Cevaplar.Org

HASAN KURT

Sav’lı Hasan Çavuş Hasan ağabey, 1920 Isparta SAV doğumlu. Barla’lı Bahri Çağlar (R.H) ağabeyin dâmadı. Demirci Salih’in (R.H) bacanağı. Hasan Çavuş defalarca Hazret-i Üstadı görme saadetine mazhar olmuş; senelerce Hüsrev a


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2007-12-30 04:01:18

Sav’lı Hasan Çavuş

Hasan ağabey, 1920 Isparta SAV doğumlu. Barla’lı Bahri Çağlar (R.H) ağabeyin dâmadı. Demirci Salih’in (R.H) bacanağı. Hasan Çavuş defalarca Hazret-i Üstadı görme saadetine mazhar olmuş; senelerce Hüsrev ağabeyin (R.H) hizmetini deruhte etmiş Hâfiz Ali ağabeyin son sözlerini dinlemiş bir zat. Çok kıymetli hatıralarını kasete kaydettik.

1000 Kalemli Mübarek Belde Sav Köyü

Tarih 20.08.1993. İzmir Karşıyaka Cemaati olarak 33 kişi, kiraladığımız otobüsle saat 23.30 da Örnekköy Dershanesinden Isparta’ya hareket ettik. Bu yolculuk sonradan her sene tekrarlanacak ve gelenek hâline gelecek olan ilk Isparta-Barla seyahatimizdir. Sav kahramanı “Hasan Çavuş” ağabeyimizle tanışmamız bu sırada oldu.

Sabah 07.00 sıralarında Isparta’ya vâsıl olduk. İlk durağımız SAV Dersanesi. Kahvaltıdan sonra cemaatle Sav’ın hizmetteki yeri ve ehemniyetine dâir yerler okundu, mütalaa edildi. Meselâ:

Risale-i Nur’u binler kalemlerle en korkulu zamanlarda yazıp neşredenler Isparta ve köylerindeki talebelerdir. Misal olarak Sav Köyünü göstermek kâfidir. Üstad Kastamonu’da bulunduğu zaman, Isparta’nın yalnız Sav Köyünde bin kadar kalem senelerce nurları yazmış, çoğaltılmasında çalışmışlardır.... ....Bu ve bu gibi sebepler tahtında Üstad, âhir ömrünü oradaki mübarek sâdık kardeşlerinin arasında karşılamak, mezarını Isparta’da Sav’da veya Barla’da vasiyet etmek üzere Isparta’ya geldi....” (Tarihçe-i Hayat 671)

“Savlı Marangoz Ahmet (R.H.) diyor ki: “Bizim köyümüz, üç yüz elli hanedir. İki hoca, bir hacı, üç adamdan başka bütün evlerimize Risalet-ün Nur girmiştir. Kadınlara, kız çocuklarına varıncaya kadar yazıyorlar. Hatta ümmîlerden –kırk yaşından yukarı— yazı yazan on kadar kardeşimiz vardır.” (Sikke-i T. Gaybi 46)

SAV kahramanlarından Hasan Çavuş

Bu derslerden sonra Dersaneden inerken yolda karşılaştık Hasan ağabeyle. Daha önce hiç birimiz tanımadığımız halde, kanımız ısınıverdi bu mübarek zata. Çok sempatik, samîmi, hasbî ve çok zeki bir insan. Hitabesi, hâfızası fevkalade te’sirli ve kuvvetli. Kendileri defalarca Hazret-i Üstad’ı görme saadetine nail olmuş. Senelerce Hüsrev (R.H) Ağabeyin hizmetini deruhte etmiş. Bir çok hatıraları var. Hasan Ağabey, 1920 doğumlu şimdi 73 yaşında. Barla’lı Bahri Çağlar (R.H) Ağabeyin dâmadı. Demirci Salih’in (R.H) bacanağı imiş. (Bahri Çağlar da Üstadımızın Barla’ya ilk vardığında evinde iki hafta misafir kaldığı Muhâcir Hâfız Ahmed’in (RH) damadı. Demirci Salih ise Üstadımızın 2.Emirdağ’da bahsettiği Barla Denizindeki motorlu kayığın batma tehlikesini yaşayanlardan. Külliyatta hepsinin isimleri geçiyor.)

Mübarek kahraman Ağabeyimiz lâyık olmadığımız kadar bizleri alâka ve muhabbetle karşıladı, bağrına bastı. Yıllarca evvel ektiği tohumların meyvesini görüp te sevinen bir insanın hâli vardı kendisinde. İzmir’den gelen cemaati, üniversiteli gençleri görünce, âdeta bayram havasına girdi. Ayaküstü tanıştıktan sonra bizi önce Mustafa Gül Ağabeyin (RH) kabrine, sonra Risale-i Nurları Sav’a ilk getiren Hacı Hâfız’ın (RH) kabrine götürdü. Bir taraftanda Sav’la alakalı hatıralar anlattı. Hasan Ağabeyi otobüsümüze aldık, beraberce Bayram ağabeyi; Üstadımızın müze evini; Barlayı, Kabristanı; Barla Denizini ve Çamdağı’nı ziyaret ettik. Seyahatımızın sonuna kadar bizleri yalnız bırakmadı ve bizlere şevk ve heyecan verdi.

İşte Hasan ağabeyimizin anlattığı hâtıralar:

O zaman dairemiz dardı, sizin gibi böyle hizmete yanaşanlar yoktu, mahdut kimselerdi. Üstadımızın sağlığında hizmet edenler azdı, hizmete çok ihtiyaç vardı. Üstadımız öyle sevinirdi. O zaman nisbeten gençtim, onsekiz yaşında Cenab-ı Hak nasip etti elhamdülillah. “Genç halinde hizmet ediyorsun, ben seni evladım yerinde kabul ediyorum, manevi evladımsın hep seni hizmetlerde görüyorum, memnun kalıyorum” diye dua ederdi.

Bize “Kardeşlerim, size kibrit çöpü kadar bir hizmet düşerse, sakın küçük görmeyin, en büyük hizmet olarak kabul edin, ihmal etmeyin, sizin hizmetleriniz, şimdiki hizmetleriniz Levh-i Mahfuzda yazılıyor. Onu Allah’ın huzuruna vardıktan sonra göreceksiniz” derdi.

Zaman gelecek Risaleler serbestçe vitrinlerde serbestçe satılacak

Üstad Kastamonu’dayken Risale-i Nurlardan haberim oldu. 1938’de, onsekiz yaşındayım. Eserlerini devamlı yazıp okuyoruz ama, Üstadımıza o kadar aşkımız var, hay mübareği bir görsek diye, o kadar aşkımız var ki.. 1944 de Üstadımızı ve mühim talebelerini, Kastamonu’dan Isparta’ya topladılar. Isparta hapishanesinde birkaç ay kaldılar. Oradan Denizli’ye götürdüler.

Ben de 1943 de askerden gelmiştim. Denizli’de mahkemeyi dinlemeye gittik. Üstadımız çok istiyordu bütün cemaat gelsin de, cemaat olarak orada bulunulsun. Onlar zannediyormuş ki, o zalimler, “işte bu bir tek kişi çıkmış meydana, onu korkuturuz yahut zehirler öldürürüz, sustururuz” diye düşünüyorlarmış o zamanın zalimleri.

Risale-i Nurlar baştan gizli gizli yayıldı. İslamiyet’in ilk defa evlerde, gizli sohbetlerde yayıldığı gibi. O zaman Hüsrev Ağabey, Tâhîri ağabey gibi Ağabeyler bize derlerdi: “Bu Risalelerin böyle gizli kalacağını zannetmeyin haa, zaman gelecek serbest basılacak, vitrinlerde serbestçe satılacak.” O gün için biz geceleri yazıyoruz, gündüzleri işe giderken saklayıpda gidiyoruz. Duvarları oyduk, taharri olursa bulunmasın diye saklayıp giderdik. Üç beş günde bir baskın gelirdi. Nurcuların isimleri belli zaten, evlerine baskın gelirdi devamlı. O Ağabeyler: “Bir gün gelecek, imamlar hutbelerde Risale-i Nur okuyacak, vaizler bahsedecek, vitrinlerde serbestçe satılacak” derlerdi de biz “bu mümkün mü acaba, nasıl o günler gelecek?” diye şüpheye düşerdik. Böyle üç kişi, beş kişi bir araya gelsin mümkün değil, köy devamlı tarassud altında. “Nereye gidiyorsun, kiminle görüşüyorsun?” diye devamlı tarassud altındaydık. Şimdi bu günleri bize gösterdi Cenab-ı Hak, hadsiz şükürler olsun, elhamdülillah.

Üstadı görünce heyecanımdan oraya yığıldım..

Kırk elli kişi Sav’dan ve etraf köylerden toplanıp Denizliye mahkeme dinlemeye gittik. Bir gün evvelden gittik, bir otelde kaldık. Fakat bana uyku tutmuyordu. Mübarek zatı pencereden bari görsem diye. Neyse arkadaşlarıma bir şey demeden çıktım dışarı. Hapishanenin yerini öğrendim. Baktım başka bir nurcu daha gelmiş. “Üstad hangi pencerede acaba” dedim? Bana “şu sarmaşıklı pencere, ama yakınına fazla yaklaşma, Üstadımız incinir, hem polis de takip ediyor, geriden bak” dedi. Fakat pencerenin demir parmaklıklarına sarmaşıklar sarmış görmek mümkün değil. Neyse uzaktan baktım, baktım ama olmadı bir türlü. Ben de yanaştım pencerenin kenarına. Yanaşınca baktım Üstad eliyle sarmaşıkları iki yana açtı. Üzerinde o beyaz cübbesi vardı. Eliyle “hoş geldin kardaşım, hoş geldin kardaşım” diyordu. Heyecanımdan oraya yığıldım.. Gözüm de devamlı orada. Sonra “Kardeşim zarar görürsün, karakola götürürler, buradan ayrıl” dedi. “Ben seni duama aldım kabul ettim” dedi. “Buradan ayrıl mahkemeyi takip et” dedi. İnsan ayrılamıyor ki oradan. Neyse binanın arkasına doğru gittim, ama gözüm hâla orada. Baktım, Üstad gene işaret ediyor, “buradan uzaklaş” diyor. O zaman dayak bol, karakola gittin mi dayaktan kurtulamazsın, hem Üstad da zarar görecek.

Mahkemeyi dinledik, hâkim dinlemeyi serbest bıraktı. Neredeyse üç bin kişi var. Etraftan herkes gelmiş bizim gibi. Savcı bağırdı “binayı göçüreceksiniz!” diye, üst üste dinledik. Ben Üstada yakındım.

Üstad öyle heyecanlı ifade veriyor mübarek. Kollarını böyle sallıyor, kollarını sıvıyor, tam duyamıyoruz ama onlara işaret ede ede başlarına vurur gibi “Risale-i Nur memleketin necat vesilesidir” diye müdafaa etti. Neyse onları gene içeri aldılar...

Hâfız Ali Ağabeyi vefat ettiği gün ziyaret ettik. Son sözleri..

“Hâfız Ali” Efendi ağır hastalanmış, hapishaneden hastaneye götürmüşler. Kuleönü köyü’nden okuttuğu bir genç de orada karakolda jandarma imiş. Ona “kardeşim ben çok ağır hastayım, sen kumandanından üç-beş günlük bir müsaade al, bana refakatçilik yap, fazla açık saçıklar bana tuvalete giderken, namaz kılarken yardımcı oluyor, sen bana yardımcı ol” diyor. Nitekim Hâfız Ali Ağabey o gün vefat ediyor. Neyse o asker bize haber verdi. “Hocam çok hasta, yarın beraat ederlerse hocamı götürürsünüz, yoksa ben sizi ziyaretine götüreyim” dedi.

Nitekim ertesi günü ziyaretine götürdü. Mübarek zat neredeyse sekerat halini almış. Hepimiz elini öptük sıradan, bir odanın köşesinde yatıyor, odası müsaid idi. Elini öptük çok memnun olduğunu söyledi. “Kardeşlerim! Benim bu günlerde yüzde doksan dokuz berzah kapısını açma ihtimalim var. Ölümü severek karşılıyalım, ölümü gülerek karşılıyalım, Nur Talebeleri ölümden korkmaz. Üzüldüğüm bir nokta ise, şimdiye kadar bunlar bizi serbestçe vazife yaptırmadı, vay geliyorlar, vay gidiyorlar, baskın var, yakalayacaklar gibi hep endişeli oldu. İnşallah, Risale-i Nur küfrün bel kemiğini kıracak, Risale-i Nur perdeyi yırtacak, esas hizmetler şimdiden sonra olacak, ben o hizmetlere erişemediğim için üzülüyorum” dedi. İleri görüyor gibi mübarek her şeyi söyledi. Hep dedikleri çıktı. Biz helalleştik, jandarmaya “bize er geç haber getir, kendi de işaret etti, vefat edebilir” diye tembih ettik. Buradan ayrılmayalım diye karar verdik, kaldığımız otele gittik. Nitekim erkenden namaza kalktığımızda haber getirdi jandarma, mübarek zat Rahman’a kavuşmuştu. Allah şefaatine nâil eylesin, inşallah. Âmin...

O gün cenazeyi bize verirler mi diye kaldık. Mümkün değil, vermediler. Savcıya kadar çıktık vermedi. “Bunun nasibi buradadır, mevkuf olduğu için, berat etseydi olurdu belki” demiş savcı. Geçtik cenazeyi almaktan, bizi cenaze işlerine de karıştırmadılar. Hastanenin adamları varmış. Mübarek zatı gözümüz arkada kalarak bıraktık. (Burada Hasan Abiye sordum: “O resmî adamlar mı defnetti Hâfız Ali Ağabeyi?” “Evet”, dedi Hasan Ağabey. “Şimdiki yerine mi?” diye tekrar sordum. “Evet, şimdiki yerine” diye cevap verdi. (Ö. Özcan)

Üstad eliyle bize bal yedirdi.

Üstad’ı esas görüşüm, vefatına kadar Isparta’da kaldığı onbeş sene içinde oldu. Eskiden beri Isparta’nın bütün icraatını Hüsrev Ağabey yapardı. Mesela; çoluk çocuğunu hep bu yola hibe, feda etmiş, evinden hiç çıkmadan devamlı yazıyla meşgûl olmuş, Hâfız Ali’nin (R.H.) vefatından sonra yük ona kalmıştı. Te’lifat olsun, mektuplar olsun ona gelirdi. O çabuk çoğaltır, seri yazardı, nereye gidecekse götürülürdü. Biz SAV Köyü olarak sekiz kişi karar aldık, her gün bir kişi Hüsrev Ağabeyin evini yoklayacak, yazılanlar nereye gidecek? Nereye götürülecek diye.

Bir gün ben vardım. Hüsrev Ağabey “Kardeşim Hasan, Gökdere Köyünden Hacı Abdurrahman iki kamyon meşe odunu göndermiş, Sav’dan ihlaslı gençlerden gelin nacaklarla, bıçkılarla o odunları bölüverin” dedi. Üstad üç ay kadar Hüsrev Ağabeyin üst katında kalmıştı. O zaman oluyor bu hâdise. Ben hemen haber yolladım, otuz yedi kişi olduk. Evin önünde boşluklar vardı, odunlar oradaydı. Odunları bölerken yanımızda Mehmed Çavuş diye bir zat vardı, Sav Köyünden yaşlı bir zattı. Hemen sessizce “Üstad bize bakıyor” dedi. Üstad’a doğru baktım, ellerini kaldırmış dua edip duruyordu karşımızda. Baktım Üstad selam verdi bize, geri çekildi. Aradan beş on dakika geçti, Rahmetli Bayram Ağabeyi göndermiş. “Bu odun bölen kardeşlerin; anne, baba, kendi isimlerini yaz getir, dua edeceğim” diye. Rahmetli Bayram Ağabey ismimizi aldı gitti. Aradan yarım saat geçti, hepimize birer delikli 25 kuruş göndermiş. Kırmızı bakırdan kenarları tırtıklı, resim olmadığından Üstad onlardan taşırmış. Sonra Zübeyri (R.H.) göndermiş. Dedi: ”Üstadımızın selamı var, hakkınızı helal etmenizi istiyor, o size hakkını helal ediyor, bu paraları 25’er lira yerine kullanacaksınız, kesenin dibine koyacaksınız” dedi biz çok sevindik.

Neyse biraz sonra iş bitti. İş bitince biz onsekiz kişi kalmışız. Hemen Zübeyr Ağabey geldi. “Kardeşler gitti mi” dedi? Bir kısmının gittiğini söyledik. “Üstad size bal yedirecek” dedi. Mübarek Üstadımız o kadar memnun olmuş ki, çay kaşığından biraz büyük bir kaşıkla ortaya konan tabaktan kendi eliyle ağzımıza sırayla bal yediriyordu. Bir de “Kahramanlar! Kahramanlar! Sav’lı kardeşler!” diye eliyle okşuyordu bizi. Orada bize üç-beş dakika ders yaptı. “Kardaşlarım! Bilhassa Savlılar, siz çok şükredin ki, Cenab-ı Hak lûtfunu size ihsan etmiş. Çok köyler var ki; Risale-i Nur’dan hiç haberleri yok, bak elhamdülillah 37 kişi gelmişsiniz, bu hizmetiniz boşa mı gidiyor sanıyorsunuz? İnşallah onun mükâfatını ötede göreceksiniz. Ne mutlu böyle hizmetler nasip olanlara” diye bize müjdeler verdi.

Üstad’ın namaza duruşu: Ev sallanırdı

Üstad Hazretleri yine Hüsrev Efendinin evinin üst katında otururken, bir gün ben kalın odun parçalarını ufaklıyorum. O zamanlar devamlı Hüsrev Abiye gelip gittiğimden atâ evlad gibi samimiyiz. Herkes de Hüsrev Abinin yanına sokulamıyor. Aynı Üstadın yanına herkesin giremediği gibi.. o da evinden çıkmadığından dolayı. Bir kere görsek de gitsek, deyip de dönenler çok oluyordu. Çoklar da bana gelir “şefaatçi oluver de, Hüsrev Abiyi görelim” derlerdi.

Hüsrev Abiye dedim: “Ağabey, Üstadın eline bir su döksek, müsaade alıverseniz arkasında da cemaat olarak bir namaz kılsak” Hüsrev Ağabey dedi ki: “Üstad, tam senin karşındaki pencerede tashih ediyor, o öğlen namazına yarım saat kala kitabı rafa koyar, kalemleri kaldırır. Sen takip et, kitabı rafa koyup kollarını sıvamaya başlayınca, o aşağı iner, sen de odunları seleye doldur, merdivenin dibinde odun rafı var, oraya dökersin, O’da yukarıdan gelince, ben sizin arzunuzu söylerim” dedi. Ben pencereden Üstadı görürdüm, beş altı çeşit çeşit kalemi vardı. Sarığının arasına birini kor, öbürünü çıkarır, değiştirirdi. Bayram Abi anlatırdı: “Üstaddan bir istediğimiz olduğunda Tâhirî ağabeye söyletirdik, o şefaatçı olurdu. Tâhîri Ağabey gitti mi Üstada o iş olurdu.” Ben de o hesap Hüsrev Abiyi şefaatçi yapmıştım. Hüsrev Abinin dediği gibi yaptım.

Üstad ayaklarından çorapları çıkarmış, paçalarını sıvamış. Ayakları, baş parmakları büyük büyük, düzgün, tâ ayağından tepesine kadar bakıyorum artık. Hüsrev Ağabey de alt kattaki odasından çıktı. Üstad “Kardeşim Hüsrev, bu genç kimdir?” dedi. Hüsrev Ağabey: “Efendim, bizim odunumuzu bölen bu kardeşimiz, kaç senedir bize hizmet ediyor” dedi. Üstad pencereden benim odun böldüğümü görüyordu uzaktan. Üstad: “Mâşallah! Mâşallah!” deyip beni okşadı, başımdan öptü. Üstad başından öpmeyi çok mühim tutarmış. Bayram Ağabey öyle derdi. “Hizmetten memnun oldu mu başımızdan öperdi” derdi. Resulullah da öyle yaparmış. Üstad başımdan öptü, sırtımı okşadı, yüzümü gözümü okşadı, “İnşallah Cenab-ı Hak seni bu yoldan ayırmasın, cennet köşkleri nasip etsin sana” dedi. (Başından öpmeyle alakalı Barla Lâhikasında geçen Üstadımıza aid bir cümle: ‘…Ve mübarek ve bahtiyar Bedreddin'in başından öperim. O Kur'an'ı okudukça bana dua etsin…’)

Hüsrev Abi: “Efendim, bu kardeşimiz abdest suyunuzu dökmek istiyor” dedi. “Dökebilir Kardeşim” dedi. “Cemaate iştirak etmek istiyor” dedi. “Edebilir” dedi. Elhamdülillah suyunu döktük, Hüsrev Abi tembih ediyordu, “Çok titiz davranır, şunu şöyle yap, bunu böyle yap, sapından değil altından tut, bir karar dök, çok dökme, az da dökme, nasıl işaret ederse öyle hareket et, peşkiri verirken iki ucundan tut, parmaklarınla tut.” Üstadın oturağı var, ona oturuyor büyük bir abdest bezi var, gerisini kendisi yapıyor artık.

O namaza duruşunu nasıl tarif edersin, nasıl tarif edersin. Kıbleye döndükten sonra: “İlâhî Yâ Rabbi!!!” diyor, bir dakika filan duruyor, tekrar bir daha: “İlâhî Yâ Rabbi!!!”, tekrar bir daha: “İlâhî Yâ Rabbi!!!” üç defa diyor. O öyle dedikçe, sanki sarsılıyor gibi ev. Öyle heybetli kılıyor Üstad. Namazdan sonra tekrar elini öptüm, gene okşadı. “Ben seni ömrünün sonuna kadar duama dahil ettim” dedi. İsmimi, babamın ismini sordu. . Baban Mustafa, Annen Âişe, kendin Hasan “Belki de Âli Beyt olabilirsin” dedi.

Teksir makinesi, “İbrahim Gül”ün (R.H) evinde idi

-Sav’da hizmetler nasıl yapılıyordu, bin kalemle yapılan hizmetler nasıl yürüyordu?

Teksir makinesi alındı. Hüsrev Ağabey en îtimatlı bizim köyü buluyordu. Köyümüz umûmidir elhamdülillah, içimizden bir fâsık, aleyhimizde bir şahıs çıkmadı. Umum Savlılar, Risaleleri kabül etmiş durumdadır. Kadın-erkek, genç-ihtiyar umûmen bin kalemle herkes faaliyette..

Teksir makinesi, “İbrahim Gül”ün (R.H) evinde idi, teksir orada yapılırdı. Teksir zamanı biz yirmi yirmibeş kişi dizilir, kağıt mürekkebi henüz emmediğinden mürekkep dağılmasın diye çıkanı hemen birimiz kapar, kurusun diye çaktığımız çıtalara asardık. Bazı kâğıtlar âdi çıkar bizi çok uğraştırırdı. Kolu çevirdikçe çıkan kağıtları sırayla kapıp sererdik kurusun diye.

Teksir işi üç-dört sene onun yâni İbrahim Gül Ağabeyin evinde Sav’da devam etti. O zaman Tâhîri Ağabey, Ali İhsan Ağabey, bazen Şaban Ağabey gelirdi. Bizim Sav’dan da Tâhîri Ağabey kaç kişi bulunsun derse ona göre bulunurdu. O zamanlar evinde teksir makinesi bulundurmak cesaret meselesiydi. Duysalar hemen hapishaneye, hem de çoluğu çocuğu ile hapse atarlardı. İşte o çok korkulu günlerde, o mübarek o cesareti gösterdi. Teksir makinesi onun evine kuruldu. Evinin üç odası vardı. Bir odasında kendisi ve âilesi

Evini hizmete verenlere ve hizmete açanlara Üstadımızın büyük müjdesi

Sonradan, ileriki senelerde İbrahim Ağabey ağır hastalandı, mübareğin karnında su birikmişti. Hatta bir gün evine geldim, baktım çok ağır hasta. Böyle başını sallıyor, baktım tahammül edemeyecek vaziyette, müsaade istedim, ayrıldım.

Neyse sabahleyin evden çıktım, baktım Üstadın taksisi var şu mescidin önünde. Hemen koştum vardım arabaya. Meğer Üstad İbrahim Ağabeyin vefat edeceğini mânen görmüş, müjdeye gelmiş. Baktım Hüsrev Ağabey Üstadı arabadan çıkarmış. Hüsrev Abi önde, Üstad geride duruyorlar. Bahardı galiba mayıs ayı olabilir. Üstad her yere giderken yorgana bürünür giderdi, yine arkasında yorgan bürülü.

Hüsrev Abi bana: “Kardeşim Hasan, Üstadımız İbrahim Onbaşı (Gül) ile, Mustafa Gül’ü ziyarete geldi, taksi çıkmaz diye burada iniverdik, Mustafa Gül’ü buraya kadar çağırıver” dedi. Hâlbuki araba oraya çıkardı. Hemen buraya yani şimdi içinde oturduğumuz Mustafa Gül ağabeyin evine koştum.. Ailesi çıktı:

“O, filan tarlaya gitti, bir buçuk saat sürer” dedi. Hüsrev Abiye aynısını söyledim “İbrahim Onbaşıyı çağır gel” dedi.

“Akşam ziyaretine vardım, ağır hasta, konuşmaya vakti yok” dedim. “Çok mu ağır hasta? Bizim geldiğimizi söyle, belki gelebilir” dedi. Ben de çağırmağa gittim

İbrahim Ağabey beni görünce: “Oğlum Hasan sen misin? Konuşmaya vaktim yok” dedi.

“Ama sana bir müjdeyle geldim, Üstad Hazretleri gelmiş, seni bekliyor” dedim.

Nee! Nerde!!” dedi. Mübarek hemen kalktı, “tut kolumdan” dedi. Karnı böyle şiş. (Hasan Ağabey ağlayarak ve yeniden yaşayarak anlatıyor bu hâdiseleri. Ö.Özcan) Bastonu eline verdim, koluna girdim.

Üstadımız İbrahim Onbaşıyı görünce bağırarak:

İbrahim Onbaşı!! Sîman ne diyor biliyormusun?”

“Bilmiyorum Üstadım! Her şeyi sen öğrettin, biz ne biliyoruz ki zaten”

Ben cennete gidiyorum!, Ben cennete gidiyorum!, Ben cennete gidiyorum! İşte senin sîman böyle diyor” dedi Üstadımız.

İbrahim Abi: “Senin gibi zatlar müjde ederse bana ne mutlu çok şükür, bin şükür” dedi. Neyse yanaştı Üstad’ın ellerini öptü.

Üstad: “İnşâallah Cenab-ı Hak sana öyle kasırlar hazırladı ki, hibe ettiğin, hizmette kullandığın odaların kaç katını Cenab-ı Hak sana orada hazırladı, orada göreceksin.”

“Senden Allah razı olsun Üstadım! Bizi dalâletten sen kurtardın. Senin bu müjden bana yeter gayrı” dedi.

Üstad “götür kardeşim yatsın yatağına “ dedi. Bir Pazartesi günü bu hâl oldu; ertesi pazartesi toprağa düştü mübarek. Meğer Üstad vefat edeceğini hissetmiş, O’na müjdeye gelmiş. Şu keramete bak.

Sav’dan Eğirdir’e; oradan da Barla’ya

Üstad Emirdağ’ında iken, Hüsrev Ağabeyden elli tane Zülfikar mecmuası istemiş. Ben de Hüsrev Ağabey’e varmıştım. “Kardeşim Hasan geldiğin iyi oldu, bir sıkıntımız var” dedi. “Hayrola Ağabey, ne o?” dedim “Üstad Hazretleri elli tane Zülfikar Mecmuası istemiş, eskiden bura postaneden yolluyorduk, haber geldi, yeni bir müdür gelmiş: “Sakın benden habersiz Kur’an harfiyle bir harf bile olsa kitap göndermeyin” diye hâin adam emir vermiş. Şimdi oradan yollasak kitaplar mahvolur” dedi.

Hüsrev Ağabey Üstadın emrine o kadar ehemmiyet verirdi ki, hemen harfiyyen yerine getirirdi. “Oradan gönderemiyoruz, Üstadın emrini yerine getirmek lâzım ne yapalım?” dedi. Ben de: “Sen bilirsin Abi, sen ne dersen onu yapalım, biz bilmiyoruz” dedim. “Şöyle bir şey aklıma geliyor, ben şimdi sana para vereceğim bir urgan, bir çuval alacaksın, sen bu kitapları sırtında Eğirdir’e götüreceksin” dedi. “Eğirdirde Ali Savran (Çilingir Ali) var, O, orada hizmeti yapan kardeşimizdir, sen kitapları ona ver o ne yapar eder kitapları Üstad’a gönderir, gider misin kardeşim?” dedi. “Hay! Hay! Ağabey” dedim. Neyse gittim çarşıya, urgan aldım, çuval aldım. Gençlik de var, hizmet üzerimize tereddüp etti mi ihmal edemezdik. “Ne kadar koyalım?” dedi. “Hepsini koyalım” dedim. “Ne ediyorsun sen kardeşim, bir buçuk kilo gelir bu kitabın bir tanesi” Tam da Ağustos ayı, hava sıcak. 25 – 30 kadar kitap koyduk. Dedi: ”en aşağı elli metre yolun dışından, ormanın içinden gideceksin”.

Kitapları aldım sırtıma, gide gide gittim, Eğirdir’e varmadan Findos köyünü geçtin mi bir değirmen vardır. Orada bir su akardı o zaman. --şimdi kaybolmuş-- Bir de söğüt ağacı vardı. Evvela çuvalı ormanda sakladım. Sırtımda köpük çıkmış sıcaktan. Abdest aldım, söğüdün gölgesinde namazımı kıldım. Başım ağırlaştı, biraz yatayım dedim. Hemen dalmıştım ki bir bağırtı: “Heyt! Kalk bakalım, kimsin, burda ne yapıyorsun?” Baktım ki Jandarma, tekmeliyor. O zamanlar jandarma karakollardan muhtarlara yayan olarak emir götürürdü. Herhalde beni görmüşler. O zamanda herkes karışıyor: Jandarması, bekçisi, polisi hepsi Risale-i Nur’un aleyhinde. Hâlbuki o jandarmalar bir hacının, hocanın veya bir Müslümanın evladı. “Kimsin, ne yapıyorsun burada?” dediler. Birden aklıma geldi: “Ben şu köyde çobanım mal güdüyorum, buraya su içmeye geldim” dedim. “Muhtar köyde mi” dediler. “Ben dağdayım ne bileyim muhtarı” dedim. “Sigaran var mı?” “Yok” “Kibritin var mı?” “Yok” “Sende hayır yok be!” dediler, çekip gittiler. Ben de içimden “sizde de iş yok be” dedim. İyi ki çuvalı ihtiyaten ayrı yere koymuşum. Neyse aldım çuvalı akşam namazına yakın Ali Savran’ın evine indirdim. Ali Savran’ın vâlidesi çok mübarek bir insandı, Üstad ona hususi dua edermiş. Beni görünce “Hasanııım ne bu hâlin, kapkara kesilmişsin, ne getirdin yine?” dedi. “Nur getirdim Nur, vâlide” dedim. “zaten senin Nur’dan başka ne işin var” dedi. “Ali gel oğlum, bak Savlı Hasan bir şey getirmiş koş gel” dedi. Hüsrev Abinin mektubunu verdim, meseleyi anlattım. “Evelallah ben bunları iletirim Üstad’a” dedi.

O sıralarda da Hasan Feyzi (RH) manzumelerinden, Üstad hazretleri sekiz tane Hüsrev Ağabeye göndermiş, mühim yerlere gönderilsin diye de söylemiş. Hüsrev Abi “bunları Ali Savran’a teslim et, ertesi günü de Barlaya, Bedreye, İslamköyüne, Kuleönüne, Sav’a birer tane verilsin” demişti. Neyse o gece orada yattık, ertesi gün de yayan olarak Bedreye, Barlaya, İslamköyüne vs... birer tane dağıttım, elhamdülillah. Cenab-ı Hak o vazifeyi de öylece yaptırmış oldu.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Serdar, 2011-08-05 23:10:33

Allah razı olsun hazırlayandan.. hey gidi günler.. kim bilir ne tatlı günlerdi o hizmet günleri..bize de nasip etsin Mevlam..

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Ömer Özcan, 2010-10-15 18:50:50

S. Yasin kardeş, yukarıdaki e-posta adresime bir mesaj atar mısın, seninle görüşmek istiyorum. Selamlar...

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Murat Akbulut, 2010-07-27 15:52:30

Hatıralar hem harika hem de ibretlik.Allah razı olsun.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Süleyman Yasin , 2010-07-26 12:48:55

Mevzuda geçen Çilingir Ali Savranın torunuyum fakat daha detaylı bilgi için Çilingir Ali SAVRANIN oğlu Said SAVRAN hayattadır tavsiye ediyorum

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

tuba, 2009-05-25 12:09:24

s.a Hasan abiyle röportaj 15 yıl önce yapılmış ama elhamdülillah dün ben bizzat sohbetlerinde bulundum şimdi 89 yaşında hala anlatıldığı gibi...ALLAH c.c ebeden daimen razı olsun onlardan.AMİN

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

esra, 2008-02-18 03:48:44

Allah razı olsun ... üstadın şöyle bir sözüde var "her söylediğin hak olsun"diye ben burdan yola çıkarak sordum bu soruyu.onlar o kadar hizmet etmişler ben onların söylemiş olduğu sözlerden şübhe duymam, ama merak ettim sordum... elhamdülillah her bir ağabey risalelerin neşri için var güçleriyle çalışmışlar,canları pahasına;o kadar zulüm görmüşler ama hiç bu da'vadan vaz geçmemişler. bizlerde inşallah onların verdiği hizmetleri devam ettiririz ..rabbi rahime emanet olun , selametle ,

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Ömer Özcan, 2008-02-16 16:06:27

Esra Hanımefendiye cevap: Hazret-i Peygamberin hayatı dikkatle okunursa bunun cevabı bulunur. Bir hizmet ki; insanların milyarlar senelik ebedi saadetlerini kazanmak ve kaybetmek davası... Kur'an ve iman mücadelesi... Ve bu hizmeti "yaptırmam!" diyenler.. Efendimiz ne diyor: "Harp hiledir" Mekke'nin fetih gecesi ordusunu çok göstermek için dağlarda yüzlerce yerde ateş yaktırıp müşrikleri yanıltmamış mıydı?.. Ve neticede hiç kan akıtılmadan Mekke'ye girilmemiş miydi?.. Evet öyle olmuştu. Hem, "Hepiniz çobansınız, sürünüzden mesulsünüz!" (H. Şerif) Bâki selamlar. Ömer Özcan

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

esra, 2008-02-13 12:59:49

Birden aklıma geldi: “Ben şu köyde çobanım mal güdüyorum, buraya su içmeye geldim” dedim. diyor peki gerçektende çobanmıymış...ağabey

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

De ki: "Onlardan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır. Ama siz yine de O'na ortak koşuyorsunuz."

En'am, 64

GÜNÜN HADİSİ

“Âdemoğlu, kurban bayramı gününde kan akıtmaktan daha sevimli bir amelle Allâh’a yaklaşabilmiş değildir.

İ. Mâlik, Muvatta’, Kur’an 24; Tirmizî, Edâhî, 1; İbn-i Mâce, Edâhî, 3)

TARİHTE BU HAFTA

*Cumhuriyet'in ilanı(29 Ekim 1923) *Sütçü İmam Maraş'ta direnişi başlattı(31 Ekim 1919) *I.Dünya Harbine girdik(1 Kasım 1914) *İmam-ı Rabbani Hz.lerinin İrtihali(2 Kasım 1624) *Hz.Ömer(r.a.)'in Şehadeti(3 Kasım 644)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI