Cevaplar.Org implant

HÂFIZ MUSTAFA KOCAYAKA

Risale-i Nur’un hizmet kervanında Hâfız Mustafalar çoktur. Fakat bir Hâfız Mustafa var ki; Üstad Hazretleri tarafından, Emirdağ Lâhikasında, Denizli şehrinin adıyla beraber çokça anılmaktadır.


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2013-02-15 05:20:31

Risale-i Nur'un hizmet kervanında Hâfız Mustafalar çoktur. Fakat bir Hâfız Mustafa var ki; Üstad Hazretleri tarafından, Emirdağ Lâhikasında, Denizli şehrinin adıyla beraber çokça anılmaktadır.

Emirdağ Lâhikasındaki bir mektubun başında, "Denizli tüccarı aslı Burdur'lu Hâfız Mustafa'ya hitabdır." şeklindeki mektubu okudukça her nur talebesi gibi ben de hep merak ederdim. Bediüzzaman Hazretlerinin fevkalade iltifatlarına ve tebriklerine mazhar olan bu zat kimdir? Aslı Burdur'lu, Denizli tüccarı olan bu zatın, Denizli Mahkemesi sırasında ne gibi hizmetleri olmuştu ki bu kadar çok iltifatlara mazhar olmuştu?.. "Bari hiç olmazsa bir fotoğrafını bulabilsem?.." diye düşünürdüm. Ta ki Muzaffer Arslan ağabeyin hatıralarını alıncaya kadar, bu merakım sürdü. Rahmetli Muzaffer Arslan Ağabeyi dinleyince kapı aralandı elhamdülillah… İkinci adım olarak Denizli'nin kadim ağabeylerinden muhterem Said Atıcı Ağabeye başvurdum… Atıcı Ağabey, Hâfız Mustafa'nın Torunu Muhterem Murat Emin Kocayaka ile irtibatımı sağladı. Murat Emin Bey ise beklediğimin fevkinde dokümanları önüme seriverdi. Kendilerine çok teşekkür ediyorum.

'Hacı Hâfız Mustafa Hilmi Kocayaka' veya Denizli halkı arasındaki lakabı ile 'Yakalı Hâfız Mustafa' 1893 (1312) de Burdur'un Yeşilova İlçesinin Kocayaka Köyünde doğmuştur. 1927'da 34 yaşında iken önce Denizlinin Çardak İlçesine yerleşir. Bir sene sonra da Denizlinin Merkezine taşınır. Ticarete yatkınlığı çok fazladır. Aynı anda müteahhitlik; un ve ekmek fabrikası; tekstil ve çırçır fabrikaları kurar ve işletir. Yine eşzamanlı olarak zahire ticareti ve krom madeni eksperliği de yapmıştır. Ancak, 'Yakalı Hâfız Mustafa' bütün bu dünyevî başarılarını Allah rızasına vâsıl olmak için basamak yapmasını bilmiştir.

Allah ona, kıyamete kadar unutulmayacak bir hizmet nasip etmiştir. 1943 Denizli mahkemesinde idam ile yargılanan masum ve mazlum Bediüzzaman Said Nursi ve nur talebelerine sahip çıkmıştır… Onlara kahramanca kol kanat germiş… Denizli Mahkemesinin beraatla neticelenmesine vesile olanlardan olmuştur. Kendisi hapse girmediği halde, bu hizmetleri bizzat Üstad Bediüzzaman Hazretleri tarafından takdir ve sena ile söylenmekte ve yazılmaktadır. Zaten Denizli şehri Üstad Bediüzzaman tarafından "Kahramanlar Ocağı" olarak tavsif edilmektedir. (Em.L.186)

Yakalı Hâfız Mustafa 28 Şubat 1979 senesinde 86 yaşında iken vefat etmiştir. Kabri Denizli Asri Mezarlığında 34. ada'dadır. Allah şefaatlerine nail eylesin. Âmin…

Risale-i Nur'un serbestiyetine yaptığı hizmeti

Hâfız Mustafa'yı daha iyi tanıyabilmek için önce Emirdağ Lâhikasında geçen bir mektubu okuyalım. Bu mektupta Üstad Hazretleri Hâfız Mustafa'nın yaptığı hizmetlerin kıymetini ve büyüklüğünü minnet ve dualarla anlatmaktadır. Ve kendisini ziyarete gelen bu kahraman zatı binler safalarla karşılamaktadır. Mektup aynen şöyledir:

"Denizli tüccarı aslı Burdur'lu Hâfız Mustafa'ya hitabdır.

Bismihi subhanehu. Esselamü aleykum ve Rahmetullahi ve berakatühü bi adedi hurufati Risale-in Nur.

Aziz, Sıddık Kardeşim Ve Hizmet-i Kur'âniye'de Muvaffakıyetli Arkadaşım!

Sen binler safalarla geldin, beni ebedî minnetdar ettin ve sadık arkadaşlarınla Risale-i Nur'un serbestiyetine hizmetiniz o derece büyük ve kıymetlidir, değil yalnız bizi ve Risale-i Nur'un şakirdlerini, belki bu memleketi, belki âlem-i İslâm'ı manen minnetdar ettiniz ki; ehl-i imanın imdadına yetişmeye Risale-i Nur'un yolunu serbestçe açtınız. Ben, bir seneden beri seni ve seninle beraber bu serbestiyetine çalışanları, Merhum Hâfız Ali ve Hüsrev gibi Risale-i Nur'un kahramanlarıyla beraber manevî kazançlarıma, dualarıma şerik etmişim; hem devam edecek. Buraya kadar herbir dakika yoldaki, bir gün Risale-i Nur'un hizmetinde bulunduğun gibi beni minnetdar eyledin. Hâkim-i âdil namını alan malûm zâtı ve lehimizde onunla beraber çalışanları, bu hakikî adalete hizmetleri için âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Altı-yedi aydır onları da aynen manevî kazançlarıma şerik ediyorum.

Bana teslim ettikleri Risale-i Nur'un bir kısmını, kardeşlerime cevab vereceğim, bütününü yazsınlar, onlara hediye edeceğim. Çünki onlar, Risale-i Nur'un bundan sonraki hizmetine tam hissedardırlar. Bu mes'elede ben Denizli şehrini kendi karyeme arkadaş edip bütün emvatını ve ehl-i imanın hayatta olanlarını hem kendim, hem Risale-i Nur'un talebeleri, manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe karar verdik. Denizli hapishanesini de, bir imtihan medresemiz telakki ediyoruz. Ve bizimle alâkadar hem Denizli'de, hem hapiste umumuna ve hususan tam adaletini gördüğümüz mahkeme heyetine çok selâm ve dualar ederiz." (Emirdağ Lâhikası 46)

Bediüzzaman Hazretleri yine aynı kitabında, başka bir mektupta; Risale-i Nurların tamamına beraat veren ve Hâfız Mustafa ile dost olan, daha sonra da Üstada dost olan, Hâkim-i Âdil Denizli Ağır Ceza Reisi Muğla'lı Ali Rıza Balaban ile Hâfız Mustafa'ya ve diğer hizmeti geçenlere şöyle dua etmektedir:

"Evet hâkim-i âdil, Muharrem ve Feyzi ve Hâfız Mustafa, bir-iki senede, yirmi sene kadar hizmet-i Nuriyeyi yaptılar; Nur'un şakirdlerini ebede kadar minnetdar eylediler. Cenab-ı Hak onlardan ve beraberlerinde Nur'a hizmet edenlerden ebeden razı olsun, âmîn!" (Em. Lâhikası 139)

Muzaffer Arslan anlatıyor

"1953'de Üstad Hazretlerini ilk ziyaretimi yaptım… Ayrılırken tekrar elini öptük. O da bizim başımızı okşadı. 'Buralara kadar masraf edip benim için gelmişsiniz, beni minnet altında bırakıyorsunuz, sizin yol masraflarınızı karşılamam lazım' diye de, Üstad bizi ikaz etti. İzmir'den Abdurrahman Cerrahoğlu'na, Ahmed Feyzi'ye, 'bana vekâleten selam söyleyin' dedi.

Sonra 'Denizliye de uğrayacak mısınız? Orada Yakalı Hâfız Mustafa var, ona da selam söyleyin' deyince; 'uğrayacağım Üstadım' dedim. Hâlbuki biz direk trenle dönecektik, şimdi bu bizim için bir emir olmuştu. Denizli'ye daha önce hiç gitmemiştim.

Üstad ziyaretçileri orada tutmak istemiyordu. 'Kardeşim şimdi araba var, binin gidin' dedi. Emniyet eziyet veriyordu o zaman. Ama ben uzun yıllar Üstad'a gidip geldiğim halde, hiç öyle bir sıkıntım olmamıştı. 'Peki üstadım' dedik ve çıktık. Trene bindik, ben Denizli'de indim, diğerleri İzmir'e devam ettiler.

Ben Yakalı Mustafa Ağabeyi hiç tanımıyordum. Fırıncılık yapıyormuş, sora sora buldum. Bakınız Üstad onu hiç unutmamıştı. Üstad dokuz ay Denizli hapsinde yattığı zaman, evinden hep yemek götürürmüş, çamaşırlarını yıkatırmış. Üstadın tahliyesi için hâkimlerle özel görüşmüş, çok gayretler sarfetmiş o zaman. Bu hizmetleri için Üstad onu unutmamıştı.

Misafiri oldum, çok sevindi. Orada bir hatıra anlattı bana: 'Ben Hicaz'a giderken, üstadı ziyaret ettim. Bana bir takım Osmanlıca Külliyat verip: 'Hacı Mustafa, bunları Mekke-i Mükerreme'ye bırak, okunsun…' dedi. Sınırdan geçerken valizleri açtılar, kitapları gördüler, ellemediler. Fakat bulunduğum yerin emniyetine haber vermişler. Dönüşte Emniyete çağrıldım. Emniyet müdürü: 'Hacı! Allah kabul etsin. İyi güzel de, giderken bu Said-i Kürdi'nin eserlerini niye götürüyorsun. Bunların zararlı olduğunu bilmiyor musun?' dedi. Ben de dedim ki; 'Eğer bunlar size göre zararlı eserler ise, memleketin dışına götürerek memleketi bunlardan kurtardım. Yok, faydalı bir İslamî eserlerse, bir İslam memleketine götürdüm, okunsun. Artık bunları bırakın. Bu tür şeylerle bizi rahatsız etmeyin. Memlekette demokrasi var…' deyince, serbest bıraktılar beni.' "Yakalı Ağabey çok demokrat, kahraman, korkusuz bir insandı."

Muzaffer Ağabeyin bu hatırasından sonra Emirdağ Lahikasında geçen iki mektubu daha iyi anlamaya başladık. Bu iki mektupta Üstad, merhum Hâfız Mustafa'nın bu hizmetini şöyle anlatmaktadır:

"Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvelâ: Nur'un ehemmiyetli kahramanlarından, Nur'un ehemmiyetli mecmualarını Mekke-i Mükerreme'ye götürüp gayet büyük bir Hind'li âlim Ahmed Ali Şimşirî'ye teslim edip, hem Hindçe tercüme etmeğe ve Hind'e de göndermeğe teminat alan kardeşimiz Hâfız Mustafa'ya binler bârekâllah ve mâşâallah ve es'adekâllah deriz. Medreset-üz Zehra, Mekke-i Mükerreme'deki o büyük zâtla muhabere etsin. Adresi şudur: "Mekke-i Mükerreme'de Bab-üs Selâm'da Ahmed Ali Şimşirî" diye mektub yazabilirsiniz." (Emirdağ L. 276)

Bu mesele ile alakalı diğer mektup ise şöyledir:

"Aziz, sıddık kardeşlerim!

Hadsiz şükür olsun ki, Risale-i Nur'un Haremeyn-i Şerifeyn'ce makbuliyetine bir alâmet şudur ki: Denizli kahramanı Hâfız Mustafa, İstanbul'dan aldığı Zülfikar ve Asâ-yı Musa ve Siracünnur'u -ki Hindistan ülemasına gönderilecekti- onları alıp yolda bazı hacılara okutup, beraber Medine-i Münevvere'de Keşmir'li gayet meşhur bir âlim ve Türkçe de güzel bilen zâta teslim etmiş. O zâtın da çok takdir edip kat'î teminat ile Hindistan ülemasının merkezine göndereceğini ve Medine-i Münevvere'ye mahsus olan mecmualar da yetiştiğini ve sair yerlere de gönderilen mecmualar selâmetle yetiştiğini, Denizli'li Hâfız Mustafa'ya beraber arkadaş olup ve yolda Nurları okuyarak giden hem genç, hem Nurcu iki Afyon'lu hacı ve başka hacılar, bu müjdeli haberi bana getirdiler ve hariçte Risale-i Nur'un ehemmiyetli revacını ve makbuliyetini müjdelediler." (E.Lâhikası 275)

Murat Emin Kocayaka Dedesini Anlatıyor

Dedem Hâfız Mustafa Kocayaka hakkında tespitini yaptığım hatıralar ve bilgiler şunlardır:

 "Dedem Hâfız Mustafa aslen Burdur'un Yeşilova İlçesinin Kocayaka Köyündendir. -Yaka köy demektir. Kocayaka, bizim oralarda büyük köy manasına gelir- Babası 'Hacı Hafız Said Efendi' medrese imamı olup yörede herkesin tanıdığı saygı duyduğu nüfuzlu bir zattır. Kendisine Konya Müftülüğü verilmiş, fakat maaşlı olduğu için kabul etmemiştir. Burdur'daki kabri herkesin ziyaret ettiği, dua ettiği bir yerdir. Dedemin kardeşi ise Burdur müftülüğü yapmıştır.

Dedem Hâfız Mustafa 1926'da köyden, yani Kocayaka'dan ayrılıp, ilk önce Denizli'nin Çardak İlçesinde müteahhitlik ve ticaret yapmaya başlar. Daha sonraları 1930'da Denizli'nin merkezine yerleşir. Denizlide bir un fabrikası kurup işletmiştir. Bu arada tekstil işlerine de girmiş, 1950'de kendi çırçır fabrikasını kurmuştur. Ticarete çok yatkın olması, Onu zahire ve hububat ticaretinde de etkin bir konuma getirmiştir. Daha sonra ekmek fırını da açmış işletmiştir. Aynı zamanda krom madeni eksperliği de yapmıştır. Yani eşzamanlı olarak; müteahhitlik işleri, un fabrikası, çırçır fabrikası, zahire-hububat ticareti, ekmek fırını ve maden eksperliği yapmıştır.

Denizli'ye gelince merkez kabul edilen Delikliçınar da bir paşa konağı almış. İkameti hep burada devam etmiştir. Eşi Rafia Hanımefendi olup; Fazıl, Ahmet Adil, Aliye ve Said isminde 4 çocukları olmuştur. Şimdi çocuklarından yalnızca biri hayattadır.

İlmi yönü de çok kuvvetli olan Dedem Hafız Mustafa, fahri olarak vaazlar da verirmiş. Onun gittiği Delikliçınar Camisine, müftülük; imam, vaiz tayin ederken hususi özen gösterirlermiş. Hizmette azami dikkat etmeleri ve kaynak göstererek konuşmaları mevzuunda görevliler telkinlerde bulunurlarmış.

Dedemin en büyük hizmeti 1943 Denizli Mahkemeleri döneminde, Üstad Bediüzzaman Hazretlerine sahip çıkarak olmuştur. Ekonomik olarak güçlü olduğu için bürokratlarla arası iyiymiş. O dönemde Denizlide herkesin tanıdığı, itimat ettiği, nüfuzlu bir şahsiyettir... Hâkimlerle de dostlukları varmış... Bu dürüstlüğü ve güveni kullanarak bu masum insanların suçsuzluğuna kefil olmuştur. Böylece Denizli Mahkemesinin aldığı beraat kararında önemli roller üstlenmiştir. Çocukları, yani amcalarım, Bediüzzaman'ın eski İpa'nın üstündeki Şehir Otelinde gözaltında bulunduğu dönemlerde, sürekli olarak ziyaretlerine gitmişler ve kendisine yemek götürmüşler. İpa o dönemin meşhur bir mağazasıdır. İpa'nın üstü otelmiş. Otelin adı; Şehir Oteli. Denizli Emniyet Binasının karşısındadır. Beraattan sonra Üstad orada kalıyor. İşte o mağazanın İkinci katında Üstad hazretleri tek bir odada, tek başına göz hapsinde tutuluyor. Üstad orada da çok sıkıntı çekmiştir. Tek başına kaldığı odaya bir soba bile koymuyorlar… Tâbir caizse soğukta ölüme terk ettikleri bir yerdir orası.

Üstad yemeklerden biraz yer, gerisini tekrar geri gönderirmiş. Bunları dökmeyin yiyin dermiş. Halam Aliye Hanım çocuk yaşta Üstad Hazretlerinin elini öpmek istemiş, Üstad sadece eteğini öpmesine izin vermiş... Dedem kendi evinde Risale-i Nurları muhafaza etmiş, yapılan baskınlarda da hiçbir zaman kitaplar bulunamamıştır. Hacca giderken eserleri oralara götürme görevini Üstad Hazretleri Hafız Mustafa'ya vermiştir.

Mahkeme beraatını Emirdağ'a götürmek için yola çıktıklarında Üstad geleceklerini manevi olarak haber alır ve: 'Denizli Kahramanı Hafız Ali ve Hüsrev seviyesinde biri gelecek diye beklerken, sen geldin Hafız Mustafa ve müjdeli haberler getirdin' der."

Murat Emin Bey'in anlattığı, bu 'mânevî haber alma hâdisesi' Emirdağ Lâhikasında şu şekilde geçmektedir:

"…Dün birdenbire bir serçe kuşu pencereye geldi, vurdu. Biz uçurmak için işaret ettik, gitmedi. Mecbur oldum, Ceylan'a dedim: "Pencereyi aç, o ne diyecek?" Girdi durdu, tâ bu sabaha kadar; sonra odayı ona bıraktık, yatak odama geldim. Bu sabah çıktım, kapıyı açtım; yarım dakikada döndüm. Baktım "Kuddüs Kuddüs" zikrini yapan bir kuş odamda gördüm. Gülerek dedim: "Bu misafir ne için geldi?" Tam bir saat bana baktı, uçmadı, ürkmedi. Ben de okuyordum; ekmek bıraktım, yemedi. Yine kapıyı açtım çıktım, yarım dakikada geldim; o misafir kayboldu. Sonra bana hizmet eden çocuk geldi, dedi ki: "Ben bu gece gördüm ki, Hâfız Ali'nin kardeşi yanımıza gelmiş." Ben de dedim: Hâfız Ali ve Hüsrev gibi bir kardeşimiz buraya gelecek. Aynı günde, iki saat sonra çocuk geldi dedi: "Hâfız Mustafa geldi." Hem Risale-i Nur'un serbestiyetinin müjdesini, hem mahkemedeki kitablarımı da kısmen getirdi; hem serçe kuşunun ve senin, hem kuddüs kuşunun tabirini isbat etti -ki, tesadüf olmadığını isbat etti… (Em. Lâh. 47)

Kibrit kutusu içinde camdan atılan pusula

Bediüzzaman Hazretleri 1943 Denizli hapishanesinde çok sıkıntılar çekmiştir. Hatta zehirlenmiştir… İşte bu sırada (yukarıda altıncı resimde) görülen pusulayı aceleyle yazıp bir kibrit kutusu içerisinde pencereden Hâfız Mustafa'ya atmıştır. Pusulanın aslı ve aldığımız bilgiler Hâfız Mustafa'nın torunu Murat Emin Kocayaka'da bulunmaktadır.

Bu yürekleri dağlayan hadiseye binaen pusulada şunlar yazmaktadır:

 "Bismihi subhanehu

Hadsiz selam. Beşaretinize çok teşekkür. Ben tarafından oradaki hem mahkemeye hem mahkeme-i temyize teşekkürümü tebliğ ediniz. Mümkün olduğu kadar beni buradan alınız. Mahkeme reisi ve emniyet müdürü beni bu meselemiz için ya Denizli'ye veya bir kazaya aldırsınlar. Hayatım tehlikededir. Ben burada yaşamam, şiddetle rahatsızım. Said"

İbrahim Fakazlı anlatıyor

İbrahim Fakazlı ağabey İneboluludur. Ve bu kitapta hatıraları vardır. 1943 yılında Denizli Mahkemesinin verdiği tahliye kararından sonra yaşanan ve akıllara durgunluk veren bir hadiseyi, Bayram Yüksel ağabeyin de bulunduğu bir mekânda anlatmaktadır. Ses kaydı arşivimizdedir. Anlatılan olayın kahramanları ise: bir tarafta; 'Kahramanlar Ocağı Denizli'den Yakalı Hâfız Mustafa; diğer tarafta, Denizli mahkûm ve mazlumlarıdır. Aralarında bugünkü neslin anlamakta zorlanacağı bir mücadele geçmektedir…

İbrahim Fakazlı'dan dinleyelim:

"1943'de Denizlide hapishaneden tahliye olduktan sonra Üstad, 'hemen gidin' dedi bize. Denizliden İnebolu'ya gideceğiz. Bizim bir arkadaşımız vardı. İzzet Turgut diye. Çok faal bir arkadaştı. Yani yazıcıydı, çok güzel yazısı vardı, yirmidört saat yazardı. Fakat fakirdi biçare. Onun yol parası yoktu. Hesap ettik otuz altı lira tutuyordu. Yani Denizliden İstanbul'a; İstanbul'dan İnebolu'ya, yeme içme… O kadar tutuyordu. Otuz altı liraya ihtiyaç vardı. Ben ilgileniyordum onunla. Dedim, "arkadaşlardan toplayalım." Birinden üç lira, diğerinden beş lira dolaşıyordum. Birisi dedi ki; "seni Atıf Efendi istiyor." (Hasan Atıf Egemen) "Nerede Atıf Efendi?" dedim. Atıf'la da çok iyiydim, Sultanhisarlıdır. Ona para geliyordu dışarıdan. Zekât, fitre… gibi. Üstad hazretleri; "teberrüken alın" diyordu. Biz de alıyorduk. "Dağıt" diye bana veriyordu. Ben de bizim koğuştaki fakirlere müsavi şekilde dağıtıyordum. Mesela ikiyüz lira geldiyse, on lira, yirmi lira düşerdi.

Ahmed Çavuşun Han'ının orada kahve vardı. Baktım Atıf Efendi orada, boyalı bir demir masada birisiyle beraber oturuyor. Masanın ortasında bir mendil var. Denizlinin dokuma mendilleri vardır, yetmiş santimlik, onlardan. Biz ona gümrükçü mendili derdik. Mendilin ağzı ucu ucuna bağlı. Selam verdim, "otur" dedi. "Yok oturmayacağım, benim işim çok" dedim. "Bak bu ağabey ne diyor" dedi. Yanındaki tanımadığım zat; "sizin içinizde fukara var mı?" dedi. "Var, ben ona para toplayıveriyorum" dedim. Hemen mendili açtı, bir de baktım; para dolu içi. Ağzına kadar, bir bohça para… O zaman elli kuruşluk, yirmi kuruşluk kâğıt paralar vardı. Birer paket yapmış onlardan. Bir paket verdi bana. Yani yüz lira. Ben paketi aldım. Bir.. iki.. üç.. diye saymaya başladım. "Niye sayıyorsun?" dedi. Saydım, otuz altı tane aldım. Gerisini "buyrun" deyip, masanın üstüne bıraktım. Hemen; "ben arkadaşlara Allah'a ısmarladık diyeceğim…" "Yahu dur bunu da al" dedi. "Yok! Ben onları almam" dedim. Alırsın almazsın derken biz işi mücadeleye döktük. Atıf efendi ayağa kalktı; "durun yahu ne oluyor?" dedi. "Ben otuz altı lirayı aldım; bu ağabey illa bunu da al diyor. Ben almam" dedim. Bu fedakâr adamcağız "peki" dedi sonunda… Arkamdan, "daha varsa fakir…" diye bağırıyordu.

O sırada oradan arzuhalci Ziya Bey geçiyordu, istasyona doğru. Yani hapishanenin özel idare müdürüydü. Ona dedim ki: "Bak şu geçen var ya, ona ver. Yalnız sen söyle ben söyleyemem" dedim. Çünkü memur adamın gururuna dokunurdu. Ama biliyorum ki parası yok. Ben öylece oradan ayrıldım.

Akşam treniydi, akşama yakın biz terene bindik. Hava kararmak üzereydi. O adamcağız hala elinde içi para dolu o bohça mendille, istasyonda; bir o tarafa, bir bu tarafa geziniyordu. Belki de parayı veremedim diye, üzüntü ile ağlıyordu…

Yani bunu nakil olarak anlatmıyorum ben. Canlı olarak gördüm. Adam veriyor, bir deste para. Sen istersen "arkadaşım var" deyip, iki üç deste alabilirsin. Şimdi bu parayı kim almaz? Hapisten çıkılmış, ihtiyaç var. Paranın o kadar lüzumlu olduğu bir anda, o parayı neden kimse almadı? Demek ki, o fakir nurcular… Kalpleri öyle zengin olmuş ki, paraya tenezzül etmiyorlardı. Bu işin içinde para olmasa ben bunu konuşmazdım. Bunlar yaşandı.

Ben o mendille para dağıtmak için uğraşan zatı sordum sonradan. Meğer Denizli Tüccarlarından Hâfız Mustafa imiş. Allah razı olsun kendisinden…

Bayram Yüksel: "Evet… Evet… Hâfız Mustafa Efendi... Allah razı olsun… Hâkimlerle temas kuran da odur."

Denizli Mahkemesinin verdiği beraat sonrası

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Tarihçe-i Hayat Kitabında, Denizli Mahkemesinin beraatı sonrası için şu bilgiler verilmektedir:

"Said Nursî'nin Denizli Hapsinden Tahliyesi Ve Emirdağ'ına Nefyi:

Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin Haziran 1944 tarihli beraat kararı ile hapisten tahliye olunan Nur talebeleri, memleketlerine gitmişler; Üstad ise, Ankara'dan bir emir alıncaya kadar Denizli'de Şehir Otelinde kalmıştır. Risale-i Nur talebelerinin hapsi ve muhakemeleri münasebetiyle, Denizli halkı Risale-i Nur'la alâkadar olmuştur. Adliyede iki-üç zat, mahkeme safahatı esnasında Nurlara yakından alâkadarlık göstermişler ve Denizli'de neşrine çalışmışlardır. Bilahare Nur dairesinde "Hâkim-i âdil" ünvaniyle anılan mahkeme reisi ve âzaları ve hizmetleri dokunan hamiyetperverler, âdilâne karar ve gayretleri ile bütün ehl-i imanın süruruna vesile olmak gibi mânevî ve ebedî parlak bir makam kazanmışlardır."

"Said Nursî, Denizlide iki ay kaldıktan sonra, Afyon Vilâyetinin Emirdağ kazasında ikamete memur edilir. Emirdağ'ına 1944 senesi Ağustos ayında nefyedilir." (Tarihçe-i Hayat 458) Tarihçe-i Hayatta geçen bu bilgileri, hatıraları teyit makamında buraya aldık.

Murat Emin Kocayaka'nın aktardığı hatıralarda geçen: "Dedem, çocuklarıyla yani amcalarımla Üstada Şehir Otelinde iken yemek gönderirmiş" sözü Risalelerde şu şekilde teyit edilmektedir:

"Ben Denizli Oteli'nde iken bana mahdumuyla arasıra ekmek, ateş cihetinde hizmet eden ve Tahir Çavuş'la bana mektub gönderen ekmekçi Mustafa'ya da selâm ediyorum. Umuma binler selâm ve selâmetlerine dua ederiz." (Em.L226) Hâfız Mustafa'nın fırıncılık da yaptığı yukarıda anlatılan hatıralardan da anlaşılmaktadır.

Denizli beraatından sonra, Bediüzzaman Hazretleri, kaldığı Şehir Otelinde, talebelerinden ayrılmasının verdiği hüzün ve hassasiyetini, Şualar Kitabında şu şekilde ifade etmektedir:

"Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhur Şehir Oteli'nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka-i zikir tarzında gayet latif tatlı bir surette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları, havanın dokunmasıyla cezbedarane ve cazibekârane hareketle raksları, kardeşlerimin müfarakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hatıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben, o kemal-i neş'e ile cilvelenen o nazenin kavaklara ve zihayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinatın süslü perdesi altındaki âdemleri, firakları ihtar ve ihsasıyla kâinat dolusu firakların, zevallerin hüzünleri başıma toplandı. Birden hakikat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) getirdiği nur, imdada yetişti…" (Şualar 253)

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

adullah said, 2015-01-25 17:47:07

Allah razı olsun, merak ettim, bu abinin bilgilerini araştıdım, bulamamıştım, yazılarınız bizleri tenvir etti, tebrikler..

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

İnsan, bizim kendisini kerih bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, şimdi o apaçık bir hasım kesilmektedir.

Yasin, 77

GÜNÜN HADİSİ

Her insan hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir."

Tirmizi

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI