Cevaplar.Org

DERS: 30 KASTAMONU LAHİKASI -RİYA HAKKINDADIR-

Bu konuyu Üstadımız, Kastamonu Lahikasında üç nokta halinde sunmuştur. Riya hakkında genel bir açıklama ve daha sonra da Riya’ya sevk eden sebepleri hoş bir üslupla ele almıştır. Şimdi konuyu okuyup anlamaya çalışalım.


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2016-05-15 17:29:38

Bu konuyu Üstadımız, Kastamonu Lahikasında üç nokta halinde sunmuştur. Riya hakkında genel bir açıklama ve daha sonra da Riya'ya sevk eden sebepleri hoş bir üslupla ele almıştır. Şimdi konuyu okuyup anlamaya çalışalım.

"Aziz, sıddık, hâlis, muhlis kardeşlerim ve hizmet-i Kur'aniyede ciddî, hakikî arkadaşlarım!

Bu yakında hem Isparta'da, hem bu havalide Risale-i Nur'un İhlas Lem'aları intişara başladığı münasebetiyle ve bir-iki küçük hâdise cihetiyle şiddetli bir ihtar kalbe geldi. Riyaya dair üç nokta yazılacak:"

Riyakâr insan, özü sözü bir olmayan ikiyüzlü insan demektir. Yani inandığı gibi hareket etmeyen ikiyüzlü insan demektir. Bu zaman ahirzaman olması hasebiyle bu hastalık had safhaya ulaşmış bulunuyor. İnsanların işlediği her bir fiilde bir nebze dahi olsa riya bulunmaktadır.

 Hadis-i Şerifte; "Ümmetimin üzerindeki riya karıncanın taş üzerinde bıraktığı iz gibidir" buyrularak bu tehlikeye dikkat çekilmiştir. Ve maalesef bugünkü medeniyet, insanlığa bu habis mikrobu aşılamağa devam etmektedir.

''Fısk çamuruyla mülevves olan medeniyet, insanları da o çamur ile telvis ediyor. Ezcümle: Riyayı şan ü şeref ile iltibas etmiş. İnsanları da o pis ahlâka sevkediyor. Hakikaten insanlar o riyaya öyle alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi milletlere hattâ unsurlara bile yapıyorlar. Gazeteleri o riyaya dellâl, tarihleri de alkışçı yapmışlardır.'' (Mesnevi, Zerre 182 )

Üstad Hazretleri, Avrupa'yı ikiye ayırır. ''Biri topluma faydalı sanat ve fenleri takip eden, diğeri ise bozulmuş ikinci Avrupa'' diyor. (Lemalar, 17.Lema, 5. Nota, 128)

Burada zikredilen ''Fısk çamuruyla mülevves olan medeniyet,'' bozulmuş ikinci Avrupa medeniyetidir.

Bu medeniyetin kendisi fısk ile pislendiği gibi, ona uyanları da telvis etmekte ve kirletmektedir. Mesela televizyonun ne yaptığı malum (!)

Bu medeniyet toplum hayatında hakim olan değerleri de tahrip etmektedir.

Mesela şan, şeref ve hak yolda ihlâs ile çalışan kişilerin kendi istekleri dışında bu beğenilmelerine ''riya '' olarak vasıflandırarak bu hissi köreltmekte. Öte yandan ''ırkçılığı'' teşvik ile riyanın bir başka kolunu da insanlara aşılamaktadır.

 Riyanın ne olduğu, nasıl kullanılmasına ilişkin ikazları muazzez Üstadımız bu derste izah edecektir. Evet nerede riya ve riyaya neden düşülür? İşte;

"Birincisi: Farz ve vâciblerde ve şeair-i İslâmiyede ve Sünnet-i Seniyenin ittibaında ve haramların terkinde riya giremez."

Evet,'' Sünnet-i Seniyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeaire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeair, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cem'iyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cem'iyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Ezan gibi. Bu nevi şeaire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.''(Lem'alar 11. Lema, 6.Nükte, 60 ) İşte bu gibi şeylerde Riya söz konusu olamaz.

Fakat riyanın girmediği veya giremediği ve hatta riya sayılmayan şeyler yok mudur? Elbette ki vardır. Okuduğumuz parçada da geçtiği gibi Farz ve Vaciplerde, İslam'ın şiarları, nişanları, ve sünnete ittiba ve haramlardan sakınmada riya olmaz.

Yani bunların görünümünde ve gösterilmesinde riya olamaz. Ancak, imanın zayıflığına bağlı olarak, fıtratında riyakarlık varsa o başka. Evet farz olan dinin emirlerini ifa etmede, yani bunların gösterilmesi ve yapılması riya değildir.

"İzharı riya olamaz. Meğer gayet za'f-ı imanla beraber, fıtraten riyakâr ola. Belki Şeair-i İslâmiyeye temas eden ibadetlerin izharları, ihfasından çok derece daha sevablı olduğunu, Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî (R.A.) gibi zâtlar beyan ediyorlar."

Yani İslam'ın nişanları, belirtileri olan hal ve vaziyetlere temas eden ibadetlerin açıktan yapılması, gizliden yapılmasından daha hayırlı ve daha çok sevaba müstehak olduğunu, İslamiyet'e delil mahiyetinde İmam-ı Gazali gibi zatlar "Bazan izhar, çok defa ihfadan daha ziyade efdal olur" şeklinde beyan ediyorlar. Bu ulvi beyan, Şualar kitabında şöyle geçmektedir.

''O demiş: "Bazan izhar, çok defa ihfadan daha ziyade efdal olur." Yani aşikâre yapmakta başkalar ya istifade veya taklid etmek veya gafletten uyanmak veya dalalette ve sefahette muannid ise, karşısında şeair-i İslâmiye nev'inde izhar etmek, izzet-i diniyeyi göstermek gibi çok cihetle, hususan bu zamanda ve ihlas dersini tam alanlarda değil riya, belki gizliden tasannu karışmamak şartıyla çok ziyade sevablı olabilir diye bir teselli buldum.'' (Şualar, 13. Şua, 308 )

Bu hususta 1970 yıllarında Erzurum'da vaizlik bilahare müftülük yapan merhum Osman Bektaş Hocam'dan bir hatıra aktarayım. Bir gün Kurşunlu medreselerinde fıkıh dersi okutuyordu. Kendisine, ''hocam kaza namazlarımı camide kılabilir miyiz, herkes görür diye bazı kitaplarda mekruh deniyor, ne dersiniz?'' diye sorduk;

-'' Evlatlarım o zamanlar herkes sahib-i tertipti. Yani insanların kazaya kalmış borç namazları yoktu, onun için böyle herkesin içinde bunun yapılması elbette doğru olmaz ve yanlış anlaşılmalara neden olurdu. Fakat bu zaman, ahirzamandır. Değil borçlu, hatta edalı (borçsuz) insanları bulmak bile zor. Onun için kanaat-ı acizaneme göre sırf teşvik olur, hiç olmazsa insanlar her namazın peşine o vaktin kazasını kılarak bu borçtan kurtulmaları için camiide cemaat içinde kılmaları daha isabetli olur.'' dedi

"Sair nevafilin ihfası çok sevablı olduğu halde; şeaire temas eden, hususan böyle bid'alar zamanında ittiba-ı Sünnetin şerafetini gösteren ve böyle büyük kebair içinde haramların terkindeki takvayı izhar etmek, değil riya belki ihfasından pek çok derece daha sevablı ve hâlistir."

Evet bu zamanda sünnete ittibaın büyük ecri vardır. Hadisler de geçer;

''Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ Yani: "Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir."

"Evet Sünnet-i Seniyeye ittiba, mutlaka gayet kıymetdardır. Hususan bid'aların istilâsı zamanında sünnet-i seniyeye ittiba etmek daha ziyade kıymetdardır. Hususan fesad-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyenin küçük bir âdâbına müraat etmek, ehemmiyetli bir takvayı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor.'' (Lem'alar,11 Lema 1. Nükte 55 - 56 )

Evet, nafile ibadetlerin gizliden yapılması daha çok sevaplıdır. İslam'ın asli belirtilerine temas edilen hususan ahirzamanda Sünnete ittiba ederek büyüklüğünü gösteren, Ahirzaman olması münasebeti ile büyük günahların içinde bulunduğu bir vaziyette haramları terk ederek takvasını açıktan göstermek değil riya, belki gizliden yaptığı pek çok amelden ve ibadetten daha çok sevaplı ve halistir. Zira teşvik olur düşüncesindeyim.

Peki riya, insanların amelini bile iptale götürdüğü halde insan niçin bu gaflete düşerler? İşte

"İkinci Nokta: Riyaya insanları sevkeden esbabın

 Birincisi: Za'f-ı imandır. Allah'ı düşünmeyen, esbaba perestiş eder, halklara hodfüruşlukla riyakârane vaziyet alır."

Evet, İnsan, imanın zayıflığıyla Allah'ı düşünmeyip sebeplere yönelebilir, kendini beğendirme yolunda yapmadığı ebleh ve müdhik davranış kalmaz. Bu davranışlar sonucu riyakârlık yapar. O halde;

''Ey nefis! Eğer takva ve amel-i sâlih ile Hâlıkını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi âciz kullardır. Maahaza ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Mamafih yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır. ''(Mesnevi, Zerre, 179)

Bir tüccar düşünün. Kazanması için zarar yollarını kapatması gerekir. İşte bizim manevi hayatımız da böyledir. Salih amel ile manen zenginleşmek yetmiyor onları takva ile muhafaza etmek gerekir. İnsan elbette sevme ve sevilmeyi ister. Herkeste nefis vardır öncelikle kendini sever, ama buna rağmen dünyevi sevilmeyi ve sevdirilmeyi arzu eder.

Ama iş Allah rızası dışında olursa tehlikeli mayın tarlasına girmişiz demektir. Zira mahlûkata göre dizayn edişimizde onlar beğensin diye davranışlar sergilememiz, maazallah bir riya ve şirk-i hafi yani gizli şirke kapı açtığımızı da unutmamalıyız. Yani Allah'ın rızası yerine halkın beğenmesine talip olmaktan kaçınmalıyız. Yarın mahşer gününde bunların boşa gideceğini unutmamalıyız.

Rivayet edilir ki, adamın biri evinde sesli olarak çok güzel Kur'an okumaktadır. O sırada sokaktan biri geçince sesini yükseltir. Dışarıdaki adam durur, dinler ve bitince yola devam eder. Adam akşam yatar. Gece rüya görür, rüyasında Kur'an okuyanlara sevaplar verilmektedir. Okuyanlar kendisinden güzel okuyamadıkları halde bol sevaplara nail olmuşlardır. Sıra buna gelince bir şeyler verilmez. Taaccüp eder sorar:

Niye bana sevap verilmedi, benim sesim daha güzeldi?

Cevaben ona denilir ki:

Sen git o, sevabı o adamdan al.

İşte iman zayıflığının ve gösterişin zararı (!)

Elhamdülillah Üstadımız bizleri ikaz ederek, böyle esbaba kıymet vermememizi ve rıza-i ilahiyi düşünmemizi belirtir.

"Risale-i Nur şakirdleri, Risale-i Nur'dan aldıkları kuvvetli iman-ı tahkikî dersiyle; esbaba ve nâsa ubudiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubudiyetlerinde onlara gösterişle riya etsinler."

Evet, Risale-i Nur talebeleri burada ifade edildiği gibi Kur'an ilimlerinden süzülen bu hakikatlardan ders aldığı için, tahkik mesleğinin gereği olarak bu ilimlerle meşgul olduklarında, sebepler karşısında insanların öyle düşünme doğrultusunda ile hareket etmezler. Çünkü buna tenezzül etmezler. Tenezzül etmedikleri bir meslekte, ilahi bir emir olan has ubudiyetlerine nasıl olur da gösteriş girebilir?

 Üstad Hazretleri, İhlâs bahsinde bu konuya şöyle temas eder; ''Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk'ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.'' (Lemalar, 21. Lema, 1.Düstur 181)

Ve insanları riyaya sevk eden;

" İkinci Sebeb: Hırs u tama' za'f u fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medar riyakârane vaziyet almaya sevk ediyor."

İnsanı riyaya sevkeden ikinci bir mani dahi hırstır ve tam'adır. Hırs, açgözlülük tama'a da ''o şeye karşı şiddetli istek ve arzu duymaktır. Evet, hubb-u cah, yani makam mevki hırsı ve şan ü ve şeref arzusuyla tevecüh ü nası istemek insanları riyaya götüren unsurlardır.

''Teveccüh-ü nâs istenilmez, belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlası kaybeder, riyaya girer. Şan ü şeref arzusuyla teveccüh-ü nâs ise; ücret ve mükâfat değil, belki ihlâssızlık yüzünden gelen bir itab ve bir mücazattır. Evet amel-i sâlihin hayatı olan ihlasın zararına teveccüh-ü nâs ve şan ü şeref, kabir kapısına kadar muvakkat olan bir lezzet-i cüz'iyeye mukabil, kabrin öbür tarafında azab-ı kabir gibi nâhoş bir şekil aldığından; teveccüh-ü nâsı arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçmak lâzımdır. Şöhretperestlerin ve şan ü şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın.'' (Lemalar, 20.Lema, 'haşiye', 168)

"Risale-i Nur'un şakirdleri, iktisad ve kanaat ve tevekkül ve kısmetine rıza gibi, Risale-i Nur'un dersinden aldıkları izzet-i imaniye, inşâallah onları riyadan ve dünya menfaatleri için hodfüruşluktan men'eder."

Bu paragrafta risale-i nur talebelerinin bu hususta uyması geren kurallar belirtilmiştir.

İktisad, her hususta itidal üzere bulunma, fazla veya noksan sarfiyattan kaçınma demektir.

Kanaat, kısmetinden fazlasına göz dikmemektir. Kanaat, çalıştıktan sonra, kaderden kısmetine düşen hisseye razı olmaktır. Yoksa, çalışmayıp azla yetinmek, tembellik etmek demek değildir.

Mektubat'ta, ''şükrün mikyası, kanaattır ve iktisaddır ve rızadır ve memnuniyettir.'' Buyrulur. (28. Mektup, 394)

Tevekkül, sebeblere teşebbüsten sonra neticeyi Allah'tan beklemek demektir.

Tevekkül, kul ile Rabbi arasında manevi bir rabıtadır. Allah'a tevekkül eden insan, kalben O'na teveccüh etmiş demektir. Evet '' Allah'a tevekkül edene Allah kafidir.'' (Mesnevi , Habbe, 127)

İnsan bu dünya hayatında bir takım sıkıntılara, hoş gelmeyen üzücü olaylara maruz kalabilir. Ama o, bütün bu ve bu gibi olayları Allah'ın birer takdiri olarak değerlendirmelidir.

Ve o bilir ki, ''Herşey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki rahat edesin'' (Mesnevi, Habbe, 126 )

Düsturuna razı olur, inanır ve her şeyde kaderin cilvesini gören insan, dünyevi işlerinde de gerektiği çabayı gösterdikten sonra neticeleri tevekkül ve rıza ile karşılamasını bilmelidir.

Evet Risale-i Nur talebeleri, '' Risale-i Nur'dan aldıkları iman-ı tahkikî derslerinin nuruyla ve gözüyle, herşeyde rahmet-i İlahiyenin izini, özünü, yüzünü görüp, her şeyde kemal-i hikmetini, cemal-i adaletini müşahede ettiklerinden kemal-i teslimiyet ve rıza ile, rububiyet-i İlahiyenin icraatından olan musibetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza gösteriyorlar. ''(Kastamonu Lahikası 123

"Üçüncü Sebeb: Hırs-ı şöhret"

Bu kelimenin açılımı, Mektubat'ta şöyle belirtilir:

''İnsanda, ekseriyet itibariyle hubb-u câh denilen hırs-ı şöhret ve hodfüruşluk ve şan ü şeref denilen riyakârane halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmağa, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz'î-küllî arzu vardır. Hattâ o arzu için, hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevkeder. Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir, ehl-i dünya için de gayet dağdağalıdır; çok ahlâk-ı seyyienin de menşeidir ve insanların da en zaîf damarıdır.

Yani: Bir insanı yakalamak ve kendine çekmek; onun o hissini okşamakla kendine bağlar, hem onun ile onu mağlub eder. Kardeşlerim hakkında en ziyade korktuğum, bunların bu zaîf damarından ehl-i ilhadın istifade etmek ihtimalidir. Bu hal beni çok düşündürüyor. Hakikî olmayan bazı bîçare dostlarımı o suretle çektiler, manen onları tehlikeye attılar.

{ (Haşiye): O bîçareler, "Kalbimiz Üstad ile beraberdir" fikriyle kendilerini tehlikesiz zannederler. Halbuki ehl-i ilhadın cereyanına kuvvet veren ve propagandalarına kapılan, belki bilmeyerek hafiyelikte istimal edilmek tehlikesi bulunan bir adamın, "Kalbim safidir. Üstadımın mesleğine sadıktır." demesi, bu misale benzer ki: Birisi namaz kılarken karnındaki yeli tutamıyor, çıkıyor; hades vuku buluyor. Ona "Namazın bozuldu" denildiği vakit, o diyor: "Neden namazım bozulsun, kalbim safidir."}

Ey kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur'anda arkadaşlarım! Bu hubb-u câh cihetinden gelen dessas ehl-i dünyanın hafiyelerine veya ehl-i dalaletin propagandacılarına veya şeytanın şakirdlerine deyiniz ki: "Evvelâ rıza-yı İlahî ve iltifat-ı Rahmanî ve kabul-ü Rabbanî öyle bir makamdır ki; insanların teveccühü ve istihsanı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet varsa, yeter. İnsanların teveccühü; o teveccüh-ü rahmetin in'ikası ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür, yoksa arzu edilecek bir şey değildir.. çünki kabir kapısında söner, beş para etmez!" (Mektubat, 29. Mektup 6.Kısım, 448 )

Şöhret yolu kendince kötü olmasına karşın, bir de bu yola, yani doğru olmayan yolda hırs ile hareket sonucu kötü sonuçlar doğuracağından hepimiz haberdarız. Bu mes'ele ile ilgili Üstad Hazretlerinin, Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde bu konuya ilişkin şöyle bir açıklaması vardır;

''Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O bela ve musibete düşersen اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ de, o beladan kurtul... '' (Mesnevi, Katre'nin, Zeyl, 81)

Tekrar edeyim, riya, bir işi başkaları görsün ve beğensin diye yapma hareketidir. Ve buna ''şirk-i hafi'' yani gizli şirk dendiğinden söz etmiştik.

Açık şirk, insanın doğrudan putlara tapması yahut başka eşyayı Allah'a ortak koşmaktır.

Gizli şirk ise, Allah'ı bir bildiği halde başkalarının teveccühünü ve rızasını öne almaktır.

Üstad, ''Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır.'' Derken, yani riya ve şöhret nefsin ve hissin hoşuna gitmekle kısa bir süre bal tadı verseler de, o zehir, sonnda kalbi öldürür. Bu zehirli bal, insanın ahiret hayatını mahvettiği gibi, dünyasını da mahveder ve '' insanlara abd ve köle yapar.''

Bir köle, ' nasıl yapsam da efendimi razı etsem' diye düşündüğü gibi bu tip insanlarda, insanların beğenmeleri konusunda aynı pozisyona düşmüş, onlara bir bakıma köle olmuş demektir.

''Nasıl ki, böyle şöhret divanelerinden birisi, namazgâhı telvis etmiş, tâ herkes ondan bahsetsin. Hattâ ondan lanetle de bahsedilmiş de, şöhretperestlik damarı kendisine bu lanetli şöhreti hoş göstermiş diye darb-ı mesel olmuş.''(Lem'alar, 13. Lema, 12. İşaret,95)

Böyle duruma gelmemek elzemdir, fakat gelinmiş ise; Çare de, insanların geçici ve manasız teveccühlerinden yüz çevirerek, bizi gönderene dönmektir. Bu dönüş, dünyada O'nun rıza çizgisinde yürümekle ve ahirete ise rahmetine ererek gerçekleşir.

"…hubb-u câh, makam sahibi olmak, …"

Makam sahibi olma ve o makamın gerektirdiğini hakkı ile yapabilme cidden zor bir meseledir. Eğer makamın gereğini yapabilirsen mesele yok.

Allahu alem eski büyük zatlar, belki de makamlardan bu yüzden içtinab etmişlerdir. Hatta bazıları 'makam koltuğu firavun sandalyesidir' demişler. Malumunuz İmam-ı Azam ve emsali büyük zatlar hep bu gibi makamlardan içtinab etmişlerdir.

Rivayet edilir ki, çocuğun birisi çamurlu bir yolda koşarak gittiğini gören İmam-ı Azam Hazretleri çocuğa seslendi,

-' Evladım, dikkat et, ayağın kayıp da düşmeyesin!

Çocuk durdu ve bir devirde cemiyetin nasıl topyekün bir ilim bahçesi haline geldiğini, akılların nasıl güzellikler etrafında döndüğünü tarihe göstermek istercesine Ebu Hanife Hazretlerine şöyle dedi:

-'Ey İmam, benim ayağımın kayması mühim değil. Zira ben düşersem tek başıma düşer tek başıma kalkarım. Ama senin ayağın kayınca, bu seni takip edenlerin de ayağı kayması ve düşmesi demektir. Onların hepsini kaldırmak hiç de kolay olmaz.

Evet geçmiş devirlerde makam sahibi olmaktan mecbur kalmadıkça olmak istemiyorlardı, mesuliyetlerini müdriktiler. O halde o makama talipsen onun gereğini ve hizmetini dürüst bir şekilde kullanmasını bileceksin(!) Eğer sırf dünyevi gayeler uğruna, o makamın sevdalısı olmak pek mantıklı olmasa gerek. Hele iman hizmetinde çalışanlar ise asla (!) Mayınlı tarla olduğunun bilinmesini isterim:

''Ey kardeşlerim! Sizler biliyorsunuz ki; bizim mesleğimizde benlik, enaniyet, şan ü şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsas eden hâlâttan şiddetle ictinab ediyoruz. Elbette burada, altı-yedi sene gözünüzle ve yirmi seneden beri tahkikatınızla anlamışsınız ki, ben şahsıma karşı hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri o noktada şiddetle tekdir etmişim. Benim haddimden fazla mevki vermeyiniz, diye sizden darılıyorum.

Yalnız, Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur hesabına, ben de onun bir şakirdi olmak haysiyetiyle ona karşı tasdikkârane teslimi ve irtibatı, şâkirane kabul ediyorum. İşte bu derece enaniyetten ve benlikten ve şan ü şeref namı altındaki riyakârlıktan kaçmayı düstur-u hareket ittihaz eden adamlara karşı ehl-i hükûmetin, ehl-i idare ve zabıtanın evhama düşmeleri ne kadar manasız ve lüzumsuz olduğunu divaneler de anlar.''(Kastamonu Lahikası, 146)

Evet bizler, ''Risale-i Nur'un talimatı dairesinde ve bizlere bahşettiği hizmet noktasında feyizli makamlara kanaat etmeliyiz. Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlas lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.'' Kastamonu Lahikası ( 89 )

"…emsaline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannu'kârane haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek ve tekellüfkârane lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek tarzını takınmak ile riya eder."

Teveffuk hissi de, (üstünlük taslamak) kötüdür. Hatta Üstad Hazretleri kendine atfederek bize söyle ders vermiş,

''Hattâ kendim, bir dakika zarfında yirmi paralık bir sıkıntı ile, altmış liralık bir haseneye tercih etmeye çalıştım. Hem on dakika zarfında, büyük bir mücahede-i manevîde, benim cephemde kırkikilik bir top gibi düşmanlarıma atıp yol açtığı halde; o iki nefs-i emmarenin muvakkat bir gaflet fırsatında, hodgâmlık ve meyl-i tefevvuk gibi gayet zulümlü ve zulümatlı hissiyle, büyük bir şükür ve teşekkür yerine, "Ne için ben atmadım" diye en çirkin bir riya ve rekabet damarını hissettim.

Cenab-ı Hakk'a yüzbin şükür ediyorum ki, Risale-i Nur ve bilhâssa İhlas Risaleleri o iki nefsin bütün desaisini izale ve onların açtığı yaraları tedavi ettiği gibi, o bir dakika ve on dakikadaki haletleri birden izale etti. Ve manevî bir istiğfar olan kusurumu bildim. O hatanın muaccel cezası olan içindeki elemden ve azabdan kurtuldum.'' (Kastamonu L, 234)

Burada da görüldüğü gibi nefsin aldatması öyle bir şey ki, hiç affetmiyor. İnsanoğlu üstün olmak, herhangi bir şekilde farklı görünmeye meyilli oldu mu, bunu riya ile sonuçlandırıyor. Buna engel olmak için o ortama hiç girilmemeli ve meyledilmemeli. 

Risale-i Nur şakirdleri, ene'yi nahnü'ye tebdil ettikleri, yani enaniyeti bırakıp, Risale-i Nur dairesinin şahs-ı manevîsinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri…

Ene'yi nahnü'yle değiştirmek gerektiğini, eneyi bırakıp şahsı manevinin eseri olmaklığın elzemliğini Üstadımız bir eserinde şöyle ifade ediyor.

''Evet bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı manevî hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sahib olmak için bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini, o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa o buz parçası erir, zayi' olur; o havuzdan da istifade edilmez.'' (Kastamonu L,143)

Burada Üstad Hazretleri ferd olmanın, cemaat olmaya tebdil edilmesi gerektiğini açıklıyor. Bu zamanda ancak şahsı maneviye ile ayakta durulacağını naklediyor.

 "…ve ehl-i tarîkatın "fena fi-ş ş-eyh" ve "fena fi-r resul" ve nefs-i emmareyi öldürmek gibi riyadan kurtaran vasıtaların bu zamanda birisi de "fena fi-l ihvan" yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı manevîsi içinde eritip öyle davrandığı için, inşâallah ehl-i hakikatın riyadan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar."

Ehli hakikat menşe'li olan zatların kardeşler arasında birbirlerine fani olmak düsturu necat olmaya vesiledir. Ehli tarikat düsturları da nefsi emmareyi öldürmek yolunda gösterdiği azim ve çaba sonucu şahsı maneviyeye dâhil olmak, yani ferdlerin cemaat olup tek havuzda birleşmeleri misüllü onlarında bu şekilde necat ehli olmaları bu sır ile olabilir.

"Üçüncü Nokta: Vazife-i diniye itibariyle, nâsa hüsn-ü kabul ettirmek, o makamın iktiza ettiği yüksek tavırlar ve vaziyetler, hodfüruşluk ve riya sayılmaz ve sayılmamalı. Meğer o adam, o vazifeyi kendi enaniyetine tâbi' edip istimal ede.

Evet, bir imam imamet vazifesinde tesbihatları izhar eder, isma' eder; hiç bir cihetle riya olamaz. Fakat vazife haricinde, o tesbihatları aşikâre halklara işittirmeye riya girebildiği için, gizlisi daha sevablıdır. "

Evet, makamın gerektirdiği şeyler vardır.

''Bir insanın müteaddid şahsiyeti olabilir. O şahsiyetler ayrı ayrı ahlâkı gösteriyorlar. Meselâ: Büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit bir şahsiyeti var ki; vakar iktiza ediyor, makamın izzetini muhafaza edecek etvar istiyor. Meselâ: Her ziyaretçi için tevazu' göstermek tezellüldür, makamı tenzildir. Fakat kendi hanesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlâkı istiyor ki, ne kadar tevazu' etse iyidir. Az bir vakar gösterse, tekebbür olur.'' (Mektubat, 26. Mektup, 2.Mebhas, 342)

"Risale-i Nur'un hakikî şakirdleri, neşriyat-ı diniyelerinde ve ittiba-ı sünnetteki ibadetlerinde ve içtinab-ı kebairdeki takvalarında, Kur'an hesabına vazifedar sayılırlar."

Çünkü bu hususta Üstadımızın müjdeli Kur'an istihraçları vardır. Burada makam kaldıramayacağı için onlardan bahsetmeyeceğiz. Bizlerin bundan alacağı ders şu olmalıdır.

Hakiki şakirtlerin hizmeti imaniye ve hizmeti Kur'an'iyedeki ibadetlerine ve kulluk şuuru içinde olmaları, elbette bu yolda Resulullah'ın sünnetini kendine rehber ittihaz edip, onun gösterdiği yolda yürümek. Bu yolda giderken bile önüne çıkıp kösteklemek isteyen sebeplere ve günahlara kapılmamak onların mesleklerinin yüceliği, bulundukları yolun vazifedar birer me'muru sayılırlar. 

" İnşâallah riya olmaz. Meğer ki, Risale-i Nur'a başka bir maksad-ı dünyeviye için girmiş ola.

Daha yazılacaktı, fakat bir tevakkuf hali kesti."

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Yeryüzüne iyi-yararlı kullarım vâris olacaktır.

Enbiya, 105

GÜNÜN HADİSİ

Kurban hakkında

"Kim gönül hoşluğu ile,sevabını Allah'tan umarak kurbanını keserse,o kurban onu ateşten koruyan bir perde olur"Tergib ve Terhib:2/155

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI