıklar üzerine:

-Siz dini incittiniz, gayretullaha dokundunuz tabiri câizse Allah'ı gücendirecek hal ve hareketlerde bulundunuz, şeriati tezyif ettiniz-küçük düşürdünüz-; neticesi vahim olacaktır, diyerek onlara muhalefetini de gösterir.(36)

Dipnotlar

1-Tarihçe-i Hayat, s. 45.

2-Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 150, 151.

3-Lem'alar, s. 251.

4-Tarihçe-i Hayat, s. 46.

5-Barla Lâhikası, s. 198; "Kimsenin birşeyini (...) kabul etmemek, bir meslek-i hayatım olduğundan", Barla Lâhikası, s. 370.

6-Barla Lâhikası, s. 296; "ihtiyar ve kimsesiz, acınacak bir gurbette; hem sako ve fanilâ ve pabucunu satmakla maişetini temin eden fakirü'l hâl ... ", Mahkeme Müdafaları, s. 176. 

7-Lem'alar, s. 131.

8-Emirdağ Lâhikası, s. 264.

9-Kastamonu Lâhikası, s. 232.

10-Şualar, s. 581.

11-Şualar, s. 596

12-Şualar, s. 582; Şualar, s. 574.

13- "Bütün hayatımda bu dârülfünunu takib ediyorum." Emirdağ Lâhikası, s. 540.

14- "Bin üç yüz yirmi iki (1322) (...) mukaddemat-ı Nuriyeye başladığı aynı tarih", Şualar, s. 563; "1322 tarihi[inden] bir sene sonra İstanbul'a gitmiş [1323: 1907] mânevî mücahedesine başlamış." Şualar, s. 574; Emirdağ Lâhikası, s. 539.

15- "Dersaadet'te (...) bir buçuk senedir burada memleketimin neşr-i maarifi için çalışıyorum.", Divan-ı Harb-i Örfi, s. 29.

16-Emirdağ Lahikası, s. 539.

17-Şualar, s. :375.

18-Mahkeme Müdafaları, s. 375.

19-Emirdağ Lâhikası, s. 44.

20-Tarihçe-i Hayat, s. 40-50.

21-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 30-31.

22-Mahkeme Müdafaları, s. 373.

23-Mahkeme Müdafaları, s. 375. 

24-Divan-ı Harb-i Örfi , s. 79.

25-Şualar, s. 343.

26-Bütün insanlar delidir; fakat delilik derecesi hevâ ve heves miktarınca farklılık gösterir.

27-Mahkeme Müdafaları, s. 86.

28-Şualar, s. 343.

29-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 29 – 30.

30-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 6.

31-Kastamonu Lâhikası, s. 71.

32-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 15.

33-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 16.

34-Mahkeme Müdafaları, s. 193.

35-Tarihçe-i Hayat, s. 445.

36-Tarihçe-i Hayat, s. 51.

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-11.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-11.BÖLÜM

ISPARTA HAYATI “Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki: Isparta vilâyetini, eskiden beri bi

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-10.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-10.BÖLÜM

EMİRDAĞ HAYATI [Ağustos 1944-Ocak 1948 ] Denizli hapsinden tahliye olan Said Nursî,Denizli’de

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-9.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-9.BÖLÜM

KASTAMONU HAYATI [Mart 1936 - 20 Eylül 1943] Eskişehir hapsinden çıktıktan [27 Mart 1936] sonr

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-8.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-8.BÖLÜM

BARLA HAYATI [1927 - 1934] Evvela Erzurum’a, oradan Trabzon’a, Trabzon’dan deniz yoluyla İst

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-7.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-7.BÖLÜM

ANKARA’YA ÇAĞRILMASI [1922] Bediüzzaman’ın Millî Mücadele sırasında İstanbul’daki m

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-6.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-6.BÖLÜM

DÂRÜ’L-HİKMETİ’L-İSLÂMİYE’DE [13 Ağustos 1918] Esaret dönüşü İstanbul’da büy

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-5.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-5.BÖLÜM

I. DÜNYA HARBİ’NDE GÖNÜLLÜ ALAY KUMANDANI Bediüzzaman, I. Dünya Harbi’nin başlamasıyla

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-4.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-4.BÖLÜM

HÜRRİYET’İN İLANI VE BEDİÜZZAMAN İstanbul’da, Hürriyet’in ilanından [23 Temmuz 1908]

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-3.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-3.BÖLÜM

YENİ BİR EĞİTİM - ÖĞRETİM METODU Bediüzzaman, o zamana kadar edindiği; düşünce, araşt

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-2. BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-2. BÖLÜM

MÂŞÂALLAH, OĞLUM YİNE BİR KAHRAMANLIK GÖSTERMİŞ” Said Nursî’nin, anne ve babasıyla i

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-1. BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-1. BÖLÜM

Kıymetli Ziyaretçilerimiz! Muhterem hocamız İsmail Aksaraylı beyin hazırlayıp sitemize gönde

Allah'ın ayetlerine küfredenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.

AL-İ İMRAN, 21.AYET

GÜNÜN HADİSİ

Emin ve doğruluktan ayrılmayan ticaret ehli (ayette sırat-ı müstakim ashabı olarak zikredilen) peygamberler, sıddikler, şehidler ve salihlerle beraberdir.

Tirmizi, Büyu 4, (1209); İbnu Mace, Ticarat 1, (2139)

TARİHTE BU HAFTA

*Kanije müdafaası(18 Kasım 1601) *Hz.Fatıma'nın(r.anha) Vefatı(22 Kasım 632) *İstanbul'un Müttefikler Tarafından İşgali(23 Kasım 1918) *Alparslan'ın Şehadeti(24 Kasım 1072) *Öğretmenler Günü(24 Kasım)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI