Cevaplar.Org implant

SAİM KÖSEOĞLU

Saim Köseoğlu Ağabeyimiz 1925 Tire doğumludur. 1957 senesinde Risale-i Nur’ları tanımış, 1959’da Üstad Bediüzzaman Hazretlerini Salih Özcan ile beraber ziyaret etmiştir. Saim Ağabeyin en önemli özelliği ise; Halk Parti döneminden, Demokrat Parti devrine geçiş yıllarını başından sonuna kadar yaşamış bir şahsiyet olmasıdır. Gençlik yıllarında Demokrat Partinin faal bir üyesidir. Partinin 1946’da kuruluşundan, 1960’da kapatılmasına kadar; Parti Ocak Başkanlığı ve Belediye Meclis Üyeliğinde bulunmuş, aktif bir siyasetçidir.


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2013-09-01 10:37:12

 

Saim Köseoğlu Ağabeyimiz 1925 Tire doğumludur. 1957 senesinde Risale-i Nur'ları tanımış, 1959'da Üstad Bediüzzaman Hazretlerini Salih Özcan ile beraber ziyaret etmiştir. Saim Ağabeyin en önemli özelliği ise; Halk Parti döneminden, Demokrat Parti devrine geçiş yıllarını başından sonuna kadar yaşamış bir şahsiyet olmasıdır. Gençlik yıllarında Demokrat Partinin faal bir üyesidir. Partinin 1946'da kuruluşundan, 1960'da kapatılmasına kadar; Parti Ocak Başkanlığı ve Belediye Meclis Üyeliğinde bulunmuş, aktif bir siyasetçidir.

Tire'nin en merkezi yeri Tahtakale'de açtığı kitapevinde, hem Risale-i Nurları neşretmiş, hem de Parti toplantıları yapılmıştır. "O zaman Üstadımı anlayamadım, hatalar yaptım" diyor kendisi. 1960 İhtilalden hemen sonra kitapçı dükkanını kazma küreklerle resmen kendisine yıktırmışlar… Kendisi: "Şefkat tokadı yedim, şimdi olsa öyle hareket etmezdim" diyerek hatalarını itiraf ediyor.

Saim Köseoğlu, İhtilalden sonra siyaseti bırakıp Tire'de önemli Nur hizmetlerine vesile olmuş bir Ağabeyimizdir. 1971 senesinde Manisa'ya gelerek, temelli olarak yerleşmiştir. O şimdi 83 yaşında canlı bir tarihtir... Bir nur talebesi olarak, Demokrat Partinin başından sonuna kadar her anını bildiği ve yaşadığı için, yapılan hataları çok iyi tahlil edebiliyor.

Benim onun hatıralarından aldığım mesaj, tek cümle ile şudur: "Hizmet.. hizmet.. hizmet. Saf, katıksız iman hizmeti. İnançlı ferdler ve nesiller yetiştiren, müspet tarifeli nur hizmetidir. Ferdler manen yetiştirilip, ıslah edilmeyince geniş daire hizmetleri asla mümkün değildir."

Saim Ağabey, Manisa'da mühim Nur Hizmetlerine imzalar atmış Ali Katıöz Hocaefendi'nin kayınpederleridir aynı zamanda. Bizi Manisa'daki kendi evinde kabül ederek hatıralarını anlattı. Yaşına rağmen zekası, hafızası, hitabesi fevkalede yerindeydi. Bu metin kendisinin tashihinden geçmiştir.

Hatıraların video kayıtlarını can dostum Yavuz Yılmaz Bey ile beraber yaptık. İşte heyecanla okunacağını zannettiğim hatıraları:

SAİM KÖSEOĞLU ANLATIYOR

Çocukluğumda unutamadığım bir hatıra

-Kendinizi tanıtır mısınız?

-Saim Köseoğlu. 1341'de (1925) İzmir'in Tire İlçesinin Paşa Mahallesinde dünyaya gelmişim. Annem Babam ben çocukken vefat etmişler. Onları görmedim. Beni ninelerim, Anneannem ve Babaannem büyüttüler. Onun için yalnız ilkokul tahsili yapabildim. Askerliğimi yaptıktan sonra, helvacılık, deri tabakçılığı dahil… çeşitli meslekler yaptım. Onaltı sanatım var elimde. O sıralarda Kur'an kursları yasak ve kapalı idi. Onun için oraya da gidemedim.

Önce size unutamadığım kısa bir hatıramı anlatayım:

Daha henüz ilk okula gitmiyordum. Amcam beni Yeni Camiye, bayram namazına götürmüştü. Orada, İki tane jandarma, Caminin kapısında nöbet bekliyordu. Bunlar hocaya namazdan önce Kur'an okutmadılar. Ezan Türkçe okundu. Ben yedi yaşlarında idim, demek ki 1932 senelerinde oluyordu bu hadise..

Sonra Mahallemizdeki İstiklal İlkokuluna yazıldım. Oranın baş Öğretmeni F…. Hoca(1) idi. Bu adam Milli Mücadelede sarık sarmış, tabur imamlığı yapmış, Cumhuriyet devrinde ise muallim olmuş birisiydi. Bir gün bizi Topkale denilen mevkie götürdü: "Çocuklar, Allah'tan kalem isteyin, yok.. benden isteyin, vereyim.. Olmayan bir şeye nasıl inanıyorsunuz" diye konuşmuştu.. Bu hocadan dinsizlik telkini alan talebelerden biriydim ben.

İlkokuldan mezun olduktan sonra Demokrat Parti iktidar olmuştu, Avni Başman Maarif Vekili. Maalesef bu F…. Hoca göreve devam etti. Hala haksız olarak okula tasarruf ediyor, çocukları tütün tarlasında kullanıyor, çeşitli solculuk faaliyetleri yapıyordu.. Ben de o mahallenin Demokrat Parti Ocak Başkanı oldum. Biz bunu onaltı kişiyle beraber şikayet ettik. Fakat bir şey çıkmadı, hatta terfi etti, istidamız işlemedi yani. Sonra Parti Genel Merkezine şikayet ettik. Orhan Ergun isminde bir ilk öğretim müfettişi gönderildi. Ancak, müfettiş gelmeden bir gece evvel bu öğretmen okulu terk etti. Baktık ki, gelen müfettiş öğretmenin arkadaşı, her şeyi hasıraltı etmişti. Bunu, biz tekrar Parti Genel Merkezine şikayet ettik. Müfettiş ceza olarak Ödemiş'e maarif memuru olarak gönderildi, F…. Hoca ise emekli oldu. Fakat bu sefer demokrat Partiye geçti, Kur'an kursu Hocalığı yapmaya başladı. Maalesef. Ödemiş'te maarif memuru olarak sürülen müfettiş Orhan Ergun da, 27 Mayıs ihtilalinden sonra hem haklarını aldı, hem de tekrar ilk öğretim müfettişi oldu.

Tire'ye hizmeti getiren Kemal Hepşen'dir

-Risale-i Nurları ilk defa nasıl duydunuz ve tanıdınız?

-İlkokulu bitirdikten sonra, helvacı Ali Usta vardı, onun yanına verdiler beni. Orda şoför Yörük Süleyman vardı, gayet mütedeyyin bir adamdı. İlk defa ondan duydum Risale-i Nurları, 12 yaşındaydım. O: "Bediüzzamanı zehirlediler… şöyle eziyet ediyorlar, böyle eziyet ediyorlar.." diye anlatırdı. Üstada karşı bir muhabbetim doğmuştu, ama davasının ne olduğunu, nasıl olduğunu da bilmiyordum.

1950 seçimlerinden sonra, Tire Demokrat Parti İlçe Teşkilatı azası genç bir arkadaşımız vardı. O bize İzmir Karşıyaka'da toplantılar yapıldığını, ancak hattı Kur'an öğrenirsek oraya gidebileceğimizi söylerdi. İzmir Karşıyaka'da bir kardeşin evinde oluyormuş dersler. Ben gidemedim oraya.

İzmir'de ilk hizmetleri başlatan Abdurrahman Cerrahoğlu'dur. İlk dersane ise Agora'da açılmıştı. Açanlar; Tuzcu Cahid Erdoğan, Mustafa Birlik ve Kemal Hepşen'dir. O günlerde bu dersanede daimi kalanlar ise; Osman Kara, Melik, Cahit ve Abdurrahman adında birkaç kardeşimiz idi. Ben o dersaneye çok giderdim. İzmir'de hizmet bunlardan ibaret değildi elbette. Mustafa Birlik'in Hatuniye Camisinin yanındaki dükkanı da bizim bir merkezimizdi. Hatta çok kitapları ben oradan temin ederdim. İzmir Avukatlarından Necdet Doğanata vardı. Çok ehl-i hizmet bir insandı. Onu unutamıyorum.

Tire'ye hizmeti getiren Kemal Hepşen'dir. Kendisi pamuk eksperi idi. Kemal Hepşen'den Allah bin kere razı olsun. Tire, Ödemiş, Bayındır, Torbalı, Koçarlı, Aydın, Alaşehir… buralara hizmeti götüren arkadaştır O; vefat etti, çok muhlis bir kardeşimizdi, buradaki meşhur Emin Hocanın da damadı idi.

Tire'de ilk toplu dersler Rasin Tekelinin terzi dükkanında başlamıştır. Kitapları Muzaffer Arslan getirirdi. 1957'de bir gün beni de oraya götürdüler. İlk defa derse gitmiş ve eserleri tanımış oldum. Birkaç küçük kitap aldım ve okumaya başladım. Derslerde diğer arkadaşlarla tanıştım. Ahmed Feyzi Kul Ağabey 1944 senesinde Tire'ye Risale-i Nurları getirmiş. Gençleri toparlamış… fakat hizmeti tanıyan bu gençler sonradan tarikata kaymışlar.

1957'de hizmeti tanıdıktan sonra, aynı sene içinde dersler bizim evde yapılmaya başlandı. Dr. Salih Özcan geldiğinde iki oda dolardı. Sonra merhum Nihat Kurtça evini dersane yapmıştı. Onun evi yatılı dersane olarak senelerce hizmet verdi.. diğer kardeşlerin evlerinde de gece dersleri muntazaman devam etti. Hatta 60' ihtilalinde bile dersler devam etti tire'de.

1957'den 1971'e kadar bütün sağ neşriyat Tire'de benim vasıtamla temin ediliyordu, bunlar: "Yeni İstiklal, Türk Düşüncesi, Yeşil Nur, Serdengeçti, Düşünen Adam, Bedi-ül Beyan, Seher Vakti" mecmuaları ile "Büyük Cihad, Büyük Doğu, İhlas, Uhuvvet, İttihat, Fetih" gazeteleriydi bunlar. Bunları acizane ben deruhte ettim. Hatta hiçbir eseri iade etmedim. Mali cihetini ise dayı dediğimiz Mehmed Zencirci deruhte etti. Kalan gazete ve mecmuaları tarikat toplantılarında bile dağıtırdık.

Ege Bölgesinde en büyük hizmet harekâtını yapan Salih Özcan'dır

Yalnız Ege Bölgesinde en büyük hizmet harekâtını yapan Salih Özcan'dır. Seyyid Salih, İzmir Ege Üniversitesinin açılmasıyla(2) beraber, Üstadın yanından gelip, beşinci sınıf talebesi olarak kaydoluyor buraya. Bütün buralarda, Tire ve Ege bölgesinde, çok yerlerde hizmet onun zamanında faaliyete geçti.

-Seyyid Salih Ege Üniversitesinde hangi Fakültede okuyordu?

-Tıp Fakültesinde.

-Doktor mudur Seyyid Salih Ağabey?

-Doktor unvanı ile dolaşıyordu. Tireden yetişmiş, sonradan bu üniversitenin rektörlüğünü yapmış S… ......(3) vardır. O zamanlarda Doçentti. Tire'de Salih Özcan'ın aleyhinde: "Bu zat doktor değildir" diye neşriyat yapıyordu. Biz de ispat için, Kemal Hepşen ile beraber bir gün İzmir'e gittik. "Doktor mu, değil mi?" diye. Rafet Saygılı Bey vardır ki -ileride o da rektör olacaktır--. Onun Eşrefpaşa'da kliniği vardı, oraya gittik. O, orada Salih Özcan'a: "Doktor Salih.. Doktor Salih.." diye hitap ediyordu. Bunun üzerine geldim Tire'ye, Tahtakale meydanında bağırdım: "Ben Doktor Salih'in doktor olduğunu ispat edeceğim, S... ……. da mason olmadığını ispat etsin…" diye ilan ettim. Ondan sonra sesini kesti. Meğerse tıp fakültesi beşinci sınıf talebesi doktor unvanını alıyormuş, bu anlaşılmış oldu. Ama Salih Özcan'ı, Risale-i Nur faaliyetlerinden dolayı mezun etmediler, gadre uğradı.

-Salih Özcan Ağabey Ege Bölgesini hep gezer miydi?

-Evet gezerdi. Kendisi çok faaldir. Tire'ye de gelir, bize Risale okurdu. Hatta Üstad'a ziyarete o bizi götürmüştü.

Üstad: Şimdi partiden ayrılmana müsaade etmiyorum. Yalnız müspet hareket edeceksin

-Üstad Hazretlerinizi ne zaman ziyaret ettiniz? Nasıl oldu?

-24 nisan 1959 da ziyaret ettik. Bir Cuma günü idi, Salih Özcan Ankara'dan geldi, yanında Kazım isminde muhlis bir kardeşimiz vardı. Kemal Hepşen de vardı ziyarette. Üstad Isparta'da şimdi müze olan evde kalıyordu. Cuma namazından sonra bu eve gittik. Üstad Hazretlerinin huzuruna çıktık. Üstadı karşıdan görünce benim içimden bir his geçti: "Bu ihtiyar insanı rahatsız etmek doğru değil…" gibisinden. Bizi önce talebelerin yanına aldılar. Tâhirî ağabey siyah sakallı heybetli idi. "Gel kardeşim, sen benim yanıma otur" dedi. Orada muhabbet ederken Üstad çağırdı bizi. Yedi kişi girdik Üstadın huzuruna. Birer tane minder verdiler bize. Ben iki dizimin üstüne oturamıyordum. Üstad Hazretleri: "Sen rahat otur kardeşim!" dedi. Dinlemedim. Bir daha: "Sen rahat otur kardeşim!" Üçüncüsünde: "Sen rahat oturmazsan, benim konuşmamdan hiçbir şey anlayamazsın" dedi. Ben de bağdaş kurup oturdum.

Takdim merasiminde şöyle bir şey oldu: Daha evvelden Tireden Üstada hizmetten dört isim gitmişti. Ben o zaman Demokrat Parti Ocak Başkanı idim. "Risale-i Nur'da siyaset yok" diye partiden istifa etmek istemiştim. Salih Özcan da soruvermişti Üstad'a. İşte takdim ederken sıra bana gelince: "Üstadım, işte bu kardeşimiz sormuştu.." dedi. Üstad o zaman demişti ki: "Kardeşim, ben senin şimdi partiden ayrılmana müsaade etmiyorum. Yalnız müspet hareket edeceksin.." Üstad daha evvel de aynı şekilde söylemiş. "Şimdiye kadar parti namına, bundan sonra iman hizmeti namına kalıp, iman hakikatlerini onlara tebliğ edeceksin" demişti.

Üstad o zaman Seyyid Salih için de şöyle demişti: "Seyyidler cemaati namına Seyyid Salih'i bedelime kabül ettim. Beni ziyaret etmek isteyenler, benim bedelime Seyyid Salih'i ziyaret etsinler. Seyyid Salih'i Risale-i Nurun dış işlerinin tedbirine memur ettim. Hizmetinizde Seyyid Salih'le istişare edin, ona göre hareket edin." Üstad böyle demişti bize. Biz bütün faaliyetlerimizde; ben Tirede bulunduğum 1971'e kadar Seyyid Salih'le istişare ederdik. Ahmed Feyzi ağabey, Sungur ağabey… gelirdi, bunlarla istişare ederek hizmeti yürüttük.

Üstad, Risale- i Nurlara ufacık bir eğilimi olana çok ehemmiyet veriyordu

Ben Üstada giderken bazı sualler hazırlamıştım. Ama orada Üstadı görünce unuttum hepsini. Suallerimden birisi şuydu: "Mısır Diktatörü Abdünnasır, Hutbe-i Şâmiye, Uhuvvet ve İhlâs Risalelerini Arapça olarak bastırıp, Müslüman ülkelere, Afrika'ya dağıtmıştı,. Hatta Hutbe-i Şâmiye'den, Kemal vasıtası ile bir tane de bana gelmişti. Ben de Arapça bilmediğim için, Merkez Vaizimiz Osman Bülbül'e hediye etmiştim. İşte onun için, "acaba Abdünnasır İslamiyet'e hizmet edecek mi?" diye içimden bir sual hazırlamıştım. Ama Üstadı görünce bunu unuttum. Fakat zihnimden geçenleri Üstad okumuştu. Konuşurken birden arkaya doğru dönüp, iki dizi üstüne kalkıp: "Abdünnasır da Nur Talebesidir, O da hizmete alındı" dedi. Ben kendimden geçmiştim. Abdünnasır, Mısırdaki Asuan Barajının yapımı için, Türk semalarından Rusya'ya giderken, bir beyanat vermiş. Bunu o zaman ki gazeteler yazmış. Üstada o gazetelerden bir tane gelmiş. Üstad O kısmın kupürünü kestirmiş, radyonun altında saklatmış. Zübeyr'e orada onu okuttu. Orada Abdünnasır: "Türkler İslamiyet'in mücahididir, anlaşalım İslamiyet'e hizmet edelim.." diye yazıyordu.

Ama sonradan Salih Özcan vasıtasıyla sordurdum, Üstad: "Onu vazifeden azlettim" demiş. O münafıktı, daha sonra Seyyid Kutub'u astırmıştı. Benim kanaatim: Üstad, Risale- i Nurlara ufacık bir eğilimi olana çok ehemmiyet veriyordu. Ufacık ihanet edene de…

Maalesef ben Üstadın dediklerini anlayamamıştım

-Üstad başka neler söyledi sizlere?

-"İdareye ilişmenize müsaade etmiyorum, İslamiyet hadd-i vasattır, ifrat-tefrit yapmayın, müspet hareket edin. Ben küfrün bel kemiğini, Onuncu Sözle kırdım. Bugün bunların şahlanışı, bir yaralı yılanın şahlanışı gibidir. Risale- i Nur şefkat kılıncını bıraktı, şiddet kılıncını eline aldı. Bunun önünde duramazlar artık" dedi.

-Tam anlayamadım, Risale-i Nur..?

-"Risale- i Nur şefkat kılıncını bıraktı, şiddet kılıncını eline aldı. Bunun önünde duramazlar artık" dedi Üstad.

-Şiddet kılıncı dediği nedir?

-Elmas kılıçtır.. iman hizmeti kılıncıdır.. manevi kılınçtır. "Bunun önünde duramazlar, son şahlanışlarıdır. Bu, yaralı bir yılanın son şahlanışıdır" dedi. Sonra zil çaldı, bize: "İki tane ziyaretçi gelecek, siz talebelerin odasına gidin, onlar gittikten sonra siz yine gelirsiniz" dedi. Biz talebelerin odasına geçtik, hakikaten iki kişi ufak pencereden içeriye bakıyordu. Girdiler, ama Üstad onları kabül etmemişti. Sonradan öğrendim ki meğer hizmet için gelmeyenleri Üstad kabül etmiyormuş.

Sonra memleketimize geldik. ama maalesef ben Üstadın dediklerini anlayamamıştım, hep siyasete daldık.

-Üstad Hazretlerini ziyaret ettiğinizde kaç yaşlarında idiniz?

-Tahminen 36 yaşlarında idim.

-Peki, bir farklılık gördünüz mü veya kendinizde bir şey hissettiniz mi

-Evet, içeriye girince "içim cızzzz etti" bir kere. Ama sonra Kur'an hizmetini takınmış bir başkumandan gibi, bir heybet peyda olmuştu kendinde.

Bir de, bazı ehl-i tarik arkadaşlar selam yollamışlardı benimle. "Sen içinden geçir yeter" demişlerdi. Ama unuttum ben onu. İşte Üstad onu da okudu. Çıkarken: "Aldım kabül ettim, seni vekil tayin ettim" dedi.

Üstad yüzüne baktırmazdı. Kemal Hepşen yüzüne bakmaya kalktı. Zübeyr Kardeşimiz Üstadın konuşmalarını tekrar ediyordu. Bastı tokadı..

-Kemal Hepşen Ağabeye mi?

-Hayır Zübeyr'e. "Sen niye tembih etmedin, benim yüzüme bakılması bana sıkıntı veriyor…" diye olacak, tokadı o yedi. Hem girince, hem de çıkarken Üstadın ellerini öptük biz.

-Üstad Hazretlerini tekrar ziyaret imkanınız oldu mu?

-Olmadı. 1959 da Tarihçe-i Hayat Mahkemesi oldu, Ankara'da. Tire'den ben, Çakırbeyli'den Veli, İzmir'den Mehmet Uslu (Mustafa Birlik'in kayınbiraderi) murahhas heyet olarak seçildik. O zaman Ankara'da iki tane dersane vardı. Biri Said Özdemir'in açtığı Murat Lokantasının üstü; biri de Samanpazarında Atıf Ural'ın dersanesi. Biz Milletvekilleriyle görüştük o zaman.

"Katiben meselesinde" Salih Özcan'la beraberdik

-Seyyid Salih Ege'den gittiği halde muhabereniz devam etti mi?

-Evet devam etti. Çünkü "katiben meselesinde" onunla beraberdik. Onunla gittik, ama muvaffak olamadık.

-Hangi meseleydi o?

-Katiben meselesi. Hüsrev Ağabeye beraber gitmiştik, Seyyid Salih'le. O zaman ben bu mesele sebebiyle yedi defa Hüsrev ağabeye ziyarete gitmiştim. Ama maalesef araya bazı menfi hareket yapanlar, veya "kaş yapayım derken göz çıkaranlar" girdi, Onu da yanılttılar. Baktık ki işin içinden çıkamayacağız; "biz her iki tarafın da içinde bulunmayalım" dedik.

-Siz Hüsrev ağabeye niçin ziyarete gidiyordunuz, uhuvveti sağlamak için mi?

-İşte bu katiben meselesini bastırmak için. Bazı şeyleri sonradan öğrendik ki bütün bunlar bizim Risale-i Nurları anlayamayışımızdan olmuştu, maalesef. Üstad hayattayken kendini çekmiş, değil başkasına vekalet, kendisi bile Üstadlık davası etmiyordu.

-Yani Üstad daha hayatta iken: "Said yoktur, Said'in kudret ve ehliyeti de yoktur… Tesanüdünüzden hasıl olan şahs-ı mânevinin Üstadlığı size yeter…" diyor, öyle mi?

-Evet.. evet.. evet… maalesef Risale-i Nurları anlayamayışımızdan dolayı bunlar başımıza geliyordu. Maalesef bazı büyüklerimiz de ayak uyduruyordu biz de. Hatta siyasete bile o şekilde kaydık biz.

-Küçük Ali ağabey?

-Kuleönü ziyaretimizde O harmandaydı, harmandan geldi. Orada bir ders yaptı, Kuleönünde. Ben particilikten geldiğim için ve zarar da gördüğüm için, "intikam alacağız!" diye yanıyordum. Hissiyat vardı içimde. Allah razı olsun, Küçük Ali ağabey: "Menderes'in başına bu felaket niye geldi" diye düşünüyorsunuzdur? "Maddeye ehemmiyet verildi. Manaya pek ehemmiyet verilmedi. Cenab-ı Allah da o esbabı aldı" dedi. Hakikaten tespiti çok doğruydu. Ondan sonra ben siyasetten ayrıldım. Elhamdülillah manevi bir ameliyat geçirdim. Siyasetle alakamı ondan sonra kestim.

Tire'ye Turan Dursun'u getirdiler

İhtilalden sonra Turan Dursun'a(4) Tire'de, "dinde nurculuk yoktur" diye bir konferans verdirilmek istendi. Turan Dursun Sivas Müftüsüydü o zaman. Bizim bazı kardeşler Sivas'ta askerlik yaparken tanımışlar onu. Bunlardan Necdet Alpaslan Tirelidir.. Orada Pastaneci Zekeriya'da toplanılıyor. Bu Zekeriya çok faalmiş… "Yirminci Asırda Kur'an Şakirtleri" diye bir beyanname bastırmış. Necdet bana tomarla getirdi. Ben de dağıtmıştım. Turan Dursun da derslere geliyormuş, o zaman müspetmiş. Sonra Ankara Altındağ Müftülüğüne tayin ediliyor bu. Bu konferans olayı şöyle olmuştu:

Tire'de Doğum Doktoru Ziya Ersoy vardı, masondu kendisi. Bunun karşısında da Operatör Doktor Sıtkı Güneş… o da, Ehl-i Tarik bir zattı. Bazen bizim derslere de gelirdi. Bunlar bazen birbiri ile münakaşa ediyorlardı. Doğum doktoru, "Tire Posta Gazetesi"nde aleyhimizde neşriyat yapıyordu. Biz bunu üç defa münazaraya davet ettik, üçüne de gelmedi. Üçüncüsünde Sönmez Neşriyatın Müdürü Ali İhsan Yurt denk gelmişti, ama yine gelmedi. Ali İhsan Ödemişlidir ama, İstanbul'un ilklerindendir. Üniversitenin yanında kitapçılık yaparak hizmet etmiştir. O, bir gün Tire'ye gelirken lise talebeleriyle karşılaşıyor. Onlar diyorlar ki: "Ağabey biz senden istifade etmek istiyoruz, akşamları Sakız Pastanesinde toplanıyoruz, oraya gel seninle konuşalım." Ali İhsan bize bunları söyledi. Biz gitmedik ama, Ali İhsan Eserleri çantaya doldurup Pastaneye gitti. Sakız Pastanesi o tarihlerde Tirenin lüks bir yeriydi. Neyse..

Dr. Ziya Ersoy, "Tire Yüksek Tahsil Cemiyeti" diye bir dernek kurmuştu. Çocukları o pastanede topluyor, onları orada hem yemliyor, hem de bizim aleyhimizde harekette bulunuyordu. Yalnız onların içinde Rıza Devrim isminde bir talebe vardı, onlar ne karar alırlarsa bana bildiriyordu. Müspet bir ağabeyimizin çocuğu idi Rıza. İşte bunlar "İslamiyet'te Risale-i Nur yoktur" diye konferans verdirmek için Turan Dursun'u getirmeye karar veriyorlar. Biz bunu duyunca, Bekir Berk, Ahmed Feyzi ve Mustafa Birlik'le istişare ederek ne şekilde hareket edelim diye tespitler yaptık. Bizim haricimizde beş kişi sual soracaktı. Suallerden biri de; "dinde kürtaj var mıdır?" idi. Çünkü bu mason Doktor Ziya Ersoy kürtaj yapıyordu. Hem de yaparken: "Kızım kürtaj haramdır, ama, senin hayatın tehlikede.." diye kandırıyordu. Yani tehlikeli gösterip, korkutup, kürtaja zorluyordu.

Sene 1961 veya 62, ihtilalden sonra. O sırada Tire müftüsü izinli, yerine müftü vekilliği yapan Merkez Vaizi Tahsin Üçer vardı. Onu konferansı idare etmesi için başkan yaptılar. O konuşmaya başladı. Bizimkiler de sual soruyor... O anda içeriye Mehmet Kutlular ile Ali Gürbüz geldiler. Mehmet Kutlular'ın yanında Bekir Beyin hazırladığı "Kararlar Mecmuası", Ali Gürbüz'ün yanında da Diyanet'in verdiği raporlar vardı. Onlar birer konuşma yaptılar. İş kürtaj meselesine döküldü. Müftü Turan Dursun "kürtaj caizdir" diye fetva verince; Tire Müftü Vekili Tahsin Üçer: "Sen Ömer Nasuhi Bilmen'in fıkıh kitabını oku!" diye cevap verdi. Birden bir alkış koptu dinleyicilerden. Alkış kopunca bunlar mağlup olacağını anladılar ve hemen toplandılar.

Sonra polisler Mehmed Kutlular'la Ali Gürbüz'ü içeri aldı. Millet karakolun önünde toplandı. Allah rahmet etsin Vilayet Encümen Azası Selahaddin Bey de vardı. Adalet Partisi İlçe Başkanı Turgut Aslan arkadaşımdı, hemen onu kaldırdık. Turgut Aslan karakola geldi: "Hem toplantı yapıyorsunuz, hem bu adamları ne diye tevkif ediyorsunuz" diye çıkıştı. Komiser Mehmet Çelik bizi seven biriydi aslında. Turgut ona "Mehmet Bey çık dışarı bir bak, karakol basılacak" dedi. Komiser çıktı baktı, halkı gördü. "Al bunları götür" dedi. Ben Kutlular'ı ve Ali Gürbüz'ü bir taksi tutarak İzmir'e gönderdim. Sonradan öğrendik ki, Mehmed kutlular ve Ali Gürbüz kendileri duymuşlar, o şekilde gelmişler bu konferansa, biz haber vermemiştik. Kutlular ismini de o gün duymuş olduk.

Bu doktor Ziya, bir de, Tire Posta Gazetesinde bir neşriyat yapmıştı. "Sahte Peygamber Said Nursi" diye. Sonradan doktorun bu neşriyatı kitap haline getirildi ve üç bin adet Türkiye'nin belli başlı kütüphanelerine gönderildi. Amma iki bin yediyüz tanesi geriye iade edildi. Bunu Nerden biliyorsun dersen? Allah rahmet etsin Yusuf Sındı diye postanede bir kardeşimiz vardı, onun vasıtasıyla öğrendik. Üçyüz tanesi kaldı yalnız.

İzmir'de bir "Tıp Balosu" oluyor. Bu Doktor Ziya, masaya Necla İz diye bir dansözü çıkartıp oynatıyor. Yeni Asır Gazetesi bunu yayınlayınca, ben de kestim kupürlerini Sebilürreşad ve Bugün Gazetelerine gönderdim. Bu Gazeteler bunu teşhir edip üzerine gitmişlerdi.

Demokrat parti olarak halka cevap veremedik. Çünkü: Yetişmiş keyfiyetli insanımız yoktu

Demokrat Partiden evvel biz 1950'ye kadar; ne yol, ne köprü, ne iktisat… bunları bilmiyorduk. Hem de, "Din, iman gidiyor…" diye şahlandı bu millet. Ben çekirdekten Demokrat Partiliydim. Ama maalesef, Demokrat Partili olarak, bunun cevabını, tam olarak veremedik biz. Burada Bir hadise anlatayım size:

Selim Devrim isminde bir ağabeyimiz vardı. Zamanında Halk Evi Başkanlığı yaptı. Tire Demokrat Partinin ilk kurucularındandır. 1947'de Tire İlçe Teşkilatının açılışı için Menderes geliyor Tire'ye. Selim Bey soruyor: "Din hakkında ne düşünüyorsunuz Adnan Bey?" Menderes: "Zaten biz niçin 'Dörtlü Takriri'(5) verdik, din gidiyor elden, onun için verdik…" diyor.

On sene sonra 1957'de Adnan Menderes yine İzmir'de. Fuar Sergi Salonunda yapılan Demokrat Parti İzmir İl Kongresi için gelmişti. Ben de İl Delegesi olarak kongreye iştirak ettim ve ikinci sırada, Selim ağabeyin tam arkasında oturuyordum.

Menderes Konuşmasını bitirdi, geldi, Selim ağabeyin yanına oturdu. Ben de arkalarındayım, ama konuşmalarını duyamıyordum. Ne konuştuklarını sonradan Selim Bey Tire'de anlattı bana: Demiş ki: "Adnan Bey, din hakkında böyle böyle konuşmuştuk…" diye hatırlatıyor. Menderes: "İyi ama Selim Bey, hangi meclisle yapacaksın..?" On sene sonra böyle diyordu Menderes. İşte, 1957'deki meclis böyleydi… adam haklı! neden haklı? Bir misal vereyim: Gazi Yiğitbaşı, Demokrat Parti 2. Büyük Kongresinde karar aldırdı: "Mason Loncalarının kapatılması..." diye. Ama hükümet kapatamıyordu. Kongrede alına kararı tatbik edemiyordu. Çünkü mecliste masonlar ekseriyette idi. Kadro kuracak, yetişmiş, keyfiyetli insanı, memuru da yoktu hükümetin.

Şunu da arz edeyim sana: Kongreden sonra... Maalesef… Menderes önce İzmir Eşrefpaşa'da Halk Partisinin ilçe kongresi varmış, oraya gidiyor. Sonra orada seçilen CHP ilçe azalarıyla beraber geldi Tireye. Baktık, yakasında bir "Altıok" var.

-Kimin?

-Menderes'in!

-Nasıl olur?

-Evet! Aynen öyle. Sözde bahar havası estirecek. Konuşması da şu olmuştu: "Bir elmanın iki yarısı gibiyiz biz. Birisi Halk Partisi, diğeri Demokrat parti." Yüreğimiz cızzzz etti, o zaman benim...

-Siz bunu bizzat gördünüz ve duydunuz değil mi?

-Eveet! Kulaklarımla duydum. Altı Oku da yakasında gördüm. Sözde iyi niyet gösterisi yapıyordu.

Şunu da belirteyim: 195'de Halkçıların düştüğü hataya Demokratlar da 19572de düştüler. Vatan Cephesini kurdular. Sonradan tahkikat komisyonları kurarak zalimleri mazlum yaptılar.

Tire'nin en mevki bir yerinde

bir kitapevi açmıştım

-Siz Demokrat Partide çok faal bir üye mi idiniz?

-Evet, ben hem Belediye Meclis Üyesiydim. Hem de ocak Başkanı idim. Aktif bir faaliyetim vardı. 46'dan 60'a yani ihtilale kadar, 14 sene hizmetim var partide. İhtilalden sonra ayrıldım. Yalnız ben Üstadımın bu dediği şeyleri yanlış değerlendirdim. Menfi hareketler ettik. O zaman Salih Özcan vasıtasıyla, Tire'nin en mevki bir yerinde Tarihi Tahtakale Meydanında bir yayınevi açmıştım. İhtilalde, bu menfi hareketlerimden dolayı şefkat tokadı yedim. İhtilal idaresi tarafından mallarım, kitaplarım müsadere edildiği gibi, dükkanımı da yıktılar. Dükkanda Risale- Nur neşriyatı yapıyordum. Başka dini kitaplardan da vardı.

-O menfi hareketleriniz nelerdi?

-Üstad, "Siyaset zamanı değil, imana hizmet namına.." dedi. Biz o tavsiyeye uyamadık, işi siyasete döktük. Dükkanım merkezi bir yerde olduğu için, Demokrat Partililerin ileri gelenleri geliyor, toplanıyordu. İhtilalin beşinci gününde, Salı günü dükkanım müsadere edildi. Ancak içinde bir tek Risale yoktu. Kaldırmıştım daha evvelden, tedbir almıştım. Diğer eserler alındı.

Kazma ve çekiçle dükkanımı

yıkmaya başladılar

-Kitapçı dükkanınız nasıl yıkıldı?

-İhtilalden sonra yıktırdılar dükkanımı, içini talan ettiler önce. Bir de Maraş'ta Mustafa Ramazanoğlu vardır. Onun dükkanını da öyle yapmışlar. Şöyle oldu bu hadise:

İhtilalden birkaç hafta önce idi. 27 Nisan'da üniversiteler tatil edilmiş, Kara Kuvvetleri Komutanı bir aylık bir izne çıkmıştı. O sıralarda ben Menderese 500 imzalı bir telgraf çektim: "Bu iş iyi gitmiyor, bizi teşkilatlandırın.." diye. Menderes: "Merak etmeyin, hükümet her şeyi halledecek durumdadır.." diye bir cevap vermişti. Ben de bu cevabı dükkanıma astım. Biz bir şeyler seziyorduk aslında, ama maalesef dinletemedik. İhtilalde o yazı dükkanımın duvarında asılıydı.

İhtilalden bir ay önce 27 Nisanda üniversiteler kapandı. Ankara Talebe cemiyeti başkanı da Tire'li idi, Tire'ye gelmiş. Dükkanın önündeyiz. Küçük Hacı Hafızoğlu namlı Yeni Cami imamı, bu telgrafı eski yazıyla not alıyordu. Oradan Ankara Talebe Cemiyeti Başkanı, "amca telgrafı bu yazıyla mı çekeceksin?" diye sataştı birden. "Ulan .. biz bilmiyor muyuz böyle çekilmeyeceğini, ben not alıyorum, görmüyor musun?" dedi hoca. Ben de, "sen de kim oluyorsun?" diye o talebeye müdahale edince; "Biz bu iktidarı yıkacağız…" diye bir münakaşa koptu. "Yıkarsınız, yıkamazsınız.." derken; bir de baktım Kemal Hepşen öte yanda birini tokatlayıp duruyor ki, Kemal Bey böyle tokat atacak biri değildir... Meğerse ağabeysinin oğluymuş tokatladığı, yani yeğeni. O da talebe.

İşte böyle hallerde iken ihtilal oldu. Anlattığım sebeplerden dolayı, en çok kızdıkları bendim. İhtilalin beşinci günü bir Salı, dükkanıma, askerler amelelerle beraber geldiler. Kitaplar müsadere edildi. Kazma ile çekiçle dükkanımı yıkmaya başladılar. İçeride Kaymakam ve Emniyet Amiri de vardı, bakıyorlardı. Ben onlara: "Bakın! Eğer müessif bir hadise olursa karışmam!" dedim. O zaman Kaymakam, garnizon komutanına telefon etti. Garnizon komutanı: "Askerler çekilsin, kendisi yıksın" demiş. Biz de kendimiz yıktık, kaldırdık. Olay bu şekilde olmuştu.

-Dükkan baraka şeklinde miydi

-Baraka halinde idi. beş buçuk metre cepheli çok güzel bir dükkandı. Tahtakale semtinde meydanda Tire'nin en merkezinde idi. Ama o hareketlerimi ben şimdi beğenmiyorum. Şefkat tokadı yemiştik. Üstadı yanlış anlamıştım.

İhtilalden evvel üç defa benim kitaplarımı müsadere etmişlerdi. Ama üçünde de gittim kitaplarımı geri aldım ben. İhtilalde Savcı Ziya Bey bana: "Sen bu suçu niye işledin?" deyince, ben dedim: "Bu suçu ben işlemedim, sen işledin. Sen üç defa bu kitapları bana iade ettin mi? Ettin! Madem suçtu, o zaman niye üç defa bana iade ettin?" deyince bu sefer savcı üçbuçuk atmaya başladı.

1957, 58, 59 yıllarında Demokrat Partililerin çoğu Halk Partiye meyletmeye başlamıştı. İhtilalde Particileri ve Nurcuları içeri aldılar. Ben üç gün yattım. Fakat Elhamdülillah Tire'de hizmetler hiçbir zaman aksamadı.

Ali Katıöz evladımdan bin kere fazladır

-Tireden Manisa'ya ne zaman ve niçin geldiniz?

-1971'de geldim Tireden. Tireli Nihat Kurtça'yı bilirsiniz. Acizane hizmete sokan bendim onu. İhtilalden sonraydı, bir Ramazan günü aldım, ben bunu derse götürdüm. O gün de Muzaffer Arslan vardı, Muzaffer sayesinde hizmete girdi o. Nihat benim hem mahallede çocukluk arkadaşımdı, hem de partide beraberdik. Aramızda bazı ihtilaflarımız oldu. Çok menfi hareketleri oldu… Ağabeyler beni kıskanıyor zannettiler. Halbuki menfi hareketler iyi netice vermiyordu. O yüzden, "bu iş, Nihat-Saim meselesi haline geldi…" dedim. Manisa'da Ali Katıöz benim damadımdır. Allah bin kere razı olsun, damadım değil, evladımdan bin kere fazladır. Onlar beni aldılar, buraya, Manisa'ya getirdiler, Manisa'ya gelmemin kısmen sebebi budur. 1971 Senesinde buraya gelmiş olduk. Tire ile irtibatım kesildi.

-Ali Katıöz Hocaefendinin burada büyük hizmetleri var?..

-Evet, şunu da tebarüz ettirmek istiyorum. Ben ihtilalden çıktım, kızım daha 16 yaşına yeni girmişti. Nur Talebesi, hem de hoca diye kızımı verdim Ona. Bir Hadis okumuştum o zaman: "Müslüman birisi kızını isteyip de vermezseniz… ilh.." diye. Ben şimdi o hadisin emrine uyduğum için meyvelerini topluyorum. Damadımın dünya çapında hizmetleri var. Arapça bilir, kendisini çok iyi yetiştirmiştir.

İki kere hapis yattım ve vasiyetim

-Hizmetle ilgili başınıza gelen bir mahkeme, bir hapis hadisesi var mı?

-İki defa hapse girdim, mahkemeye verildim.

Birincisi: Tirede. Tevkif tarihi 18.07.1960, ihtilalden sonra. Üç gün yattık tahliye edildik. Ancak son duruşma 23.11.1960 da yapıldı, sonra af kanunu çıktı ve dava düştü. Maznunlar: Mehmet Aksoy, Saim Köseoğlu, Rasih Güvenç, Kemal Hepşen, Dr. Sıtkı Güneş, Mustafa Beyaz, Zühtü Akyol, Rasin Tekeli.

İkincisi: Tire'de evlerimiz ve işyerlerimiz arandı. 27. 04. 1965 te tevkif edildik. 10.06.1965 de Ödemişten tahliye olduk. Duruşma yedi celse sürdü, sekizincide yine af kapsamına girdik, dava düştü. Maznunlar: Raif Keseli, Rasin Tekeli, Zühdü Akyol, Mustafa Önel, Ahmet Kabak, Nihat Kurtça, Saim Köseoğlu.

(Saim Köseoğlu Ağabeyimiz her iki hapishanede çekilmiş, iki eski fotoğraf verdi bize. Fotoğrafların arkasına, evinde, masasında gördüğümüz eski daktilosu ile oldukça duygusal ifadelerle vasiyetini yazmıştı:) Şöyle ki:

Vasiyetim: "Ben miras olarak evladlarıma bu iki fotoğrafı bırakıyorum. Çünkü: Elhamdülillah Tire'mizde o kadar ulema ve alim varken, bu asırda (Cenab-ı Mevla'ya şükürler olsun) benim gibi bir mübtediyi Kur'an hizmetinde istihdam etti. Mevtimden sonra bana hayır yapmak isterseniz, doğrudan doğruya Kuran hizmetine sarf ediniz. Ve niyetinizde ödemesine muktedir olamadığım borçlarımın yerine niyet ediniz. Terekem yok, vasiyetim bundan ibaret. Yalnız cenazemi Tire'ye istiyorum. Tireliler de öyle istiyorlar. Bu arzumu yerine getirirseniz memnun olurum. Evladlarıma ve cümle kardeşlerime ve tanıdık, tanımadık bütün insanlara, hakkımı helal ettim. Beni tanıyanlar da haklarını helal etsinler. EL BAKİ HÜVEL BAKİ Saim Köseoğlu."

-Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

-Evet bir şey söylemek istiyorum:

"Dünyayı kazanmak istiyorsanız Risale-i Nur okuyunuz, Ahireti kazanmak istiyorsanız Risale-i Nur okuyunuz, ömrünüze bereket kazanmak istiyorsanız Risale-i Nur okuyunuz, kazancınıza bereket kazanmak istiyorsanız Risale-i Nur okuyunuz, iyi evlad kazanmak istiyorsanız Risale-i Nur okuyunuz.

Bizim gayemiz: Yalnız Müslümanlar değil, insaniyetin kurtulmasıdır. Şahs-i Mâneviye bağlanmaktır, şahıslara bağlanmak değildir. Risale-i Nurları okumak ve yaşamaktır. Çok okumuşsun ama yaşamamışsın, anlamamışsın kıymeti yok.

 

Dipnotlar:

1- Bahsi geçen bu öğretmenin adını Sâim ağabey sonradan, yazmamamı rica etti. Şöyle ki: Hatıraları tashih için kendisine gönderdiğimde, Sâim Ağabey telefon etti: "Ömer Kardeş, bu F…. Hocanın oğlunun biri şimdi Risale-i Nur talebesidir. Belki rencide olabilir. Onun için adını çıkaralım" dedi. Birden çok duygulanmıştım, gözlerim yaşardı… Aklıma Ebu Cehil'in Oğlu 'İkrime' (R.A.) geldi... Resulullah da, İkrime'nin yanında babasından bahsedilmesini yasaklamıştı… Tarih tekerrür ediyordu….

2- Ege Üniversitesi 1955 te açılmıştır

3- Bu zatın da ismi bizde mahfuzdur. Saim Ağabey bunun da kardeşinin 'Nur Talebesi' olduğunu bildirerek; "belki üzülürler, adını zikretmeyelim" dedi. Ben de bu ismi çıkardım.

4- Turan Dursun takvimler 4 Eylül 1990'ı gösterirken silahlı saldırıya uğrar ve ölür. Ateistliğe kadar uzanan maceralı bir hayatı vardır.

5- Haziran 1945'de CHP içinden dört milletvekili meclis grubunda açık olarak görüşülmek üzere bir teklif verdiler. Bu kişiler Celal Bayar (İzmir), Refik Koraltan (İçel), Adnan Menderes (Aydın), Fuat Köprülü (Kars) idi. Dört kişi verdiği için Dörtlü Takrir diye anıldı.

Dörtlü Takrir, bir demokrasi isteğiydi. Ana fikri, bütün dünya hürriyet ve demokrasiye geçerken, Türkiye'nin de tek parti demokrasisinden kurtulması, serbest seçimler, basın hürriyeti idi.

Ancak, CHP bu dört kişiye şiddetle karşı çıktı. Önce Menderes ile Köprülü partiden ihraç edildi. Sonra bunları savunan Koraltan atıldı ve arkasından Celal Bayar da istifa etti. Ancak 6 ay sonra Ocak 1946'da ilk demokrasi hamlesini yapan bu dört mebus, Demokrat Parti'yi kurdular.


Ömer Özcan

https://twitter.com/CevaplarOrg

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.

Kevser:2

GÜNÜN HADİSİ

Îmân altmış bu kadar şu'bedir. Hayâ da îmânın bir şu'besidir.

BUHARİ,KİTÂBÜ'L-ÎMÂN, EBU HUREYRE(r.a.)'dan

TARİHTE BU HAFTA

*Kanije müdafaası(18 Kasım 1601) *Hz.Fatıma'nın(r.anha) Vefatı(22 Kasım 632) *İstanbul'un Müttefikler Tarafından İşgali(23 Kasım 1918) *Alparslan'ın Şehadeti(24 Kasım 1072) *Öğretmenler Günü(24 Kasım)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI