Cevaplar.Org

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-94

Ders: 30. Söz, İkinci Maksad, 3. Nokta İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *Kâinatın yapı taşı zerreler, atomlar. Cenab-ı Hak her şeyi atomlardan yaratmış. Kâinatta intizam esastır. Atomlardan galaksilere kadar nihayet kemal mertebesinde bir nizam ve intizam var. Bütün mevcudat şiir gibi nazmedilmiş. Ölçülü, düzgün, ahenkli ve intizamla halk edilmiş.


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2015-11-30 21:36:00

Ders: 30. Söz, İkinci Maksad, 3. Nokta

İzah: Prof. Dr. Şener Dilek

*Kâinatın yapı taşı zerreler, atomlar. Cenab-ı Hak her şeyi atomlardan yaratmış. Kâinatta intizam esastır. Atomlardan galaksilere kadar nihayet kemal mertebesinde bir nizam ve intizam var. Bütün mevcudat şiir gibi nazmedilmiş. Ölçülü, düzgün, ahenkli ve intizamla halk edilmiş.

Bir de kâinatta hikmet de şümullüdür, muhittir. Yani hiçbir mahlûk yoktur ki Cenab-ı Hak ona birçok hikmetler, faydalar, semereler takmış olmasın.

Demek, sadece intizam ve hikmetin diliyle baktığımızda, her şeyi intizamla halk eden Cenab-ı Hak ve her şeye yüzlerce, binlerce hikmetler takan Kadir-i Mutlak, elbette o atomları da başıboş bırakmaz. Şu atomların çok görevi var. Hatta ahiretin teşekkülünde zerreler esas alınacak. Çünkü o zerreler seninle beraber ibadet etmiş, taat etmiş.

*Kâinattaki bütün güzelliklerin hakikatı Esma-i İlahiyeye dayanır, Cenab-ı Hakkın isimlerine istinad eder. Dolayısıyla, ilm-i hakikat noktasından bakınca, hüküm esmanındır. Kemalat da esmaya gider. Kâinattaki bütün hüsünler, bütün güzellikler, bütün kemaller doğrudan doğruya Allah'ın isimlerine bakar. Allah'ın isimlerinin güzelliğidir. Her bir ismin güzelliği de Zat-ı Akdes'in kemâlâtını gösterir. Allah'ın kemâlâtına her bir esma bir ünvandır.

Dolayısıyla da bin bir Esma-i Hüsna'nın sahibi olan Zat-ı Akdes'in güzelliği de yetmiş bin perde arkasında akıllara, iz'anlara görünür.

Not: Mevlana Cami ne güzel der;

"Heme eşya mezahir-i esma

Heme esma, mezahir-i zatend"

"Bütün varlıklar Esma-i Hüsna'nın tecellisinden ibarettir. Bütün esma da müsemması olan Zat-ı Akdes'i gösterir."(Salih Okur)

* "Madem Sâni'-i Hakîm her şey için o şeye münasib bir nokta-i kemal ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücud tayin edip ve o şeye, o nokta-i kemale sa'yedip gitmek için bir istidad vererek ona sevk ediyor."(Sözler s: 555 ) Bu Cenab-ı Hakkın bir sünnetullah kanunu. Allah her şeye bir nokta-i kemal koymuş. Bütün mevcudat, bütün mahlûkat o nokta-i kemale doğru yürüyor, adım atıyor. Bütün zerrat ve mevcudat, fıtrattaki kemâle doğru tırmanıyor.

Bunu çok daha pratik ifade edersek, elimde bir kayısı çekirdeği var. Cenab-ı Hak her bir çekirdeğe bir ağacın yazılım programını nakşetmiş. Bu program açılacak, sünnetullah kanununa göre o çekirdeğin bir seyr-i süluku olacak. O seyr-i sülukun da çok mertebeleri var, çok tabakaları var. Sünnetullah kanunlarına göre o çekirdek toprağa girecek, kabuğunu, enaniyetini çatlatacak. Yani, sembolik ifade edecek olursak, enaniyet kabuğunu çatlatıp, varlık dağını eritecek ki, topraktan başını çıkarıp serpilebilsin.

Bu sırada topraktaki kemirgenlerden kendisini muhafaza etmesi lazım. Biraz daha büyüdü, keçiler var. Onlardan da kendini muhafaza etti, ta ağaç oldu, seyr-ü sülukunu tamamladı. Ağaç oldu tamam ama, ağacın kemali ne? Başında meyvelerini göstermek. İşte böyle her mevcudun bir seyr-i süluku, ilerlemesi gereken bir kemal noktası var. Bu kemalat arkasında başta hangi kanun kendini gösteriyor? Kanun-u rububiyet. Kanun-u Rububiyet neye çalışıyor, her mevcudun istidadındaki kemali ortaya çıkarmasına.

Bahar mevsimini düşünelim. Toprağın bağrında açılan bütün tohumları, bütün çekirdekleri, bütün kurtçukları, bütün yumurtaları, yeni dünyaya gelen yavruları düşünün. Hepsi birden kanun-u Rububiyete, Cenab-ı Hakkın terbiye edicilik fiiline muhit ve külli bir ayna oluyor.

Kanun-u Rububiyetin merkezinde ise insan bulunuyor. Mutlak manada her şeyin bir kemâli var. Peki ya insanın kemâli? Bir ağacın meyvesi olsun, insanın olmasın? Nedir insanın meyvesi? İlim, ahlak, ihlaslı ibadet..

Not: Bu hususla alakalı Mehmed Kırkıncı Hocamızın şu izahını nakletmek yerinde olur; "İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesidir" hakikatı­nın işaretiyle, insanı elma ağacının başındaki bir elmaya teşbih ettiğimizde şu hakikat kendini güneş gibi gösterir: Bu meyve sadece kendini beslemek için yaratılmamıştır ve bu meyvenin ağaç ötesi bir gayesi olacaktır.

Aynı şekilde, kâinat ağacının başında duran insanın da kâinat ötesi bir gayesi olacaktır. Böyle bir insanın yaratılışının gayesi, İman-ı billâh, Mârifetullah, Muhabbetullah ve Cenâb-ı Hakk'a kulluk etmek gibi ulvî maksatlardan başka ne ile izah edilebilir? (Mehmed Kırkıncı, Nükteler, s: 25-26, Cihan Yayınları, İst. 1987)

*İnsanın meyveleri Allah'ın pazarında satılacak. Onun için amel ve hayat çizgimizde mümkün olduğu kadar çarpık ahvalden, üzeri lekeli vasıflardan teberri etmemiz lazım.

Not: İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor; "Riya ve gururdan uzak, ihlâsla edilen az taat, kıyamet gününde Cenab-ı Hakkın sevabı katlamasıyla, sonsuz bir taat olur. Fakat riyakâr ve işlediğinden gururlanan kimsenin çok taatinin kendisine hiçbir faydası dokunmaz"(Salih Okur)

* Biz çocukken dağlara çıkar, dağ armudu toplar yerdik. Dağ armudu öyle bir şey ki boğazda takılıp kalıyor, ekşi. Ne yiyebiliyorsun ne çıkarabiliyorsun. Kanun-u rububiyet noktasında Cenab-ı Hak bizden dağ armudu gibi ekşi, girdiği yeri tıkayan bir Müslüman olmamamızı istiyor. Onun yerine kâmil bir mümin, muttaki bir Müslüman, tam bir arif-i billâh, tam bir dava adamı, tam bir gönül insanı, tam bir mukarreb olmamızı bekliyor. Cenab-ı Hak istidatlarımızı açsın ve inkişaf ettirsin.

*Fıtrattan matlup olan, camiiyete mazhar ve medar bir mümin olmak.

*Devlet üniversitelere bir sürü masraf yapıyor, milyarlık tesisler, laboratuarlar, öğretim elemanları vs. Neden bu kadar masraf? Buralardan iyi birer ilim adamı çıksın..Kainatı da öyle düşünelim. Yer ve gök ne için çatıldı? Âlem ne için yaratıldı? Şu masraf, şu maliyet ne için? İnsanın insan-ı kâmil manasına yükselmesi için.

*Ve bütün nebatat ve hayvanatta şu kanun-u rububiyet cari olmakla beraber, cemadatta dahi caridir ki; âdi toprağa, elmas derecesine ve cevahir-i âliye mertebesine bir terakkiyat veriyor ve şu hakikatta muazzam bir "Kanun-u Rububiyet"in ucu görünüyor.(Sözler s: 555) Mesela şu gözlük'ün camının ana maddesi taş. Kanun-u terbiye ile bir tezgâhtan geçiyor, taşın evliyası oluyor. İnsan da Kur'an tezgâhından geçip, enesini atıp eritirse, kemalat mertebelerine çıkabilir.

* "Hem madem o Hâlık-ı Kerim, tenasül kanun-u azîminde istihdam ettiği hayvanata ücret olarak birer maaş gibi birer lezzet-i cüz'iye veriyor. Ve arı ve bülbül gibi, sair hidemat-ı Rabbaniyede istihdam olunan hayvanlara birer ücret-i kemal verir. Şevk ve lezzete medar birer makam veriyor ve şunda bir muazzam "Kanun-u Kerem"in ucu görünüyor."(Sözler s: 555) Bu da ikinci kanun. Yani eşyanın ve zerratın istihdamı noktasından bakınca, o istihdamın, o çalışmanın, o tanzim ve tertibin arkasında da Allah'ın nihayetsiz keremi var. Mesela bülbüle bak, kuşların şairi, şakıyıp ötüyor. O güzellik, o kemalat onun malı mı? Hayır, ona Allah'ın ikramı. Güle bak, ne güzel açılmış, serpilmiş. O kalıp, o renk, o koku, o zarafet te yine Allah'ın keremindendir.

Demek bu noktadan bakınca, mahlûkata verilen güzelliğe medar, kemalata medar, ne kadar formatlar, libaslar, fistanlar, elbiseler, tezyinatlar varsa hepsi Allah'ın keremindendir. Hepsi Allah'ın lütfundandır. Ama kanun-u keremin tecellisinde de merkez nokta yine insandır.

Kanun-u kerem insanda çok yönleriyle tecelli ediyor. Ama iki nokta itibarıyla çok açık görülüyor;

1-Allah kereminden bize idrak vermiş. Akıl lütfetmiş. En büyük bir nimet.

2-Akıldan sonra Allah'ın bize ikramları açısından en büyük diğer bir nimet de kelam, konuşma kabiliyeti.

*Allah'ın ikram ediciliği noktasında merkez insandır. Kâinatın kaymağını insan yiyor. Karpuzun içi sana, kabuğu hayvanlara, buğdayın habbesi sana, samanı hayvanlara. Mısırın tanesi sana, koçanı hayvanlara.. Sütler, ballar, etler vs hep insanın başına bağlanmış, onun etrafında dönüyor. O zaman kanun-u kerem noktasında insandan beklenen de bu kadar nimetlere karşı çok şükreden bir kul olması..

Not: Bu meseleyle alakalı Kırkıncı Hocamızın şu nüktelerine de yer vermek istedik;

"İnsanın sofrasıyla kedinin sofrasını mukayese ediniz. Buna rağmen, ikincisi büyük bir memnuniyet gösterirken, birincisi isyan etmekte.. (Mehmed Kırkıncı, Nükteler, s: 32, Cihan Yayınları, İst. 1987)

"Bir mağazada hem saman, hem de yağ satıldığını düşününüz. Bu ma­ğazadan saman alan ile yağ alan kimsenin aynı ücreti ödemeyecekleri malûmdur. Aynı şekilde, bu dünya mağazasından hayvanların istifadesiyle bizim istifademiz bir olmadığına göre, elbette ki bizden istenenin, hayvan­dan istenenle aynı olmayacağı bedihî bir mes'eledir.

İşte hayvan kendi vazifesini hakkıyla yerine getirdiği halde, biz ibadet vazifemizi yerine getirmezsek hesabımızın çok çetin olacağı muhakkaktır." (Mehmed Kırkıncı, Nükteler, s: 17-18, Cihan Yayınları, İst. 1987)

* Hem madem her şeyin hakikatı, Cenab-ı Hakk'ın bir isminin tecellisine bakar, ona bağlıdır, ona âyinedir. O şey, ne kadar güzel bir vaziyet alsa, o ismin şerefinedir; o isim öyle ister. O şey bilse, bilmese; o güzel vaziyet, hakikat nazarında matlubdur. Ve şu hakikattan gayet muazzam bir "Kanun-u Tahsin ve Cemal"in ucu görünüyor.(Sözler s: 556 ) burada da Üstad getirdi, bir fezleke yaptı. Kâinattaki bütün güzellikler, bütün mehasinler, kemalatlar, hayat aynasına, insanın mahiyetine takılan bütün nimetler doğrudan doğruya kimindir? Esma-i İlahiyenindir. Enfüsi olarak beğendiğin, sevdiğin, afakî olarak teveccüh ettiğin ne varsa, hangi şeye aşk, iştiyak ve muhabbet gösteriyorsan hepsi Allah'ındır. Bütün güzellikler Allah'tan gelir, onu gösterir.

Kanun-u Tahsin ve Cemal'in de bizi nereye götürmesi lazım? Tefekkür derinliği noktasından Ya Maruf, ya Vedud'a götürmesi lazım. Baharın güzelliği, yazın güzelliği, dağların güzelliği, bağların, bahçelerin güzelliği, semavatın güzelliği, yıldızların güzelliği vs. Hepsi bir Cemil-i Zülcemal'in güzelliğini aksettiren levhalar. İşte o aynalara dikkatle, ibretle, fikretle bakabilmek.

*Bu üç kanundan çıkardığımız üç sonuç; birinci kanun olan kanun-u Rububiyetle insandan beklenen insan-ı kâmil olması, ikinci kanun olan kanun-u kerem noktasında şakir bir kul olması, üçüncü kanun olan kanun-u Tahsin ve Cemal noktasında ise arif, mütefekkir bir mümin olmasıdır. Cenab-ı Hak bu üç vadide bizi derinleştirsin.

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Allah'ın ayetlerine küfredenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.

AL-İ İMRAN, 21.AYET

GÜNÜN HADİSİ

Sadakaların en efdali, iki kişi arasını düzeltmektir.

Seçme Hadisler, s.237

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI