Cevaplar.Org

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-136

Ders: 21. Lem’a, İhlâs Risalesi(1. Ders) İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *“Bu Lem'a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.” (Lem’alar) Bu Lem’a en az 15 günde bir okunmalı diyor. İnsan en az 10 günde bir yıkanıyor, çünkü vücudu kirleniyor. Eh, insanın ruhu da kirleniyor. Maneviyatı da kirleniyor. Niyeti kirleniyor, aklı kirleniyor. Öyleyse, ihlâs bunların hamamı. Evet İhlas ruhun hamamı, aklın, vicdanın, niyetin imamı..İhlas başka bir şey.


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2016-10-17 15:19:36

Ders: 21. Lem'a, İhlâs Risalesi(1. Ders)

İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi

*"Bu Lem'a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı." (Lem'alar) Bu Lem'a en az 15 günde bir okunmalı diyor. İnsan en az 10 günde bir yıkanıyor, çünkü vücudu kirleniyor. Eh, insanın ruhu da kirleniyor. Maneviyatı da kirleniyor. Niyeti kirleniyor, aklı kirleniyor. Öyleyse, ihlâs bunların hamamı. Evet İhlas ruhun hamamı, aklın, vicdanın, niyetin imamı..İhlas başka bir şey.

"Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarım"(Lem'alar) Bu da bize büyük bir iltifat yani. Hani Peygamber(aleyhissalatu vesselam); "ahiret kardeşlerinizi çoğaltın" buyuruyor. Üstad da "Ey âhiret kardeşlerim" diyor, Risaleyi okuyanları kendisine ahiret kardeşi etmiş. Bediüzzaman hazretleri gibi bir ahiret kardeşi olursa, ne mutlu o adama değil mi? Bu Risale-i Nur'un derecesini iyi anlamak, iyi kavramak lazım arkadaşlar.

*Zaman zaman söylüyorum, selef âlimleri diyorlar ki "dindeki karabet(yakınlık) nesepteki karabetin üstündedir." Zaten malum-u âliniz, Bedir muharebesi bunun bir delili yani. İnsanlar nesepteki kardeşleriyle karşı karşıya geldi.

*Geçenlerde on gün İstanbul'da kaldım. Bazen günde iki yere derse götürdüler, gittik. Pendik'ten öte bir yer var. Orada bir kardeşimiz var. Burada, Erzurum'da okudu. İsmi Mehmed Emin. Üniversite yıllarında burada Hacı Aydın'ın medresesinde kaldı, okudu. Orada tek başına bir medrese yaptırmış. Mustafa Bey beni götürdü. Ama nasıl medrese? Gözlerim kamaştı. Yatsı namazını üç-beş kişi kıldık. Kendi kendime; "Yahu bu üç beş kişi için neden beni yordular, buraya getirdiler" dedim. Tesbihatı yaptık. Efendim bir cemaat coştu; gelen gelene. Tıklım tıklım oldu. İçlerinde ancak birisini tanıdım, burada okumuş olan bir diş doktorunu..

O Mehmed Emin de bir acayip hizmet ehli adam. Dersten sonra çaylar geldi. Sonra tepsilerle baklavalar. Dedim; "yahu her Perşembe böyle mi?" "Her Perşembe böyle". dedi "Ula o hanım senin derdini nasıl çekiyor" dedim.

 Yine İstanbullular Sultanbeyli'de bir medrese yaptırmışlar. Açılışına gittik. Geniş, üç katlı bir medrese. Yine öyle tıklım tıklım doldu.

Ben Üstadımızın vefatından sonra İstanbul'a giderdim. Zübeyir ağabey, Mehmet Birinci, Fırıncı, Ahmet Aytimur.. Üç-beş kişi ders okurduk. Kirazlı Mescid medresemiz vardı. Şimdiki İstanbul'u nasıl tasavvur edeceksin o zaman?

*İstanbul çok mühim. İstanbul Türkiye'nin tümü kadar mühim. Allah Rahmet eylesin, Bekir Berk bey derdi ki; "Hocam, bu İstanbul'da bütün dünyada olan menfi-müsbet fikirler çarpışıyor, buraya gel" derdi.

*Biz her şeyden ziyade insana muhtacız. Yani yoksulluk insan yoksulluğudur. Yok ekonomi, yok altın..Onlar sonradan gelir. Peki, nasıl bir insana muhtacız? Hem dünyasını, hem ahiretini beceren, ikisini beraber götüren insana muhtacız. Dünya da bizim. Hoş, Cenab-ı Hak dünyayı müminlere haram etmemiş ki.. Ama bu ikisi baş başa gidecek..

* Dünya Esma-i İlahiyenin tarlası. Allah'ı dünya ile tanıyoruz yani. Nasıl tanıyoruz? Yıldızlara bakıyoruz, tefekkür ediyoruz, güneşleri düşünüyoruz. Dağlar, bağları düşünüyoruz. Toprağı düşünüyoruz, topraktan gelen mahsulâtı düşünüyoruz. Bunlarla Allah'ı biliyoruz.

Allah'ın kudretinin sonsuz olduğunu nereden biliyoruz? Şu kâinatı evirip çeviren kudret nasıl bir kudret? Hiç yorulma yok arkadaşlar. Bakın yer zelzele ile oynuyor, dağlar bağlar sallanıyor. Küre-i Arzı sapan taşı gibi çeviriyor, ne yer oynaması canım? Şu küre-i arz saniyede beş saatlik yol gidiyor. Saniye beş saatlik yol, tayyare mayyare işi değil bu yahu. Allah'ın kudretini burada mütalaa ediyoruz yani.

Eh, sade üzerinde oturduğumuz yer küresi değil ki, diğer gezegenler, yıldızlar…

Bunları düşünerek, tefekkür ederek, Esma-i İlahiyi anlayabiliyoruz. Dünyanın bu yüzü güzel bir yüzü..

Bir de dünya, ahiretin çiftliği. Dünya öyle kıymetli bir nimet ki, ahiretini bu dünyada kazanıyorsun. Burada ekiyorsun, orada biçiyorsun. Dünyanın bu yüzü de güzel bir yüz.

Bir de dünyanın üçüncü bir yüzü var ki, Üstad melâbegâh (oyun oynanan yer) diyor. Allah'ı unutturan yüzü. Bu yüz çirkin bir yüz..Dünyanın bu yüzünü kötüleyen hadisler var. Mesela diyor ki; "Dünya bir cifedir, talipleri de köpeklerdir." İşte bu benzeri hadisler dünyanın bu alçak yüzünedir. Yoksa diğer iki yüzü çok kıymetli..

Not: Merhum Kırkıncı hocamız bir eserinde şöyle diyor; "İnsanda zahirî duygular yanında, birçok hisler ve meyiller de vardır. Bu insana işitmeyi, görmeyi terk ettirmek mümkün olamayacağı gibi, inat etme, dünyayı sevme, hırs gösterme, demek de tesirsiz kalacaktır. Bir kimse dünyayı mutlaka sever. Sevmese, sevmediği yerde durmaması ve bu dünyayı terk etmesi icab eder. Kendisi de dünyanın bir parçasıdır.

Dünya külçe altınsa, kendisi de altın yüzüktür. O halde, bir kimseye, dünyayı sevme demek, bir bakıma kendini sevme demektir. Buna göre böyle bir nasihat yerine, o kimseye dünyanın güzel olan yüzlerini, yani Cenâb-ı Hakk'ın isimlerine ayine ve ahirete mezraa olan yüzlerini sevmesini, fakat ehl-i dalâletin mâşukası olan yüzünü sevmemesini söylemek, hem hakikata muvafık, hem de tesirli olacaktır."(Mehmed Kırkıncı, Nükteler, s:130, Erzurum Kültür Eğitim Vakfı Yayınları, 1987)

*Bir zamanlar Kurşunlu Camii imamı rahmetli İnam Hocanın arkasında Cuma namazını kılar, benim orada Arapça okuttuğum talebelerin medresesinde Risale dersi okurduk. O Camiye de her Cuma bir profesör geliyordu. Dediler ki; "bu profesör namazlarını kılıyor." Öyle sevindik ki. O yıllarda Üniversitede bir profesörün namaz kılması çok büyük bir şeydi.

" İsmi nedir" dedik, "Lütfü Ülkümen, kendisi Ziraat Fakültesinde hoca" dediler. Bizim bu Necati Yıldız beylerin filan hocaları.

Bir gün yine biz oturmuş ders okuyorduk. Bir arkadaş okuyor, ben de izah ediyordum, 5-10 kişi vardık. Birden kapı açıldı, Lütfü bey, lenger gibi bir şapkayla içeri girdi. Rengim kaçtı, "Eyvah, gördü bizi" dedim. Hiç müsaade istemeden içeri adımını attı, kapıyı örttü, geldi oturdu.

Böyle baktım, içimden "ne olursa olsun, dersimizi okuyalım" dedim. Dersi okuduk. Dersin sonunda Fatiha çekince o da ellerini açtı, Fatiha'yı okudu. Ellerini yüzüne sürdü. Başını sallayarak "anladım" dedi. "Ehh ne anladın" dedik. "Anladım, anladım" dedi. Kalbim küt küt vuruyor. ""Beyefendi ne anladın" dedim. "Anladım ki bu memleketin kurtulması mukadder ise, bu çocuklar kurtaracak" demesin mi?. Öyle sevindim ki..

"Peki, bunu nereden anladın?" dedim. Dedi ki; "Ders kuvvetli. Bunlar hasbi."

O sıralar Alaaddin Beyler talebeydi. Bir gün Alaaddin Bey dedi ki; "Hocam bize bir imam ver, bize üniversitede teravih kıldırsın." Yeğenağa Camii imamı, şimdi emekli oldu Hafız Hatem Hocayı çağırdım, kendisi yanımda okuyordu; "Ya Hafız, git bunlara Teravih namazını kıldır." Kabul etti.

Sonra Hacı Süleyman Arı'ya gittim. Dedim ki; "Şu Lütfü Ülkümen'i bir iftara davet edemez misin?" "Ederim hocam" dedi. Süleyman beyin evinde bir iftarda Lütfü beyle oturduk, konuşuyoruz. Sohbet sırasında dedim ki; "Fakültede bizim çocuklar var. Onlara ufak bir mescit yapamaz mısın, orada namazlarını kılsınlar." "Ne mescidi, cami yaparım" dedi. Süleyman efendi'ye " sen bir cami derneği kur, camiyi yapalım" dedi. "Süleyman Efendi, daha durma, hemen başla" dedim.

Sabahtan Tenekeci Mehmed Efendi'yi Cemil Gülakar Efendi'yi sesledik, derneği kurduk. Böylece Üniversite Camiine başlanmış oldu. "

Not: Merhum Kırkıncı Hocamızın bu hatırasını hatıralarından okumak için; Hayatım Hatıralarım adlı eserine bakılabilir.(Mehmed Kırkıncı, Hayatım Hatıralarım, s: 278-279, Zafer Yayınları, İst. 2013) 

*İhlâs Arapça bir kelime. İf'al babından gelir. Her şeyin sadesine ihlâs denilir. Altın var, hiçbir şey ona karışmamış, işte altının ihlâsı. Yahut ineğin memesinden süt sağ sağılıyor, bir şey karışmamış. İşte sütün ihlâsı. Aynı şekilde dine hizmette de sırf Allah rızasını düşünmeye, ondan başka işin içine bir şey karıştırmamaya ihlâs denilir.

Not: Merhum hocamız bir eserinde şöyle diyor; "İhlâs, saf süte teşbih edilirse, Allahu Azîmüşşân'ın rızası dışında herhangi bir gaye için ibadet yapmak, süte o gayenin mahiyetine göre az veya çok su karıştırmak demektir. Cennet için yapılan ibadette, süte bir damla su karıştırılmışsa, dünyevî maksatlar için yapılan ibadetlerde, sütün çoğu su olmuş demektir." (Mehmed Kırkıncı, Nükteler, s:78, Erzurum Kültür Eğitim Vakfı Yayınları, 1987)

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Biz onu (Kur'an'ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.

Duhân, 3

GÜNÜN HADİSİ

İki müslüman birbiriyle karşılaşıp da el sıkışılarsa, ayrılmazdan evvel günahları bağışlanır.

(Riyazü's-Salihin)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI