Cevaplar.Org

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-46

* Kardeşlerim! Kat’î bildim, şimdiye kadar hem dostlarımızı hem avukatlarımızı on defadan ziyade o malûm düşman münafık aldatmış ki; bütün teşebbüslerini akîm bırakmış. Avukatlarımız aldanmasınlar, onun sözlerine itimad etmesinler, hakkımızı kanun dairesinde arasınlar. Benim şahsıma karşı, bu ağır kışta çok ağır ve soğuk muamele yapıldı. Burada bir gün,


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2019-01-01 08:19:58

* Kardeşlerim!

Kat'î bildim, şimdiye kadar hem dostlarımızı hem avukatlarımızı on defadan ziyade o malûm düşman münafık aldatmış ki; bütün teşebbüslerini akîm bırakmış. Avukatlarımız aldanmasınlar, onun sözlerine itimad etmesinler, hakkımızı kanun dairesinde arasınlar. Benim şahsıma karşı, bu ağır kışta çok ağır ve soğuk muamele yapıldı. Burada bir gün, Denizli'de bir ay kadar sıkıntı çektirdiler. Kaç defa avukatlarımıza tahliye olanlar ile haber gönderdim, onlardan bir ses çıkmadı. Demek onları da aldatmış. Bu hakikatı ihtiyatla, gücendirmemek ve mahrem tutmak ve meşveret tarzında üç avukatımıza bildirmek münasib ise, onlar ifşa etmemek şartıyla mahremce bildiriniz.(1)

* Aziz sıddık kardeşlerim!

Bir ehemmiyetsiz mes'eleyi size beyan etmek için bir ihtar aldım. Şöyle ki: Gizli düşmanlarımızın telkinatıyla benim aleyhimde hatır u hayale gelmeyen propaganda yapılmış, mahkemeyi ve makam-ı iddiayı şaşırtmışlar. Meselâ birisi şudur: Müslüman memurları aleyhime çevirmek desisesiyle derler: "Said bize dinsiz der." Hattâ savcının doksan hatasını gösteren cetvelde otuzaltıncı hatayı resmen mahkemeye okudu. Buna karşı bir-iki yerde ve mahkemede bir defa kısaca cevab verildiği halde, yine o propaganda kimseyi kandıramadığı ve akîm kalmakla beraber devam ediyor. Şimdi buna karşı derim:

Evvelen: Ben fıtratımda ziyade şefkat itibariyle eskiden beri sair âlimlere nisbeten mümkün olduğu kadar tekfirden çekindiğimi, beni tam tanıyanlar bilir.

Sâniyen: Mezheb-i Hanefî'de çok maddelere küfür denildiği halde, mezheb–i Şafiî'de o günahlara küfür denmez, günah-ı kebire denilmez. Eğer sarih küfrü görse o vakit hükmeder. Ben Şafiî iken yine tevili mümkün olsa, hükmetmekten çekinirim. Çünki tekfir bana çok ağır geliyor.

Sâlisen: Benim sarfettiğim zındık ve dinsiz kelimelerini, gizli ve şahsen tanımadığım ve kırk seneden beri bu millette iman ve İslâmiyet aleyhinde çalışmalarını bildiğim, kökü Avrupa'da bir komite efradına diyorum. Bana zulmedenlerin çoğunu, masumlarının hatırı için hakkımı onlara helâl ediyorum. Yalnız bazan hiddet ettiğim vakit, "ehl-i dalalet" derim. Yani harekâtında dalalet ve zulme ve fıska düşer. Yoksa küfre düşer demek değildir.

Râbian: Gayr-ı muayyen ve şahısları ve isimleri zikredilmeyen insanlara dair bazı fena sıfatlar için "Böyle yapan münafıktır" veya "Dinsizliğe yardım eder" veya "Kâfir olur" denilse dahi gıybet dahi sayılmaz. Ve Kur'an-ı Hakîm'de böyle mübhem şahıslar hakkındaki şiddetli tabiratı gibi bir tabir olduğu halde; savcı o tabiratı kendine ve muayyen şahıslara alsa, o kendi kendini tekfir eder. Bana ilişmesi bütün bütün kanunsuzdur.(2)

*Amma ehl-i kıblenin tekfiri hakkındaki sehivleri ise; hem Risale-in Nur'u, hem benim ile temas edenleri işhad ediyorum ki, benim eskiden beri mesleğim hüsn-ü zandır. Değil tekfir, belki mümkün olduğu kadar müslümanları tekfir vartalarından kaçmışım. Hattâ Mezheb-i Hanefî'de sebeb-i küfür gösterilen çok maddeler, Mezheb-i Şafiî'de yalnız kebair sayıldığı cihetle ben hüsn-ü zan etmeğe mezhebimce mükellefim. Hanefî ülemasından mezhebce daha ziyade tekfirden çekiniyorum. Hususî ve muayyen tam sarih küfür görünmezse, kafir diyemeyiz. Ve Risale-in Nur'da "Ey mülhidler! Ey zındıklar!" dediğim vakit muhatabları ise, gizli ve İslâmiyetin ifsadını ve mü'minlerin imanını bozmayı hedef ittihaz eden ve bazan hükûmetin bazı erkânını iğfal edip bizi böyle belalara sokan ve 30 seneden beri benim ile mücadele eden, şahsen bilmediğimiz münafıklardır.(3)

* Aziz sıddık kardeşlerim!

Yarım felçli ve yarım nüzullü ve semli hastalığım, kırk seneden beri hiç terketmediğim hususî evradıma mani' olduğu ve kuvve-i müfekkiremi ve cesedimin her tarafını atalete uğrattığı halde, ihtiyarsız teşehhüde ve Fâtiha'ya dair parça yazıldı. Kalben derdim: "Bundan bir faide çıkmaz." Halbuki benim namazıma öyle parlak bir huzur ve tefekkür verdi ki, gafleti dağıttı. Beni hayrette bıraktı. Zaten az bir intibah dahi, ibadette büyük ehemmiyeti var. Acaba siz o son parçayı nasıl görüyorsunuz? Namazınızda o kelimeler, o beyandan sonra sizde bir değişiklik yaptı mı?(4)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Benim kalbime bu gece bir mana geldi. Size yazıyorum ve beyan ediyorum.

Evvelen: Ben tahammülüm fevkindeki şimdiki azabım ve ikinci defa olarak öldürmeyecek fakat kuvvetten tam düşürecek bir nevi semli ilâcı ile şiddetli sıkıntılarım ile ben Temyiz mahkemesinin çabuk bizi kurtarmasını istemiyorum, uzatmasını istiyorum; tâ hakikat tam tezahür etsin. Milyonlar başlar feda oldukları o hakikata, değil muvakkat rahatımız ve fâni dünya hayatımız, belki lüzum olsa başımızla beraber bütün şeref, mal, rahat, haysiyet, maddî ve manevî makamat kemal-i iftiharla feda edilse yine kazanıyoruz ve vazifemizdir.

Sâniyen: Elhüccetüzzehra herhalde Meyve gibi, Nurların manevî bir müdafaası olarak resmen neşretmek ve resmî makamata vermek lâzımdır. Çünki ona karşı hiçbir felsefe, hiç şübhe, hiçbir inad dayanamaz. Küfr-ü mutlakı esasıyla keser, kırar. Hem Risale-i Nur'a karşı gelenlere mukabil elmas kılınçtır. Hem onu neşreden Medreset-üz Zehra şakirdlerini, zabıtanın taarruzlarından kurtarmağa vesile olur. Çünki hükûmet onlara ilişse, onlar derler ki: Mahkemeleriniz bizlerde bir siyaset, bir cem'iyet bulmadı. Kararnamesiyle yalnız ilmî olarak Nurlara iliştiler. Biz dahi Nurlar hülâsat-ül hülâsasını ilmî ve imanî bir müdafaaname yazdık ve neşretmesi bizim kanunca inkâr edilmez hakkımızdır, deyip onları susturur.(5)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

İnşâallah mahkememizin te'hiri hayırdır. Siz merak etmeyiniz. Ben az merak ederken kalbe ihtar edildi ki: "Şimdilik te'hirde iki maslahat var:

Birincisi: Denizli gibi Afyon'un dahi Nurlardan ister istemez resmî ve gayr-ı resmî olan muhtaçların istifadeleridir. Bu te'hir ise, mes'ele-i Nuriyeyi i'zam ve nazar-ı dikkati celbe bir ilânat olup, ehemmiyetini gösterir. Müştaklar onu aramağa başlar.

İkincisi: Bu sıralarda birden serbestiyet verilse idi, herhalde resmen Nurlardan bahsetmekten men'edilen gazete ve mecmua cerideleri neşriyatlarıyla hem Nurların hem şakirdlerinin yüzlerini dünyaya ve cereyanlara çevirmek ve dindar cereyanlar onların manevî kuvvetinden istifadeye çalışmak ve bir nevi siyaset-i diniye şeklini vermek cihetiyle, Nurların hiçbir şeye ve dünyevî ve siyasî hiçbir maksada âlet olmaya hiçbir cihette müsaade etmeyen ihlası zedelenirdi. Belki de zaîf talebelerde kırılırdı. Bu zarar gelmemek hikmetiyle âdil kader-i İlahî zalimlerin bu gadirlerine müsaade etti.

Sâniyen: Herbiriniz derecesine göre birer Said, birer vâris ve vekilim olarak benim bedelime hem Nur'un hem benim işlerimi düşünmeye ve idare etmeye kuvvetli bir ihtarla tayin ve tavzif olmanızın bir hikmeti şudur:

Bu son zehirlenmek, benim vücuduma ağır bir kuvvetsizlik ve fikrime öyle bir halet vermiş ki; siz benim bedelime çalışıyorsunuz ve düşünüyorsunuz diye teselli vermese idi, hiç dayanamıyacaktım. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükrederiz ki, bir mütekaid Said yarım ölmüş fakat binler Saidler dirildiler. Daha ihtiyaç bırakmıyorlar.

Hâşiyecik: Mükerreren o malûm masondan bildim ki; Denizli beraeti ile Nurların fevkalâde parlaması, intişarı dinsizlere dehşet vermesinden, mahkemeyi aldatıp bahanelerle Nurların serbestiyetine mani' oluyorlar. Fakat ($) ile aksülamel oluyor. Nurların daha ziyade parlamasına ve perde altında intişarına bir vesile oluyor inşâallah.(6)

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvelen: Yirmi günden beri şiddetli tesemmüm hastalığımla beraber gayet endişeli ve meraklı bir tarzda Medreset-üz Zehra'nın vaziyeti ve erkânlarının faaliyeti bir taarruza hedef olmuş veya oluyor gibi şiddetli ızdırabda idim. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun, hem Hâfız Ali hem Hâfız Mustafa hem bir Said olan bir kardeşimiz Hakîm-i Lokman gibi o manevî yaralarıma merhemler getirdi.

Sâniyen: Siz hiç merak etmeyiniz. Nurlar her tarafta hâriç ve dâhilde intişar edip parlaklığını gösteriyor, hasımlarını susturuyor. Gizli münafık düşmanlar bütün kuvvetleriyle Nurların neşrine ve parlamasına mani' olmağa çalıştıkları halde, bilakis parlamasına vesile oluyor. Şimdi de mahkemeyi te'hirleri, Nurların sırf serbestiyetine ve neşrine meydan vermemek plânıdır. Onun da ehemmiyeti yok.

Sâlisen: Emanetleri aldık.(7)

*(İstanbul'a gönderdiğimiz bir pusuladır. Bera-yı malûmat size gönderiyoruz. Mahremdir, haslara mahsus.)

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Kat'iyyen tahakkuk etti ki: Bize karşı gizli zındık düşmanlarımızın tahrikâtıyla mahkeme ve Ankara'da bazı dinsiz masonların plânıyla mahkeme bütün kuvvetiyle Risale-i Nur'un intişarına mani' olmağa çalıştıklarını ve Nurcuların da tesanüdlerini kırmak, birbirinden soğutmak; hakkımızdaki en baş proğramlarıdır. Medar-ı mes'uliyet hakikat noktasında bir şeyi bulamıyorlar. Resmen savcı demiş, makamata yazmış: "Denizli beraeti bütün bütün Risale-i Nur'u parlattı ve tevessü' ettirdi. Ona karşı susturmak veya söndürmeğe çalışmak lâzımdır. İşte bu dehşetli plânları içindir ki; iki-üç günlük işi, üç sene bahanelerle uzatıyorlar.

İşte ey hakikî Nur şakirdleri! Birinci vazifeniz, bu dinsizcesine hücuma karşı bütün kuvvetinizle Nurların perde altında neşrine ve muhafazalarına, onların maksadı aksine olarak kardeşlerinizin mabeyninizde tesanüdün takviyesine çalışmaktır. En ziyade lâzım ve ehl-i imanın imanına kuvvetli bir hizmet ve bu vatanın saadetine en ehemmiyetli bir medar-ı saadet budur.

2- İstanbul'daki Zülfikar'ı bütün tedbirinizle müsadereye meydan vermemek ve zayi' olmamak için muhafaza edip emin ellere yetiştirmektir. Çabuk cildleyiniz, hem çok ihtiyat ve tedbirle otuz-kırk tane şahsıma emin bir zâtla acele gönderiniz.

3- Bu mahkememizin te'hiri gerçi onların plânıyla aleyhimizdedir, fakat hakikatta Nur'un hiç bir şeye âlet olmadığını, hakaik-ı imaniyeden başka bir maksad bulunmadığını göstermek ve ehl-i imanın tam itimad ve kanaatlarına vesile olmak; bu tarafgirane, garazkârane seçimler zamanında kader-i İlahî hakkımızda bu te'hire müsaade verdi.(8)

*Aziz sıddık kardeşlerim!

Eski kabineye verdiğim istida ki; "Siracünnur ve Zülfikar'da iliştiğiniz iki parçayı çıkarınız, mütebâki kısmının neşirlerine izin veriniz" meâlindeki talebimiz kabul olmamış diye cevablarından hiç müteessir olmayınız. Çünki heyet-i vekile, Nur'daki hakikate karşı gelmeye çabalıyordu ki, bahanelerle ve iftiralarla bizi hapse soktular. Ben bu adem-i kabulden mahzun değilim, belki bir cihette memnunum.(9)

* İhlas ve tesanüdümüze zarar veren hususî hissiyattan ve lüzumsuz tenkidlerden çekininiz. Ben bu yüzden çok zahmet çektim. Geçmiş halleri tenkid etmek manasızdır, o daha dönmez ve ıslah edilmez. Hem bir-iki zâtın ihtiyatsızlığını, hakikî fedakâr kardeşlerimize teşmil etmek büyük bir hatadır. Hem her doğruyu söylemek, doğru değildir. Ve hususan Üstadı hakkında hususî fikrini ve mübalağakârane medhini izhar etmek, aleyhimizdekilere bir yardım hükmüne geçebilir. Hem burada en lüzumlu vazifemiz, Nurları yazmak ve tashih etmek ve yazdırmaktır. Bunun hâricinde böyle hodfüruşane ve zararlı bir münakaşaya sebeb olur. Ben bazı yazılarınızda israf görüyorum. Malda israf olduğu gibi, kelâmda dahi israf caiz olmaz. Bize zarardır. Çabuk bu dedikoduları kesiniz, Nurlarla meşgul olunuz.(10)

* Aziz, sıddık, sarsılmaz, muhlis kardeşlerim!

Evvelen: Bu medrese-i Yusufiyedeki tek ders zahiren küçük ve hakikaten pek büyük ve çok kuvvetli ve çok geniş bir risaledir. Hem benim tefekkürî hayatımın, hem Nur'un tahkikî hayat-ı maneviyesinin ilmelyakîn, aynelyakîn ittihadından çıkan bir meyve-i imaniye ve firdevsî bir semere-i Kur'aniyedir. Denizli meyvesinden değil geri, belki ileride. Ve bu semere-i Firdevs'in inşâallah çok fütuhatı olacak.

Sâniyen: Zülfikar, Siracünnur elbette gizli düşmanımız mason ve komünist maskesi altında anarşist ve mürted münafıkların çok dehşet verip bellerini kırdıklarından, herhalde Beşinci Şua'ı bahane derek eski kabinenin bir kısım erkânını aldatmışlar. Fakat bu plânları dahi akîmdir. Neşrolan ve istinsahla ziyadeleşen kısım kâfidir. Hükûmetin elindeki kısım, hükûmet memurlarına lüzumu var ki, kader-i İlahî bu hale müsaade ediyor.

Sâlisen: Benim kanaatım gelmiş ki, beni merhametsizce tazib edenlerin bir kısmı yahudi komitesiyle ve mürted ve komünist ve zındık ve anarşist komitesiyle bilerek veya bilmeyerek bir alâkaları var ve Türk milletinden değildirler. Çünki Türk'te ve İslâmiyet'te ve insaniyette fıtrî bir tarzda ihtiyarlara, hem gariblere, hem hastalara, hem zaîflere, hem mazlumlara ve hem münzevilere, hem ciddi âlimlere karşı şefkat, merhamet, acımak, dostane bakmak hasleti var olduğu halde; şimdi benim gibi bütün o acınacak haller birden üstünde varken; tam bir kin, bir adavet, bir gayz ile ihanetlerle beni sıkanların içinde görüyorum. Fakat merak etmeyiniz, onların hiç ehemmiyeti yok. Ben aldırmıyorum, beş para kıymet vermiyorum.(11)

* Eskişehir'in dehşetli musibetinden intibaha gelmeyen Eskişehir'li muannid müddeînin iftiralı desiseleriyle mürur-u zaman ve afv kanunlarını geçiren, onaltı sene evvel garazkârane ittihamnamelerini toplattırıp iki çuval kadar evrakları Eskişehir'den Afyon'a celbettirip o bahane ile Risale-i Nur'un serbestiyetine ve intişarına mani' olmak için bir vesile yapmak garazıyla bütün bütün kanunsuz ve emsalsiz bir surette Afyon mahkemesi bu defa dahi yine otuzdokuz gün mahkemeyi te'hir ettirdi. Fakat bunların eşedd-i zulmüne mukabil inayet-i İlahiye birkaç cihette bu te'hirde Nurlar ve şakirdlerine hususan hakikat-ı ihlaslarına menfaata çevirdiğine kanaatımız var. Her ne ise, uzun söyleyecektim fakat rahatsızlık yeter dedi.

Sâlisen: Sebilürreşad'ın hakkımızda neşretmek için size leffen gönderdiğimiz makaleyi, siz münasib görseniz neşretsin. Bana o fikirle göndermiştiler. Ben de size havale ediyorum. Hem üniversitedeki küçük Saidlerin ve üniversiteyi tenvir eden ve nurlandıran Nur şakirdlerinin namına Abdülmuhsin imzasıyla gelen ve leffen size gönderilen mektubları gösteriyor ki, üniversite ileride bir Nur medresesi olacağına bir emaredir.(12)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvelen: Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki; Risale-i Nur'un neşrinde Medreset-üz Zehra erkânlarının sarsılmaz, geri çekilmez himmetleri, gayretleri ceridelerle intişarına ihtiyaç bırakmamış. İntişardaki ihlası, ceridelerde münafî-i ihlas olan cereyanlara âlet olmaktan muhafaza etmiş. Hattâ en ziyade Nurlara tarafdar olan Sebilürreşad'ın hakkımızda neşriyatına tarafdar olamazdım. Ve hatırını kırmamak için, onun teşebbüslerini zahiren reddedemedim fakat kalben razı değildim. Medreset-üz Zehra'nın ihtiyac-ı hakiki derecesinde neşriyat-ı hâlisanesi, ceridelere ihtiyaç bırakmamış.

Sâniyen: İstanbul Üniversitesi'nin küçük Saidlerinin Eski Said ve Yeni Said'in tarihçe-i hayatından yazdıkları ve Sebilürreşad'ın neşrine teşebbüs ettiği ve size gönderdiğimiz risaleciğini gayet az tashih ettim. Onu mükemmel bir surette hem tashih, hem ta'dil, hem tekmil etmek size aittir. Onu ta'dilinizden sonra Birinci Zeyl olan Talebe Müdafaatı'nın bir zeyli veya bir lâhikası diye teksir etseniz, Risale-i Nur aleyhine çalışanları bir derece susturabilir diye hem Ankara, hem İstanbul Üniversitesindeki talebeler karar vermişler, haber aldım.

Sâlisen: Eşref Edib'in benim hakkımda bir nevi müdafaa nevinden neşri için benden izin istediği ve evvelce size gönderdiğim ve siz de münasib görüp Zübeyr'e gönderdiğiniz ve "Parlak Makale" namını verdiğiniz parçayı da bu yeni zeylin zeylinin âhirinde neşrini münasib görseniz teksir edilsin. Ve başında: "Sebilürreşad bunu neşretmek için Said'den izin istemiş, o da bize havale etmiş. Biz de bu surette neşrini münasib gördük" yazınız.

Râbian: Bu defa bana göndereceğiniz Birinci Zeyl'i, Afyon'dan gönderdiğim parayı onun fiyatını saymak istiyorsunuz. Halbuki ben size çok borçluyum. O eski nüshaların bir kısım fiyatı imiş. Şimdi parası verilmiş diye yazmanız, Nur kahramanının bir nevi kerameti telakki ettiğimden, ileride fiyatını vermek üzere kabul ediyorum. Çünki bugünlerde hem hane kirasını, hem de Zeyl'in fiyatını vermeğe halim müsaid değildi. Telaş ettiğim aynı zamanda mektubunuz beni o telaştan kurtardı, bin bârekâllah dedirtti.

Umum kardeşlerimizin ve hemşirelerimizin geçen leyle-i regaiblerini ve gelecek leyle-i mi'raclarını ruh u canımızla tebrik ve benim için şimdiden Isparta'dan bir hane hazırlamanız, beni fevkalâde minnetdar eyledi.(13)

* Mehmed Ali ile hem üniversitenin genç Saidlerinin risaleciğini, hem Eşref Edib'in makalesini gönderdik. Fakat Eşref Edib'in makalesinin âhirinde bir kısmını çizdim. Üniversite talebelerinin nüshasını tam tashih edemedim. Hususan imlâ yanlışları var. Siz benim bedelime tashih edersiniz.(14)

* Ceylan!

Bu gönderdiğim Temyiz Lâyihasını Emirdağı'nda baban ve amucaların yazdılarsa, elbette onlardan birisi Ankara'ya gidecek; orada dostların tensibiyle mahkemeye verebilir. Fakat bize karşı muameleleri ne kanunîdir ve ne de hakikattır. Onun için bizim kanunî ve hakikatlı müdafaatlarımızı nazara almıyorlar. Bir kısmını aksülamel ile aleyhimize çeviriyorlar. Şimdi merak ettim, acaba bizim bütün evrak ve müdafaatlarımızı Mahkeme-i Temyiz'e göndermişler mi? Yoksa bunda da bizi aldatmışlar mı?(15)

* Aziz sıddık kardeşlerim!

Şimdi bu anda bir mes'ele için sizinle bir meşveret etmek hatıra geldi:

Denizli'de beraetimize ehemmiyetli bir sebeb, Meyve Risalesi'nin Ankara'ya makamata göndermek ve galebe etmesi olmasından; eğer siz bu Elhüccetüzzehra'yı Meyve derecesinde veya daha ileri biliyorsanız veya münasib görseniz çabuk üç-dört nüsha Ankara'nın iki-üç makamatına gönderilsin. Çünki bizimle mücadeleleri siyasî ve içtimaî değil, belki hakaik-ı Kur'aniyenin bütün felsefelerin fevkinde tezahürlerine hizmetimizdir ki; onlar bilemediklerinden başka manalar verip, gizli münafıklar onlardan istifade ederler, bize memurları hücum ettiriyorlar.(16)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

İki saat zarfında iki acib ve latif, zahiren küçük, hakikaten ehemmiyetli iki hâdiseyi size yazmak ihtarı aldım.

Birincisi: Nur'un iki namzed talebesine Rehber'den Leyle-i Kadir'de ihtar edilen mes'eleyi okudum. Âhirinde, "Beş-on senede medrese hocalarının tahsil derecelerini, Nur şakirdleri on haftada kazanır." dediğim aynı dakikada kalbe geldi ki: Eski Said'in, onbeş yaşında iken medrese usûlünce onbeş senede okunan ilmi onbeş haftada okumağa inayet-i İlahiye ile muvaffak olması gibi, rahmet-i Rabbaniye ile Risale-i Nur dahi, ilm-i hakikatta ve imaniyede onbeş seneye mukabil -bu medresesiz zamanda- onbeş hafta kâfi geldiğini, bu onbeş senede belki onbeş bin adam kendi tecrübeleriyle tasdik ediyorlar.

 İkincisi: Aynı saatte, ağır penceremiz âdeta sebebsiz kablarım ve şişelerim ve yemeklerim üzerine düştü. Biz tahmin ettik ki, hem camlar, hem bütün şişe ve bardaklarım kırıldılar ve içlerindeki taamlar zayi' oldular. Halbuki hârika olarak hiç bir kırık ve zayiat olmadı. Yalnız bana hediye gelen pişirdiğim et döküldü. Fakat Nur'un namzed yeni talebelerine (18)

* Ceylan! Eğer münasibse Âsiye ve Râbia peynirimi salamur yapsınlar, tâ yumuşak kalsın. Hem bu tuzsuz parçayı bu şekerle beraber Âsiye'ye ver, tâ tatlı yapılsın. Yanımda Hüsrev'in hattıyla bir Meyve var idi, çabuk suretini almak için Ahmed Feyzi'ye gönderdim. O koğuşta güzel yazılar var, nöbetle yazsınlar. Ormancı güzel yazısıyla yardım etsin, her biri bir kısmını yazsın.(19)

*Aziz sıddık kardeşlerim ve mahpus arkadaşlarım!

Bütün ruh u canımla Kurban Bayramınızı tebrik ederim. Ve bazı esbaba binaen sureten musafahaya halim müsaade etmediğinden benim bedelime canımdan ziyade sevdiğim Nur şakirdlerini tevkil ediyorum. Sizin ile bayram musafahasını yapsınlar. O has kardeşlerimle bayramlaşan, benim ile on defadan ziyade bayramlaşmış gibidir. Çünki herbiri bu bîçare âciz Said yerinde, muktedir hâlis bir Saiddirler. Hem sureten görüşmek bedeline, her koğuştaki tevkil ettiğim eski kardeşlerimi ve yeni hapis kardeşlerimi bu dört gün bayramda bütün dualarıma ve manevî kazançlarıma dâhil etmeğe karar verdim.(20)

* Aziz sıddık kardeşlerim!

Eski zamanda memleketimde medrese talebeleri arefe gününde bin İhlas-ı Şerif okuyup bir hatme-i İhlasiye ile hacıların sevablarına ve dualarına hissedar olmağa çalışıyordular. Ben iki gündür okuyorum.(21)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bir hafta te'hir Hüccetüzzehra'nın kerametidir ki, kendini resmî olarak okuttursun diye kanaatım var. Bundan müferrah oldum. Tahirî ile az konuştum. Tam işitemedim. Hüccetüzzehra'nın birkaç nüshasını buraya getirmiş gibi kulağıma geldi. Eğer getirmiş ise, herhalde bir nüshayı görmek isterim. Siz münasib ve emin bir surette elime geçiriniz. Hem Halil ve Mehmed Çalışkan tekrar Mahkeme-i Temyiz'e gittiler mi? Merak ediyorum. Siz merak etmeyiniz. Hüccet dahi Meyve gibi çokların imanlarını kurtarmaya vesile olur.(22)

* Aziz sıddık kardeşlerim!

Ben merak ediyorum, dünkü mahkememizin te'hiri sizi mahzun etti mi? Ve Halil Hilmi'nin tam işitemediğim müdafaası neye istinaden konuştu? Ve benim de kısaya (kısaca) bir-iki cümleyi onlara hitabımı münasib gördünüz mü? Eğer Yirmiüçüncü Söz tam yazılmış ise, tashih için bana gönderiniz.(23)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Medreset-üz Zehra'nın bana gönderdiği mübarek teberrükleri, ben de size teberrük veriyorum. Ben bir parça yağı kendime aldım. Siz kendinize taksim ediniz. Yüksek mektebden hanımlar taifesinden bir nevi Abdurrahman ve bir Âsiye mahiyetinde Nurlarla çok alâkadar, hem sebatkâr Nurcu hemşiremiz Bedriye'nin mektubuna, Salahaddin (onu biliyor) münasib bir cevab yazsın.(24)

*Salahaddin kardeşim ve biraderzadem!

Sinop Hapsinde bilmediğim birisi mektubla benden para istemesi, iki-üç cihette bana ve mes'elemize zarar verdi. Sen ona de ki:

Hediye kabul etmeyen, hediye veremez. Hem yirmibeş senedir Nurs'taki kardeşine, oralarda hiç kimseye mektub yazmayan ve hükûmet ve mahkemeler onu muhabere için kimse ile görüştürmemek için sıkıştıran ve ne ile yaşıyor diye hakkında asılsız evham edilen ve emsalsiz bir tecrid-i mutlakta fakr-ı haliyle beraber azab çeken bir adama bu tarzda mektublar yazmak üç cihetle zarar verdi.(25)

* Bütün bütün kanunsuz olarak bizim temyiz evrak ve layihalarımız daha temyize gönderilmemiş. Bizim üç muktedir avukatlarımız, mümkün olduğu kadar pek çabuk evrakımızın Mahkeme-i Temyiz'e gönderilmesine herhalde bir çare bulsunlar. Yoksa onbir ay bahanelerle tevkifimizi uzatmak ve beni mahkemede konuşturmamak ve onbir ay tecrid-i mutlakta soğuk sıkıntılarla tazib etmekle hakikat-ı adaletin kabul etmediği bir garazı ihsas ettiğinden, bizim mahkememizi başka bir vilayetin mahkemesine nakletmek için hem avukatlarımız, hem sizler bütün kuvvetinizle çalışmak lâzım ve elzemdir.(26)

* Ceylan! Hakikaten Nur kahramanı çok güzel yapmış. Hem o tarz lâzım idi. Ben çok sevindim. Kararnameye mukabil, büyük müdafaatım meydana çıkması gerektir. Ve Hüccet dahi Meyve gibi, resmî bir ilmî müdafaa olur. Nurların teksirine bir nümune ve vesiledir.(27)

* Merak ediyorum, Onbeşinci Rica Hüccet'e girmiş mi? Ve Hüsrev ve arkadaşları münasib gördüler mi? Ve müdafaatım tamamen ve Cetvel ve Posta Gazetesi'ne Cevab dahi girmiş mi? Avukat Ahmed Hikmet burada mı? Yoksa Ankara'da mı kaldı? Ahmed Feyzi iki nüsha Meyve'yi yazdı. Hangisi benim, hangisi onun? Yoksa ikisini de benim için mi yazdı? Bin mâşâallah. Tam vazife-i Nuriyede Medreset-üz Zehra erkânlarının mesleğine girdi. Bütün müsaid vaktini Nurların tashihine ve dersine ve yazmasına ve yazdırmasına hasretmeğe başlamış.(28)

* Ceylan! Senin yazı faaliyetinde bir noksan, bir tevakkuf hissediyorum. Senin gibilerin az bir sarsıntıları şimdilik beni meraklandırıyor. Sakın, sakın! Yoksa bir kederin mi var?(29)

* Aziz sıddık kardeşlerim!

Ben merak ediyorum, sizlerden bana ait ne soruyorlar ve vaziyet ne merkezdedir? Burada çok dostlarımız vardı. Onların lehimizde çalışmaları var mı, yok mu? Mahkemeye ne vakit çağrılacağız? Ben iki gece sobasız bu koğuşta sıtmadan gelen ağır bir hastalık sıkıntısı içindeyim.(30)

* Aziz sıddık kardeşlerim!

Sekiz lira gönderdim. Borçlarımı veriniz. Gelirken Mustafa ve Halil'in otomobil ücreti dahi sayılsın. Hasan'ın bana çok faidesi dokunan kömürünün bedelini dahi kabul etsin.(31)

* Aziz sıddık kardeşlerim!

Gerçi Nur talebeleri tam bîtaraf kalmak ve siyasete girmemek, mesleğimizce lâzım ve elzemdir. Fakat hem avam hem siyasetçiler, bizi siyasî bir cereyana alâkadar tevehhüm ederler. O cereyanın seyyiatından hissedar tahayyül edebilirler. Her nasılsa Emirdağı'nda bir kısım kardeşlerimiz eski parti ile bir maslahata binaen münasebetdar olmuş ve merhum bir dostumuz oradaki parti reisinin kardeşi olmasından, bırakmadı ki aleyhimize hareket etsinler. Hem Nurlarla alâkadar ve derd-i maişet için muvafık siyasete girmiş çok zatlar bulunması, hem Emirdağı'nda bir-iki muzır münafık ve bize çok zararı dokunan ve zahiren kendilerini muhalif partide gösterip tâ bize yardımları olmasın ve yardımımız dahi onlara olmasın ve çok iftiralarla bu yeni hâdisede bir tesir yaptı ve Emirdağı'nda bir kısım kardeşlerimiz hakikaten bîtaraf iken, siyasetçi tevehhüm edildiler. İşte bu hâdise Nurcuları, siyasetin şimdiye kadar bu dindar millete ettiği seyyiatlarından tebrie etmek ve o zulümlere hiçbir cihette tarafdar olmadıklarını ve razı olmadıklarını göstermek ve hiçbir garaz ve başka maksadlar karışmadan kemal-i ihlasla hakaik-ı imaniye hizmetini yaptıklarını herkese bildirmek ve bizi temizlemek için, inayet-i İlahiye şefkat tokatıyla bu çilehaneye bizi topladı.(32)

*(Mahremce bir musalahaname)

Afyon müddeiumumîsi Abdullah Bey!

Manevî ve şiddetli bir hatıra-i kalbiye beni sizin ile mahremane bu gelen hasbihali beyan etmeğe mecbur etti. Sen bayramın ikinci günü bana dedin. "Bundan sonra Van'dan gelen müddeiumumî ile konuşacaksın. Ben ise, senin müdafaatının intişarına karşı bir eser yazıyorum. Hata-Savab Cetvelinde bana isnad edilen hataların tashihine çalışıyorum. Bu eserimi neşredeceğim." dediniz, daha durmadınız gittiniz.

Müddeiumumî Bey! Sakın sakın eski tarzda hem sana hem kaç cihetle hem millete hem vatana hem asayişe pek çok zararı olduğu, beni aldatmıyan bir hatıra ile haber verdiğime beni sevkeden üç-dört madde var:

Birincisi: Benim çok kusurlu ve kabir kapısındaki şahsımı çürütmek ve mahkûm etmeğe çalışmak ve hükûmeti aleyhime çevirmek, bu sırada acı bir zulümdür. Ben itiraf ediyorum ki; şahsım çürüktür, kusurludur. Ve Cenab-ı Hak beni kendime beğendirmemiş. Beğendirmediğinden çok şükrederim. Fakat Kur'anın imanî hakikatlarına olan Risale-i Nur'un hizmeti çürütülmez. Âlem-i İslâm onu takdir ve tahsin etmiştir. O hizmette benim hissem, ihtiyaç ve iltica ile manevî suallerdir ve derdlerimizi hissetmekle Kur'an hazinelerindeki ilâçları elde etmek için yalvarmalardır.

İşte bu sebebe binaen o eserinle garazkârane neşriyat ve kusurlu şahsıma değil, belki Nurlarla hizmet-i imaniyeye bir hücum telakki edilecek. İşte bütün muhtaç ehl-i iman nefretle, beddualarla teessüf edip o neşriyat aleyhinde pek çok ehl-i hakikat ve dindar vatanperverler ve milliyetçi hamiyetçiler itiraz ederek, pek lüzumsuz ve zararlı ve hâriçten gelen ve ihtilaftan istifade eden dehşetli tehlikeye yardım eden bir ihtilaf-ı efkâr meydana çıkacak. Herkes acıyacak, yalnız yüzde bir-iki dinsiz anarşistler memnun olacaklar. Bu surette sen o eserinle insafsız ve kıskanç bazı ehl-i vukufun yanlış mana vermelerine ittibaen şiddetli iddianamede yazdığın hataları tashih ve isbat edemezsen, belki daha büyük bir hataya vesile telakki edilir. Çünki adliye ve makam-ı iddia mahiyeti hiçbir tarafgirlik ve şahsî hissiyatı göstermeğe ve kendi nefsini beğendirmeyi kaldırmaz. Ve müddeiumumî ise, bir avukat gibi cezaya maruz masumlar tarafından gelen tekzibler, şiddetli itirazlardan enaniyeti cihetiyle müteessir olsa, hükümleri kanunî ve adalet olmaz; nefsanî ve zalimane olduğuna, meşhur bir hâkim, bir adliye memuru müstehak bir caniye cezayı tatbik ederken hiddetle yapmış, o hâkim onu azletmiş ve "Zulmettin" demesi kuvvetli bir hüccettir.

Madem hakikat budur. Sen başkalara tabi olup, aleyhimizdeki hatalarını tashih ve eserini neşretmek istersen en selâmetli yol: Aynen Nur talebeleri nasılki aleyhimizdeki mahkeme kararını muhterem bir eserini teksir edip, karar veren heyet (sen de içindesin) çok hayırlı dua ve takdirleri celbe sebeb oldu. Senin aleyhimizdeki yazılarının şahsıma ait kısmı, istediğin gibi şiddetli olsun. Fakat mal-ı umumî ve hazine-i Kur'anın yadigârları ve ne kadar tenkid nazarıyla bakmışsan herhalde senin ruhunda hiç çaresi bulunmayan kabrin haps-i münferidine ve ölümün i'dam-ı ebedîsine karşı kurtarıcı kat'î hüccetleri bırakan Nurların mahrem parçalarına ait ve cezayı muzaaf bir surette bize çektiren kısmına karşı musalahakârane ve ıslah tarzında ve sair risalelerinin haseneleri o mahremlerin seyyielerini affettirir diye insafkârane müsamaha suretinde tevil ediniz. Ta bütün Nur talebelerinin hayırlı dualarını ve Nur'daki imanî mes'elelerine ilânat ile nazar-ı dikkati celbe vesile olan bu Afyon imtihanımızda terettüb eden çok ehemmiyetli sevabından hisseni alıp, senin eserini dahi kararname gibi Nur talebeleri teksir ve neşretsinler. Hem sana hem vatana tam faidesi olsun.

Bu mahrem hasbihalin sebeblerinden ikinci madde: Ben fıtraten iki şeyden çok inciniyorum. Biri firaktan, biri adavetten ruhum çok müteellim oluyor. Mümkün olduğu kadar kaçıyorum. Onun için fâni dünyanın firaklı işlerini, sevimli muvakkat dostlarını bırakıp, firaksız bâki şeyleri bulmak niyetiyle inzivaya girip hayat-ı içtimaiyeyi ve siyaseti bıraktım. Ve dâhilde tarafgirane adavet ve münakaşalara bir vesile olan füruatı değil, belki bütün nev-i beşerin en ehemmiyetli mes'elesi olan erkân-ı imaniyeyi ve beşerin medar-ı saadeti ve umum İslâm'ın esas ve rabıta-i uhuvveti bulunan Kur'anın hakaik-i imaniyesini bulmak ve muhtaçlara buldurmağa hayatımı vakfettim. Hattâ değil yalnız müslümanlarla belki dindar hristiyanlarla dahi dost olup adaveti bırakmağa çalışıyorum. Harb-i Umumî ve komünizm altındaki anarşistlik tehlike ve tahriblerinin lisan-ı hal ile: "Dünya fânidir, firaklarla doludur. Ey insanlar! Adaveti bırakınız, geliniz. Kur'an dersini dinleyip birleşiniz. Yoksa sizi mahvedeceğiz." diye benim mezkûr iki vaziyetimin haklı olduğunu gösteriyor. Bu sırlı halimi hükûmet bilmediğinden beni çok sıktı. Ben sabrettim. Afyon müddeîsi dahi bazı kıskanç adamlara aldandı, beni ziyade incitti. Bu hapsimde bazan bir gün, bir ay Denizli hapsindeki sıkıntıdan ziyade sıkıntı çektiğim bir zamanda, mazlumların silâhı olan beddua etmek hatırıma geldi. Birden dört-beş yaşında bir kız çocuğu pencerelerime alâkadarane bakıyor gördüm. Sordum, dediler: "Abdullah Bey'in kızıdır." Ben de o masumun hatırı için bedduayı bıraktım. Sonra ihtiyarlıktan gelen bir titizlikle tahammül fevkindeki sıkıntılarımın sebeblerine dua ile manevî intikam almak hatırasına karşı kalbe geldi ki: "O zât herhalde ne kadar inatçı da olsa, tenkid nazarıyla baktığından Nur Risalelerinden manevî istifade etmiş. Bu istifadesi ve bir-iki sebeb-i âher için bedduadan vazgeç." İhtar edildi. Gerçi benim gibi çok kusurlu adamın duası nâdiren tesir eder. Fakat "mazlumların âhı arşa kadar gider" sırrıyla ve mes'elemiz bir olan bütün mübarek masum ve müttaki Nur talebeleri dualarıma manen "âmîn âmîn" demeleri inşâallah makbul dua hükmüne geçer. Ben de bu manevî silâhımı mecburiyet-i kat'iyye olmadan masum çocuklara zarar gelmemek için, bana zulmedenlere karşı istimal etmiyorum.

Rica ederim gücenme, bu gelen faraziyatımdan. Eğer faraza resmî bir makamdan teşvik veya hodfüruşluk damarından bir tahrik veya hukukumu müdafaa için mülayimane itiraznamemdeki garazsız sana tenkidlerimden bir intikam almak için bu lüzumsuz ve zararlı eseri yazıyorsan kat'iyyen bil ki; sana yüzde bir faidesi olsa, doksandokuz zararı olur. Aynen meşhur Doktor Abdullah Cevdet'in Kur'anın bazı hakikatları aleyhine yazılan Doktor Duzi'nin eserini neşretmesiyle, rahmetler yerinde onun ruhuna nesl-i âtiden lanetler ve nefretler gelmesi gibi, pek çok ehl-i iman tarafından tenkidler, itirazlar gelmek ihtimali var. Ve şöhretperestlik emeli ise, bütün bütün aksine dönecek ve intikam hissi daha ziyade kabaracak. Çünki mahkemede gördüğüm gibi, bir şiddetli ittihamnameye ve bir müddeîye karşı otuz itiraznameleri ve Türk'ün kıymetdar yüz zâtları çıktılar. Eğer ben teskin etmese idim, daha ziyade kanun dairesinde hücum edeceklerdi. Senin adavetkârane bir eserin çıksa, Nur talebeleriyle beraber bütün muhalifler ve Nurlara muhtaç binler muarızlar ve bize beraet veren mahkemeler karşına çıkacaklar, eserler yazacaklar. Hem sen iki şiddetli iddianamende muzaaf bir surette bizden, hususan benden Hata-Savab Cetveli'nin intikamını almışsın. Daha ileriye gitmek, gazab-ı İlahîye bir vesile olmak ihtimali var.

Hasbihalin üçüncü maddesi: Bizim ve Nurların esas mesleği ve temel taşı "ihlas" olmasından, dünya cereyanlarına ve siyasî işlere bakmamak, meşgul olmamak bize lâzımdır. Tâ ihlasa dokunmasın. Sen bizi tekrar dünya ile meşgul etme, çok rica ederiz.(33)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvelâ: Ruh-u canımla bayramınızı tebrik ederim.

Sâniyen: Belki beni uzak yere gönderirler veyahut bu defaki zehir beni kabre sevkedecek. Ben de herbirinizi kendi yerimde birer Said ve Nurlara birer bekçi ve muhafız olarak vâris bırakıyorum. Bir bekçiye binler muhafız olursunuz. Hem sizler dahi benim yerimde her bir mecmua-i Nuriyeyi bir manevî Said görüp benim bedelime ondan ders almağa çalışınız. Sarsılmayınız. Fâni zahmetlerin ehemmiyeti yoktur. Bizim manevî sıhhatimize hiçbir şey mâni' olmaz. Hattâ berzahtaki merhumlar ve yirmi sene sureten görmediğim Nur kardeşlerimi her zaman görür gibi bir nevi beraberlik hissediyorum.

Sâlisen: Bu musalaha-i hasbihale karşı o adam dönmeyip inadında devam etse şimdiye kadar bilerek bilmeyerek mason ve anarşist hesabına beni emsalsiz tazib veya yanlış mana vermek ile iftiralarla Nurlara hücum ettikten sonra, doğrudan doğruya gizli zındık, mason, anarşist, mürted, komünist hesabına bir nifak perdesine bürünerek belki zahiren mutaassıb, kıskanç, bid'akâr bazı ehl-i ilim gibi müslümanlık suretini kendine takıp öyle neşriyat yapmak ihtimali var. Siz merakla değil, belki ehemmiyetsiz iftiralar ve münafıkane isnadlardır, bir garazkârane neşriyattır diye halkın bunu okumasından vazgeçirmeğe çalışınız. Hem mahkemede yaptığınız gibi, iftiralı bir ithamnameye karşı yirmi kuvvetli itiraznameye yazdığınız ve Zübeyr ve Sungur ve Ahmed Feyzi, emsalleri hiç çekinmeyerek mukabele ettiğiniz bunun eseri intişarına sebeb olmadan çürütünüz. Çünki o halde doğrudan doğruya Kur'an ve iman ve İslâmiyete karşı zındıka ve anarşistlik davası ve mücadelesidir.(34)

* Kardeşlerim! Maksad, hakikatı ve Nurların mahiyetini gösterip kurtarmaktır, ilân etmektir. Yoksa beraetimize ve lehimizde hüküm verilmeğe vesile olmak değil. Madem münasib gördünüz. Risale-i Nur'un bir müdafaası namında hem yeni harf, hem eski harf, hem resmî, hem gayr-ı resmî bera-yı malûmat başta Diyanet Riyasetine, Mahkeme-i Temyiz'e, Denizli'de beraetimize muvafakat eden Ankara Ağırceza Mahkemesine gönderilsin.(35)

* Müdür Bey! Size teşekkür ederim ki, kurtuluş bayramının bayrağını koğuşuma taktırdınız. Harekât-ı milliyede İstanbul'da, İngiliz ve Yunan aleyhindeki Hutuvat-ı Sitte eserimi tab' ve neşrile belki bir fırka asker kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki, Mustafa Kemal şifre ile iki defa beni Ankara'ya taltif için istedi. Hattâ demişti: "Bu kahraman hoca bize lâzımdır." Demek, benim bu bayramda bu bayrağı takmak hakkımdır.(36)

* Afyon hapsinde onbir ay tecrid-i mutlakta bulunduğuma dair Mahkeme-i Temyiz'e yazdığım istida bahanesiyle otuzbeş sene inzivada, hususan gecelerde dünyayı unutmakta bulunan ve garazkârane tarassudlarla yirmiüç sene sıkıntı çekmesinden insanlardan tevahhuş edip yalnız tek başına kalarak, hizmetçisinden ve Nur dersini iştiyakla arzulayandan başka kimse ile bir saat beraber bir yerde bulunmasından çok sıkılan benim gibi bir bîçareyi, beşinci koğuşa cebren nakil ve kardeşlerimin yanıma gelmelerini yasak ettiler. O kalabalık içinde yaşayamayacağım diye çok telaş ederken, birden bir alâmet-i hiddet ve gazab olarak soğuk o derece şiddetlendi ki; eğer o eski yerimde kalsa idim, hiç dayanamayacaktım. O zahmet, benim hakkımda rahmete döndü.

Kalbe geldi ki: "Gerçi Nur şakirdleri, her koğuşta hem kendileri hesabına, hem senin bedeline tam Nur dersleri ile çalışıyorlar. Fakat bu beşinci koğuş, bir nevi tecridhane olmasından tazeleniyor, değişiyor; Nur dersine daha ziyade muhtaçtır. Hem Rus'un dehşetli bir inkâr ile ve Allah'ı tanımamak ile hücumunu yazan gazetelerin yazılarını okuyan gençler ve ihtiyarlar, elbette iman-ı billahtaki mevcudiyet ve vahdaniyet-i İlahiyeye dair gayet kat'î ve kuvvetli derslere pek ziyade ihtiyaçları var." diye tesbihatta kalbe geldi. Ben de sabah namazından sonra eskiden beri on defa okuduğum ve koca Yirminci Mektub risalesi onbir kelimesinde hem onbir bürhan-ı vücub-u vücud ve vahdet-i Rabbaniye, hem onbir müjde gayet parlak, güneş gibi tafsilatla gösteren ve bir rivayette ism-i a'zam taşıyan bu tehlil ve tevhid-i muazzam:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَ يُمِيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ

kudsî cümleyi mütefekkirane tekrar edip "Yirminci Mektub"un kısa bir hülâsat-ül hülâsasını beraber düşünüyordum. Birden kalbe geldi ki: "Bu kısacık hülâsayı Nadir Hoca'ya ve buradaki gençlere ders ver." Ben de Bismillah deyip başladım.(37)

* Kardeşlerim! Bu arzuhali mümkün olduğu kadar çabuk Hüsrev'e ki, hem müdafaatta hem müstakil teksir etsin. Ve bir surete dahi bera-yı malûmat Mahkeme-i Temyiz'e ve başında bu fıkra yazılsın:

"Beni konuşturmadılar. Üçüncü bir şiddetli iddianameyi bize dinlettirdiler. Yanıma kimseyi bırakmadılar ki, gelsin bana yazı ile yardım etsin. Ben hasta, yazım noksan. Bu şekvamı bu zamanda hakkımda iki defa tam adalet yapan Mahkeme-i Temyiz'e bir Layiha-i Temyizim olarak makamınıza takdim ediyorum." mealinde bir başlık yazınız. Yazdığınız ve yazdırdığınız eski veya yeni harfle olan suretlerin sıhhatlerine çok dikkat ediniz. Bazan bir harfin noksanı ve ziyadesi, bir hakikatı bozar. Gördünüz, mahkemede "kabul etmemek" de bir mim noksan kasden bıraktılar. Lehimizde iken aleyhimize çevirdiler.

Daha tamam yazmadım. Altıncı'da kaldı, mâba'di var.

Benim bu nüshamı sonra bana iade etmek ve sıhhatına çok dikkat etmek şartıyla bir sureti Sebilürreşad gazetesini çıkaran Eşref Edib'e, birisi de Ehl-i Sünnet gazete sahibi Abdurrahîm Zapsu'ya, biri de Temyiz mahkemesine, biri de Diyanet Riyaseti'ne ve Yusuf Ziya'ya, biri de Ankara Ağırceza Heyetine, biri de din lehinde çalışan Millet Partisi'ne taahhüdlü veya emin vasıtalarla göndermek münasib ise gönderiniz. Hem çok ihtiyat ediniz, burada sizi tecessüs ederler.(38)

Dipnotlar

1-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

2-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

3-12. Şua gayr-i münteşirlerinden

4-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

5-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

6-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

7-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

8-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

9-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

10-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

11-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

12-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

13-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

14-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

15-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

16-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

17-Şualar, s. 540

18-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

19-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

20-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

21-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

22-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

23-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

24-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

25-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

26-Şualar, s: 540-541

27-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

28-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

29-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

30-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

31-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

32-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

33-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

34-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

35-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

36-Şualar, s: 541

37-Şualar, s. 599-600

38-14. Şua Gayr-i münteşirlerinden

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Allah'a güven. Vekîl olarak Allah yeter.

Ahzab, 33

GÜNÜN HADİSİ

Ebû Malik'in babası şöyle dedi: Ben Rasûlullah'(S.A.V.)den işittim, şöyle buyuruyordu: "Her kim Allah'dan başka hak ilah yok eder, ve Allah'dan gayri ibadet olunan şeyleri tanımazsa onun malı ve kanı haram (dokunulmaz) olur. Hisabı da Allah'a aiddir."

(Müslim, Kitabu'l-İyman,37)

TARİHTE BU HAFTA

*2.Balkan Savaşı Başladı(24 Haziran 1913) *Kore Savaşı Başladı(25 Haziran 1950) *Sokullu Mehmed Paşa Sadrazam Oldu(27 Haziran 1565) *Silistre Zaferi(29 Haziran 1773)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI