Cevaplar.Org

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-92

Ders: 26. Söz, 3. Mebhas İzah: Prof. Dr. Alaaddin Başar İzah edilen kısım: “Eğer desen: "Kader bizi böyle bağlamış. Hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelana müştak olan kalb ve ruh için kadere iman bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?"(Sözler s: 471 )


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2015-11-15 04:20:11

Ders: 26. Söz, 3. Mebhas

İzah: Prof. Dr. Alaaddin Başar

İzah edilen kısım: "Eğer desen: "Kader bizi böyle bağlamış. Hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelana müştak olan kalb ve ruh için kadere iman bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?"(Sözler s: 471 )

*İhtiyari fiillerde kul neyi irade etmişse, Cenab-ı Hak onu yaratıyor. Bunda ne zorluk olsun ki? Benim işim sadece irademi kullanmak. Bu ise bir zorluk değil, bir sürur ve mutluluk veriyor. En gizli hatıratımı bile bilen, beni daima görüp gözeten ve beni sadece ihtiyari fiillerimden mesul tutacak olan bir Rabbim var. Bu, insana neden sıkıntı versin?

*Cenab-ı Hak inanıp inanmamakta, emirlerini yerine getirip getirmemekte kullarını serbest bırakmış, tabii ölene kadar. Daha sonra hesaba çekecek.

Not: Şu ayet-i kerimeler de işaret buyrulduğu gibi; " Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör."(el-İnsan Suresi; 76/3) "Bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine varan bir yol tutar." (el-Kehf 18/29) Dilediğinizi işleyin, doğrusu O, yaptıklarınızı görendir. " (Fussilet 41/41) "Kim yararlı bir iş işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin kullara karşı zalim değildir. " (Fussilet 41/46).(Salih Okur)

* "İnsan kadere iman etmezse, küçük bir dairede cüz'î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçare ruhun omuzunda taşımaya mecburdur.(Sözler s: 471) Üstad bir yerde; "Bazı sefih ve lâübaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek istiyorlar.(Hutbe-i Şamiye ( 97 ) diyor. Ne güzel ifadeler. Nefs-i emmarenin esaretine girmeyi hürriyet zannediyorlar. O hürriyet değil ki. Sen yine söz tutuyorsun; ama Cenab-ı Hakk'ın emrini değil, nefsin arzusunu. Hürriyeti böyle anlayanlar "ben hürüm, dilediğim fıska, günaha girebiliyorum" diyorlar. Böylece dalalet yolunu seçenler, Rabbini tanımayanlar büyük korkulara kendilerini hedef ediyorlar; "Gece yatıyorum, ama ya kalbim durursa? Ya gece yatarken bir zelzele olursa? Yürüyorum, ama ya bir vasıta bana çarparsa? Arabaya bindim, ama ya bir kaza geçirirsem?" vs.

Bunlar gibi birçok mesele var ki, eğer kadere vermedin mi hepsi sana ayrı birer sıkıntı. Ama biz diyoruz ki, "hepsi Cenab-ı Hakkın takdiri. Ben irademi sarf ederim, gayrisine, murad-ı ilahiye karışmam."

Mesela yemek yiyoruz, yediğimiz bu gıdaların vücudumuzdaki dağılımına karışmıyoruz. "ya yanlış bir yere giderse" demiyoruz. Çünkü biliyoruz ki kader bu makineyi öyle bir planla planlamış ki hiçbir şey yanlış bir yere gitmez. Kadere imanın rahatlığı bunlar.

*İnsanın bir yürümesinde vücudunda binlerce kimyevi faaliyet oluyormuş. Hiçbiriyle hiçbir alakamız yok. Yediğimiz gıda kan oluyor, hiçbir alakamız yok. Yediğimiz gıda saç oluyor, hiç alakamız yok. Hani Üstad diyor ya; "Evet, bir şeyden her şeyi yapmak ve her şeyi bir tek şey yapmak, herşeyin Hâlıkına has bir iştir."(Sözler, s: 25) Buna misal olarak da yenilen bir tek gıdadan Cenab-ı Hakkın çok farklı şeyler yaptığını veriyor.

Not: Üstad, Barla Lahikasında bu meseleyi şöyle izah ediyor; ""Birşeyden herşeyi yapmak"taki murad, bütün dünyanın mevcudatını birşeyden yapmak ve icad etmek değildir. Belki ondaki murad, bir şeyden yani bir katre sudan, bir insanın, bir hayvanın herşeyini, her eczâsını, herbir cihâzâtını halk ediyor ve birşey olan topraktan nebatat ve hayvanatın herbir şeylerini ondan halk eder demektir. Hem "herşeyi bir tek şey yapmak" cümlesindeki külliyet mukayeddir, nisbîdir. Yani, insanın yediği her nevi taamdan o insanda basit bir cilt ve bir kan ve bir et ve hâkezâ..."(Barla Lahikası, s: 339)

Mesela domatesi yiyoruz; alyuvar da akyuvar da ondan oluyor. Aynı domatesi bir anne yiyor, bembeyaz süt oluyor. Aynı gıdayı aynı anne yiyor, bu sefer saçında simsiyah saç çıkıyor. Bunların hepsi yediği bir gıdadan.. İla ahir bütün bu faaliyetler Allah'ın takdiriyle oluyor. Buna iman ettik mi rahat ediyoruz. Hani Üstad diyor ya; "Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenasını düşünüp, hüzne düşme. Yalnız dünyevî ehemmiyetsiz meyvelerini görüp dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-u Kayyum'a aittir. Masarif ve levazımatını, o tedarik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve ona aittir. Sen, o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. (Mektubat, s: 226 )

*Kadere iman geniş bir hürriyet vermekle beraber sadece "nefs-i emmarenin cüz'î hürriyetini selbeder ve firavuniyetini ve rububiyetini ve keyfemâyeşa hareketini kırar(Sözler s: 471) Üstad diyor ya "helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.(Sözler s: 29) İçeceklerin büyük kısmı helal. Sarhoş ediciler haram. Yiyeceklerin helal ve temiz olanları helal, yasaklananlar sınırlı ve hakeza..

Vanlı Molla Hamid ağabey anlatırmış, kendisi Van'da 1924-25li yıllarda Üstadın hizmetinde bulunmuş. O zaman Üstada "Seyda" derlermiş. Oradaki talebeler arasında bir tek kendisi Üstad latifeleşebilirmiş. Daha sonraki talebeleri içinde de bir tek merhum Ceylan ağabey Üstadla latifeleşirmiş.

Neyse bir gün Hamid ağabey bir iki kişiyle bir yere çekilmiş argo tabirle fiskos ediyorlar, dedikodu yapıyorlar. Üstad anlıyor, "ne yapıyorsunuz öyle" diyor. Hamid ağabey, "Seyda, sen bunun tadını bilmezsin" diyor.

Not: Bu manada bir hatırayı da sitemiz yazarlarından İbrahim Köse Bey, muhterem Ali Çakmak ağabeyden naklen şöyle anlatıyor; "Üstad bir gün Ceylan Ağabey'in de bulunduğu bir sırada dedi ki;

"Kardeşlerim, Cenab-ı Hak, beni üç şeyden muhafaza etmiştir; 1. Yalan, 2. Gıybet, 3.Harama nazar etmek

 Hatta Üstat bu üç hususu söylerken "Biri gıybet" dediği sırada Ceylan Ağabey de dedi ki;

"Ah Üstadım! Bilseniz onun ne kadar tatlı olduğunu. Sahi ne bilir bu Hoca Efendi gıybetin tadını. Ömründe hiç tatmamış ki" diyerek espri yapmıştı.(Salih Okur)

Bir ders okuyoruz mesela, akıl bir süre sonra yoruluyor. Nefis zaten daha başlamadan yoruluyor. Ama ben dikkat ettim, harama girdi mi nefis yorulmuyor. Gıybete başla, saatlerce konuş, hiç "ya yoruldum" demiyor. Benim gördüğüm bir insan burada yorulmuyor, bir de kendini medh etmede yorulmuyor.

*Üstad bir yerde diyor ya; "Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan; elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten-lil-âlemîn Zât'ın (A.S.M.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. (Kastamonu Lahikası s: 75 ) Mesela kış yaklaşıyor, bu kadar karınca ne olacak? Şu kelebekler kış gelirken ortadan kalkacaklar ve ila ahir. Onları dert edindik mi sınırı aştık demektir. Ve hakeza sıkıntı çeken bir sürü insan var. Biz yardım elimizi uzatmakla ne insanların tümüne ne de hayvanların tümüne ulaşabiliriz. Ama ne yapabiliriz? Elimizi cebimize atarız, yapabildiğimiz kadar etrafımızdaki fakru ihtiyaç olanların yardımına koşarız. Yoksa dünyanın bütün fakirlerine ulaşamayız. Bütün hasta hayvanları tedavi etmek bizim işimiz değil. Bütün ölen hayvanların ölümünün önüne geçebilmek bizim işimiz değil. Yoksa sıkıntı yaşarız.

*Materyalist bir dergide başparmakla alakalı bir makale okumuştum. Başparmağın özelliklerini uzun uzadıya anlatıyor. "Bu olmasa ne yemek pişirebilirdik, ne çekiç tutabilirdik, ne kaşık tutabilirdik. Hiçbir iş yapamazdık. Bilimin bu seviyeye gelmesini bu başparmağa borçluyuz" dedikten sonra diyor ki; "İşte doğa insana böyle bir başparmak vermiş."Orada işi batırıyor. Doğa ne bilir başparmağa bu denli ihtiyacımız olacağını? Sen fakiri görüyorsun, muhtaç diyor acıyorsun da para veriyorsun. Doğa ne bilsin ki senin başparmağa ihtiyacın var da, sana parmak versin. İki de göze ihtiyacın var diye sana iki göz versin. Kendisinin gözü yok, sana nasıl göz versin?

Not: Bu son mesele hakkında Mehmed Kırkıncı Hocaefendi'nin şu güzel izahını buraya almayı uygun budum(Salih Okur); Kâinattaki bütün hayat sahiplerini hayâlen bir tarafa ayırınız. Bu takdirde ortada hayatsız, şuursuz ve iradesiz bir topluluk kalacaktır. Bu durumda, iktidarlının iktidarsıza, zenginin fakire yardım etmesi misâli, aklen hayattar olanların hayatsızlara yardım etmesi lâzım geldiğine hükmedilir. Hâlbuki hakikat bunun zıddıdır ve cansızlar canlılara yardım etmektedirler. Hayatsız ve iradesiz bir şeyin kendi namına yardım yapması muhal olduğundan, bu mevcûdat canlılara yardım etmiyorlar, belki ettiriliyorlar demektir.

Hayat sahipleri için de yukarıdaki muhakeme tarzını yürüttüğümüzde, hayvanların nebatata, insanların da hayvanata yardım etmesi gerekir. Hakikat burada da bu halin zıddıyla tezahür ediyor ve nebatat hayvanata, hayvanlar da insanlara hizmet ediyorlar. Bu yardımlaşma kanununu bu tarzda işleten, elbette ki kâinatın sultanıdır."(Mehmed Kırkıncı, Hikmet Pırıltıları, s:70-71, Cihan Yayınları, İst. 1983)

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Biz onu (Kur'an'ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.

Duhân, 3

GÜNÜN HADİSİ

Her insan hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir."

Tirmizi

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI