Cevaplar.Org implant

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-89

Ders: Münazarat(s: 51) İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz İzah edilen kısım: “Ulema-i eslaf istibdadın fenalığından bahsetmişler mi? (Münazarat s: 51 ) sorusunun cevabıdır. Sohbetin yapılış tarihi 16.04. 1994’tür. Buradaki İstibdat, günümüzde anlaşıldığı ve Avrupa hukuk tarihinde görüldüğü üzere despotizm değil. Avrupa’da görülen despotizmde hem yargıda ki, kaza erki diyoruz biz ona, hem icrada(yürütme erki) hem de teşrii kuvvette(yasama erki) despotizm hâkim.


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2015-10-22 06:06:11

Ders: Münazarat(s: 51)

İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

İzah edilen kısım: "Ulema-i eslaf istibdadın fenalığından bahsetmişler mi? (Münazarat s: 51 ) sorusunun cevabıdır. Sohbetin yapılış tarihi 16.04. 1994'tür.

Buradaki İstibdat, günümüzde anlaşıldığı ve Avrupa hukuk tarihinde görüldüğü üzere despotizm değil. Avrupa'da görülen despotizmde hem yargıda ki, kaza erki diyoruz biz ona, hem icrada(yürütme erki) hem de teşrii kuvvette(yasama erki) despotizm hâkim.

Hâlbuki mesela İkinci Abdülhamid devrinde görülen istibdat icradaki istibdat. Ona da Bediüzzaman hazretleri "hükümetin istibdatı" diyor, onu tamamen Abdülhamid'e yüklemek mümkün değil, ama onun da cüz'i bir istibdatı var diyor.

Not: Bu manada Son Şeyhülislam merhum Mustafa Sabri Efendi'nin görüşünü merhum Ali Ulvi Kurucu, hatıratında şöyle naklediyor; "Sultan Hamid devrinden de şikâyeti, hürriyetin noksanlığıydı. İlmi hürriyetin bile olmadığını söylerdi"(Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar; 2, Kaynak Yayınları, İst. 2012)

Meşhur heccav Eşref de bir hicvinde buna şöyle değinir;

"Vakt-i istibdatta söz söylemek memnû idi

Ağlatırdı ananı, ağzını açsan hükümet" der, meşrutiyet sonrası durumun daha da berbatlaştığını ifade eder ama o kısmı yazmaya edeb müsaade etmedi.(Salih Okur)

*"Çok müellifler kitaplarının dibacelerinde" (Münazarat, s:51) Dibace ile mukaddime birbirinden farklı. Bazen mukaddime ile eş anlamlı kullanılıyor. Dibace, kitabın girizgâhı. Mesela hukukla ilgili bir kitap yazıyorum. Kitabın girişi olarak bir 20-25 sayfa yazıyorum. O girişin başına da bu kitabı yazmaktaki duygularımı, maksatlarımı ifade ediyorum. İşte o giriş kısmına mukaddime, o duygularımı niyetimi ifade ettiğim kısma da dibace diyoruz.

Mesela İslam uleması kitaplarını yazarken başına hamdele ve salvale dediğimiz Cenab-ı Hakka hamd ve Hz. Peygambere salâvatı koyarlar. Burada seçtikleri kelimelerle de kitabın yazılış gayesini ve düşüncelerini anlatmış olurlar. İşte kitabın dibacesi orasıdır.

Mesela; Elhamdülillahillezi yentekimu min külli zalimin bi seyfihi(Hamdolsun o Allah'a ki, her zalimden kendi kılıcıyla intikamını alır)

*Eski asırlardaki çok şairler şiirlerinde, müellifler kitapların dibacelerinde kendi zamanlarındaki müstebidleri, zamana ve feleğe taş atarak taşlamışlar.

* "Gerçi istibdat görünmüyordu ve ismi belli değildi(Münazarat s: 52) Neden? Her dönemde mutlaka baştaki idarecilere 'en doğrusunu siz yapıyorsunuz' diyen ilim adamı tabakası da var, müşavirler de var, vesairesi de var.

Not: Bu hususta, Dağıstanlı merhum Abdülfettah Efendi'nin şu sözü kayda değer; "Âlemde âlimlerin yağcılığı olmasaydı, zalimlerin zulme cesaretleri olmazdı."

Bir şair de şöyle demiş;

"Padişahın düşüncesine aykırı fikir yürütmek, insanın kendi kanıyla elini yıkmasına benzer. Padişah, gündüzün; "şimdi gecedir" dese, "evet efendimiz hazretleri, doğru buyuruyorsunuz. Hatta işte Ay ve Ülker Yıldızı" demeli" (Salih Okur)

*Bir zararı alt etmek bir kişinin cüzi iradesinden çoksa ve umum-ul belva şeklinde herkesin başına bela olsa veya normal şartlar altında kaldırılması imkânsız olsa, o kötülük zamana isnad edilir. "Ne yapalım, artık zaman bozuldu" denir ve insanlar böylece kendilerine mazeret çıkarırlar. "Zaman bozuldu" "zamane evladı" "bu zamanda ancak bu kadar olur" gibi ifadelerle zamana ve feleğe attıkları taş geri dönüp kalplerde ümitsizlik olarak taşlaşır.

*Üstad, kendi beceriksizlik ve pasifliklerine zamanı bahane gösterenler hakkında Arapça çok güzel bir ibare yazmış; 

اُنْظُرْ كَيْفَ اَطَالُوا فِيمَا لاَ يَلْزَمُ وَكُلَّمَا اَضَائَتْ لَهُمُ السَّعَادَةُ اَثْنَوْا عَلَى مَنْ سَادَهُمْ وَكُلَّمَا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ شَتَمُوا الزَّمَانَ

Akgündüz hocanın tercümesi; "Bak nasıl bazı lüzumsuz işler hakkında zamana dil uzatanlara. Ne zaman saadet ve mutluluk ışığı onların önünü aydınlatsa, (biraz menfaat, makam vesaire şeyler gelse) kendilerini idare edenleri hep methu sena ederler. İşleri karanlığa girdiği zaman ise, zamana sövmeye başlarlar."

Not: İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri ne güzel buyurmuştur; "Biz kusurlarımızı zamana yükleyip, hep onu ayıplıyor ve kınıyoruz. Oysa asıl ayıp ve kusur bizdedir. Eğer zamanın dili olsaydı, bizi hicvederdi."(Salih Okur)

*Akgündüz Hoca 1994 senesinde basında bir kısım postal yalayıcı yazarları şöyle tenkit ediyor; En çok askeri idareyi tenkit edenler, şu günlerde en çok askeri idare lafı onların ağzından çıkıyor. Bugün ihtilal olsun, ohoo "gelen ağam, giden paşam." En çok hürmeti onlar gösterir. Genelkurmay başkanımız birden 'dünyanın en büyük devlet adamı" olur. "Dâhi canım" derler vs. İşte Bediüzzaman hazretlerinin "kendilerine lazım olmayan konularda dil uzatanlar" dediği grup, bunlar gibilerdir.

* Üstad, yukarıda geçen Arabî ibareye koyduğu dipnotta; "Dur, geçme, anla... Yani iyilikleri reislere, fenalıkları zamana verip şetimle şekva ederler."(Münazarat s: 52) diyor. Akgündüz hoca burayı açıklarken şöyle diyor; "Aynen öyle yapmışlar değil mi? Cumhuriyetin ilk yıllarında ne kadar güzellik varsa birinci ve ikinci reis-i Cumhura vermişler. Ne kadar açlık, kıtlık varsa, "efendim savaş yıllarıydı, halk tembeldi. Osmanlıdan kötü miras devralmıştık" derler. 

*Fuzuli'nin meşhur bir şikâyetnamesi vardır, onu ezberlemek lazım. "Selam verdim, rüşvet deyu almadılar" diyor.

*Üstada soruluyor; "Çok âlim ve şairler, zamanlarında büyük hâkimleri ifrat ile sena etmişler. Hâlbuki o hâkimlerin çoğuna müstebid nazarıyla bakıyorsun? Demek iyi etmemişler."(Münazarat s:53) Ben, Üstadın Münazarat'taki bu izahını okuyuncaya kadar birçok âlime suizan beslemiştim. Öyle zalim halifeleri öyle acayip bir şekilde medh etmişler ki kitaplarının dibacelerinde, ben o zatlara bunu yakıştıramıyordum. Üstadın buradaki izahını okuyunca o suizannım kayboldu.

Not: Bir misal vermek gerekirse, meşhur Arap şairi Ebu Temmâm Habib bin Evs et-Tâi'nin zamanının padişahının huzurunda onu övmek için yazdığı şiirden bir beyti verebiliriz. Merhum Manastırlı İsmail Hakkı Efendi'nin yazdığına göre mezkûr şair, halifeyi, değişik vasıflarda dünyaca meşhur bazı kimselere benzeterek;

"Amr'ın sebâtı, Hatem'in cömertliği, Ahnef'in yumuşak yüzlülüğü ve İyâs'ın akıllılığındandır" dedikten sonra, halifeyi iyice uçurmak için şöyle deyivermiş;

"Yüce halifeyi kendisi kadar cesur ve cömert tanınmayan kimselere benzettiğimi kınamayın. Allah da mübarek nuruna kandil ve kandillik gibi şeyleri misal göstermiştir."(Salih Okur)

*Üstad, yukarıdaki suale cevap verirken bir Arapça şiir naklediyor;

 وَلَوْلاَ خِلاَلُ سُنَّةِ الشِّعْرِ مَا دَرَى

بُنَاةُ الْمَعَالِى كَيْفَ تُبْنَى الْمَكَارِمُ

Şiirin bu şekilde olursa anlamı; Şiir âdetinin araladığı boşluklar olmasaydı, yüceliklerin bânileri(hayır ve hasenat sahipleri) güzellikler, faziletler nasıl bina edilir, bilemezlerdi."

Mesela şair diyor ki; "Hamd olsun o Allah'a ki, öyle bir sultanı başımıza vermiş ki, hep fakirlere sadaka veriyor, mescitleri tamir ediyor." Padişah da bu şiiri görünce, mescitleri tamir etmeye, fakir fukaraya yardıma başlıyor ki, aradaki perde yırtılmasın.

Akgündüz hoca metindeki "sünneti" kelimesinin "sennetü" şeklinde olması gerektiğini söylüyor ki, o zaman da manası; "şiirin adet haline getirdiği boşluklar olmasaydı" manasındadır.

Fakat yine de iyi etmemişler. Zira "kaside ve bazı te'liflerinde büyük bir kavmin mehasinini(iyiliklerini, güzelliklerini) manen garat edip(yağmalayıp), bir müstebide verip ve ondan gösterdiklerinden, şu noktadan bilmeyerek istibdadı alkışlamışlar."(Münazarat s: 54)

*Milletimizin geri kalmamızın mühim bir sebebi,

1-Bazı İdareciler

2-Millet yolunda fedakârlıkta bulunduğunu iddia eden, "ben vatanseverim, milletimin namına çalışıyorum" diyen bazı sahte hamiyetfuruşlar. Aynen şimdiki gibi. Milletten vatan devlet namına fedakârlıkta bulunmasını talep edip bu kuvveti kendi menfaatlerine hasredenler. 

3-Şeyhlik iddiasında bulunan bazı sahte şeyhlerdir.

*Her milletin milli cesaret ve namusunu, cömertliğini, kamu yararını, hamiyet ve gayretini toplayan manevi bir havuz var. Yukarıda geçen bu üç kısım reisler bilerek bilmeyerek bu havuzda delikler açtılar. Milletin gayret ve çalışmasını boş işlere akıttılar. Milli hayatın bekası olan manevi mayasını boşalttılar. Üstadın ifadesiyle; "Havuzu kurutup, hazineyi boş bıraktılar. Böyle gitse, devlet milyarlar borç altında kalıp düşecek."(Münazarat s:56) Sanki bugünler için yazılmış.

* "Bir şahs-ı manevî olan bir milletin kuvvet ve malının havuzu ve hazinesini boşaltan başlar; o milleti serseri, perişan ve mevcudiyetsiz edip, fikr-i milliyetin ipini kesip, parça parça ederler."(Münazarat s: 56 )

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç bir ortak koşmasın.

Kehf, 110

GÜNÜN HADİSİ

Allah ister ki,biriniz bir iş yaptığı zaman onu en güzel ve en sağlam bir şekilde yapsın.

Buhari

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI