Cevaplar.Org

MEHMED KIRKINCI

Mehmed Kırkıncı Hoca Efendi, âlimler ve hocalar diyârı olan Erzurum ilinin, merkez köylerinden Güllüce’de, 1928 senesinde dünyaya gözlerini açtı. Koyun tüccarı olan babası Celâlettin Efendi işi gereği Erzurum’la sıkı münasebet halindeydi. Âlimlere ve ilme çok düşkündü.


2013-04-30 11:07:18

Mehmed Kırkıncı Hoca Efendi, âlimler ve hocalar diyârı olan Erzurum ilinin, merkez köylerinden Güllüce'de, 1928 senesinde dünyaya gözlerini açtı. Koyun tüccarı olan babası Celâlettin Efendi işi gereği Erzurum'la sıkı münasebet halindeydi. Âlimlere ve ilme çok düşkündü. Oğlu Mehmed'in ve Musa'nın da ilim tahsil etmesini arzu ediyor, bunun zeminini hazırlamak istiyordu. Bu sebeble 1940 senesinde küçük Mehmed henüz 12 yaşında iken Erzurum'a taşındı. Baba Celâleddin Efendi, İhmal Mahallesinde evini aldı ve Gürcü Kapı'da da bir dükkan açtı. 

 İleride, Kur'ân ve îmân hizmetlerinin çok kıymetli hâlis bir hizmetkârı olacak olan küçük Mehmed'in, yorulmaz ve tok olmaz yolculuğu, evlerinin karşısındaki Caminin İmamı Mehmed Efendi ve oğlu Ziyaeddin ile tanışmasıyla başlamış olur. Erzurum evliyâsından Rauf Efendi ve Hüsnü Efendinin tavsiyeleri ile Ulemâdan Mustafa Necati Efendiye talebe olur. Bu zat ilk hocasıdır.

 Rahmetli Celâleddin Efendi oğlu için ilim tezgâhını hazırlamış, murâdına ermişti. İleride büyük sıkıntılar ve hapis hayatları yaşayacak olan evladı Mehmed için kendisini tenkit eden dostlarına iftiharla: "Ben oğlumu bu yolda feda ettim" diyecekti. 1960 ihtilâlinde Türkiye'de müessir 300 kişinin toplandığı Sivas tecrit kampı başlar… Bittiğinde Kırkıncı Hocamız eve döner ve ailesine koğuştaki hizmetlerini aşk ve şevkle anlatır. Baba Celâlettin Efendi buna çok memnun olur ve: "Ben korktum ki sen orada Nur hizmetinden usanıp geri çekileceksin. Fakat seni böyle hizmette aşk ve şevk içerisinde görmek beni sürûrlara gark etti. Oğlum, zaten meşakkat ve ızdıraplar bu kudsî yolun şanındandır" diyerek desteğini sürdürür.

Mehmed Kırkıncı Hoca Efendi; bu memleketi idare eden siyasilerle, yazar ve ilim adamlarıyla; siyaset nâmına değil; belki, milletin ve vatanın selâmeti için, zaman zaman görüşmüş veya mektuplarla onlara yol gösterici uyarılarda bulunmuştur.

Kırkıncı Hocamızın Hikmet Pırıltıları, Nükteler, Kader Nedir, İnsan Millet ve Devlet, İrşad Sahasında Bediüzzaman, Bediüzzaman'ı Nasıl Tanıdım, Cihad Sahasında Bediüzzaman, Dar'ül-Harp nedir, Gönül Damlaları, Hayatım-Hatıralarım gibi çok sayıda eserleri bulunmaktadır.

Bundan sonrasını Mehmed Kırkıncı Hoca Efendi'nin lûtfedip yazıp gönderdiği ve bizim tespit ettiğimiz kendi ifâdelerinden okuyalım.

 BEDİÜZZAMAN'I BANA HOCALARIM ANLATMIŞTI

 Küçüklüğümde, köyümüzün büyükleri arasında Bediüzzaman lâkabıyla şöhret bulan zâttan sık sık söz edilirdi. 1940'da şehre gelince şehir halkında da aynı muhabbeti, yani Bediüzzaman sevgisini görmüştüm. Orada da Bediüzzaman'ın kahramanlıkları, kerâmetleri dilden dile dolaşıyordu. Bu bende büyük bir merak ve alâka uyandırmıştı.

Tahsil hayatımda ilk hocam, Mustafa Necati Efendi'dir. Kendisinden 1941-1946 seneleri arasında ders aldım. Her zaman Bediüzzaman'dan bahseder, takdir ve hürmetle onun kahramanlıklarını ve dehâ derecesindeki zekâsını anlatırdı.

 İkinci hocam, 1946'dan sonra ders aldığım Hacı Faruk Bey de aynı şekilde Bediüzzaman Hazretlerinin ilmini, meziyetlerini hep anlatırdı. Kendisi hem din hem de fen ve felsefede derin bir vukufiyete sâhipti. Bediüzzaman'ın Erzurum'a ilk gelişinde bir ay hizmetini yapmış. Derdi ki: "O, sohbetlerinde bu asrın hastalık ve ızdıraplarını hakkıyla teşhis ederdi. O'nun bu mümtaz meziyetleriyle, istikbalin mânevî hekimi olacağını tâ o zamanlar hissetmiştim."

 Üçüncü Hocam, Solakzâde Sâdık Efendi de Bediüzzaman Hazretlerinin tam bir hayranı idi. Kendisinden 1948-1951 yılları arasında mantık, usûl-ü fıkıh ve ilm-i kelâm derslerini aldım. Bu hocam derdi ki: "O, nâdirü'ül-vücûd bir insandır. İlmin ve irfanın zirvesindedir. Ruhunda büyük bir cihad aşkı vardır. Onda bu memleketin terakkisine mâni bütün engelleri aşacak bir istidat görünüyordu. Kendisinin Erzurum'da kaldığı müddetçe bir çok sohbetinde bulunmuştum."

 Dördüncü Hocam, Nâdir Efendi ise –Şarkın tanınmış âlimlerinden biridir– diğer hocalarıma göre Bediüzzaman'ın hem Eski Said, hem de Yeni Said dönemlerini daha iyi biliyor ve şöyle diyordu: "Ben Seyyid Şerif-i Abdülkahir Cürcaniyi, Taftazaniyi; İbn-i Sina, Aristo gibi mantık üstadlarının eserlerini de okudum. Bediüzzaman'ın İşârat-ül İ'caz'ını okuduktan sonra, bu belagat dâhilerinin sezemediği bir çok nokta ve nükteleri hârikulade bir şekilde Bediüzzamanın keşfetmiş olduğunu gördüm. Kızıl İ'caz isimli eserini tam bir yıl tedkik ettim, onda serdedilen kaideleri Aristo ve İbn-i Sina gibi mantık üstadlarının tasavvur bile edemediklerini anladım" derdi.

İşte, Bediüzzaman hakkında hocalarımdan edindiğim bu malûmatlar ile, ruhumda şiddetli bir arzu ile onu tanımak ve okumak ateşi yandırmıştı. İlk defa Hocam Nâdir Efendi'den Münazarat kitabını alarak okudum. Çok etkilendim ve çok istifade ettim. Orada geçen Van, Horhor Medresesi tâbirleri kalbime bir kemend attı ki, oraları ziyâret etmek iştiyak ve heyecanı içimde uyandı. Daha sonra Üstadın diğer eserlerini okumaya devam ettim. Van, Horhor, Erek Dağı, Zernebat.. ziyâretlerimi gerçekleştirdim, oradaki taleberiyle tanıştım. Onların hâtıralarını dinledim ve gördüm.

ÜSTAD HAZRETLERİNİ ZİYARET İÇİN YOLA ÇIKTIK

 Risale-i Nurları okudukça ve bu seyahatlerim neticesinde kalbimde Üstadımızı görmek, ziyaret etmek arzusu cevelan etmeye başlamıştı. Nihayet bu arzu ve iştiyak 1956 senesinde tahakkuk etti, şöyle ki: Yanımda okuyan Molla Zekeriya isimli bir talebeyle bir Haziran sabahı, Trabzon, Samsun, Ankara güzergâhından Isparta'ya gitmek üzere yola çıktık.

 Samsun'daki molamızda harika bir tevâfukla akşam namazını kılmak için gittiğimiz camide subay elbiseleri içinde Sungur Ağabeyle karşılaştık. Sungur Ağabey o sırada askerliğini yapıyormuş. İsmini çok duyduğum halde, kendisini ilk defa görüyordum. Doğrusu bu tevâfuk inâyet-i İlâhiyeden başka bir şey değildi. Onun için Allah'a şükrettim. Beraberce bir dostun evine gittik. O gece tatlı sohbetlerde bulunduk. Bu şekilde, bugün gideriz, yarın gideriz derken tam bir hafta Samsunda beklemişiz. Sungur ağabeyden bir türlü ayrılamıyordum. Mustafa Sungur ağabey bu ilk görüşmemizde bizde derin izler bırakmıştı. Kendisinden Ankara adresini alarak istemeye istemeye Samsun'dan ayrıldık.

Ankara'ya vardık. O sırada Ankara'da yeni harflerle Sözler basılıyordu. Kardeşler gece gündüz nöbetleşe durmadan çalışıyorlardı. Büyük bir mahrumiyet içinde idiler. Sabahları 3-5 zeytin, öğle ve akşamları ekseriye şehriye çorbası.. Bunlar kimler miydi? Said Özdemir, Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu, Mehmet Emin Birinci… idi bu kahramanlar. Isparta'ya müteveccihen ayrılmak istediğimizde Atıf Ural bize: "Sözlerin yeni çıkan şu formasını Üstadımıza verin. Üstad tashih ediyor, hem hizmet etmiş olursunuz, hem de Üstad sizi memnuniyetle kabul eder" dedi. Sonra Rüşdü Çakın ağabeyin adresini verdi bize..

ISPARTA'YA VARDIK AMA…

Nihayet Konya üzerinden Isparta'ya vâsıl olduk. Bir câmide yine bir tevafukla Rüşdü (Çakın) Ağabeyi tanıyanları bulduk. Bizi Rüşdü Ağabeyin dükkanına götürdüler. Rüşdü Ağabey bize Üstad'dan ve onun hâtıralarından bahsettiler. Sohbetine doyum olmuyordu. Fakat bizim aklımız Üstad'da idi. Ne zaman ziyâret edebileceğimizi sorduk. "İkindiden sonra" dedi.

İkindiyi bir camide kıldıktan sonra Rüşdü Ağabey: "Aman dikkat edin, bizi takip edebilirler, anlarlarsa sizi karakola götürüp sıkıntı verirler" diye tembih etti. Rüşdü Ağabey önde biz arkada yola koyulduk. Ana caddeden ara sokaklara girdi. O, şaşırtmaca yaparak önce güneye, birkaç sokak sonra doğuya.. daha sonra tekrar yön değiştiriyordu. Sonunda Rüşdü Efendi bir evin önünde durdu, bize bir işaret yaptı, biz durduk. Kapı açılınca O hemen içeriye daldı, arkasından biz. Merdiveni tırmanmaya başladık. Baktık merdiven başında, gür kaşlı, heybetli biri duruyor. Rüşdü Ağabey bizi tanıştırdı. Bu Tâhirî Ağabeydi. Heybetli ve celâdetli fakat bir o kadar da mütevazi idi. Kendisine formayı ve yolda Üstadın yanında utanır sıkılır belki konuşamam diye yazdığım mektubu verdim. Aldı ve Üstadın odasına girdi. Geri döndü, "Üstad'a söyledim sizi kabul edecek, biraz bekleyin" dedi.

GÖNLÜMÜN SEMASINA NURLU BİR DOLUNAY DOĞMUŞTU..

BEDİÜZZAMAN TEŞRİF BUYURMUŞTU

 Salon oldukça sade idi. Yere serilen halılar, tahta zemini bile tam örtmemişti. Oturacak tahta bir divandan başka bir şey yoktu. Duvarlar çıplaktı. Fakat sultan saraylarında bile bulunmayan derûnî bir hava vardı, huzur vardı. Bütün yorgunluklarımı unutmuştum.

Kapı hafifçe aralandı, gönlümün semasına nurlu bir dolunay doğmuştu.. Bediüzzaman teşrif buyurmuştu. Ayağa fırladık, ellerini öptük. Tebessümle "hoş geldiniz" dedi. Oturduk, Tâhirî Ağabeye okuması için yolda yazdığım mektubu verdi. Tâhirî Ağabey "Üstadımızın Cihan Harbinden önce Erzurum'a geldiğini, bir ay Kurşunlu Câmiinde kaldığını, âlimlerle sohbetlerde bulunduğunu" söyledi. Sonra mektubu okudu. Üstadımız mütebessümane dinledi ve duada bulundular. Daha sonra Üstadımız Ankaradan getirdiğim Sözler formasını sürÛrla çevirmeye başladı. Bize dönerek "Risale-i Nur'lar, çok yakın bir zamanda baş tacı olacaktır. Öyle zaman gelecek ki, satırları altınla yazılacak, radyo dili ile bütün dünyaya neşrolunacaktır…" diye işaretlerde bulundu. Daha sonra Risale-i Nurları okumanın ehemmiyeti üzerinde konuştu, nazarları eserlere teveccüh ettiriyordu. "Uzaklardan buralar gelmenize hiç lüzum yok. Risale-i Nurları okuyan benimle görüşmüş ve benden ders almış gibidir. Sizler buraya gelince ben minnet altında kalıyorum. Sizlerin hiç olmazsa yol paranızı vereyim" dediler.

Üstad'ı dikkatle dinliyor, kendisini hayran hayran seyrediyordum. Konuşurken sağ elini yer yer sol dizine hafifçe vuruyordu. Her hareketi nezaket ve nezahet içindeydi. Tecessüm etmiş bir nur gibiydi. O anda, vücuduma bir hiffet, ruhuma bir inşirah, idrakime bir intibah geldi. O'ndaki nûranî letafet, gönlümü feyziyle vecde ve ruhumu şevkiyle ihtizaza getirmişti. Yaşına rağmen delikanlı gibi zinde idi. Yorgunluk eseri görünmüyordu. Rengi hafif pembe, boyu ortanın üzerindeydi. Zarif bir endamı vardı. Dudaklarında letâfetli bir tebessüm, gözlerinde şefkat pırıltıları vardı. Ensesinden ve şakaklarından aşağı doğru dökülen gür ve beyaz saçları dikkatimi çekmişti.

Formayı "Zübeyr oku!" diyerek uzattı. Zübeyr Ağabey edeble alarak okumaya başladı. "Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef' zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidâyet dalâlet, nûr nâr, iman küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsarlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad, birbiriyle çarpışıyor. Daima…" Okunan bu parça, sanki benim az önce sokaklardan geçerken yaşadığım hâlet-i rûhiyeme, suallerime ve istifhamlarıma kerametvârî bir cevap olmuştu. İçim tarifsiz bir heyecana kapılmış, hissiyatımda coşkun dalgalar husûle gelmişti.

Üstad daha sonra bizlere müteveccihen "Risale-i Nur, yalnız cüz'i bir tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor…" gibi mektublardan okuttu. Sonra Üstad kalktı ve bir nazar-ı tebessümle başımı okşayıp dua ederek tâltif buyurdu. Selam vererek yanımızdan odasına doğru uzaklaşırken, maddî-mânevî varlığımı da peşinden sürüklüyordu.

BU ZİYARETTEN SONRA RİSALE-İ NURLARI BÜYÜK BİR AZİMLE YENİDEN OKUMAYA BAŞLADIM

Millet ve memleketimizin geleceği hakkındaki bütün endişelerim bu ziyaretle silinip gitmişti. İstikbale güvenle bakmaya başlamıştım. Risale-i Nurların Anadolunun her köşesine yerleşeceğine inancım tam kuvvetlendi. Bu eserlerin intişarının beşerî hiçbir kuvvetle bertaraf edilemeyeceğine, aksine daima parlayacağına tam olarak kanaat getirdim. Üstadımız odasına girdikten sonra hizmetindeki ağabeylerle sohbetlerde bulunduk. Onlardaki ihlâs, şevk ve azm'i müşâhede ettim. Üstad'a azim bir sadakatla bağlı olan bu Isparta Kahramanlarını seyrederken Ashab-ı Suffeyi hatırladım. Onları gönülden tebrik ettim.

Ispartadan ayrılıp Barlaya, Üstadın evine, kabristana, Çam Dağına, Barla Gölüne.. ziyâretlerde bulunduk. Oralardaki Nur talebeleri ile sohbetlerimiz oldu. Onların hatıralarını dinledik.

Erzuruma döndüğümüzde bu seyahatım şevk ve gayretimi kat kat arttırmıştı. Bu ziyaret ve seyahattan aldığım şevk ve gayretle Risale-i Nur'u büyük bir azimle yeniden okumaya koyuldum. Dersler başlattık, bu vesile ile Nurlardan istifade edenlerin sayısı günbegün çoğaldı. Başta çevre il ve ilçelerle münasebetler kurup, ziyaretler dersler tertip ettik. Bu şekilde hizmet Erzurum'un çevre il ve ilçelerinde ve bütün şarkî Anadoluda hızla yayılmaya başladı.

AĞABEYLERLE MUHTELİF HATIRALARIM

ZÜBEYİR AĞABEY İLE

SADAKATI NASIL ANLAMALIYIZ?

 Üstad Hazretleri dünyasını değişince, Zübeyir Ağabey Eskişehir'e geldi ve Abdülvahid Tabakçı'nın evinde kalmaya başladı. Beni de yanına çağırdı ve gittiğimde şöyle dedi: Hocam, Üstadın hizmetinde bulunmak kolay değildi. Bu yüzden ben, Bayram ve Tâhir abi Risale-i Nurları okuyamadık. Bizler Üstadın hizmetini ancak deruhte ediyorduk. Bizim içimizde Sungur ile Ceylan Risaleleri okudular. Bu bakımdan sizinle beraber Risale-i Nurdan bazı mevzuları okuyup mütalaa edelim. İlk defa kader risalesinden başladık ve epey zaman beraber kalıp bir çok risaleyi mütalaa ettik.

Bir gün sohbet esnasında kendisine "Zübeyir Ağabey; Sadakati nasıl anlamalıyız" diye sordum. Bunun üzerine Zübeyir Ağabey bütün risaleleri hızlı bir şekilde sehpanın üzerine koydu ve şöyle dedi. "Hocam şimdi bana deseler ki, bu eserleri okursan cehenneme, okumazsan Cennete gideceksin. Vallahi ben bu eserleri okuyup Cehenneme gitmeye razı olurum, onları okumaktan asla vazgeçmem.

"İTİDAL-İ DEM" NEDİR?

Yine bir gün kendisine Üstadımız itidal-i demden bahsediyor. "İtidal-i dem" nedir? Bunu nasıl anlamalıyız? Diye sordum. Zübeyir Ağabey şöyle dedi: Hocam Isparta'da Üstadla beraber akşam namazını kıldıktan sonra bende aynı şeyi Üstada sordum. Sandalyede oturan Üstadımız, ayak ayak üstüne attı ve şöyle dedi: "Eğer şimdi İngiliz ve Fransızlar bu anda başımızdan aşağı bomba yağdırsalar, Zübeyir bir kahve yap derim." Evet Üstad hayatı boyunca üç kez ayak ayak üstüne atmıştır.

ÜSTAD, YUMURTAYI DAHİ KIRARAK DEĞİL…

Zübeyr Ağabey anlatmaya devam ediyor: Üstad sık sık kıra giderdi.

Yine bir gün kendisi kıra giderken bayramın yaklaştığını söyledi ve bizden temizlik yapmamızı istedi. Çünkü Üstad temizliğe çok dikkat ederdi ve çamaşırlarını kirlenmeden değişirdi.

Biz temizliği bitirdik ve çoktan beri bozulmuş depoda duran iki florasan lambasını da kırıp çöpe attık. Üstad döndüğünde; Zübeyir temizliği yaptınız mı? diye sordu. Ben de: Evet üstadım yaptık dedim. Aferin Zübeyir çok iyi etmişsiniz dedi ve florasanları ne yaptığımızı sordu. Ben de çekinerek "Üstadım işe yaramadığı için kırıp attık" dedim." Bunun üzerine Üsdad: "Fesübhanallah bu insan oğlunda ne kadar da meylü-t tahrip var." dedi.

Evet Üstad, yumurtayı dahi kırarak değil, onu bir ucundan açarak yerdi ve kabuklarını dahi kırmazdı.

ZÜBEYİR AĞABEYİN ÖRNEK DAVRANIŞI

Zübeyir Ağabeyin şu örnek davranışını ve hassasiyetini de nazarınıza sunmak isterim. Yine bir gün bana Erzurum'da hizmete ait olan mülklerin tapusunun kimin üzerine olduğunu ve benim üzerime tapu kaydı olup olmadığını sordu. Ben de onları nur talebelerin üzerine tapu yaptırdığımı söyleyince şöyle dedi: Hocam, benim üzerime hizmet adına kayıtlı hiçbir şey yoktur, ben üzerime hiçbir şey almadım. Konya'da bulunan kardeşimi de bir gün yanıma çağırdım ve ona şöyle dedim: "Eğer ben öldükten sonra herhangi bir kimse benden alacağı olduğunu söylerse onu hemen ver; fakat benim alacağım var diye birisi bir şey getirirse onu alma dedim". Zübeyir ağabeyin bu davranışı bana örnek oldu ve 1979 da Erzurum Kültür ve Eğitim Vakfını kurduk ve hizmetin bütün mal varlığını bu vakfa tapu ettik.

ÜSTAD: KİM SAKALININ TELİ KADAR İSLÂMİYET'E HİZMET EDERSE, ONU KUCAKLAYIN VE TAKDİR EDİN

Yine bir gün Zübeyr Ağabey Erzurum'da çok tarikatçı var mı? Onlarla münasebetiniz nasıl? İyi geçiniyor musunuz? diye sordu. Ben de Erzurum'da bir çok tarikatın olduğunu ve özellikle de Nakşibendi tarikatının epeyce mensubu olduğunu ve onlarla çok iyi münasebetlerimizin bulunduğunu ve daima birbirimizi ziyaret ettiğimizi ifade ettim. Hususan Alvarlı Muhammed Lütfü Efendinin sohbetlerine daima katıldığımızı, o zâtın Üstadı çok sevip hürmet ettiğini ve Üstadın maruz kaldığı bu zulümlerden dolayı çok müteessir olduğunu anlattım. Bunun üzerine Zübeyir Ağabey şöyle dedi: Hocam, Üstad: "Kim sakalının teli kadar İslamiyet'e hizmet ederse, onu kucaklayın ve takdir edin" derdi. Tarikatçıların asırlardan beri yapmış oldukları hizmetler ve yetiştirmiş oldukları bu kadar mürşit ve evliyalar İslâmiyete çok büyük hizmet etmiştir.

TÂHİRİ AĞABEY İLE

ÜSTAD HAZRETLERİ: BEN O KÖFTEYİ YEMEM

Tâhirî Ağabey anlatıyor: Üstadımız, Barla'ya nefyedilmişti. Bana Isparta'da bir ev kiralamamızı ve ara sıra gidip orada kalacağını söyledi.

İnsanların Üstadın ziyaretine gelmeye cesaret edemediği ve hatta selâm vermekten bile korktuğu o zamanlar, Isparta'da hiç kimse korkusundan evini kiraya vermedi. Fitnat adında dul bir hanımefendi ben evimi Üstada kiraya veririm kimseden de korkmam ev benim değil mi diyerek, evini Üstada kiraya verdi. Fitnat Hanım, Üsdatla eve bakmaya geldiğimizi duyunca iki sandalye gönderdi ve arkasından da kahve yapıp Üstada ikram etti. Üstad kahveyi içip teşekkür etti. Üstadın bir âdeti vardı. Üstad her 15 günde bir kendi parası ile 150 gram koyun eti alır, onu iki defa çektirir ve Fitnat Hanımda Köfte yapar, ben de Üstada getirirdim. Bu hal epey zaman devam etti.

Yine bir gün Fitnat Hanım köfteyi yaptı ben de Üstada getirdim, fakat bu kez Üstad celalli bir şekilde ben o köfteyi yemem, onu geri götür dedi. Ben de köfteyi Fitnat hanımefendiye geri getirdim ve durumu izah ettim. Fitnat hanım: Gel Tâhir efendi gel, o kabahat benim diyerek şöyle bir itirafta bulundu. Tâhir efendi "Bu kez köfte yaparken, keşke bu zât ile nikâhlansam da doğrudan onun her türlü hizmetinde bulunsam ve aracıları ortadan kaldırsam diye içimden geçirmiştim. Demek onun için köfteyi yemeyip iade etti."

Evet, Tâhir abi hizmete çok büyük katkıları olan bir ağabeyimizdi.1960'lı yıllarda, Sungur Abi, Bayram Abi ve Abdülkadir Badıllı ile beraber Türkiye'nin bir çok ilini ziyaret ettik. Çok verimli ve faydalı bir seyahat oldu. Derken Isparta'ya uğradık ve Atabey'de oturan Tâhir ağabeye misafir olduk ve sabaha kadar hatıralarını dinledik. Kendisi beyzâde ve zengin bir ailedendi. O gün bize şunları anlatmıştı: Bütün gül bahçelerimi ve diğer mal varlığımı bu hizmet için harcadım, sadece oturduğum bu konak kaldı. Hanım, iki kızım ve ben senelerce bu konakta risalelerin yazılıp çoğaltılmasına çalıştık dedi ve birçok hatırasını anlattı.

Şunu da ifade etmek isterim ki, Tâhir abi İstanbul'da vefat etti. Biz de cenazesine katıldık. Cenaze namazı Fatih camisinde kılındı ve Eyüp kabristanına kadar omuzlarda taşındı. Caddeden geçerken etraftaki insanların bu vefat eden zât kim ise doğrudan cenneti gidiyor, dediklerini duydum. Allah rahmet eylesin.

Av. BEKİR BERK İLE

İNSANIN BÜYÜKLÜĞÜ MUSİBET VE TEHLİKE ÂNINDA BELLİ OLUR

Bir Ramazan ayı idi. Hacı Süleyman Arı Efendi'nin evinde iftar edip, akşam namazını kıldıktan sonra, Erzurum'un Oltu ilçesinde bulunan bir nur talebesinin mahkemesine katılmak için bir jeep ayarlayıp, Av. Bekir Berk ile beraber Oltu'ya hareket ettik. Kışın tam ortası idi.

 Oltu Dağı'na geldiğimizde tipiye yakalandık. Jeep kara saplandı, artık ne ileri ne de geri hareket etmemiz mümkün değildi. O halde iken Avukat Bekir Berk birden aşk ve şevk ile şehitliğin ehemmiyet ve kudsiyetini örneklerle anlatmaya başladı. Her şeyden umut kesmiş, âdetâ ölümümüzü bekliyorduk. Zira gece, tipi, kar ve soğuk aleyhimizde ittifak etmiş ve sebepler tamamen sükût etmişti. Tam iki saat yolda kaldık. Derken uzaktan bir ışık göründü, biraz yaklaşınca gelenin bir grayder olduğunu gördük. Grayder yolu açtı ve sürücüsü bize şöyle dedi: Belli ki, Cenab-ı Hak, beni sizin imdadınıza gönderdi. Önemli bir işim yoktu, çok cüz-i bir iş için geri dönmüştüm.

Bu vesile ile şunu da anlatmak isterim ki, İstanbul'da bir hastanede tedavi gören Bekir Berk'i ziyarete gittim. Çok ağır hasta idi. Vücudunun çeşitli yerlerine birçok hortum bağlı, yatakta yatıyordu. Çok zayıflamış âdetâ bir çocuk kadar kalmıştı. O'nun bu hâli benim rikkatime dokundu ve gayr-i ihtiyari gözlerimden yaşlar aktı. Benim üzüldüğümü gören Bekir Bey ellerini kaldırdı ve şöyle dedi: Şükürler olsun! Şükürler olsun! şikâyetçi değilim. Bu, şeker değil, şükür hastalığıdır. (Kendisi şeker hastası idi.)

O zaman îmânlı ve şuurlu bir mü'minin hastalığa bakışını ve Hz. Eyyüb Aleyhisselam gibi başına gelen musibetlere şükür ve sabırla nasıl mukabele ettiğini anladım.

ABDULLAH YEĞİN AĞABEY İLE

ABDULLAH YEĞİN AĞABEYİN SAKAL BIRAKMASI

1976 senesinde hacca gitmiştim. Bir gün Hz. Peygamberin (s.a.s.) huzurunda Cevşen-ül Kebir okuyordum. Benden daha yaşlı ve sakallı birisi karşımda duruyordu. Bana: "Cevşen okuduğuna göre belli ki, nur talebesisin ama neden sakallısın." dedi. Bu zâtın o sözünden fevkalade müteessir oldum. O zaman bende şöyle bir kanaat hâsıl oldu ki, insanların ekserisi nur talebelerini sakala ehemmiyet vermeyen ve bu sünneti işlemeyen kişiler olarak bilmektedirler.

Yine bir gün sabah namazından önce hacda bulunan Üstadımızın talebelerinden Abdullah Yeğin ağabeyle Mescid-i Saadette karşılaştım. Latifeli bir şekilde "Yeter artık Abdullah Abi! Canım ağzıma geldi, artık sakal bırakacaksın" dedim ve o zâtın söylediklerini kendisine naklettim. Kendisi de tebessüm etti. Hocam zaten ben de sakal bırakmaya niyetli idim dedi ve orada sakal-ı şerife izin verdi.

Bazı nur talebeleri, Üstadın sakalsız olmasından dolayı sakal bırakmamaktadırlar. Ancak bu durum Üstada mahsus bir haldir. Bir nur talebesinin, Üstadı her hâliyle taklid etmesi mümkün değildir. O'nun yemesi, ibâdet ve tefekkürü, dua ve zikirde bulunmasını yapmak mümkün mü? Zaten O'nun neden sakal bırakmadığı herkesin mâlumudur. Kendi ifadesiyle "Bu millette yüzde doksan sakalsız olanların içinde küçükten beri sakalsız bulundum. Bu yirmi senedir bana resmî hücumlarda bazı arkadaşlarımın sakallarını kestirmeleriyle, benim sakal bırakmadığım bir hikmet, bir inâyet-i İlâhiye olduğunu isbat etti. Eğer sakal olsaydı traş edilseydi, Risale-i Nur'a büyük bir zarardı. Çünki ölecektim, dayanamayacaktım."

Şunu da belirtmek isterim ki, Ramuz-ul Hadis te şöyle bir hadis gördüm: "Muhakkak ki Said fitnelerin içine girmiş ve sabretmiştir. O sakalsızdır." (Ramuz-ul Ehadis sh.100)

ÖMER NASUHİ BİLMEN HOCAEFENDİ İLE

BEDİÜZZAMAN İLM-İ KELAM'DA BİR TECDİD HAREKETİ YAPMIŞTIR

Büyük İslam İlmihâli ve diğer islâmî eserleri ile bu millete çok büyük hizmetler yapmış olan emekli Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhî Bilmen Hoca Efendiyi 1965 yıllarında rahmetli Osman Demirci Hoca Efendi ile beraber Fatih'teki evinde ziyareti ettik. Seksen yaşını geçmişti.

Sohbetimizin bir noktasında kendisine Bediüzzaman Hazretlerini sordum. Cevap verdi: "Bediüzzaman Hazretleri ile Dar'ül-Hikmet-ül İslâmiye'de iken tanıştım. Birkaç sohbetlerinde bulundum. O dönemde yazdığı makaleleri okurdum. Bütün İstanbul ulemâsı kendisini takdir ederdi. Fevkalade tesirli fikirleri vardır. Yalnız Sözler isimli kitabını mütalaa ettim, harikulâde bir eser olduğunu gördüm. İlm-i Kelam'da bir tecdid hareketi yapmıştır. Ayrıca îmânın bütün erkanını kemal-i vuzuhla ortaya koydu. Bediüzzaman her asırda gönderilen müçtehidlerden, müceddidlerden biridir. Tarihte hiçbir din âliminin karşılaşmadığı zorluklara maruz kalmıştır. Fakat en ağır şartlarda bile sabır ve tahammülle hizmetini yürütmüştür. Çünkü O, irşad ve ikna metodunu seçti. Bunu da kimse engelleyemezdi."

Hocamıza "biz de Risale-i Nurları okuyup neşrine çalışıyoruz" deyip ellerini öpüp dualarını istirham ederek yanından ayrıldık.

NECİP FAZIL KISAKÜREK İLE

NECİP FAZIL'IN HIRİSTİYANLARLA ALÂKALI İTİRAZINA CEVAP VE İKNA OLMASI

Mehmet Şevki Eygi'nin çıkardığı Bugün Gazetesinde Necip Fazıl Kısakürek yazılar yazıyordu.

Bir kış günü Zübeyr Ağabeyden "Hocam acele İstanbul'a gel" diye bir telefon aldım. Aynı gün uçakla İstanbul'a indim. Havaalanında Av. Bekir Berk, Mustafa Polat, Mehmet Fırıncı, Mehmet Birinci karşıladılar. Oradan Bekir Bey'in Kığılı Pasajındaki bürosuna gittik. Zübeyr Ağabey, Sungur Ağabey, Bayram Ağabey oradaydılar. Baktım Zübeyr Ağabey kravat takmış, özel bir hazırlık yapmış gibiydi. Dedi Ki: "Hocam, Necip Fazıl Bey Bugün Gazetesinde Üstad aleyhinde birkaç yazı yazdı. Üstadımızın "Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (a.s.) mensub Hıristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir." Sözüne itiraz ederek, bunun ehl-i sünnet akidesine muhalif olduğunu söylüyor. Kendisinden randevu aldık, şu anda bizi bekliyor."

Gerekli kitapları yanımıza alarak ormanlarla kaplı, içi de çok güzel döşenmiş evine gittik. Necip Fazıl Bey beni görünce "Tamam Mehmet Bey'de gelmiş, ehl-i sünnet'i bilen, şeriatı bilen birisidir, şimdi meseleyi daha rahat çözebiliriz" dedi. Sonra Tarihçe-i Hayatı getirdi ve ilgili mektubu okumaya başladı:

"Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçarelere gelen felâketler, helâketler, sefâletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye, masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

 Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç bir haberim yokken Avrupa'da Rusya'daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

Onbeşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennem'den kurtarır. Çünki âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî'ye (A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zalimlerin cebr ü şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet, onlar hakkında medeniyetin sefâhetinden ve küfranından ve felsefenin dalaletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikattan haber aldım. Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem-i şefkatten teselli buldum. (Kastamonu Lâhikası 112)

Okumayı bitirdi, bana dönerek: "Hocam, şimdi bu fikirler ehl-i sünnet ve'l cemaat mezhebine uygun mu, değil mi? Sen ne dersen razı olacağım" dedi.

 Bir tevafuk eseri birkaç gün önce ilm-i kelam dersi alan talebelere İmam-ı Gazali'nin Faysalü't Tefrika adlı kitabında o kısmı okumuştum. Dedim: "Efendim keşke o yazıları yazmadan evvel bizimle görüşseydiniz. Üstad Hazretleri itikadan Eş'ari mezhebindendir. Biz ise Maturudi mezhebindeniz. Bu konuda Eş'ari ile Maturidi mezhebi arasında görüş farklılığı vardır. Eş'ariler وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً (Biz peygamber göndermediğimiz kavme azap etmeyiz. İsrâ 15) âyetine dayanarak, kendilerine peygamber gelmemiş, dâvet ulaşmamış insanları ehl-i necat kabul ederler." Sonra Mektubat'ı açarak alakalı yeri okudum: "… zaman-ı fetrette وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً (Biz peygamber göndermediğimiz kavme azap etmeyiz. İsrâ 15) sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil'ittifak, teferruattaki hatiatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Eş'arîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlahî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla' ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz." (Mektubat 386) Devamında dedim ki: İşte İmam-ı Gazalî de Eş'ari Mezhebindendir ve kitaplarında aynı fikirleri savunmaktadır.

Necip Fazıl Bey çok hakperest bir insan olduğundan söylediklerimizi kabul ve tasdik ederek ayağa kalktı: "Şimdi o yazıları yazdığıma pişman oldum" diyerek hakkı teslim etti. Benden İmam-ı Gazalinin mevzu ile ilgili bölümü kendisine göndermemi rica etti. Ben de Erzurum'a döndüğümde mektupla İmam-ı Gazalinin Faysalü't Tefrika adlı kitabının 96. sayfasını kendisine gönderdim. Ertesi gün aynı gazetede: "Akşam Nurcuların kurmay grubuyla görüştük…" diye başlayan bir yazı yayınlayarak hatasını tashih ve telâfi etmiş oldu.

Faydalı olacağı ümidi ile İmam-ı Gazali'nin Faysalü't Tefrika adlı kitabındaki mevzuumuz ile ilgili bölümü buraya aynen derc ediyorum:

"İnancıma göre, İnşallah Allah-ü Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hrıstiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümûlüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm'ın dâveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:

Hazret-i Muhammed'in (asv) ismini hiç duymamış olanlar

Hazret-i Peygamberin ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu'cizelerini duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir. Bunlar kâfir ve mülhidlerdir.

Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hazret-i Peygamber'in ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hazret-i Peygamber'i tâ küçüklüklerinden beri "İsmi Muhammed olan, peygamberlik iddiasında bulunan birisi" olarak tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın "el-Mukaffa adında birisinin Allah'ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia ettiğini" duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hazret-i Peygamber'in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikatı araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez. Bunlar da birinci grup gibi ehl-i necattırlar."

İmam-ı Gazalinin bu yazısını Necip Fazıl'a gönderdim. Aynı zamanda Alûsi'nin, Ruhül-Meâni tefsirinin 15. cilt 42. sayfasında, İbrahim Lekkâni'nin Cevheretü't-Tevhid adlı kitabının 29. sayfasında aynı görüşü savunduğunu kendisine yazdım.

Seneler sonra Üstad'la alakalı düzenlenen sempozyumlarda gördük ki Badiüzzamanın bu mektubunun hırıstiyanlar âleminde ne kadar takdir-i şâyanla karşılanmıştır. Ve İttihad ve birliğin temel taşını oluşturduğunu, bir nevi Üstadımızın bir kerameti olduğunu hep beraber müşahede ettik

SİZLERE KOYUN OLMADIĞINIZI BİR ANLATABİLSEK

1980' li yıllarda İstanbul Beyazıt'ta bulunan fakülte apartmanındaki dersanede her akşam Risale-i Nur sohbetleri yapıyorduk. Bir gün sohbette yirmi altıncı mektuptan şu bahisler okunmakta idi. "İşte ey Ehl-i Kur'ân olan şu vatanın evladları! Altı yüz sene değil, belki Abbasiler zamanından beri bin senedir Kur'ân-ı Hakîm'in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur'ân'ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'âna ve İslâmiyete kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehacümatı def'ettiniz, tâ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيم "Allah öyle bir topluluk getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler ve Allah yolunda cihad ederler." (Mâide Sûresi, 5/54) âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. 

O gün Arabistan'dan İstanbul'a gelen Arap âlimlerinden üç kişi de bir vesile ile sohbete geldiler. Daha sonra kendilerine has kıyafetlerle derslerimize birkaç gün devam ettiler. Sohbetleri çok dikkatlice dinliyorlardı.

Bir gün ders bittikten sonra yanıma geldiler ve sohbetten çok istifade ettiklerini ve çok feyiz aldıklarını, Risale-i Nurun ve Üstad Bediüzzaman'ın kıymet ve değerini çok iyi anladıklarını, böyle mükemmel eserleri yazan bu zâtın, asrın en büyük bir müceddidi olduğunu ifade ettiler. Ben de ne müceddidi Bediüzzaman âhir zamanın Mehd-i Âzamı'dır dedim. Onlar da hakikaten böyle eserleri yazmak ancak mehdiye hastır, dediler. İçlerinden biri de, hocam eğer müsaade ederseniz bir hikaye ile size maksadımı anlatmak isterim dedi. Buyurun dedim.

Hocam "Bizim ilkokul ders kitaplarında şöyle bir hikâye anlatılmaktadır:

Annesi avcılar tarafından öldürülen bir aslan yavrusu, bir koyun sürüsüne katılmış, koyunların sütünden beslenerek büyümüş. Artık o arslan, kendisinin koyun olduğuna inanmış. Bir gün ona annelik eden koyunlardan biri, aslanı yanına almış ve ona; sen bizim cinsimizden değilsin, sen aslan cinsindensin ve bu ülkelerin kralısın. Eğer kükreyerek bir nâra atsan, bizleri tilkilerin, çakalların ve ayıların rahatsız edici seslerinden kurtarırsın demiş. Fakat aslan, kendisinin de koyun cinsinden olduğunda ısrar etmiş. Bunun üzerine koyun, aslanı bir su kuyusunun kenarına götürmüş. Şimdi şu kuyuya iyi bak. İkimiz de orada görünüyoruz. Bizler birbirimize benziyor muyuz? Baksana senin pençelerine, yelelerine onlar biz de var mı?. Seslerimiz de birbirine hiç benzemiyor. İstersen ben ses çıkarayım, sen de kükre. Bunun üzerine aslan kükrer ve gerçekten kendisinin koyun cinsinden olmadığına kanaat getirir.

İşte muhterem hocam, "biz de hayırlısı ile sizlere koyun olmadığınızı bir anlatabilsek var ya, işte o zaman iş bitecek, bütün âlem-i İslâm rahata ve huzura kavuşacak". dedi

BU DEVLETE NE CESARETLE KÂFİR DERSİNİZ?

Yine bir gün aynı dersanede başka bir Nur sohbetinde, daha önce hiç görmediğim ve cemaatimizden olmadıkları her hallerinden anlaşılan, bağdaş kurmuş ve elleri dizlerinin üzerinde üç-dört kişi vardı. Onlar birkaç gün üst üste derslerimize devam ettiler. Bir gün ders bittikten sonra çay faslında onlardan biri parmak kaldırdı ve bana hitaben: "Biz Risale-i Nur'un ismini duymuştuk, ama şimdiye kadar ne okumuş ne de dinlememiştik. Gerçekten çok harika, çok orijinal eserler. Sizin izahlarınız da cidden tatmin edici. Fakat dikkatimi çeken şu ki; siz hiç odak noktaya yanaşmadınız." dedi. Ben de "Acaba odak nokta nedir, anlat ki, uzağında mıyım, yakınında mıyım anlayayım?" dedim ve ısrar ettim. Bunun üzerine o da:

-"Siz bu kâfir devlete hiçbir şey söylemiyorsunuz." dedi. Adamın bu sözünden çok rahatsız oldum ve;

- Bir insana bile kâfir demek hatalı iken şu Müslüman milletin şahsi mânevisi olan devlete ne cesaretle kâfir dersiniz? Bu cesareti nereden alıyorsunuz? deyince

- "Ben demiyorum ki, Allah buyuruyor." dedi.

- Peki ne buyuruyor Allah? dediğim de Maide sûresindeki şu âyeti okudu. "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir."

Ben de kendisine: Her ilmin mütehassısları vardır. Siz hiç bu âyetin tefsirine baktınız mı, bu sahada söz sahibi olan müfessirler bu âyeti nasıl izah etmişler? Dedim.

Yok bakmadım, hem neden onların tefsirine bakayım ki, âyetin mânâsı gayet açıktır dedi.

-Bu âyetteki "Menlemyehküm" ifadesi "Menlem yusaddik" mânâsındadır. Yani bir insan Allah'ın indirdiği hükmü inkâr ederse kâfir olur, anlamındadır.. Aksi halde âyetlerin hükmüne inanıp da onların hükmüne göre amel etmezse sadece günahkâr ve fâsık olur. Mesela bir insan namaz hakkında Allah'ın indirdiği bir hükme inanmazsa kafir olur; indirilen hükme inanıp ta namazını kılmazsa günahkar ve fâsık olur. Zaten bütün tefsir âlimlerinin de bu âyeti böyle yorumladıklarını söyledim. Ancak kendisinin bu izahtan ikna olmadığını anlayınca; kendisine peki beyefendi, Allah Kur'ân'da yalan söylemeyi indirmiş midir? diye sordum. O da hayır indirmemiştir diye cevap verdi.. Peki siz hayatınızda hiç yalan söylemediniz mi? diye sordum. O da mutlaka söylemişimdir, dedi. O halde siz kendi küfrünüze de hükmetmiş oluyorsunuz, dedim. Nasıl yani deyince.. Ben de sizin bu âyeti anlayışınıza göre, Cenab-ı Hakk'ın emirlerine muhalif hareket eden, O'nun emirlerini yerine getirmeyen herkes kâfir olmuş oluyor. Allah korusun! dedim. Zira hatasız ve günahsız hiçbir kul yoktur ve olması da muhaldır. Çünkü her Müslüman Allah'ın hükümleriyle hakkıyla amel edemez, deyince özür diledi, ikna olduğunu ve büyük bir yanlıştan döndüğünü ifade etti.

Ben de hatadan dönmek büyük bir fazilettir. Sizi tebrik ederim dedim ve konuşmamı şöyle tamamladım:

Efendiler, devlete isyan etmek başkadır, itaat etmemek başkadır. Devletin dinimize muhalif olan emirlerine itaat etmeyiz, ama isyan da edemeyiz. Çünkü dinimizde devlete isyan etmek de yasaktır.

Burada size devlete itaatin önemini anlatan ibretli bir tarihi hadiseyi anlatmak isterim. Sizler Sokrat'i duymuşsunuzdur. Kendisi Miladi 399-469 yıllarında yaşamış ünlü Yunan filozofu ve fikir adamıdır. Gençleri sefahetten kurtarmak, onlara Allah'ı ve âhireti anlatmak için onlarla sürekli sohbetler ederdi. Bundan dolayı devlet kendisini hapse attı ve suçlu bularak idamına karar verdi. Talebeleri de kendisini hapishaneden kaçırmak için, hapishane müdürünü de ikna ederek bir araba ayarlayıp yanına geldiler. O sabahleyin idam olacağı halde yatağında rahat uyuyordu. Talebeleri Sokrat'ı uyandırdılar, karşısında talebelerini gören Sokrat şaşırır ve ne için geldiklerini ve hapishaneye nasıl girdiklerini sorar. Onlarda kendisini hapishaneden kaçıracaklarını ve arabanın dışarıda hazır olduğunu söyleyince, Sokrates kesinlikle böyle bir şeyi kabul etmeyeceğini, hapishaneden kaçarak devlete isyan etmiş olacağını bildirir. Bunun üzerine talebeleri, "Efendim siz bir fikir adamısınız bir suçunuz yok, sizi suçsuz yere idam edecekler buna nasıl göz yumalım" deyince, Sokrat iyi ya ne güzel bir suçum yok bir de suçlumu olsaydım. Kesinlikle sizinle gelemem eğer beni seviyorsanız çocuklarımın faziletli olarak yetişmesine yardımcı olunuz bu bana yeter der ve onların teklifini reddeder. Sabahleyin saat 9' da müsaade alarak Allah'a dua ve ilticada bulunur ev sonra zehir dolu kupayı içerek inandığı mefkure uğruna başını feda eder.

Akıl almaz zulüm ve işkencelere maruz kaldığı halde, daima müsbet hareket metodunu uygulayıp, bedduayı bile menfi hareket sayan, hatta kendisine hapishanelerde yer hazırlayıp, zulmedenlere bile hakkını helal eden ve talebelerine de sabrı ve müspet hareketi tavsiye eden Bediüzzaman Hazretleri de beni tevkif için gelen jandarmaya kemali emniyetle ellerimi uzatır, itaatle önlerine düşer giderim, der.

DEVLETTEN MAAŞ ALAN İMAMIN ARKASINDA KILINAN NAMAZ

Devletten Maaş Alan İmamın Peşinden Namaz Kılınmaz mı?:

Bir gün yanıma üç üniversite talebesi geldi, selâm verip oturdular. Hoş geldiniz! safalar getirdiniz!" dedim. Ancak yüz ifadelerinden bir sıkıntı içerisinde oldukları belliydi.

Kısa bir tanışma ve hasbihal sonra içlerinden biri:

- "Hocam biz sizi gıyaben çok duymuştuk, ama tanışmak ve sohbetlerinize

katılmak bir türlü nasip olmamıştı. Demek ki, nasip bugüne imiş" dedi. Ben de "Elbette her şey nasip iledir. dedim. Bunun üzerine o genç:

- Hoca'm biz kendi aramızda bir meseleyi tartıştık, bir sonuca varamayınca da bu meseleyi size sormaya geldik. Siz ne buyurursanız kabulümüzdür.

- "Ben de hayırdır, nedir meseleniz, eğer bilirsek bir cevap veririz, bilemezsek

bilenlerden sorup öğreniriz," dedim.

- Tekrar o genç: "Hoca'm, bizim bu arkadaşlarımız devletten maaş alan imamların

peşine namaz kılınmaz diyerek, imamların arkasından namaz kılmıyorlar. Camiye gittiğimizde de cemaate uymayıp, namazlarını yalnız kılıyorlar. Ben de bu imamların arkasından namaz kılınır diyorum, ama bu arkadaşlarımı bir türlü ikna edemiyorum bu konuda bizi aydınlatırsanız memnun oluruz." dedi Bunun üzerine "Devletten maaş alan imamın arkasından namaz kılınmaz" diyen arkadaşın ismini sordum. "Ahmet" dedi. Ahmet Bey sizler bu imamların peşinden niçin namaz kılmıyorsunuz diye sordum.
O da; "Hocam bu kafir devletten maaş alan imamların arkasından nasıl namaz kılalım." deyince hayret ettim ve kendisine; nerede okuyorsunuz diye sordum.

- O da Ziraat Fakültesinde okuyorum, dedi.

- Peki nerede kalıyorsunuz?

- Yurtta kalıyorum, diye cevap verdi.

- Peki yemeğinizi nerede yiyorsunuz?

- Üniversitenin Mediko Sosyal Tesisleri'nde yiyiyorum dedi.

- Ahmet Bey maddi durumunuz nasıl, ailenizin geçimi iyi mi? diye sordum.
- O da hayır hocam, ailemin durumu pek iyi değil, dedi.

-Ya öyle mi! dedim ve tekrar "Peki Ahmet Bey, ailen durumu iyi olmadığına göre

diğer masraflarını nasıl karşılıyorsun?" diye sordum.

- Devletten burs alıyorum, yani devletin verdiği bursla okuyorum diye cevap verdi.

Peki dedim Ahmet Bey, sen devlet okulunda okuyorsun, devlet yurdunda kalıp onun yemeğini yiyorsun, sonra devletin verdiği bursla diğer ihtiyaçlarını temin edip, eğitimine devam ediyorsun. Bu halde iken sen kâfir olmuyorsun da, devletten sadece maaş alan ve onun karşılığında vazifesini ifâ eden bir bîçare imamın peşinden namaz kılmıyorsun ve senin her türlü ihtiyacını deruhte eden ve milyonlarca insandan teşekkül etmiş bir şahsi mânevî olan bu devlete hangi cüretle kâfir diyebiliyorsun. Bu kadar insanın küfrüne ne cesaretle hükmediyorsun? Nasıl bir yanlışın içinde olduğunuzun farkında mısınız? Bu büyük bir cehalet ve bir hata-yı azimdir. Bu nasıl bir mantık, nasıl bir insaf ve ne acip bir mukayese. Nasıl bir İslâmi anlayış ve ne biçim bir devlet anlayışıdır hayret doğrusu, deyince birden şaşırdı, bir şey söylemeden sadece tebessümle yüzüme baktı. Yüz ifadelerinden hata ettiklerinin farkına vardıklarını hissettim. Onları bu yanlış fikirlerinden tamamen kurtarmak için konuşmama şöyle devam ettim:

Arkadaşlar, devlet bir şahs-i mânevidir. Faraza devlet, bazı cihetlerle hatalı olsa bile, binlerce cihetten faydalıdır. En kötü bir devlet, devletsizlikten binler defa iyidir. Bugün devleti olmayan ve başka devletlerin esareti altında inim inim inleyen milletlerin ne durumda olduklarının farkında değil misiniz? Allah hiçbir milleti devletsiz etmesin. Sizler, itham ettiğiniz ve suçladığınız bu devlet sayesinde okuyor, onun birçok nimetlerinden faydalanıyorsunuz. Malımızı ve namusumuzu muhafaza eden bu devlet sayesinde rahat uyuyabiliyoruz. Peki o halde, sizler neden beğenmediğiniz bu devletin üniversitelerinde okuyorsunuz? Sizin gibi düşünen insanların büyük bir yanlış için de olduğunu ve aldandıklarını iyi biliniz ve onları da bu yanlış fikirlerinden vazgeçirmeye çalışınız. Devlete ve millete faydalı insanlar olarak yetişip onun çeşitli kademelerinde görev alınız, maddî ve mânevi kalkınmamız için gece gündüz demeden çalışınız, o zaman sizlerin sayesinde beğenmediğiniz bu devlet daha iyi olacaktır. Eğer devletin imamını, doktorunu, öğretmenini ve diğer kamu görevlilerini beğenmiyorsak, bunun çaresi onları itham etmek değil, devletini ve milletini seven, mesleğinde başarılı insanlar yetiştirmektir. Yoksa biz insanları ve devleti tekfir ederek hiçbir yere varamayız. Tam aksine "Niza etmeyiniz. Aksi halde dağılırsınız gücünüz ve kuvvetiniz kaybolup gider" âyet-i kerimesine muhalif hareket etmiş oluruz, dedim.

Bu ifadelerimden tam ikna olduklarını memnunane ifade ettiler. "Hocam Allah sizden razı olsun, bizi aydınlattınız, büyük bir yanlıştan döndük. İnşallah bundan sonra bu imamların arkasından namaz kılacağız" diyerek memnun bir şekilde ayrıldılar. "Ben de bir insanın hatasından dönmesi en büyük bir fazilettir, bu yanlıştan döndüğünüz için sizi tebrik ederim." diyerek kendilerini uğurladım.

NAMIK BEY KALKTI, ABDEST ALDI VE…

Antalyalı Eczacı Namık Bey İle Bir Sohbet:

1972 senesinde TÜRK-İŞ in Erzurum'daki kongresinin organizasyonunu yapmak için bizzat Ecevit tarafından görevlendirilen ve onun yakın dostu olan Namık Saygı Bey Antalya'dan Erzurum'a gelmişti. Namık Beyin Antalya'dan komşuları ve yakın dostları olan Nazif ve Hamza isminde iki üniversite talebesi de bizim dersanelerde kalıyorlardı. Erzurum'a gelen Namık Bey, önce bu dostlarını ziyaret etmek üzere onların okudukları fakülteye gider. Onları ikindi namazını kılarken görünce çok şaşırır ve kendilerine nedir bu haliniz, bu asırda namaz kılmakla nereye varacaksınız? Hem de üniversite de okuyorsunuz hiç size yakışıyor mu bu? diyerek onlara çıkışır. Bunun üzerine Nazif ve Hamza beyler kendisine, "Namık Bey sen fikir adamısın ve çok kitap okuyan birisin. İstersen sizi Erzurum'da yaşayan bir mütefekkir ve din âlimiyle tanıştıralım ne dersin?" deyince Namık Bey neden olmasın. Ben her fikirden insanla görüşür fikir teatisinde bulunurum. Bu konuda hiç kimseden de çekinmem der.

Böylece bizimle görüşmek üzere yanımıza geldiler. Biz de ikindi namazını kılmış, birkaç arkadaşla beraber sohbet ediyorduk. Nazif Bey ve isminin Namık olduğunu sonradan öğrendiğimiz birisi ile üst kata çıktılar. Hamza Bey ise bizim yanımıza geldi ve arkadaşının durumunu anlattı ve benimle görüşmek istediğini söyledi. Ben de "hay hay olur" dedim ve arkadaşlarla beraber üst kata çıktık. Kendisine hoş geldin dedikten sonra, ismini ve mesleğini sordum. O da isminin Namık, mesleğinin de eczacı olduğunu söyledi. Ben de "O! Namık Bey ne hoş bir tevafuk, seni gökte ararken yerde buldum. Hele bak bu Allah'ın lütfuna deyince hem Namık Bey hem de yanımızda bulunan diğer arkadaşlar mütehayyir kaldılar. Ben tekrar eğer neden derseniz, benim büyük bir yaram var. Onu tedavi edecek bir eczacı arıyordum. Namık Bey sen eczacı olduğun için belki sen yarama bir çare bulursun dedim. Namık Bey hiçbir şey söylemedi ve şaşkınlığı daha da arttı. Ben tekrar Beyefendi, bundan birkaç gün önce çok sevdiğim vâlidem vefat etti. Onun ölümünden sonra kendi ölümümü düşündüm. Meftun olduğum bu dünyadan ayrılmanın acısı uykumu kaçırdı ve ruhumda büyük yaralar açtı. Ben de bu yarama merhem sürecek bir eczacı ararken Cenab-ı Hak seni lutfetti. Namık bey sizde ölüme çare olacak bir ilaç vardır elbette." deyince Namık Bey hayretle ve şaşkınlıkla yüzüme baktı, hiçbir şey söyleyemedi.

O yıllarda devletin ve milletin maddi durumu iyi değildi. Bu yüzden Marksist zihniyette olanlar, yağ ve peynirin olmadığını ifade ederek yoksulluk edebiyatı yapıp, insanların bu damarından faydalanmaya çalışıyorlardı. Bundan dolayı ben de konuşmama şöyle devam ettim. Sizler yağın ve peynirin olmadığından bahsedip cemiyeti bunun ile tedavi etmeye çalışıyorsunuz. Faraza sizler öyle bir sistem geliştirseniz ki, bir lokması bir altın pahasında olsa dedim ve kendisine bu zamanın insanları ne kadar yaşıyor diye sordum. O da ortalama altmış beş-yetmiş, dedi. Dedim olmaz Namık Bey, bir lokma bir altın pahasına olacak da insanlar yetmiş sene yaşayacak. Hiç olmazsa yüz otuz yıl yaşamalarını sağlamalısınız. Peki dedim Namık bey insanlar ortalama kaç kilo geliyor diye sordum. O da ortalama 60-70 kilo diye cevap verdi. Bu da olmadı Namık Bey her lokması bir altın kıymetinde olan besinlerle beslenen insanlar, hiç olmazsa yüz otuz kilo olmalılar ve yüz otuz sene yaşamalılar dedim ve tekrar Namık Bey faraza bunu da başardınız, fakat daha ötesi yok. Namık Bey bir gün hanımınız yanıma gelerek, hocam, bizim Namık altından yapılmış olan yatağında uyurken kalp krizi geçirerek vefat etti. Bunu ne yapalım diye sordu. Ben de ana babasına teslim edin dedim. O gitti ve tekrar gelerek, onlar kabul etmediler dedi. Ben de madem onun en yakınları onu kabul etmiyorlar öyle ise, daha hiç kimse onu kabul etmez, o zaman bir çukur kaz ve onun cesedini içine koy dedim.

Şimdi anladın mı Namık Bey peşinden gittiğiniz sistemin neticesini. Sadece boş ve karanlık bir çukur. Fakat Allah'a, Peygambere ve âhirete inanan ve Onun emirlerine göre hareket eden ve namazlarını kılan bu iki mü'min gibi diğer bütün mü'minler ile sizin zihniyetinizdeki bir insanı nasıl mukayese edeceğiz. O mümin imandan aldığı feyiz ile dünyada huzur ve saadet içinde yaşar, ebedi aleme göçmeye vesile olacak ölümü de gülerek karşılar, huzur-u rahmana kavuşmayı bin can ile arzu eder, yeraltında muvakkaten durur, sonra ebedi saadetlere nail olur. Bunu bu aklınız, bu tahsiliniz ve bu bilginiz ile neden düşünmüyorsunuz? Çok hayret ediyorum.

Cenab-ı Hak, düşünme ve tefekkür hassası, hayrı ve şerri birbirinden ayıran, onu doğru yola sevk eden akıl nimetini insana bahşetmiştir. İnsan, bu aklı sayesinde göz ile görünen eserden, görünmeyen ve müessir-i hakiki olan Cenab-ı Hakk'ı bulur. Bu bakımdan akıl, Allah'ın insanlara ihsan ettiği nimetlerin en büyüğü ve en hayırlısıdır. O da sizde var elhamdülillah..

İşte insan bu akıl sayesinde kâinatta Cenab-ı Hakkın sonsuz azamet ve kudretini, rahmet ve inayetini, lütuf ve keremini müşahede eder ve insan için bir saadet anahtarı olur. Mütefekkir hiçbir insan bulunmaz ki, Allah'ı bulmasın, O'nu sevmesin ve emirlerini yerine getirmesin. Bunu yapmamak için, ancak akılsız ve hissiz olmak gerekir.

 Evet tefekkür ehli olan bir kişi, başta kendisi olmak üzere, kâinat sahifelerinde tecelli eden binler âyeti ve ilâhi hikmetleri görür, okur ve onu yazan Halık'ının mevcudiyetini bilir ve O'nun azamet ve kudretini tasdik eder. Bak Üstad Bediüzzaman Hazretleri ne buyuruyor: "Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku! Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!" Namık Bey, bizler müminler olarak inanıyoruz ki, Cennet ve Cehennem vardır. Siz de olmadığını iddia ediyorsunuz. Faraza öldükten sonra baktık ki, Cennet ve Cehennem yoktur.. Bizim dünyada onların varlığına inanmamız bizlere bir şey kaybettirir mi? Fakat tam aksine, öldükten sonra onların varlığını gördüğümüzde inanmayanların neler kaybedeceği ve elim azaplara nasıl düçar olacakları anlaşılmaz mı? Halbuki, öldükten sonra dirileceğimize o kadar şâhitler var ki, gündüzün güneşi gösterdiği gibi, onlarda bu hakikatı göstermektedirler. 

Mesela, gözümüzle görüyoruz ki, her bahar mevsiminde yeryüzünü bir anda dirilten ve toprağın altında çürüyen bir çekirdekten koca bir ağacı çıkaran ve basit tohumlardan binlerce sümbül verdiren bir Hâfız-ı Zülcelal, bu kadar ehemmiyet verdiği ve en çok sevdiği mahlukunun toprak altında çürüyüp yok olmasına müsaade eder mi? Hayır asla. Onu toprak altında kısa bir süre durdurur ve sonra huzuruna alır.

Namık Bey siz okumuş ve akıllı bir insansınız. Soruyorum size, bağında veya bahçesinde her bir yaprağı bir trilyon lira değerinde güller yetiştiren bir kimyagerin, o bağ ve bahçenin kapısını açık bırakmak sûretiyle, yetiştirdiği gülleri, hayvanlara yedirmesi akla ve hakikate uygun olur mu? İşte Cenab-ı Hakk'ın da bu dünyanın en mükemmel bir meyvesi olan ve her bir âzâsı trilyonlarla mukayese edilmeyecek kadar kıymetli olan insanı toprağa atıp böceklere yedirmesini senin aklın nasıl kabul eder.? Hem bir şeker fabrikası sahibinin, ürettiği şekerleri denize dökerek onları oradaki hayvanlara yedirmek sûretiyle zayi etmesi, o fabrikanın kuruluş gayesine hiç uygun olur mu? Cenab-ı Hakk'ın bütün kâinattan süzüp hassas mizanlarla yarattığı ve nihayetsiz nimetlerle beslediği en mükemmel meyveyi ve en sevgili mahluku toprağa gömüp yokluğa atarak onu zayi etmesi mümkün mü?

Böylece sohbetimiz epey uzadı ve akşam namazı okundu. Namık Bey kalktı, abdest aldı ve bizimle beraber akşam namazını kıldı. Hayatında ilk defa namaz kıldığını söyledi. Daha sonra Namık Bey üç gün misafirimiz oldu ve sohbetlerimize katıldı. Arkadaşlarımızda kendilerine izzet ve ikramda bulundular ve çok misafirperverlik gösterdiler. Daha sonra kendisine tren istasyonuna kadar refakat edip onu yolcu ettiler. Namık Bey de çok mutlu ve huzurlu bir şekilde şehrimizden ayrıldı. Antalya'dan mektup gönderdi. Mektubunda "Hocam o anlattığınız hakikatler aklî ve kalbî çok yaramı tedavi etti, vicdanen büyük bir huzur buldum ve ruhumda büyük izler bıraktı, hâlâ o sohbet kulaklarımda yankılanıyor."

İBRETLİ BİR HATIRA

ÜÇ ARAP TALEBE BİZE SELÂM BİLE VERMEYİNCE

1964 senesinde Hacı Musa Güngör Efendi ile beraber hacca gitmiştik. Dönüşte Kudüs-ü Şerif'i ziyaret etmek için bir otobüse bindik. Medrese tahsili yaptıklarını sonradan öğrendiğim üç Arap talebe de gelip aynı otobüse bindiler ve selâm vermeden karşımızdaki koltuklara oturdular. Onlara hal hatır sordum. Fakat onlar bize hiç iltifat etmedikleri gibi, yüzümüze dahi bakmıyorlardı. Bu tavırlarının sebebini sorduğumda içlerinden biri: "Siz Kur'ân-ı Kerimi ve medreseleri kaldırmışsınız." dedi. Ben de, "Türkiye'nin her ilinde, her ilçesinde ve hatta bir çok köyünde Kur'ân kursları olduğunu, buralarda Kur'ân'ı Kerim öğretildiğini, ayrıca Arabî ilimlerin de tahsil edildiğini" söyledim ve "Eğer isterseniz arkadaşım size Kur'ândan bir bölüm okusun?" dedim. Hacı Mûsa Efendi Kur'ân'an yarım sayfa kadar okuyunca, hayret edip, mahcup oldular.

ARAP TALEBE: "SİZ SENELERCE BİZİ SÖMÜRMÜŞSÜNÜZ"

Bu defa, içlerinden biri; "Siz senelerce bizi sömürmüşsünüz." dedi.

Ben , "Bir adamın borcu varsa, evladı onu ödemeye mecburdur. Söyleyin bakalım! Bizim dedelerimiz sizin neyinizi sömürmüş, varsa bir borcumuz ödeyelim." deyince sustular. Israrla, "Dedelerimiz sizin neyinizi gasp etmişler?" diye sordum; fakat soruma bir türlü cevap vermediler; suskun kalmayı tercih ettiler.

Konuşmama şöyle devam ettim:

Yahu sizin neyiniz vardı da Osmanlılar sizi sömürdüler!? O zamanlar bir deveniz, bir de hurmanız vardı. Osmanlılar senelerce sizi besleyip, himaye ettiler. Malınıza, arazinize, lisanınıza ve örfünüze müdahale etmediler. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'ye yardım için, sürre alayları gönderdiler; zengin ve hamiyetli bir çok insan da bu devlet yardımına iştirak ettiler. Mescid-i Saadeti Osmanlılar yaptılar, fethettikleri yerlere bayraklarını diktikleri halde, Mekke ve Medine'ye dikmediler. Yine fethettikleri eyaletlerden vergi aldıkları halde Hicazdan almadılar. Sultan Abdulhamit Cidde'ye kadar demiryolu döşetti. Ayrıca Yahudiler, Osmanlının sıkıntılı döneminde, sizin topraklarınızı almak için tonlarca İngiliz altını teklif ettikleri halde, Abdülhamit bu teklifi reddetti. Fakat maalesef daha sonra, Filistin'deki Müslümanlar, topraklarını Yahudilere satarak İsrail devletinin kurulmasına vesile oldular.

SİZ BİZE SIRT ÇEVİRDİNİZ. BİZ SİZİ SEVİYORUZ

Ne zaman ki Cenab-ı Hak size yer altından petrol gibi siyah bir altın hazinesi bahşedip sizi zengin etti ise, o zaman bize sırt çevirip kapılarınızı İngiliz milletine açtınız. Bunları sizin bilmeniz lazım değil mi? dedim ve şöyle devam ettim:

Cenab-ı Hak "Mü'min mü'minin kardeşidir' buyuruyor. Bu emre göre bizler sizlerle ebediyen kardeşiz. Hepimiz İslâm'ın mukaddes kal'asının nöbettarlarıyız. Bu hal, inşaallah, kıyâmete kadar da devam edecektir. Bizler sizleri seviyoruz. Çünkü Kur'ân'ı Kerim Arapçadır ve Peygamber Efendimiz de (s.a.s.) Araptır. Bu bakımdan Arapları sevmek, bizim için vicdanî bir vazifedir. Sizin de Abbasilerden sonra, İslamiyet'e büyük hizmetler eden Selçukluları ve Osmanlıları sevmeniz gerekir.

Selçuklular bir taraftan Haçlı seferleriyle 175 yıl mücadele ederken, bir yandan da çeşitli medrese, kervansaray ve mabetler yaptılar. Daha sonra, Allah-u Teâlâ'nın inayeti ile o vazifeyi Osmanlılar omuzlarına alıp 600 sene her yerde İslâm'ın ve Kur'

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Rıdvan ceylan, 2016-07-09 22:23:58

ALLAH razi olsun.bu yazı bir kitaptan mi alınmış? Alınmışsa kitabın adını söyler misiniz.slm ve dua ile

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik.

Zümer, 27

GÜNÜN HADİSİ

"Kişi, dostunun dini üzeredir. Bu nedenle, kiminle dost olacağına dikkat etsin!"

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Ebû Dâvud.

TARİHTE BU HAFTA

*Muhammed Raşid Hz.lerinin Vefatı. (22 Ekim 1993) *Astronomi Alimi Uluğ Bey'in Vefatı(25 Ekim 1449) *Fatih Sultan Mehmed Han'ın Trabzon'u Fethi(26 Ekim 1461)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI