Cevaplar.Org

MUSTAFA ÖZCAN İLE A’DAN Z’YE-30

Ulema Ulemanın rehberliğinde yürümeyen hareketler ya akim olurlar ya da sıhhat kazanamazlar.


Mustafa Özcan

mustafaahmetozcan@gmail.com

2020-03-30 21:08:06

Ulema

Ulemanın rehberliğinde yürümeyen hareketler ya akim olurlar ya da sıhhat kazanamazlar.

*200 yıldan beri bu tipler yaygın hale gelmiştir ve dolayısıyla üzerimize belaların yağmasından sorumlu olan kesimlerin başında gelmektedir. İlmiye sınıfının kaypaklığı hakkın ve hukukun zayi olmasına neden olmuştur.

Ulus-Devlet

Bugün sömürgeciliğin bir hediyesi ve tortusu olan ulusal devletlerin dini anlayışı, siyasal İslam kisvesi ve karalaması altında Müslümanların birliğine ve ittihad-ı İslam fikrine karşı çıkmaktadır. Avrupa Birliği Hıristiyan kökleri üzerine birlikler inşa ederken Müslümanların bu arayışı İslam adına çürütülüyor ve tezyif ediliyor! Bu bir psikolojik ve onun ötesinde Müslümanlara yönelik manevi bir savaştır. Topsuz tanksız bir kimliksizleştirme savaşıdır. Maalesef Körfez'de 'mainstream media' denilen ana akım medya iki de bir siyasal İslam'ı diline dolamaktadır. Bütün savaşı onadır ama bir gün altında kalacaktır. Sürekli olarak siyasal İslam'a karşı taarruz halindedir. Özellikle de Müslüman Kardeşler eksenini ve anlayışını siyasal İslam'ın belkemiği ve merkezi olarak telakki ediyor. Varlıklarının panzehiri sayıyor.

Ulusalcılar

Türkiye'de ulusalcılar Kemalizm'in varisidirler ve onlar da dindar olmadan din milliyetçiliği yapmaktadırlar. Sözgelimi başörtüsü yasaklama taraftarı olan Rahşan Ecevit, bilahare misyonerlik tehlikesi ve tehditlerinden dem vurmaya başlamıştır. Bu yüzden cumhuriyetin ilk devrelerinde misyonerlik faaliyetleri tespit edildiği için Eskişehir'de bir yabancı okul kapatılmıştır. 

*Ulusalcılar da İslamcıları Amerikancılıkla suçlamışlardır. Hâlbuki konum itibarıyla bugün ABD'ye en yakın kitle ulusalcılardır. Şimdi CHP'nin çizgisi mi yoksa AKP'nin çizgisi mi ABD'ye daha yakındır?

*İslam'la bağınızı kopardığınızda yerlilikle münasebetiniz de kesilir ya da zedelenir. Bundan dolayı ulusalcı proje kökü dışarıda olan projedir. Kendisini yalnızlaştırarak başkalarına yem olur. En iyi ihtimalle Arnavutluk'ta Enver Hoca'nın yaptığı gibi, kendini tecrit ederek, sonunda da zayıflayarak yine Batılıların kucağına düşmek demektir.

*İçerideki ulusalcılar ve Kemalistçiler Arap Baharının altında Amerikan parmağı arayarak diktatörlerden ve azınlık rejimlerinden yana tavır almışlardır. Hâlbuki ABD eski diktatörlere yapışarak halk ihtilalini söndürmüştür. Halkın kendi öz kimliğiyle iktidara yansımasına ve politikaları belirlemesine düşmanca mukabele etmişlerdir. 

*Esasında bizdeki ulusalcılar sıfır sorun politikasına saldırarak zımni olarak Kemalist politikalara geri dönmemizi telkin ediyorlar. İngilizler, Amerikalılar ve İran namına bölgeden uzak durmak. AB iflas etmesine rağmen hala AB istikametimizi muhafaza etmemizi tavsiye ediyorlar. Herhalde bizi sonunda AB mezarlığına defnedecekler. Yuh sıfatınıza!

*Laiklerin takıntısı var. Laikler ideolojik azınlığı temsil ettiklerinden ABD ile birlikte bölgedeki azınlık rejimlere ve mezhepçi rejimlere el uzatıyorlar. Onların yaşaması azınlık iktidarlarıyladır. Bir de bize pazarlamaya çalışıyorlar. Hayâya davet ediyorum.

*Bugün İslam dünyasında ulusalcı akımlar bir nevi ideolojik azınlıkları temsil ediyorlar. Bunlar dini veya ırki azınlık değil kültürel ve ideolojik azınlıktır. Halk iradesinin karşısında Batıcı kurucu iradeyi temsil ediyorlar. Batılılaşma akımının fulul veya kalıntıları olarak da görülebilirler.

*AKP hükümeti karşısında da önce Arap Baharı anaforunda Batı'nın Truva Atı ve taşeronu olduğunu söylüyorlardı ardından da açıkta kaldığını iddia etmişlerdir. Çelişkiye düştüklerini itiraf yerine 'çevir kazı yanmasın' havasındalar. Çünkü insaflı değiller. Bu ikinci hüküm doğru olmakla birlikte birincisi hiçbir zaman doğru olmamıştır. Sadece üfürmüşlerdir. Bunun bir faturası ve bedeli yok mudur?

*Bizdeki ulusalcı veya sol takımı ABD ile kavga etsen; dünyayı karşısına alıyor ve eksen kaymasına uğradı diye refleks gösterirler. Uyum içinde hareket edecek olsan da, bu sefer adını uşaklığa çıkarırlar. Bunları Nasrettin Hoca'ya havale etmek gerekir! Anladıkları tarzda cevabı ancak o verebilir!

Üçüncü Dünya Savaşı

Üçüncü Dünya Savaşı olacaksa bu din ve mezhep eksenli olacaktır. Sürekli olarak İsrail ve Arap ve Müslüman komşuları arasındaki sürtüşme er geç din temelli bir savaşın çıkmasını mukadder kılmaktadır. İran Devrimiyle birlikte yani 11/2/1979 tarihi itibarıyla mezhep fayı ve savaşı yeniden aktif hale gelmiş ve Amerikan işgalleri bunun şiddetini ve kesafetini artırmıştır. Bugün İslam âlemi, Lübnan, Yemen, Suriye ve Irak'a kadar bunun ateşiyle kavrulmaktadır.

*Birinci Dünya Savaşının yüzyıl aralığında yeni bir dünya savaşı çıkacaksa bunun alanı Ortadoğu olacaktır. Bunun tohumları Birinci Dünya Savaşı ile atılmış ve İkinci Dünya Savaşı ile zemini sağlamlaştırılmıştır.

Vehhabilik

*Vehhabilik geçişli olmadığı gibi aynı zamanda beynel'islam iç kargaşa ve kavgaya hizmet eden bir yapı ve karakter arz etmektedir.

*Hicaz'da neden Suudlular öne çıkarılmıştır? Suud yönetiminin dini anlayışı tam da bölgesel ve ulusal bir dini damarı temsil etmektedir. Muhammed Gazali'nin deyimiyle bu bedevilik/a'rab anlayışıdır. Müslümanların birlik ve beraberliği için son derece zararlı bir akımdır. Vifakiyat (uyum) yerine hilafıyatı( ayrılık) esas almaktadır. Islah ve tecdit adı altında iç kavganın çapını büyütmektedir.

*İngilizler Osmanlı topraklarını işgal etmek ve Osmanlıları Ortadoğu'dan sürmek için Şerif Hüseyin ve zümresini kullanmış ve ardından da onun yerine Vehhabileri ikame etmiştir. Çünkü onlara göre en zararsız ve dışarıya kapalı akım o'dur.

*Batı, geçişli olmayan ve İslam dünyasını bloke eden uslu Haricilerle uslu veya azgın Şiilere kol kanat germektedir. Bundan dolayı Osmanlı sonrası İngilizler Hicaz'ı İbni Reşit veya Şerif Hüseyin'e değil de, toparlayıcı olma vasfından yoksun harici ve ayrılıkçı istikamete açık Vehhabiler'e terk etmişlerdir. İngilizler Suud ailesinin karakterini iyi bilmektedir. İngilizler yine aynı dönemde Muhammere ve Abadan'ı bendeleri İran Şahına bırakmışlardır. 2003 yılından sonra da Bush ailesi Irak'ı altın tepsi içinde yararlılıklarına binaen İranlılara terk etmiştir. Bunlar ince elenmiş sık dokunmuş meselelerdir. Tesadüfe yer yoktur. Müslümanları bölmenin ve başsız bırakmanın yolları ve planlarıdır.

*Vehhabiler genel olarak Hanbelî mezhebine bağlı olsalar da bu bağlılık esnek ve gevşek bir surettedir. Vehhabîlerin Hanbelîlikle ilgili anlayışları seçmece bir anlayıştır. Bazen onu aşarlar bazen de kadının örtünmesinde olduğu gibi onun en katı yorumlarını kabul ederler.

*Sebile savaşından sonra Suudi Arabistan'da iktidar odaklı bir dini anlayış ortaya çıkmıştır. Vehhabiler veya dini ortaklar bu süreçte gölgede kalmıştır. Yazılı olmayan anlaşmaya göre Necid uleması küfür sınırlarına girmedikçe (küfren bevvahen) sultanın siyasi velayetine getirdiği tasarruflara itiraz etmeyecektir. Bunun anlamı şudur: Kraliyetin feleğinde dönecekler; kralın düşmanına düşman ve dostuna da dost olacaklardır. Siyasi konularda itiraz etmeyecekleri gibi, İslam hukukunda karşılığı olmayan vergi ihdası noktasında da itirazlarını yükseltmeyeceklerdir. Kısaca ne siyasi ne de hukuki anlamda kraliyete bir itirazları olamayacaktır. Bu ise Vehhabi ulemasının iğdiş edilmesi anlamına geliyordu. Tarihi seyir içinde öyle de olmuş ulema eskilerin tabiriyle ulema-ı rusum derekesine inmiştir.

*Davet zemininde Osmanlı'ya isyan eden Vehhabi hareketi zamanla devletleştikten sonra muhafazakârlaşmış, yönünü ve pusulasını kaybederek huruca karşı çıkmıştır. 

*Vehhabiler ise kabir ziyaretini ve ölüden medet ummayı ve yardım dilemeyi şirk ve küfür kapsamına almıştır. Bu nedenle kabir ziyaretlerini ve kabirlerin yükseltilmesini küfür alameti olarak görmüşlerdir.

*Osmanlıların hariciler olarak tanımladığı Vehhabiler, şimdi IŞİD mensuplarına harici damgası vurmaktadır. Böylece Suudlular tarih önünde kendi aleyhlerine fetva vermiş oluyorlar. Geçmişte kendi yaptıklarını mahkûm etmiş oluyorlar. Aksi taktirde, Osmanlı'ya karşı hurucu meşru görürken kendilerine karşı çıkışı meşru saymayarak tutarsızlıklarını ortaya koymuş olurlar. 

*Şia'nın ümmet içinde zıtlaşmacı bir akımı temsil ettiğini biliyoruz. İkincisi de Vehhabiliktir. Suudi Arabistan'da bu kliğin zafer kazanmasının önünü de İngilizler açmıştır. Ümmet bu suretle uç anlayışlar tarafından kuşatılmıştır. 1932 yılında Hicaz'da Vehhabilerin zaferi İngilizlerin hediyesidir, önlerini açmalarıyla mümkün olabilmiştir. Zaman zaman Şia'nın bu karakteri üzerinde duruyoruz. Bununla birlikte makasın diğer ucunu da unutmamalıyız. Ya da madalyonun öteki yüzü de mühimdir. Madalyonun öteki yüzünde yahut Şia'nın karşı ağırlığında ise (ifrat tefrit basamakları) Vehhabilik veya daha yumuşak ifadesiyle Selefilik yükselmektedir.

Yahudiler

Goyim (Yahudi olmayan kimse) Yahudi aleyhtarı olursa, başına gelmedik kalmaz. Vay haline! Vurun abalıya olur. Ya Yahudi bizzat kendisi Yahudi aleyhtarı olursa? Yahudileri aşağılarsa? Gam değil. Kendileri istedikleri kadar çuvaldızı kendilerine batırabilirler. İstedikleri kadar dövünebilirler. Ama bunu başkası yapmaya kalkıştığında aynı ibareyle bile olsa alnını karışlarlar. Yahudiler kendi kendilerine böyle çifte standart uygularlar. Carter bunu şöyle formüle etmiştir: "İsrail'de istediğin kadar İsrail'i yerden yere çalabilirsin. Burası serbest atış bölgesi. Bunu ABD'de yapmaya kalkıştığında siyasi kariyerini kaybedersin ve damgalanırsın. Bedelini ödersin. Adamı bitirirler."

*Yahudiler kendilerine karşı komplo yapıldığına inanırlar ama kendilerinin başkalarına yani goyimlere komplo yaptıklarına inanmazlar. Reddederler. Faiz meselesi gibi. Doğuştan tefeci oldukları halde kendi aralarında faizli alışveriş yapmazlar. Kendi aralarında kumar oynamazlar ama goyimlerin parasını çuvalla kaldırırlar.

*Yahudilerin gücü organize olmalarından geliyor. Bu onlara kamuoyu oluşturma ve kampanya açma gücü veriyor.

*Kur'an ile Tevrat çelişirse elbette iki dinin mensupları da çekişir. Sözgelimi İsrail Konut Bakanı Uri Ariel Mescid-i Aksa'nın yıkılmasının, yerine Süleyman Tapınağının yapılmasının Tevrat emri oluğunu ileri sürmektedir. Aslında bu sonuç itibarıyla şahsi bir yorumdur. Mesih'le alakalı yanlış tasavvurları nedeniyle gerçek Mesih'i fevt etmeleri gibi bu hususta da Süleyman Tapınağı konusunda inancı değil mitleri ve üretilmiş efsaneleri temsil ediyorlar. Çakal Carlos, Ağlama Duvarının Romalılar tarafından yapıldığını, sadece taşlarının İkinci Mabedin kalıntılarından olabileceğini ifade etmektedir. Şam'daki Emevi Camii'nin durumu da böyledir. Romalılar buralarda Jüpiter Tapınağı yapmışlardır ve Ağlama Duvarı da Jüpiter tapınağının kalıntıları arasındadır. Kısaca Ağlama Duvarı atalardan kalma dini bir miras olmayıp seküler bir mirastır. Günümüzdeki fanatik Yahudiler de Mesih gelmeden Üçüncü Mabedi kurma özlemi içindeler. Bunu yaparlarsa sadece seküler bir mabet dikmiş olacaklardır. Masonların tekris törenleri için kullandıkları mekanlar gibi. Bunun ne Musa, ne Davut ve Süleyman ne de Mesih'le yakından uzaktan bir alakası vardır. Sadece taassuplarının dikte ettirdiği bir husustur. Mısırlı Abdulhamit Katip, el Kuds adlı eserinde Ağlama Duvarının İkinci Mabet değil, Roma tapınağı kalıntısı olduğunu ifade etmektedir (El Kuds, Abdulhamid Katip, s: 166).

*Maalesef Yahudiler nobranlıkta sınır tanımıyorlar. Kavrulmuş ırkçılık belasına müptela bir halde bulunuyorlar. Bunlardan birisi dini ırkçılık diğeri de Avrupa'dan milliyetçilik dönemlerinin tuhfesi veya tortusu olan seküler ırkçılıktır.

*Mısırlı çağdaş müfessir Muhammed Mütevelli Şaravi ve benzerleri ise tarihte Yahudilerin bir değil birçok ifsatlara ve bozgunculuklara imza attığını İsra Suresinin başında bahse konu iki bozgunculuk devrelerinin ise İslam dönemine münhasır olduğunu ifade etmektedir. 'Kitapta hükmettik' veya 'yazgı olarak kitapta hükmettik' ayetindeki kitabın ise genelde Tevrat olduğuna hükmedilmektedir. Lakin 'kader olarak tayin ettik' anlamında Levh-i Mahfuz olması da mümkündür. Muhammed Mütevelli Şaravi ayetlerde belirtilen Birinci Vade'nin Hazreti Peygamber döneminde gerçekleştiğini ifade etmektedir. Ayette, Birinci Vade'deki güçlü kulların evlerinin arasını didik didik arayacakları ifade edilmektedir. Ve bu yerine getirilmiş bir vaat olarak gerçekleşmiştir. 

*Şaravi, 'Sümme Rededna lekümü'l kerrete aleyhim/ Onlara karşı tekraren size inisiyatif verdik' ayetinin Yahudilerin ikinci ifsat ve güçlenme devirlerine işaret ettiğini ifade etmektedir. Şaravi bu sürecin 1948 yılında başladığını ve Asr-ı saadetteki güçlü ve imanlı kulların yerine 'fehalefe min badihi halfun feedaussalata/ sonra peşlerinden gelen nesiller namazı niyazı zayi ettiler' ifadesinde yer alan kimselerin geldiğini ve Yahudilerin de bunlara karşı üstünlük sağladıklarını ifade etmektedir. Şaravi, 1948 yılından beri Müslümanların 'Sümme rededna lekümü'l kerrete aleyhim' ayetinin anlamı kapsamında yaşadıklarını ifade etmektedir. Halen İkinci Vade yani ara ve geçici devre içinde bulunmaktayız.

*İsrail'in Ramazan ayı içinde hem fiziki hem de manevi saldırılarına karşı telin yürüyüşlerinin ön saflarında kılık kıyafetleriyle bir grup Yahudi dikkat çekiyor. Bunlar kim? Onlar, Hazreti Musa'nın emanetleri ve onun emanetini muhafaza edenler! Abdulkadir Geylani'nin 'bütün kapılar kapansa bile kıyamete kadar benim kapım açık kalacak' dediği ve bunun için Allah'a yakardığı ve niyazda bulunduğu mervidir. Keza ulu'l azm peygamberlerinden olan Hazreti Musa'nın da Allah'tan kendisine, kıyamete dek yolundan sapmayan; sabit kadem bir bölük nasip etmesini niyaz ettiği ifade edilir. Bu Hazreti Peygamberin de bir duası olduğu gibi bir beşaretidir de. 'La tezalü taifetun min ümmeti zahirine ale'l hak la yadarruhum men hezelehum hatta yetiye emrullah' buyurmaktadır. Kıyamete kadar azınlık dahi olsa hak üzerine baki ve sabit bir taifeden ve bölükten bahsedilir. Bu durum Yahudilikte de makes bulur. Hazreti Musa'ya da kıyamete kadar yolundan sapmayacak takipçi ve muakkip bir bölük vaat edilmiştir. Bu bölük her durumda yüzde 10'u geçmez. Nitekim, Naturei Karta ( Şehrin Muhafızları) gibi siyasal Yahudilik projesine kapılmayan ve şemsiyesi altına girmeyen nadir bazı Yahudi kitle ve taifelerden bahsetmek mümkündür. İşte onlar Filistinlilerle birlikte İsrail'e karşı bir iman bilinciyle hareket ediyorlar ve İsrail'in saldırılarını telin ediyorlar. Hakim cereyan veya medya onlara da aşırı sıfatı takıyor. Neyin aşırısı? Siyonizm'e karşı gelmek aşırılık mı?

*Yahudi karakterini en iyi yansıtan temel kitap Kur'an-ı Kerim'dir. Onları ve karakterlerini öğrenmek için en iyi kaynak başta Kur'an-ı Kerim olmak üzere dini kitaplar ve kutsal metinlerdir. Yahudilerin karakteriyle ilgili en ince ayrıntılar Kur'an-ı Kerim'de mahfuzdur. Vakıanın da Kur'an-ı Kerim'i tasdik etmesi onun i'cazkar yönüne parmak basmakta ve temsil etmektedir. Kur'an icaz ve i'caz yani kısa, öz ve erişilmez yönüyle Yahudileri olduğu gibi ve gerçeği üzere tasvir etmektedir. Yahudilerin bu yönlerinden birisi kendilerinin de tasdik ve itiraf ettikleri gibi dünyaya olan sınırsız bağlılıkları ve düşkünlükleridir. Bu onları korkak, ürkek ve kırılgan kılmıştır. Milli egoları ve korkaklıkları onları gettolara sığınmaya zorlamış ve itmiştir. Gettolara hapsetmiştir. Geldikleri yeri de yani kurdukları İsrail devletini de kocaman bir getto haline dönüştürmeyi başarmışlardır. Tabir caizse imam bildiğini okur, Şöyle bir mukayese yapmak mümkündür. Gazze'yi dünyanın en büyük açık hava hapishanesi haline çevirdiler. Lakin kendileri de İsrail'i duvarlarla tecrit ederek modern bir getto devleti haline getirdiler. Utanç Duvarından sonra Gavr-ı Ürdün denilen Ürdün sınırına da bir duvar örmek istiyorlar. Mısır ile Gazze sınırına da benzeri bir duvar inşa etme emelleri var.

* Kur'an-ı Kerim bitmez tükenmez bir hazinedir. Levh-i mahfuzun âlem-i şahadete açılan kapısı ve yansımasıdır. Yahudilerin seciye ve karakterlerini şaşmaz bir biçimde ve mikyasta ortaya koymaktadır. Haşir Suresi 13'üncü ayet bunlardan birisidir. Bu ayette Cenabı Hak Yahudilerin Müslümanlardan Allah'tan daha fazla korktuklarını beyan etmektedir. Onlar idraksiz bir topluluk olduklarından dolayı daha fazla somuttan korkarlar. Allah'ın ceza ve azabını soyut ve mücerret olarak telakki ederler. Hâlbuki somut şeyler veya fiziki güçler sonuç itibarıyla metafiziki güce yani Allah'a tabidir ve onun tahtı tasarrufundadır. Onlar acili ecile ve görüneni görünmeyene tercih ederler. İmanları kalplerinde değil gözlerinin ucundadır. İlgili ayet kimi meallere göre şöyledir: Mutlaka gönüllerinde, Allah'tan ziyâde sizin korkunuz vardır, bu da, şüphe yok ki anlamayan bir topluluk olmalarındandır.

*Bilindiği gibi Yahudiler beraber kaldıkları toplumların sosyal ve manevi hastalıklarına kapılmışlardır. Çıkışta (Mısır) buzağıya tapınmaları ve yanlarındaki stok altınları eriterek bir altın buzağı yapmaları buna delalet eder. Stockholm sendromu keşfedilmeden önce de Yahudiler bu sendroma kapılmışlardı. Cellâtlarına benzemiş ve özenmişlerdir. Bu anlamda Nazi tipi ırkçı Siyonist bir devlet kurmuşlardır.

*Yahudiler nüfus olarak az ama etki daireleri ve nüfuzları geniştir. Dolayısıyla taraftarları ehli hak ve hakikat taraftarlarına ağır basarlar. İsra Suresinin beş ve altıncı ayetleri olan 'emdadna biemvalin ve benin ve ceelnaküm eksere nefira' ayetleri Yahudilerin sayıca ve ateş gücü ve vurucu güç itibarıyla kefelerinin Müslümanlara ağır basacağını haber verir. Nüfus itibarıyla onlar Müslümanlardan az olduklarına göre peki bu üstünlüklerinin kaynağı nedir? Bugün Gazze meselesinde olduğu gibi Müslüman, davasına bigânedir. Hatta gizliden gizliye bazen de arsızca açıktan İsrail'i desteklemektedir. Hamas'a düşmanlıkları İsrail düşmanlığına ağır basıyor. Yahudiler kalabalıklara böyle hükmediyor ve güçlerini öyle elde ediyorlar.

*Yahudiler Batı'da örgütlü olmasalar yine akıbetleri sürülmek ve dışlanmak olacaktır. Oysa örgütlü yapılarıyla ve güç merkezi olmalarıyla birlikte üstte kalıyorlar ve diğer milletleri eziyorlar. Dünyanın zenginliğini kontrol altında tutuyorlar. Bu da onlara ayrıcalık tanıyor ve milletlerin omzuna çıkarak ufukların patronu olmaya devam ediyorlar. Bu nedenle Alman şair ve yazar Heinrich Helme, Rotschild'ların zenginliğini ' para zamanımızın Tanrısı, Rotschild ise peygamberidir' şeklinde özetlemiştir. Belli ki Karun'un izinden gidiyorlar. Lakin kapitalizmin batışıyla birlikte Karun gibi batacaklar ve dünyaya yeni bir ibret vesilesi olarak belireceklerdir.

*Dreyfus vakası insanlığın kolektif hafızada yer etmiştir. Olayın mahiyeti şudur: 1894 yılında Fransız uyruklu ve Yahudi asıllı Yüzbaşı Alfred Dreyfus Almanlar lehine haksız yere casuslukla itham edilerek yargılanmıştır. Maşeri vicdan infial etmiş ve Emile Zola gibi edipler mahut yüzbaşıyı savunmuşlardır. Lakin bu davanın akisleri bilahare Siyonizm'in mayalanmasına ve nüvelenmesine hizmet etmiştir. Dreyfus vakası Batı'da Yahudi ayrımı hakkında somut delil ve gelişmelerden birisidir. Elbette Yahudiler ardından nüfuzlarını Avrupa kıtasının ötesine taşımışlar ve özellikle de İkinci Dünya Savaşından sonra dünyanın küpeştesi, merkezi olan ABD'ye çöreklenmişlerdir. Kimi Batılılar İslam'ın Yahudilere karşı ayrımcı davrandığı göründedir. Yahudilerin bizzat kendi peygamberlerine yaptıkları gibi Hazreti Peygambere de ( S.A.V.) düşmanlık gütmüşlerdir. Bunun üzerine Müslümanlar Yahudilere karşı belirli bir mesafe koymuşlar ve tutum takınmışlardır. Bununla birlikte İslam yine de onları eski statünün sahipleri olarak muamele etmiş ve ayrımcılığa izin vermemiştir.

*Yahudiler dini olarak çifte standartçıdır. Kendi aralarında çalma çırpma, öldürme yapmaz ve faiz almazlar ama Goyimlere olunca iş değişir. Her şey mübah ve serbesttir.

*Hiçbir müfsit müfsit olduğunu söylemez. Kimse de ayranım ekşi demez. Yahudiler İslam düşmanı oldukları halde kendilerini mağdur ve mazlum suretinde takdim ediyorlar. Mahza yalan. Yahudi aleyhtarlığına maruz kaldıklarını iddia ediyorlar. Bu İddaa gibi şans oyunu olsa gerek. Yahudi aleyhtarlığı ise olsa olsa bir duygu misillemesi olabilir. Yoksa kimse neden durduk yerde Yahudi düşmanı kesilsin ki? Buna imkân yok.

*İsrail veya Yahudi halkı bu saldırgan tabiatından nasıl kurtulur ve normalleşebilir? Bunun bir tek cevabı ve çaresi var; Yahudilikten çıkmak. Yahudilerin milli dinlerini bırakarak daha evrensel dinlere girmeleri insanlık ailesi için en iyi çözümdür. Elbette bu zorla olmaz. Zira İslam da onları Ehl-i kitap olarak saymış ve tanımıştır. Lakin taşkınlık ve serkeşlikleri ve müşriklerle işbirlikleri nedeniyle bu statülerine rağmen Arap Yarımadasını boşaltmak zorunda kalmışlardır. Kendilerini İsrail'de bekleyen akıbet de budur. Medine'de müşriklerle ittifakları gibi İsrail'de de bütün İslam düşmanlarının ön bahçesi haline gelmişlerdir. İsrail'in kurulmasıyla birlikte Kur'an ifadesiyle horoz gibi şişinmeleri ve büyüklenmeleri nedeniyle İslam dünyasının başına bela kesilmiş ve Batı'nın bölgeyi karıştırma aracı ve jandarması haline gelmişlerdir. Kendi namlarına ve Batı'ya vekâleten İslam dünyasına yönelik iki kötülük damarını birden temsil ediyorlar. Belanın kökeninden kurtulmak ise onların İslamiyeti ve olmazsa evrenselliğe daha açık başka bir dini seçmeleriyle mümkündür. Lakin bu bölgede var olmaları ve kalmaları ancak İslamiyet'e geçiş yapmalarıyla mümkündür. Aksi halde akıbetleri Haçlılar gibi olacaktır. Gidenler gidecek, geride kalanlar İslamiyeti benimseyecektir. Lakin onlar haklılıklarını güçlerinde görüyorlar. Güçleri tepelenmeden hakkı kabul etmeyecekler ve kendilerini haklı zannedeceklerdir. Bunun için de güçlerinin kırılması gerekiyor. İsra Suresinin baş ayetlerinde yer alan 'Ma alev tetbira' ifadesi güçlerinin kırılmasının üstünlüklerinin de kırılması anlamına geleceğini ortaya koymaktadır. Önce yüzleri kararacak, ardından da üstünlük nedenleri olan yapıları yerle bir olacak ve üstünlük hissini kaybedeceklerdir. Bugün İsrail Filistinlilere ve İslam dünyasına karşı 'caydırıcılık nazariyesi' takip etmektedir. Lakin onca nitelikli silahına karşı caydırıcılık nazariyesi aşınıyor, çöküyor.

*Demek ki, çözüm önce İsrailli olmaktan sonra da mümkünse Yahudi olmaktan çıkmaktadır. Bunu açıktan yapanlar da var. Rusya'da doğmuş ve 1920'lerden itibaren İstanbul'da yaşamış bir ara İsrail'e yerleşmiş bir Yahudi olan Max Frumkin ,'Yahudilikten Niçin Çıktım' adlı kitabında anılan nedenlerden ötürü Yahudiliği terk ediş serüvenini anlatıyor. Bir zamanlar bu kitabı Şevket Eygi Bey'in Bedir Yayınevi basmıştı. Dünyanın daha az bir bedelle kurtuluşu için İsrail'i ve Yahudiliği terk etmek en avantajlı ve kestirme yoldur. Sonunda Yahudiler de bu yola gelecekler. Ya güzel ve doğru sözle ya da hak ettikleri eylem türüyle. Umarız akl-ı selim galip gelir ve Yahudiler düşmanlığın kaynağı olan bu muharref yolu terk ederler. Bu hepimizin selameti ve iyiliği olur.

Yecüc Mecüc

Deccalizm sonuçta İslam âlemine karşı bir ittifaklar zinciridir. Bunun merkezinde ifade edildiği gibi İsrail ile Batı ittifakı vardır. Bu ittifakın Mesih-Mehdi beraberliğiyle def edilmesinden sonra sırada Yecüc Mecüc ittifakı vardır. Sıra Yecüc ve Mecüc ittifakına gelecek. Muhtemelen bu Rus-Çin ittifakına tekabül etmektedir. Arap Baharı sonrasında Suriye ve Filistin olayları dikkate alındığında bu iki kampın arasında pek de bir fark olmadığı ortaya çıkmaktadır.

*Zülkarneyn'in ahirzamana bakan yüzlerinden birisi de Ye'cüc ve Me'cüc'dür. Settin yıkılmasıyla birlikte Ye'cüc ve Me'cüc'ün uyuyan hücreler olmaktan çıkıp dünyayı fesada vermeleridir. Ye'cüc ve Me'cüc meselesiyle bağlantılı olan Zülkarneyn'in doğrudan ahirzamanla ilişkisi var mıdır? Mehdi Zülkarneyn makamındadır. Kimileri Mehdi'nin de Zülkarneyn ve Hazreti Süleyman gibi fetih sahibi olacağını ifade etmektedirler. Zamanında Zülkarneyn Ye'cüc ve Me'cüc tehlikesini nasıl bertaraf etmişse, ahirzamanda da Mehdi ve Hazreti İsa, Ye'cüc ve Me'cüc tehlikesini bertaraf edecektir. Öyleyse Zülkarneyn ve Ye'cüc ve Me'cüc kıssasının başı tarihin derinliklerine dayanıyorsa da, sonu günümüze bakıyor ve ahirzaman diliminde sahnelenecektir.

*Yecüc ve Mecüc ifadesi ve kavramı bütün dinlere şamildir. Çünkü semavi dinlerin kaynağı birdir. Asılları gitse bile tereşşuhatı, sızıntıları kalmıştır. Farklı kalıplarda ifade edilse de Yecüc ve Mecüc ifadesi ikili bir terkip halinde yer alır. Kitab-ı Mukaddes satırlarında Gog Magog olarak karşımıza çıkan Yecüc ve Mecüc, René Guénon'un "The Reign of Quantity and The Sign of Times" kitabında ortaya koyduğu şekliyle Hindu dini metinlerinde iki şeytan kardeş olarak tanımlanır. Hindu dini kutsal metinlerinde bu iki şeytan kardeş, Koka ve Vikoka olarak tasvir edilirler. 

*Gerek Reagan gerekse Bush, Mesih, Deccal gibi meselelere eğildikleri gibi, aynı zamanda Yecüc ve Mecüc meselesiyle de yakından alakadar olmuşlar ve fütürist (istikbalden haber veren, aşina bilgayb) bir yaklaşımla İslam dünyasına düşmanlıklarını bu gelecek haberlerine bağlamışlardır. Bu haberler üzerine bina etmişlerdir. İnşai alana bakmadan ihbari olanla gelecekten haber veren dini metinlerin peşine düşerek bunu Müslümanların üzerine yansıtmışlar ve bunun üzerinden dini düşmanlıklar üretmişlerdir. Adalet ve mezalim meselesine bakmadan, gözetmeden Bush örneğinde olduğu gibi kendilerini Tanrı'nın tarafında saymışlardır. Reagan soğuk savaş döneminde SSCB ile bazı İslam ülkelerini Yecüc ve Mecüc koalisyonu olarak nitelendirmiştir. Yecüc ve Mecüc kampına yerleştirmiştir. Reagan Kaddafi Libya'sını SSCB'nin ortağı olarak telakki etmiş ve bunu Yecüc Mecüc koalisyonu olarak tasvir etmiştir.

*Irak savaşı öncesi Batılı siyasetçileri ikna turlarına başlayarak onlarla yüz yüze ve telefonla görüşmeler yapan George Bush zamanın İngiltere başbakanı Tony Blair'i (1997-2007) savaşa ikna etmesinin ardından zamanın Fransa cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a (1995-2007) telefonda "Jacques, sen ve ben aynı inanca sahibiz. Sen Katoliksin, ben Metodist. Ama her iki mezhepten Hıristiyanlar da İncil'in öğretilerine bağlıdır. Tanrımız aynı" der. Chirac, nereye varmak istediğini anlamadığını söyleyince Bush, "Gog ve Magog (Yecüc ve Mecüc) Ortadoğu'da iş başında. İncil'deki kehanetler tamamlandı. Bu karşılaşmayı Tanrı istiyor. Tanrı bunu kullanarak yeni bir çağ başlamadan önce düşmanlarını silmek istiyor" diye açıklamada bulunur. Avrupa'da "Sekülerizmin kalesi" olarak bilinen Fransa'nın lideri Chirac telefonu kapatmasının ardından danışmanlarını toplar ve "'Gog ve Magog" dedi. Neden bahsettiğini bilen var mı" diye sorar. Kimsenin bir fikri yoktur. Chirac "Ne olduğunu öğrenin" emri verir.

*Mossad gibi İsrail'deki istihbarat teşkilatlarından olan Shabak'ın eski direktörlerinden Carmi Gillon, Netanyahu'nun İsrail'i Yecüc Mecüc savaşına doğru sürüklediğini ve ittiğini ileri sürmüştür.

*Cengiz Han ve istilacı güçleri Ye'cüc ve Me'cüc'ün atası olsalar da, bu kavim İslam'ın içinde eriyerek yok olmuştur. Bu durumda günümüzde onların yerini kim aldı? Nihad Cerrar bunu şöyle izah ediyor; Nuh'u üç çocuğu vardı. Bunlar, Ham, Sam, Yafes'tir. Barbar kavimler ve Ye'cüc ve Me'cüc kavmi, Yafes'in torunlarındandır. Türkler ve sarı ırk, Çinliler, Japonlar bunlar arasına girer. Ye'cüc ve Me'cüc'ün diğer ayağı Ruslar olabilir. Elbette Türkler İslam'a girerek bu denklemin dışına çıkmıştır. Türkler Müslüman olmadan Ye'cüc ve Me'cüc kabilesi arasında sayılmışlardır. Nesefi ise Medarik Tefsirinde aksine Zülkarneyn'in Seddini, Türkleri barbarlardan korumak için yaptığı ileri sürmektedir. Barbarlar din ve medeniyete karşı ilk hamlelerini Vikingler üzerinden Roma'ya, Moğollar üzerinden de Müslümanlara ve Abbasilere karşı yaptılar.

*Kehf Suresinde olaylar bilmece suretinde anlatılıyor. Geçmişin aynasında gelecek sunuluyor. Deccal'ın prototiplerinin geçmişte yaşadıklarını anlatmıştık. Peygamberler tarafından ümmetlerine anlatılan ve sakındırılan ahirzaman şahsiyeti sadece Deccal'dan ibaret değil. Aynı zamanda Ye'cüc ve Me'cüc de eski kitaplarda anlatılıyor. Tevrat Cüc Mecüc (Gog Mogog) diyor. Yunanlılar da Yecüc ve Mecüc diyorlar. Demek ki ahirzaman alametlerinden bir kısmı diğer peygamberler tarafından da bildirilmiş. Ve kesintisiz bu misyon, devran ederek son peygamber ve ümmetine kadar geliyor. Peygamberimiz ' la mahalete' diye söze başlayarak Deccal'ın muhakkak çıkacağını bildiriyor. Lakin Hariciler, Mutezile ve günümüzdeki modernistlerden bazıları akıl almayacağını ve akla sığmayacağını söyleyerek Deccal gibi haberleri reddediyorlar. Buna mukabil, Turan Dursun gibi inkâra meyilli bazıları ise geçmiş milletlere ait kıssaların, efsanelerin Peygamber kitaplarına geçtiğini ve sonrasında da dini metinlerin bunları birbirinden kopya ettiğini veya intihalde bulunduklarını iddia ediyor. Hâlbuki peygamberlerin misyonları birbirini tamamlar nitelikte. Birbirlerinin rakibi değil devamıdırlar. Dursun gibiler Nuh Tufanı ve benzerlerini böyle yorumluyorlar. Kitapların tekrarladığı efsane olarak görüyorlar. Hâlbuki Peygamberimiz geçen peygamberlerden devreden bir Deccal gerçeğine parmak basıyor. Ve sonunda mesele inanmakla inanmamak arasında düğümleniyor. Tercih sorumluluğu da beraberinde getiriyor.

Yeni Mürcie Hareketi

Son dönemlerde yeni bir Mürcieleşme eğilimi olarak yeni bir akım ortaya çıktı. Buna Camiye deniliyor. Kurucusu Muhammed Bin Eman el Cami. Daha sonra, başlattığı bu hareket bir akıma dönüşüyor. Peşinen söylemekte yarar var; Bu hareket muhaberat kuluçkalarında üretilmiş proje bir hareket. Körfez'e yabancı güçleri yerleştirme noktasında ulu'l emrin almış olduğu bütün kararları doğru ve makbul kabul eden bir hareket.

*Amerikan asker sevkine cevap veren ve benimseyen bu hareketin bir biçime Suudi Arabistan içişleri bakanlığı tarafından organize edildiği ifade edilmektedir. Ulu'l emr ve kararlarına tapınan bir harekettir. Tamamen tutarsızdır.

*Bir anlamda Mürcie, akait veya siyaset muattılasıdır. Haricilik başlangıçta ifrat makamı, Mürcie ise tefrit makamıdır. Lakin sonrasında yolları kesişmiştir.

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Şüphesiz o, korunmuş bir kitapta (yazılı) olan pek şerefli/değerli Kur'an'dır ki O'na temiz olanlardan başkası dokunamaz.

(Vakıa, 77-78-79)

GÜNÜN HADİSİ

Gerçek Müslüman

Müslüman, dilinden, elinden müslümanlar selâmette kalan kimsedir. (Buhari, Kitabü'l İman -Abdullâh b. Amr b. Âs)

TARİHTE BU HAFTA

*Rumelihisarı Açıldı(9 Temmuz 1452) *Nurettin Topçu'nun Vefatı(10 Temmuz 1975) *Mısır, İngilizler Tarafından İşgal Edildi.(11 Temmuz 1882) *Kanuni'nin Tebriz'i Fethi.(13 Temmuz 1534) *Hz.Aişe(r.a.) Validemizin Vefatı(14 Temmuz 678)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI