Cevaplar.Org implant

DERS: 26 10. SÖZ Zeylin Üçüncü Parçası

Haşir münasebetiyle bir sual: Kur'anda mükerreren


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2016-04-15 16:58:56

 "Haşir münasebetiyle bir sual: Kur'anda mükerreren اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً hem وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ fermanları gösteriyor ki: Haşr-i a'zam bir anda zamansız vücuda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece hârika ve emsalsiz olan mes'eleyi iz'an ile kabul etmesine medar olacak meşhud bir misal ister.

Elcevab: Haşirde, ruhların cesedlere gelmesi var. Hem cesedlerin ihyası var. Hem cesedlerin inşası var. Üç mes'eledir.

Birinci mes'ele: Ruhların cesedlerine gelmesine misal ise: Gayet muntazam bir ordunun efradı istirahat için her tarafa dağılmış iken, yüksek sadâlı bir boru sesiyle toplanmalarıdır. Evet, İsrafil'in borusu olan Sur'u, ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken ezel canibinden gelen اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ hitabını işiten ve قَالُوا بَلَى ile cevab veren ervahlar, elbette ordunun neferatından binler derece daha müsahhar ve muntazam ve mutîdirler. Hem değil yalnız ruhlar, belki bütün zerreler dahi, bir ordu-yu Sübhanî ve emirber neferleri olduğunu kat'î bürhanlarla Otuzuncu Söz isbat etmiş.

İkinci mes'ele: Cesedlerin ihyasına misal ise: Çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, birtek merkezden, yüzbin elektrik lâmbaları, âdeta zamansız bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün Küre-i Arz yüzünde dahi, birtek merkezden yüz milyon lâmbalara nur vermek mümkündür. Madem Cenab-ı Hakk'ın elektrik gibi bir mahluku ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârı ve bir mumdarı, Hâlıkından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete ü mazhar oluyor. Elbette elektrik gibi binler nuranî hizmetkârlarının temsil ettikleri, hikmet-i İlahiyenin muntazam kanunları dairesinde, haşr-i a'zam tarfet-ül ayn'da vücuda gelebilir.

Üçüncü mes'ele ki, ecsadın def'aten inşasının misali ise: Bahar mevsiminde birkaç gün zarfında, nev'-i beşerin umumundan bin derece ziyade olan umum ağaçların bütün yaprakları, evvelki baharın aynı gibi birden mükemmel bir surette inşaları ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, berk gibi bir sür'atle icadları; hem o baharın mebde'leri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin, birden beraber intibahları ve inkişafları ve ihyaları; hem kemiklerden ibaret olarak ayakta duran emvat gibi bütün ağaçların cenazeleri bir emir ile def'aten "ba'sü ba'de-l mevt"e mazhariyetleri ve neşirleri; hem küçücük hayvan taifelerinin hadsiz efradlarının gayet derecede san'atlı bir surette ihyaları; hem bilhâssa sinekler kabîlelerinin haşirleri ve bilhâssa daima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezafeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan gözüm önündeki kabîlenin bir senede neşrolan efradı, benî-Âdemin Âdem zamanından beri gelen umum efradından fazla olduğu halde, her baharda sair kabîleler ile beraber birkaç gün zarfında inşaları ve ihyaları, haşirleri; elbette Kıyamette ecsad-ı insaniyenin inşasına bir misal değil, belki binler misaldirler.

Evet dünya dâr-ül hikmet ve âhiret dâr-ül kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedricî ve zaman ile olması; hikmet-i Rabbaniyenin muktezası olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda, bir lemhada inşasına işareten Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ferman eder.

"Eğer haşrin gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi kat'î bir surette anlamak istersen; haşre dair Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz'e dikkat ile bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok.

Dördüncü mes'ele: olan mevt-i dünya ve kıyamet kopması ise: Bir anda bir seyyare veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbanî ile küremize, misafirhanemize çarpması; bu hanemizi harab edebilir. On senede yapılan bir sarayın, bir dakikada harab olması gibi..."

Hazreti Üstad, burada bu konu ile ilgili dört mes'eleyi açıklayacak.

"Haşir münasebetiyle bir sual: Kur'anda mükerreren اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً hem وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ fermanları gösteriyor ki: Haşr-i A'zam bir anda zamansız vücuda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece hârika ve emsalsiz olan mes'eleyi iz'an ile kabul etmesine medar olacak meşhud bir misal ister?"

Evet, ayet-i kerimeler de اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً (Yasin Süresi,29) yani kıyamet veya öldükten sonra dirilmek, bir sayha ile bir ses ile gerçekleşecek. وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ (Nahl Süresi, 29) Göz açıp kapayıncaya kadar bir zaman dilimi içerisinde vücuda gelir, yani bir anda meydana gelecek. Üstad Hazretleri burada bir de ''Haşr-i A'zam'' ifadesini kullanıyor. Dar aklın almayışının bir sebebi bu.

Tabii ki haşre inanmanın mertebeleri vardır:

''Haşrin meratibi var. Bir kısmına iman farzdır, marifeti lâzımdır. Diğer kısmı, terakkiyat-ı ruhiye ve fikriyenin derecatına göre görünür. Ve ilim ve marifeti lâzım olur. Kur'an-ı Hakîm, en basit ve kolay olan mertebeyi kat'î ve kuvvetli isbat için en geniş ve en büyük bir daire-i haşri açacak bir kudreti gösteriyor.

İşte umuma iman lâzım olan haşrin mertebesi şudur ki: İnsanlar öldükten sonra, ruhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor. Fakat insanın cesedinden bir çekirdek, bir tohum hükmünde olacak "acb-üz zeneb" tabir edilen küçük bir cüz'ü bâki kalıp Cenab-ı Hak, onun üstünde cesed-i insanîyi haşirde halkeder, onun ruhunu ona gönderir.''(Sözler, 32. Söz, 2. Mevkıf, 664)

Haşr-i A'zam, aslında haşir dediğimiz şey, her an olan şeydir. Her an cereyan eden her an gerçekleşen şeydir. Yani durmadan ölüp ölüp, dirilmeler vardır. İşte vücudumuz senede iki defa yenileniyor. Yani vücut hücreleri komple yenileniyor. Bahar geliyor yaz geliyor, kış geliyor, mevsimler değişiyor, hayvan taifeleri gidiyor yenileri geliyor. Bitki taifeleri gidiyor yenileri geliyor. Bu hep gidiş gelişler, durmadan ölüp ölüp dirilmelerin emareleridir. Bizzat gözümüzün önünde gördüğümüz seyrettiğimiz şeylerdir. Dolayısıyla gözümüzün önünde seyrettiğimiz bu şeyleri bu manada haşir demek ayrı bir şey, bir de kâinatın değişmesi var. Kâinatın ömrünü Üstad Hazretleri ''yüz yirmialtı milyar yıl ifade ediyor''.

"Şu halde nev'-i insanın ömrü yedibin sene eyyam-ı malûme-i Arziye ile olsa, Küre-i Arz'ın hayata menşe' olduğu zamandan harabiyetine kadar eyyam-ı Şemsiye ile ikiyüzbin seneden geçer. Ve Şemsü's-şümus'a tâbi' ve âlem-i bekadan ayrılıp Küremize bakan dünyaların ömrü –Şemsü's-şümus'un işarat-ı Kur'aniye ile her bir günü ellibin sene olmasıyla- yedibin sene o eyyam ile yüz yirmialtı milyar sene yaşarlar. {Haşiye): Bu hesab Şamlı Hâfız, Kuleönü'nden Mustafa ve arkadaşı Hâfız Mustafa'nın şehadetiyle bir dakika zarfında ezber yapılmıştır. (Sene 360 gün hesabına göredir, kusur varsa bakılmamak gerektir.) Demek eyyam-ı şer'iye tabir ettiğimiz eyyam-ı Kur'aniyede bunlar dâhil olabilirler. (Barla Lahikası 326)

126 milyar yıl boyunca yaşamış olan ne kadar mevcudat varsa yani yokluk âleminden varlık âlemine giren ne kadar mevcudat ve mahlûkat varsa hepsi haşir meydanında bir anda diriltilecek. Onun için özellikle ona, Haşr-i A'zam'ı denmiştir.

Şu mevcudat bidayette yok sırf Allah var. Peki, mevcudat nerede? Cenab-ı Hakk'ın ilm-i ezelisinde. İlmi ezelisinde biz hep varız. Bütün mevcudat ve bütün mahlûkat ilmi ezelisinde var. Cenab-ı Hak murad etti, irade etti ve ilmi ezelisinden peyderpey mevcudatı yarattı, halk etti. Bir gün yine irade edecek kıyameti koparacak, şiirin silinmesi gibi.

Bütün mevcudat adeta yok'a gidecek yani, mutlak yok değil, yok'a gidecek. Yani benim ilmimde güzel bir şiir var ben buraya yazmışım hem burada var hem ilmimde var. Daha sonra ben bu şiiri, siliyorum. Ondan sonra yeniden yazıyorum yani. İlk yazılışta peyderpey, harf harf yazıyorum, ama ikinci yazılışta hepsini bir anda yazıyorum gibi.

Şu kâinat şiirini Allah c.c komple birden silecek, kıyametini koparacak. Normalde kıyametler peyderpey kopuyor. Her bir insanın ölümü onun kendisine ait olan kıyameti, her bir çiçeğin ölümü onun kendisine ait kıyametidir. Her bir bitkinin onun kendisine ait olan bir kıyametidir. Bir de var ki, bütün mevcudatın zerresi de kalmayacak, insan ölüyor, ama ruhu âlem-i misale, cesedi toprağa gidiyor. Yine bir yerlerde yaşıyorlar. Ama kıyamet dediğimiz şeyde, o da kalmıyor. Bütün her şey siliniyor. Sadece ve sadece her şey, Allah'ın ilm-i ezelisinde kalıyor. İşte haşir dediğimiz, Haşr-i Azam bütün mevcudatın yeniden ve bir anda dirilmesine delil olacak. İşte bunu, dar akıl idrak edemiyor. Acaba nasıl olacak diyor? Şu âlemde bunun numunelerini gösteremiyoruz, öyle ise aklı teslime sevk edecek bir izah gerekir. Üstad Hazretleri şimdi bu suale cevap verecek.

"Elcevab: Haşirde, ruhların cesedlere gelmesi var. Hem cesedlerin ihyası var. Hem cesedlerin inşası var. Üç mes'eledir."

Bir; ruhlar cesetlere gelecek,

İki; cesetlerin inşası olacak ve cesetler ihya, yani hayatlandırılacak. Cevaptaki sıralamaya takılarak zihnimize gelebilecek vehimlere izale sadedinde şu hususu öncelikle belirtmek isterim.

Burada üç tane mesele derken üçü ayrı ayrı gerçekleşecek manasına değil. Yani cesetlerin inşasına siz elektrik tesisatını ve lambaları, avizeleri misal verin, Ondan sonra ruhun cesetlere gelmesine elektriği misal olarak alın ve hayatın cesede verilmesi ve cesedin hayatlanmasına da lambada görünen ışık olarak düşünün. Biz bunları yaparken peyderpey yaparız. Önce tesisatı çekeriz. Sonra elektriği veririz, sonra lambayı yakarız, üç tane farklı meseledir.

Bizde bunlar peyderpeydir. Üstad hazretleri haşirde üç mesele vukua gelecek, gerçekleşecek derken, aynı bizim burada yaptığımız gibi sırayla peyderpey olacak manasına değil, sadece meseleyi burada izah ve ifade etmek için üçe ayırıyor. Yoksa bunların hepsi birbiri içinde bir anda vücuda gelecek, aynı anda ceset inşa edilecek, aynı anda ruh cesede gelecek, aynı anda hayatlanacak. Bu Cenab-ı Hakk'ın kudretinin en azam derecede tecellisi tahakkuk edecektir.

Üstad Hazretleri ''Haşir Risalesinin'' diğer kısımlarında şunu özellikle ifade ediyor. Yani haşrin, anlaşılmamasının sebeplerinden bir tanesi, özellikle büyük zatlar, İslam alimleri dahi o noktada pek fazla fikir serdememişler, İbn-i Sina gibi İslam dâhileri dahi ''akıl bu yolda gidemez. Kuran nakletmiştir, bizde inanırız.'' Demişlerdir. Evet;

''Çünki İbn-i Sina gibi bir dâhî-yi hikmet, اَلْحَشْرُ لَيْسَ عَلَى مَقَايِيسَ عَقْلِيَّةٍ demiş. "İman ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez" diye hükmetmiştir. Hem bütün ülema-i İslâm: "Haşir, bir mes'ele-i nakliyedir, delili nakildir. Akıl ile ona gidilmez." diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin ve manen pek yüksek bir yol; birdenbire bir cadde-i umumiye-i akliye hükmüne geçemez. Kur'an-ı Hakîm'in feyziyle ve Hâlık-ı Rahîm'in rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda, o derin ve yüksek yolu şu derece ihsan ettiğinden bin şükür etmeliyiz. Çünki imanımızın kurtulmasına kâfi gelir. Fehmettiğimiz miktarına memnun olup tekrar mütalaa ile izdiyadına çalışmalıyız. (Sözler, 10. Söz Hatime,103)

Onların da bu şekilde demesinin bir sebebi var. Üstad onu da açıyor. Haşr-i A'zam, ism-i Azamin tecellisinin neticesinde olan bir şeydir. Bütün esmaü'l-hüsnanın azami bir derece tecellisinden meydana geliyor der.

İsm-i Azamın azami tecellisini biz zihnen algılayamayız.

İsm-i Azam; Allah'ın bütün esma-ü hüsnanın manasını içinde toplayan isim demektir. Hangi ismin İsm-i Azam olduğu kesinlikle bilinmemektedir. Bazı müfessirlere göre Allah lafzı ism-i azamdır.

اَللّه ''Lafza-i celali, bütün sıfât-ı kemaliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünki lafza-i celal, Zât-ı Akdes'e delalet eder; Zât-ı Akdes de, bütün sıfât-ı kemaliyeyi istilzam eder;''(İşarat-ül İ'caz 15 )

Şimdi ona da Üstad Hazretleri bizlere üç tane temel misal verecek

"Birinci Mes'ele: Ruhların cesedlerine gelmesine misal ise: Gayet muntazam bir ordunun efradı istirahat için her tarafa dağılmış iken, yüksek sadâlı bir boru sesiyle toplanmalarıdır."

Üstad Hazretleri o kadar muazzam bir misal seçiyor ki, burada verilen misal muntazam bir ordudan seçiyor, yani acemi bir ordudan değil. Askere gitmiş daha yeni. Bir aylık zaman dilimi içerisinde acemilik dönemini yaşıyor, henüz daha yemini gerçekleşmemiş, ustalık dönemine geçmemiş, böyle bir gruptan bahsetmiyor. Nasıl bir gruptan bahsediyor? Muntazam bir guruptan bahsediyor, yani ustalık dönemine geçmiş, komutanın emrini dinler muntazam bir ordu. Ordu ise, bölükler, takımlar, mangalar ve neferlerden meydana gelir. Şimdi böyle bir ordu düşünün; bir nefer, muntazamlık noktasına baktığımız zaman kendisinin hangi orduda hangi bölükte hangi takımda hangi mangada hangi sırada olduğunu biliyor.

Komutanın emirlerine nasıl muhatap olunacağını biliyor. Böyle askerler düşünün ve mesele o zaman kolaylaşır. Askerlik yapanlar bunu çok iyi bilirler. Mesela eğitimden geliyorsun, komutan diyor ki, ''serbestsiniz, dağılabilirsiniz.' Sen de arazi oluyorsun serbest oluyorsun, her biriniz bir yerdesiniz. Daha sonra ''içtima'' diyor, yani cem' olun toplanın. Herkes sırasını biliyor ve sıraya giriyor. Onun gibi İsrafil (a.s) Sur'a üfleyecek. O Sur'a üflenince bütün mevcudat ve mahlûkat nereye gideceğini elbette bilir. Şimdi komutan emir veriyor, ''toplanın'' diyor. Emir nereden? Komutanlık makamından. Komutanlık makamından gelen o emre mebni olarak o muntazam ordunun askerleri ne yapacaktır.? Toplanacaktır. Ama nasıl? Her birisi kendi yerinde.

Bu çok önemli! Yani, hangi bölükte ise, bölüğüne bölüğün hangi takımında ise takımına, takımın hangi mangasında ise mangasına, mangada hangi sırada ise oraya gelir ve durur. Hiç kimse yerini şaşırmaz. Bütün arkadaşlarını tek tek tanır. Çünkü niye? Zira bu asker bu eğitimi almıştır. Nizam ve intizam içerisine girmiştir. Dolayısıyla komutan serbest dediği zaman nereye giderse gitsin fark etmiyor, içtima dediği anda gelir ve yerini bulur. Üstadımız bunu bize misal olarak veriyor. 

Gelelim meselemize; Ruhlar Cenabı Hakka hiç isyan etmemişlerdir. Yaratılışı ve fıtratı itibariyle Allah'ın tahtı nazarında iradesinde gezmiştir. Ruhlar âleminde yaratılan ruhlarımız, biz anne karında iken Cenab-ı Allah hangi ruha emretmiş ise, ''falan cesede gir'' , gelip girmiştir. Ve ''şu dünyada altmış yıl o cesette yaşayacaksın'' demiştir, yaşamıştır. ''Artık oradan çıkacaksın'' demiştir çıkmıştır. Şu ne demektir? Ruh Cenab-ı Hakk'ın emrini, ruhlar âleminden vefat edinceye kadar dinliyor. Asla ve asla itaatsizlik etmiyor ve buradan da nereye gidiyor, yine âlem-i misal dediğimiz haşirle kabir arasında bir mekânda, dirilişe kadar hayatlarını orada devam ettiriyorlar.

O zaman, bu zamana kadar hiç Allah'ın emrinden ve sözünden çıkmayan ruhlar ve ruhlarımız, âlem-i ahirette yani, haşir günü Cenabı Hak, İsrafil (a.s) 'a bir defa hitap ettirecektir. Şimdiye kadar o eğitimi alan o muntazam ordu, ''cesetlerinize giriniz'' denildiği zaman, bütün ruhlar tekrar cesetlerine dönüp gireceklerdir.

Evet, yukarıda da belirttiğimiz gibi, bir taburda yahut ordudaki misalden hareketle insan bedeni de o ordu gibidir. İnsanda yüz trilyon hücre olduğuna göre, her insan yüz trilyonluk bir ordudur. Bu ordu defalarca yenilendiği halde, ahirette yeniden teşkil edilmesi akıldan uzak görülebilir mi?

"Evet, İsrafil'in borusu olan Sur'u, ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken ezel canibinden gelen اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ hitabını işiten ve قَالُوا بَلَى ile cevab veren ervahlar, elbette ordunun neferatından binler derece daha müsahhar ve muntazam ve mutîdirler.

Hem değil yalnız ruhlar, belki bütün zerreler dahi, bir ordu-yu Sübhanî ve emirber neferleri olduğunu kat'î bürhanlarla Otuzuncu Söz isbat etmiş. "

Evet, 30. Söz'ün 2.Maksad'ı olan ''Tahavvülat-ı Zerrat''a dair 1.Noktasında bütün zerrat ordusu, bir ilm-i muhit Sahibinin izin ve emri ile hareket ettikleri anlatılıp isbatı yapılmıştır.

Burada Üstad, ''yalnız ruhlar değil, zerreler, atomlar, hücreler dahi, ister insanda olsun ister hayvanda olsun fark etmiyor, kabirdeki çürüyen cesedimiz ne olursa olsun her şeyiyle Cenab-ı Hakkın ilminde. Hangi hücrenin nerede olduğunu, nereye gideceğini biliyor.'' İşte Cenab-ı Hak, ilim ve iradesiyle, bu dünyadaki gibi her şeyiyle Haşr-ı Azam'da tekrar vücutlarımızı meydana getirecektir. İşte; kudretin tecellisi, ilmin tecellisi ve iradenin tecellisidir, böylece tahakuk edecektir.

''Onun kudretinde noksan yoktur. En büyük ve en küçük şeyler O'na nisbeten birdirler. Bir baharı halk etmek, bir çicek kadar kolaydır. Evet, bir Kadir ki, şu alem; bütün, güneşleri, yıldızları, avalimi, zerratı, cevahiri, nihayetsiz lisanlarla O'nun azametine ve kudretine şehadet eder. Hiçbir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki, haşr-i cismaniyi o kudretten istib'ad etsin.'' denilir mi? (Sözler, 29.Söz, 2.Maksad, 3.Esas, 570)

Adem (a.s) dan bugüne kadar gelen milyarlarca insanı yaratan, onlara hayatiyet bahşeden bu azim kudretten, haşr-i cismaniyeti ve hayatlandırması nasıl uzak görülebilir?...

Mehmed Kırkıncı Hocam'ın dediği gibi; "Bir çiçeğin meydana gelebilmesi için baharın gelmesi lazımdır. Bahar geldikten sonra bir çiçeğin açması ile milyarlarca çiçeğin açması arasında hiçbir zorluk ve fark yoktur. Mühim olan baharın gelmesidir. Faraza bahara göre bir güçlük olur mu?...

Aynen bunun gibi Haşr baharında da bir insanın dirilmesi ile bütün insanların dirilmesi arasında o kudrete göre bir fark ve zorluk olabilir mi?..."(M. Kırkıncı, Hikmet Pırıltıları)

 "İkinci Mes'ele: Cesedlerin ihyasına misal ise: Çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, birtek merkezden, yüzbin elektrik lâmbaları, âdeta zamansız bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün Küre-i Arz yüzünde dahi, birtek merkezden yüz milyon lâmbalara nur vermek mümkündür."

Cenab-ı Hak elektriği terbiye ediyor, öyle bir terbiyeden geçiriyor ki, elektrik tesisatını kurduğun zaman bir anda her yerde olabiliyor. Şu an İstanbul'da yüz bin tane lamba olsa, aynı anda yakmak istesek yakarız. Çünkü niye? Allah elektriğe böyle bir özellik koymuş öyle terbiye etmiş. Bir şartelle kaldırırsın yakarsın, indirirsin söndürmüş olursun. İşte Cenab-ı Allah elektriğe bir anda hükmettiği gibi, bize de hücrelerimize bir anda hükmedecek. Bütün mahlûkatı ve mevcudatı bir anda yaratacak cesetlerimizi ihya edecek. Teşbihte hata olmasın, lambaların bir anda yanıp ışıklanmaları gibi.

"Madem Cenab-ı Hakk'ın elektrik gibi bir mahluku ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârı ve bir mumdarı, Hâlıkından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete mazhar oluyor. Elbette elektrik gibi binler nuranî hizmetkârlarının temsil ettikleri, hikmet-i İlahiyenin muntazam kanunları dairesinde, haşr-i a'zam tarfet-ül ayn'da vücuda gelebilir."

Yani göz açıp kapatıncaya kadar, yani tarfetül ayn içinde kısa bir zamanda meydana gelir vücuda gelir demektir.

"Üçüncü Mes'ele:Ecsadın def'aten inşasının misali ise: Bahar mevsiminde birkaç gün zarfında, nev'-i beşerin umumundan bin derece ziyade olan umum ağaçların bütün yaprakları, evvelki baharın aynı gibi birden mükemmel bir surette inşaları ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, berk gibi bir sür'atle icadları;"

Burada verilen misal ağaçların yapraklanması, ağaçlar kışın bütün yapraklarından soyunuyorlar döküyorlar, adeta ölüyorlar. Bahar mevsimi geldiği zamanda yeşilleniyorlar, tekrar yapraklarını giyiniyorlar, yapraklarını giyinme noktasında, geçen bahardaki veya daha önceki bahardaki giyinmenin aynısı özellik noktasında. Ama kullanılan hücreler bakımından geçen bahardakilerin aynısı değil. Burada dirilişe bir misaldir ama her yönüyle verilebilecek bir misal değildir. Çünkü niye? Orada da misliyet söz konusu, biraz biraz önce dedik ki insan diriltilirken aynen diriltilecek yani insanın cesedinin hücreleri sağdan soldan toplanan kendisinin olmayan hücreleri değil. Orada kendisinin olan hücreleri diriltilecek.

Dolayısıyla yaprağı ikinci baharda meydana getiren atomlar zerreler, geçen bahardaki zerreleri değil, o yaprakta geçen bahardaki yaprak değil. Ama bir diriliş söz konusudur. Özellik noktasında elma ağacının yaprağının bir tanesinin kimyasını biyolojisini yazdınız mı bütün elma ağaçlarının kimyasını biyolojisini yazmış olursunuz. Burada ayniyet söz konusudur fakat oluşturduğu zerreler itibariyle biri diğerinin misildir, aynı değil. Üstad Hazretleri insanı, mislen değil aynen dirileceğini şöyle ifade ediyor;

''Ekseriyetle Fâtır-ı Hakîm'in âdetidir, ehemmiyetli ve kıymetdar şeyleri aynıyla iade ediyor.Yani, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymetdar ehemmiyetli şeyleri aynıyla iade ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide-i âdetullah ekseriyetle muttarid görünüyor.'' (Mesnevi, Zühre 4.Nokta.146 ) (Lemalar, 17. Lema 128)

''Buradaki ayn ve misil kelimelerine Üstad şu misalleri verir; '' Geçmiş baharın hesapsız mevcudatını gelecek baharda kısmen aynen (Haşiye-1) (ağaç ve otların kökleri gibi…) kısmen mislen (Haşiye-2) (yapraklar, meyveler gibi) iadesi kolaydır.'' (Sözler,10.Söz 8. Hakikat 87-88)

Evet aynen iadeler, özellikle bitkilerde mesela diyelim, buğday başağı ya da tanesi fark etmiyor, bundan bin sene önce kahve rengi buğday hangi özellikleri taşıyor ise, şimdiki buğdayda aynı özellikleri taşıyor. Fark etmiyor. Fakat atom bazında farklı. Biri diğerinin mislidir. Veya mercimek ve pirinç aynı özellikleri taşıyor fark etmiyor. Mesela diyelim karaman koyunu, kahverengi koyunlar, beyaz koyunlar fark etmiyor, siz bütün beyaz koyunların bütün taşımış olduğu özellikleri kitaba dökün, en başından bu zamana kadar gelip geçmiş olan bütün beyaz koyunların özelliklerini yazmış olursunuz. İfade etmiş olursunuz. Onların taşımış olduğu hücresel bazlar, biri diğerinin mislidir. İnsan için bunu söylemiyor, insan için farklı iadeyi kullanıyor neden onu şimdi izah edecek Üstad.

''İşte bu sabit kaideye binaen deriz: Madem fünunun ittifakıyla ve ulûmun şehadetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlukat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymetdar insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nev'i hükmündedir. Elbette kat'î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir'' (Mesnevi, Zühre, 146) (Lemalar, 17. Lema,128)

Yani insan şu kâinat ağacının en mükemmel meyvesidir. Yani biraz önce hayvanlardan bitkilerden ağaçlardan yapraklardan bahsetti. Kıymetli olanlar aynen iade ediliyor. İnsan bu mevcudat içerisinde de en kıymetli olanıdır. Asırlar geçtiği müddetçe kıymet ve ehemmiyet verilen, özellikle nev olunan şeylerdir. Yani kuş nevi aynen iade ediliyor. Bakın nev olarak iade ediliyor. Koyun nevi aynen iade ediliyor. İşte aslan nevi aynen iade ediliyor. 

Başlangıçta aslanlar nasıl ise şimdiki aslanların özellikleri aynıdır. İşte insanın her bir ferdi sair hayvanatın nevi hükmünde olduğuna göre, nevler aynen iade edildiğine göre, o zaman insanın nasıl iade edilmesi gerekiyor? Aynen iade edilmesi gerekiyor. Çünkü niye, her bir insan nev hükmündedir, insan nevi, hayvan nevi hükmünde değil, insanın bir ferdi sair hayvanatın nevi hükmündedir.

Bir hayvan nev'inin bütün özellikleri o nev'in bir ferdinde toplanmıştır. Ama insanlar öyle değil. Kendilerine emanet verilen maddi ve manevi cihazları birbirinden çok farklı sahalarda kullanmaları, onları sanki ayrı varlıklar haline getirmiştir. 

Tilkiyi kurnazlığıyla, kurdu ise yırtıcılığıyla tanırız. Ama insan nev'inde öyle fertler çıkıyor ki, tilki nev'inin ilk atasından son torununa kadar bütünün hileleri, o tek ferdin hilesi yanında küçük kalıyor. Ne demişler; ''adamın kafasında kırk tilki dolaşıyor, ama hiç birinin kuyruğu diğerine değmiyor.'' 

Yine insan nev'inde öyle vahşi ruhlar boy gösteriyor ki, kurt nev'inin bütün fertlerinin ruhlarındaki vahşet ve ihtiras onun topuğuna erişemiyor.

Evet, insanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nev'i hükmündedir.

Bu müthiş bir şeydir. Buradan anlaşılıyor ki. Bu cümle çok önemli. Zira, insanlar burada tıkanıp kalmışlar. Ben aynen iade edilmeyeceksem benim orada mükâfat görmem, mücazat görmem benimle hiç alakası yok. Aynen olacak ki önemi olsun. Onun için Cenab-ı Hak ahirette bizi bu şekilde diriltecek.

"Hem o baharın mebde'leri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin, birden beraber intibahları ve inkişafları ve ihyaları;

hem kemiklerden ibaret olarak ayakta duran emvat gibi bütün ağaçların cenazeleri bir emir ile def'aten "ba'sü ba'de-l mevt"e mazhariyetleri ve neşirleri;

hem küçücük hayvan taifelerinin hadsiz efradlarının gayet derecede san'atlı bir surette ihyaları;

hem bilhâssa sinekler kabîlelerinin haşirleri ve bilhâssa daima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezafeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan gözüm önündeki kabîlenin bir senede neşrolan efradı, benî-Âdemin Âdem zamanından beri gelen umum efradından fazla olduğu halde, her baharda sair kabîleler ile beraber birkaç gün zarfında inşaları ve ihyaları, haşirleri; elbette Kıyamette ecsad-ı insaniyenin inşasına bir misal değil, belki binler misaldirler."

"Onlar, daha acib olan birinci yaratılışlarını şehadetle ikrar ettikleri halde, daha ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar." Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir bürhan vardır.'' (Mesnevi, Habbe, 118 )

Metinde, Üstadımız ağaçlardan örnek getirir. Mesela bir kavak yahut söğüt ağacı güz mevsiminde bütün yapraklarını döker, adeta çıplak olur.

Kış boyunca böylece kaldıktan sonra, baharda yeniden yeşillere bürünür.

İşte bu haşri gören insan Haşr-i A'zamı nasıl inkar edebilir?...

Bir çift kara sinekten bir baharda beş buçuk milyon yumurta yaratıldığını ve Üstadın tabiri ile Adem (a.s) dan bu zamana kadar gelen insan sayısından fazla yaratıldığını ve vesile ile bizlere haşri gösteren bir kudrete karşı, nasıl haşir yani ikinci bir dirilme olabilir? Denilebilir mi?... 

''Haşirde bütün zevi-l ervahın ihyası; mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihya ve inşasından kudrete daha ağır olamaz. Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tegayyür edemez, acz tahallül edemez, avaik tedahül edemez. Onda meratib olamaz, herşey ona nisbeten birdir. Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş'i dahi o halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiye'yi de o tanzim etmiştir.'' (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri, 4, s. 508) 

"Evet dünya dâr-ül hikmet ve âhiret dâr-ül kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedricî ve zaman ile olması; hikmet-i Rabbaniyenin muktezası olmuş.

Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda, bir lemhada inşasına işareten Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ferman eder.

Eğer haşrin gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi kat'î bir surette anlamak istersen; haşre dair Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz'e dikkat ile bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok."

Paragrafta da açıklandığı gibi bu dünyanın imtihan meydanı olması sebebiyle Üstadımız da ''bu dünya, darul hikmet ahiret ise darul kudrettir.'' İfadeleriyle bu hususa dikkat çeker.

Oysa Allah'ın iki türlü kanunu var, bir şu âlem, bir de âlem-i ahiret, şu âleme baktığımızda hep hikmet dünyası deriz. Hikmet dünyası, âlem-i ahirete baktığımız zamanda kudret dünyası deriz. İkisini birbirinden ayıran en önemli özellikler burada. İşte ruhumuz cesedimize tabidir, cesedimiz nereye giderse ruhumuzda onunla beraberdir bir anda beraberdir. Ruhun olmak istediği çok yerler var ama olamıyor cesedi onu kayıtlıyor, hikmeten böyle olması gerekiyor, amma âlem-i ahirette Allah bunu tamamen değiştiriyor tersine çalışıyor. Bu seferde ceset ruha tabi oluyor.

Orada kudret, azam derecede tecelli ediyor. Ceset ruhun özelliklerine adeta yükseltiliyor, yani ruh nereye gitmek isterse ceset onunla gidiyor. Görmek istediği zaman gözü var, ama illa göze ihtiyacı yok dolayısıyla alem-i ahirette olan tecelli, kudret noktası olduğundan dolayı iş biraz daha değişiyor. Zaten biz kudret-i mutlaka diyoruz. Allah'ın esmasıyla ilgili kudreti mutlaka, uluhiyet-i mutlaka sonunda mutlak bir takısı getiriyoruz.

Mutlak kelimesinin aslında iki manası vardır. Bir tamamen ihata eden. Bir de kayıtlanan manası vardır . Mutlak, kayıt manası vardır. Ulûhiyet-i mutlaka yani biz burada kayıt ifadesini kullandığımız zaman, ulûhiyet ne demektir? Allah'ın büyüklüğü ve yüceliği ki sırf Allah a mahsustur. İşte ulûhiyet ancak ve ancak Allah'la kayıtlıdır. Allah'ın zatıyla kayıtlıdır Allah'ın zatında kayıtlı olan ulûhiyete biz ulûhiyeti mutlaka ifadesi kullanıyoruz. Kudret-i mutlaka bir Allah'ın zatıyla olan kudret olmakla beraber, Allah'ın esmasıyla da kayıtlı olan kudret manasına da geliyor.

Allah'ın Hakim ismi, Kadir ismini kayıtlar. Onun için bu âlemde Kadir isminin tecellisi nedir? Hakim isminden bir geri plandadır. Hakim ismi daha ön plandadır. Çünkü niye? İmtihan olunduğundan dolayı sebepler bunu iktiza ediyor. Hikmet bunu gerektiriyor. Amma, âlemi-ahirette böyle bir şey olmadığından kudret her şeyi ihata ediyor.

Ve buna işareten der: ''Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda ve bir lemhada inşasına işareten Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ferman eder.''

Burada şunu da belirteyim. Biz bu gibi ulvi hakikatları düşünürken, hep kendi cüzi ilim ve kudretimizi nazara alarak hata ediyoruz. Hâlbuki hadiseleri Vacib-ul Vucüda nisbet olarak düşünsek iş çok basit olur. Bizler ve bütün mahlûkat mümkün, Allah Vacib-ul Vucüddur.

Üstadımızın sık sık verdiği gibi Güneş örneğini bu konuya uygularsak; bir küçük ayna, kendindeki cüzi ışığa bakıyor, sonra bütün aynaları hayal ediyor, güneşi hiç nazara almadan o ışıkların sanki kendilerinden olduklarını vehmederek, bu kadar çok aynanın bir anda, birlikte ve gayet kolay aydınlanmasını aklına sığıştıramıyor. Ama bunların hepsinin aynı güneşten ışık aldıklarını, birinin diğerine mani olmadığını, güneşin ışık vermesinde azla-çoğun, büyükle-küçüğün fark etmediğini düşünse mesleyi çok rahat kavrayacaktır.

''Bir sinekle arzın ihyası, bir ağaç ile semavatın icadı, bir zerre ile güneşin yaratılışı Vâcib-ül Vücud'a nisbetle mütesavidir.'' (Mesnevi, Hubab, Altıncısı-Hülasa,91 )

"Dördüncü Mes'ele: olan mevt-i dünya ve kıyamet kopması ise: Bir anda bir seyyare veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbanî ile küremize, misafirhanemize çarpması; bu hanemizi harab edebilir. On senede yapılan bir sarayın, bir dakikada harab olması gibi..."

Kâinat çok hassas nizam ve intizamla kurulmuş. Onun için bir milim ileri geri kaymalar veya bir kuyruklu yıldızın çarpması kıyametin kopması için yeterlidir. Bu durumu, Üstadımız İşaratül İ'caz'da çok mükemmel şekilde açıklar. Bunu naklederek dersimizi bitirelim.

''Arkadaş! Kâinat dediğimiz şu apartman-ı İlahî öyle ulvî, yüksek, derin, ince nizamlara tâbi' ve öyle acib garib rabıtalara bağlıdır ki, eğer bir duvarı veya bir taşı, "Yerinden çık!" emrine hedef olsa; derhal âlem, ölüm hastalığına düşer, sekerata başlar; yıldızlar arasında müsademeler, ecram arasında muharebeler vukua gelir. Şu gayr-ı mütenahî boşluk; pek şiddetli sayhalar, pek dehşetli saıkalar, pek korkunç sesler, sadâlar, gürültüler ve gümbürtülerle dolar.

Evet, insan-ı kebirin ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerata başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından husule gelen fırtınanın ne tasavvuru ve ne tarifi ve ne de görülmesi imkân dairesinde değildir.İşte bu şiddetli ölüm ile hilkat bayılır, kâinat yayılır, hilkatın yağı ayranı birbirinden ayrılır. Cehennem maddesiyle, aşiretiyle bir tarafa çekilir; Cennet de letafetiyle, lezaiziyle ve bütün güzel unsurlarıyla tecelli ve incilâ eder.''( İşarat-ül İ'caz, Kıyamet ve Ahiret- Mukaddeme 157 )

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

De ki: "Herkes kendi yapısına uygun işler görür. Rabbiniz, en doğru yolda olanı daha iyi bilir."

İsra, 84

GÜNÜN HADİSİ

Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.

Tirmizi, Savm 82, (807); İbnu Mace, Sıyam 45, (1746)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI