Cevaplar.Org implant

RİSÂLE-İ NUR’DA MİLLİYETÇİLİK-2

Said Nursî’ye göre: Irkçılıkla “bölünüp küçük devletlerin temelleri atılmakta ve on üç asır evvel ölmüş olan cahiliye devirlerinin eseri olan


İsmail Aksaraylı

i.aksarayli@mynet.com

2015-06-21 08:15:40

"MUHTARİYET [ÖZERKLİK] BEYLİK VEYA PARÇALANIP KÜÇÜK DEVLET HALİNE GELMENİN BAŞLANGICIDIR."

Said Nursî'ye göre: Irkçılıkla "bölünüp küçük devletlerin temelleri atılmakta ve on üç asır evvel ölmüş olan cahiliye devirlerinin eseri olan ırkçılığı diriltmekle fitne uyanmaktadır."(1) "Muhtariyet: beylik veya tavâif-i mülûk [parçalanıp küçülmenin] başlangıcıdır."(2)

Said Nursî; ittihat, birlik için Sultan Selim'in fikrini kabul ettiğini; çünkü onun doğu vilayetlerini ikaz ettiğini onların da Sultan Selim'e uyduğunu söyler, Bediüzzaman'a göre "Şimdiki şarklılar, o zamanki şarklılardır."(3)

Said Nursî, 20. yüzyılın başlarında Mısır'daki Ezher Üniversitesi'ne kız kardeş olarak Medresetü'z Zehra namıyla, üniversiteyi de içinde bulunduran yüksek bir medresenin, Osmanlı Devleti zamanında Kürdistan'ın merkezi hükmünde olan Bitlis'te ve iki benzeriyle Bitlis'in iki kanadı olan Van ve Diyârbakır'da kurulmasını ister.(4)

Bu eğitim kurumunun adını üniversitenin o zamanki karşılığı olan "dârü'l fünun" yerine "medrese" olmasını istemesinin sebebini "medrese" kelimesinin doğuda halk tarafından bilinmesi, o kelimede geçmişten gelen bir hakikatin bulunması ve itibarının olması ayrıca 'medrese' kelimesinde halkın rağbetini ve şevk uyandıran "mübarek" bir çağrışım anlamı taşımasıdır.(5)

"TÜRKÇE LÂZIM, KÜRTÇE CÂİZ"

Üniversiteyi de içine alan bu "medrese"de modern ilimler ile medrese ilimlerinin birlikte okutulması ve eğitimde Türkçeyi "lâzım", Arapçayı(6) "vâcip" ve Kürtçeyi "câiz" olarak öğretim dili yapılması gerektiğini söyler;(7) bunlarla; 20. yüzyılın başında o zaman Kürdistan olarak anılan şimdiki Doğu ve Güneydoğu vilâyetlerinde kurmak istediği üniversitenin ders ve eğitim dilinin, ana hatlarıyla çerçevesini çizer.

Said Nursî, medrese ilimleri ile modern ilimlerin birlikte okutulmasının sebebini soranlara; vicdanın ziyasının, dinî ilimler, aklın nurunun medenî fenler olduğunu, ikisinin karışımıyla hakikatin ortaya çıkacağını, bu iki kanat ile talebenin gayretinin kanat çırpacağını, bunların ayrıldıkları vakit; birincisinde taassup; ikincisinde hile, şüphe doğacağını söyler.(8)

Bu üniversitede ders verecek hocalar, hem Kürtlerin hem de Türklerin itimadına sahip Kürt âlimlerinden ve bölgeyi üniversiteye alıştırmak için mahalli dilleri bilenlerden seçilmelidir. Ayrıca Kürtlerin kabiliyetleri ile istişare edilmeli, onların çocukluk ve basitlikleri göz önünde tutulmalıdır. "Çünki çok elbise var; bir kamete [bedene] güzel, başkasına çirkin gelir. Çocukların öğretimi; ya cebr ile [sıkı disiplin] ya da heveslerini okşamak ile olur". "Bunun meyvesi nedir, on, belki elli beş seneden beri bağırıyorsun?", diyenlere "Kısaca Kürt ve Türk âlimlerin geleceğini sağlamak ve eğitimi Kürdistan'a medrese [üniversite] kapısıyla sokmak ve Meşrutiyetin güzelliklerini göstermek ve ondan istifade ettirmektir." cevabını verir.(9)

Said Nursî, modern fenler ile dini ilimlerin beraber okutulmasını istediği ve çağın gerisinde kalan medreselerin günün ihtiyaçlarına cevap verememesinin sebeplerini şu şekilde açıklar:

"Medrese ilimlerinin geri kalmasının ve tabii yolundan çıkmasının mühim bir sebebi: Âlet ilimleri esas sırasına geçtiğinden, yüksek ilimler ihmal edildiği gibi mânânın elbisesi hükmünde olan Arapça ifadeleri halletme zihinleri zapt ederek asıl maksat olan ilim ise ikinci derecede kalmakla beraber Arapça parçaları bir derece bol olan ve tahsilde okutma sırasına resmen geçen kitapların, zamanı ve fikirleri kendisiyle meşgul edip onun dışına çıkmaya izin vermemesidir."(10)

Said Nursî, doğunun eğitim yoluyla ıslahı ve ilerlemesi için doğu vilayetlerinde üniversite açılması hakkında 1950'den sonra Cumhurbaşkanı ve Başbakan'a yazdığı ve Emirdağ Lahikaları'nda yer alan mektubunda şu tavsiyelerde bulunur:

"Altmış beş sene evvel Câmiü'l Ezher'e gitmek istiyordum. Âlem-i İslâm'ın medresesidir, diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Câmiü'l Ezher Afrika'da bir medrese-i umumiye [merkezî üniversite] olduğu gibi; Asya, Afrika'dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dârülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya'da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri, menfî ırkçılık ifsat etmesin. Hakikî, müspet ve kudsî ve umumî hakiki milliyet olan İslâmiyet milliyeti ile (…) Kur'ân'ın bir kanun-u esasîsinin, tam inkişâfına mazhar olsun.

Ve felsefe fenleriyle din ilimleri birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakikatleriyle tam sulh yapsın. Ve Anadolu'daki mektepliler ve medreseliler ile birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye Doğu vilayetlerinin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan'ın ortasında Medresetü'z Zehra mânâsında, Câmiü'l Ezher tarzında bir dârülfünun; hem mektep, hem medrese olarak bir üniversite için, tam elli beş senedir Risâle-i Nur'un hakâikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşat takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altın lira verdiği gibi, sonra ben I. Dünya Harbi'ndeki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara'da mevcut 200 mebustan 163 meb'usun imzası ile 150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymettar bir üniversitenin tesisine her şeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayt ve Batılılaşmak ve an'aneleri terk etmek taraftarı bulunan bir kısım mebuslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki: "Biz şimdi an'ane ve din ilimlerinden ziyade Batılılaşmaya ve medeniyete muhtacız." Ben de cevaben dedim:

"Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyanın Asya'da, doğuda çıkması ve ekser hükemânın ve felsefecilerin garpta gelmelerinin göstermesiyle; Asyayı hakikî ilerletecek, fen ve felsefenin tesirinden ziyade din hissi olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak Batılılaşmak namıyla İslâmi an'aneyi bıraksanız ve dinsiz bir esas yapsanız dahi, dört-beş büyük milletlerin merkezinde olan doğu vilayetlerinde millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyet'in hakîkatlerine kat'iyyen taraftar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misâllerinden bir küçük misâl size söyleyeceğim:

Ben Van'da iken, hamiyetli, gayretli Kürt bir talebeme dedim ki: "Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?" dedim. Dedi: "Ben Müslüman bir Türk'ü, günah içindeki bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünki tam îmana hizmet ediyorlar." Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerin tesiriyle, o da Kürtçülük damarı ile başka bir yola girmiş. Bana dedi: "Ben şimdi gayet günahkâr, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü, sâlih bir Türke tercih ediyorum." Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki: Türkler, bu İslâm milletinin kahraman bir ordusudur.

Ey sual soran mebuslar! Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hintliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van'daki medreseden aldığı dinî ders mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından başka düşünmeyen ve İslâm kardeşliğini tanımayan sırf felsefe ilimlerini okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum!

İşte bu cevabımdan sonra, an'ane aleyhinde ve her cihetle Batılılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim, Allah kusurlarını affetsin, şimdi vefat etmişler."(11)

Said Nursî; milliyetini İslâmiyet bildiğini, Kürtçülüğe hiçbir zaman taraftar olmadığını, rağbet ettirmediğini söyler,(12) Cumhuriyet döneminde isim olarak Said Nursî'yi kullanmış, Osmanlı Devleti zamanında mensup olduğu bölgeyi ifade eden "Said-i Kürdî" ismini kullanmamıştır. Bu hassasiyetine rağmen kendisini tahrik ve talebelerini ürkütmek için "Kürtçülük" ithamları yapılmış, resmi makamlarca ve mahkemelerde tekrar tekrar ısrarla "Said-i Kürdî' diye hitâp edilmiştir.(13)

Said Nursî "Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende ırkçılık fikri var; o işimize gelmiyor." diyenlere şunları söyler:

"Bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve milliyetçilik damarlarını tahrik etmek için diyorlar ki: "Siz Türksünüz. Mâşâallah Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemâl vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesaî etmek hamiyet-i milliyeye münafîdir?"

- Ben Allah'a şükür Müslümanım. Her zamanda, kudsî milletimin üç yüz elli milyon efradı vardır. Böyle ebedî bir kardeşliği tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürtlerin büyük ekseriyeti bulunan üç yüz elli milyon kardeşi, ırkçılık ve menfî milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürt namını taşıyan ve Kürt unsurundan kabul edilen sınırlı sayıda birkaç dinsiz veya mezhepsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüz bin defa Allah'a sığınıyorum.

(…) O Türkçülük perdesi altına giren ve hakîkaten Türk düşmanı olan hamiyetfuruş mülhitlere derim ki: Din-i İslâmiyet milliyetiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile Türk denilen bu vatan ehl-i îmanıyla şiddetli ve pek hakikî alâkadarım. Ve bin seneye yakın, Kur'ân'ın bayrağını cihanın cihât-ı sittesinin etrafında galibâne gezdiren bu vatan evlâtlarına, İslâmiyet hesabına müftehirâne ve taraftarâne muhabbettarım."(14)

"Yirmi sene hayatının şehâdetiyle yüz binler Türk kıymettar zâtların tasdikiyle, bir dindar müttakî Türkü lâkayd çok Kürtlere tercih eden; hattâ mahkemede, Hâfız Ali gibi kuvvetli îmanı bulunan Türk kardeşlerini, yüz Kürde değiştirmediğini ispat eden ve hürmet ve ihtiram görmemek için zaruret olmadan halklarla görüşmeyen ve camiye gitmeyen ve kırk senedenberi bütün kuvvetiyle ve âsâriyle İslâmiyetin uhuvvetine ve Müslümanların birbirine muhabbetine çalışan ve şedit düşmanına karşı menfî hareket etmeyen ve hattâ onunla meşgul olmayarak bedduayı dahi etmeyen bir adam hakkında, resmî lisânla, ihânet için bir propaganda yapmak, dostlarını ürkütmek için: "O Kürttür, siz Türksünüz; o Şâfiîdir, siz Hanefîsiniz." deyip, halkları ürkütüp ondan çekindirmeye (…) hangi maslahat, hangi kanun müsaade eder?"(15)

"Isparta'da ve burada bazı isticvaplarda ismim Said Nursî iken, her tekrarında "Said Kürdî" ve "Bu Kürttür" diye beni öyle yâd ediyorlar. Bununla, hem âhiret kardeşlerimin hâmiyet-i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkeme ve adâletinin mahiyetine bütün bütün zıt ve muhalif bir cereyân vermektir. (…) Benim hakkımda bir yabanilik hissini veren ve nazar-ı adâleti şaşırtmak isteyen adamlara derim:

Ey efendiler! Ben, her şeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan'da dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sâdık ve en hâlis kardeşlerim Türklerden çıkmış ve İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan, meslek-i Kur'âniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsî hizmetimin muktezası olduğundan; bana Kürt diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamların bini kadar Türk Milletine hizmet ettiğimi, hakikî ve civanmert bin Türk gençlerini işhât edebilirim."(16)

"Hem, hey'et-i hâkimenin ellerinde bulunan otuz-kırk kitablarımı; hususan İktisat ve İhtiyarlar ve Hastalar risâlelerini işhad ediyorum ki; Türk Milletinin beşden dört kısmını teşkil eden musibetzede, fakirler ve hastalar ve ihtiyarlar ve dindar müttakiler taifelerine bin Tükçü kadar hizmet eden o kitablar, Kürtlerin ellerinde değil, belki Türk gençlerinin ellerindedirler. Heyet-i hâkimenin müsaadesiyle, bizi bu belâya sokan ve hükümetin mühim bazı erkânını iğfal eden ve milliyetperverlik perdesi altında entrikalar çeviren mülhid zalimlere derim:

İşte, ey Türkçülük dâvâ eden mülhid zâlimler! Türk Milletinin medâr-ı iftiharı olabilecek bu kadar zatları gayet âdi ve ehemmiyetsiz bahâneler ile -sizin tâbirinizle- benim gibi bir Kürd yüzünden perişan etmek, tezlil etmek milliyetçilik midir? Türkçülük müdür? Vatanperverlik midir? Haydi, o insafsız vicdanınıza havale ediyorum." (17)

 "Evet, ben unsurca Türk sayılmıyorum. Fakat Türklerin ehl-i takvâ taifesine ve musibetzedeler kısmına ve ihtiyarlar sınıfına ve çocuklar taifesine ve zayıflar ve fakirler zümresine bütün kuvvetimle ve kemâl-i iştiyakla müşfikâne ve uhuvvetkârâne çalışmışım ve çalışıyorum. (…) [Bunlar] Türk milletinin altı kısmından beş kısmıdır-menfaatlerine çalışıyoruz. Altıncı kısım ki gençlerdir; onların iyilerine karşı ciddî uhuvvetimiz var, senin gibi mülhidlere karşı hiçbir cihetle dostluğumuz yok. Çünki ilhâda giren ve Türkün hakikî bütün mefâhir-i milliyesini taşıyan İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmiyoruz, Türk perdesi altına girmiş frenk telâkki ediyoruz. Çünkü, yüz bin defa Türkçüyüz deyip dâvâ etseler, ehl-i hakîkati kandıramazlar. Zira fiilleri, harekâtları, onların dâvâlarını tekzip ediyor.

İşte, ey Frenkmeşrepler ve propagandanızla hakikî kardeşlerimi benden soğutmaya çalışan mülhidler! Bu millete menfaatiniz nedir? (…) İkaza ve ayılmaya çok muhtaç olan [gençlere], gençlik uykusu içinde öyle bir şarap içiriyorsunuz ki o şarabın humârı pek elîm, pek dehşetlidir. Acaba bu mudur hamiyet-i milliyeniz ki o hamiyet-i milliye uğrunda çok mukaddesâtı feda ediyorsunuz? O Türkçülük menfaati, Türklere bu suretle midir? Yüz bin defa el'iyâzü billâh [Allah'a sığınırım]!"(18)

Bediüzzaman, Meşrutiyet yıllarında da haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına yanıltmalara karşı Divan-ı Harb-i Örfi'deki müdafaasında 'mutlak hürriyetin meydanı' dediği Doğu vilâyetlerinin yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını medeniyete tercih ettiğini söyler. Ona göre; fikir hürriyeti ve söz söyleme serbestîsi ve niyet güzelliği ve kalp selâmeti Doğu Anadolu'nun dağlarında tam mânâsiyle hüküm sürmektedir.(19)

Cumhuriyet'ten sonra "Türk sayılmayan" ve "ayrı unsurdan (milletten) sayılan"lara "Türkçe kamet" getirmeleri için yapılan baskılara karşı söyledikleri ve tespitleri dikkat çekicidir:

"İslâmiyetle eskiden beri imtizaç ve ittihad eden, ciddî dindar ve dinine samimî hürmetkâr Türklük milliyetine bütün bütün zıt bir surette, Frenklik mânâsında Türkçülük namıyla, tahrifdârâne ve bid'akârâne bir fetvâ ile "Türkçe kamet et" diye, benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usulledir? Evet, hakikî Türklere pek hakikî dostâne ve uhuvvetkârâne münasebettar olduğum halde, böyle sizin gibi Frenk meşreplerin Türkçülüğüyle hiçbir cihette münasebetim yoktur. (…) milyonlarla efradı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisânını unutmayan ve Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihat arkadaşı olan Kürtlerin milliyetini kaldırıp onların dilini onlara unutturduktan sonra, belki, bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz, bir nevi usul-ü vahşiyâne olur. Yoksa sırf keyfîdir. Eşhâsın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz!"(20)

"Gizli bir kuvvet, bil'iltizam beni mahkûm etmek istiyor. Ve her bahâneyi bulup, bin dereden su getirmek gibi her bir çareye müracaat edip, kurdun keçiye bahânesinden daha garip bahânelerle beni itham altına almak ve mahkûm ettirilmek istenildiğimi hissediyorum. Meselâ, üç aydır bu kelimeyi tekrar ediyorlar: "Said-i Kürdî, dini siyasete âlet ediyor!" Ben de bütün mukaddesata yemin ediyorum ki: Bin siyasetim olsa, hakâik-i îmaniyeye feda ediyorum. Ben, nasıl hakâik-i îmaniyeyi dünya siyasetine âlet edebilirim? Ben, yüz yerde bu ithamı çürüttüğüm halde, yine mânâsız nakarat gibi tekrar edip ileri sürüyorlar. Demek bil'iltizam ve herhalde beni mes'ul etmek arzusunda bulunuyorlar. Ben de, aleyhimizdeki mülhit zâlimleri, siyaseti dinsizliğe âlet etmeleri ile itham ediyorum. Ve onların medâr-ı ithamı olan bu müdhiş mânâyı bildirmemek için bana isnat ettikleri: "Said, dini siyasete âlet ediyor" cümlesiyle setre çalışıyorlar. Madem öyledir, her halde beni mahkûm etmek istiyorlar. Ben de ehl-i dünyaya derim: Bu ihtiyarlıktaki bir-iki senelik ömür için lüzumsuz tezellüle tenezzül etmem."(21)

Sonuç olarak; yukarıya alınanlar çerçevesinde konu ile ilgili olarak Risâle-i Nur'larda vurgulananlar şu şekilde özetlenebilir: Irkçılık, Avrupa'nın, bir nevi Frenk hastalığı olup öldürücü bir zehirdir; ırkçılığı içimize atmasının sebebi, bizi parçalara ayırmak ve yutmaya hazır hale getirmektir.

Avrupa, milliyetçilik fikriyle İslâm unsurlarını birbirinden ayırmağa çalışmaktadır. "Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lâzların en kuvvetli ve hakîkatli bağları ve milliyetleri, İslâmiyet'ten başka bir şey değildir."

Irkçılıkla "bölünüp küçük devletlerin temelleri atılmakta ve on üç asır evvel ölmüş olan cahiliye devirlerinin eseri olan ırkçılığı diriltmekle fitne uyanmaktadır."

Muhtariyet [Özerklik]: beylik veya parçalanıp küçük devlet haline gelmenin başlangıcıdır."

Şarklıların toplum hayatı Türklerin hayat ve saadetinden meydana gelir. Kürt gibi küçük milletlerin menfaati de Arap ve Türk gibi üstatlara bağlıdır.

Hürriyetin hakîkati: Ne kendine ne de başkasına zararı dokunmadır.

Geri kalmanın mühim bir sebebi: Bâzı reisler ile haksız olarak millete fedâkârlık iddia eden ve millet için çalıştığını söyleyen sahtekârlar ve şeyh geçinenlerdir.

Kuvvete dayanan orta çağ hükümetleri yok olmaya mahkûmdur. Her bir zamanın bir hükmü ve hükümrânı vardır. İstabdâdın (baskılı yönetimin) hâkimi, kuvvet idi; kimin kılıcı keskin kalbi katı ise, o yükselirdi. Fakat, Meşrutiyet'in zembereği, rûhu, kuvveti, hâkimi, ağası haktır, akıldır, mârifettir, kanundur kamu oyudur [o zaman Meşrutiyet'te şimdi Cumhuriyet'te hâkim; hak, akıl, mârifet, kanun ve kamu oyu olmalıdır].

Doğudaki üniversitelerinde eğitim ve öğretim dilinde; Türkçe şarttır, Kürtçe "câiz"dir. Doğunun ıslahı, eğitim yoluyla olur. Eğitim, Doğu vilâyetlerine üniversite kapısıyla girer. Bundaki maksat, Doğuya, Meşrutiyetin [şimdi Cumhuriyetin] güzelliklerini göstermek ve ondan istifade ettirmek olmalıdır.

Doğuda açılacak üniversitelerde modern ilimler ile din ilimleri birlikte okutulmalıdır. Vicdanın ziyası, din ilimleri; aklın nuru fen ilimleridir, ikisinin karışımıyla hakîkat ortaya çıkar. "Batılılaşmak namıyla İslâmi an'aneyi bıraksanız ve dinsiz bir esas yapsanız dahi, dört-beş büyük milletlerin merkezinde olan doğu vilayetlerinde millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyet'in hakîkatlerine katiyyen taraftar olmak, size lâzım ve elzemdir."

Bu bölümde aktardıklarımız ve sonuç olarak yukarıda özetlemeye çalıştıklarımız yazıya konu ettiğimiz maddelerde Risâle-i Nur'larda yer alan hususların bir bölümüdür. Bunların tamamı incelendiğinde, günümüz sorunlarının çözümüne yönelik, dikkati çeken birçok tespit ve değerlendirme bulunduğu görülür.

KÜRT BEKİR BEY'E YAZDIĞI MEKTUP:

"Aziz, sıddık, fedâkâr ve vefâdâr kardaşım Kürt Bekir Bey!

Maatteessüf bilmecburiye nâhoş ve mâlâyâni sayılacak bir bahis söyleyeceğim. Fakat bu bahsim, hakikî hamiyetperver Türkçülere karşı değil belki Frengîlik hesabına sahtekâr bir surette Türkçülüğü kendine perde eden mütecâvizlere karşı söylüyorum. Şöyle ki; mülhit münafıkların en son ve alçakça ve vicdansızca aleyhimizde istimâl ettikleri bir silâhı şudur ki diyorlar: "Said Kürttür, Bir Kürdün arkasında bu kadar koşmak hamiyet-i milliyeye yakışmaz." Ben bu münafıkların vicdansızca desiselerine karşı değil, belki safdillerin temiz kalpleri bunların sözleriyle bulanmamak için diyorum ki:

Hem ben bu memlekette Hulûsi, Sabri, Hâfız Ali, Husrev, Re'fet, Âsım, Mustafa Çavuş, Süleyman, Lütfü, Rüşdü, Mustafa, Zekâî, Abdullah gibi yirmi-otuz Müslüman-Türk gençlerini âdeta yirmi-otuz bin millettaşlarıma tercih ettiğimi ve onları, o otuz bin adam yerine kabul ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe âsâr ile ve hizmet ile göstermişim.

Evet ben bin gâfil ve âmi Kürdü, bir Türk olan Hulûsi'ye karşı tutmadığımı ve bin câhil Kürdü birer Türk olan Âsım ve Re'fet'e mukabil göremediğimi ve bir genç olan Husrev'i bin âmi Kürtle değişmediğimi ehl-i dikkat ve benim ahvâlime muttali' olanlar tasdik ettikleri halde; Frengîlik nâmına ve ilhat hesabına [dinden çıkarma adına], Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyetperverlik suretinde ve hodfuruşluk cihetinde bana tecavüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhitler bilsinler ki: Ben millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücâhit ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğimi, binler Türk şâhittirler.

İşte bana Kürt diyen ve ittihâm eden, zâhir hamiyetperverlik gösteren sahtekârlar, bu millete ne gibi hizmet ettiklerini göstersinler. Bu firavuncukların enâniyetini kabartan mahviyetkârâne söz söylemek câiz olmadığından, bilmecburiye o mütekebbirlere karşı izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmek için, söylenmeyecek ve izhârı münâsip olmayan uhrevî hizmetlerimi Cenâb-ı Hakk'ın affına güvenerek izhâr ettim. Said Nursî"(22)

Dipnotlar

1-Hutbe-i Şâmiye, s. 93.

2-Münâzarat, s. 13.

3-Sultan Selim'e bîat etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o vilâyat-ı şarkıyeyi ikaz etti. Onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamanki şarklılardır. (...) ittihâd-ı İslâmı hedef tutan Namık Kemâl ve Sultan Selim'dir ki demiş: İhtilaf u tefrika endişesi / Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni. / İttihadken savlet-i a'dayı def'e çaremiz / İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni...", Divan-ı Harb-i Örfi, s. 21.

4-Münâzarat, s. 84.

5-Münâzarat, s. 85.

6-Arapçanın, zikredilmesinde din ilimlerinin dili olmasının yanında; bugün Türkçe ve Kürtçenin yanında Arapçanın da konuşulduğu Güneydoğu vilâyetlerinin güneyinde kalan Suriye, Irak, Lübnan, Ürdün, Suudî Arabistan ve Yemen'in o zamanda Osmanlı Devleti'nin sınırları içinde bulunması ve Doğu Anadolu'nun aynı zamanda Asya'da yaşayan Müslümanların coğrafi olarak merkezi konumunda bulunmasıdır. Said Nursî bu durumdan, Cumhuriyet döneminde Cumhurbaşkanı ve Başbakan'a yazdığı ve yukarıya bir bölümü alınan mektubunda bahseder. Bu mektup için bkz.: Emirdağ Lâhikası, s. 568 – 570.

7-Münâzarat, s. 86.

8-Münâzarat, s. 86.

9-Münâzarat:, s. 86 - 89.

10- "Ulûm-u medarisin tedennisine ve mecra-yı tabiîden çevrilmesine bir sebeb-i mühim budur: Ulûm-u âliye (…) maksud-u bizzât sırasına geçtiğinden, ulûm-u âliye (…) mühmel kaldığı gibi, libas-ı mânâ hükmünde olan ibare-i Arabiyenin halli ezhanı zabtederek, asıl maksud olan ilim ise, tebeî kalmakla beraber ibareleri bir derece mebzul olan ve silsile-i tahsile resmen geçen kitablar; evkat, efkârı kendine hasredip harice çıkmasına meydan vermemeleridir.", Muhakemat, s. 54.

11-Emirdağ Lâhikası, s. 568 – 570.

12- "Bütün arkadaşlarım ve Risâle-i Nur eczaları şâhittirler ki: Ben eskiden beri milliyetimi İslâmiyet biliyorum. Kürtçülüğe hiçbir vakit taraftar olmadım ve rağbet ettirmedim.", Mahkeme Müdafaları, s. 94.

13-Tarihçe-i Hayat, s. 210.

14-Mektubat, s. 449 – 450.

15-Tarihçe-i Hayat, s. 502; Mahkeme Müdafaları, s. 208-209.

16-Mahkeme Mudafaları, s. 16.

17-Mahkeme Mudafaları: 17-18.

18-Mektubat, s. 453.

19-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 46.

20-Mektubat, s. 462; Mahkeme Mudafaları, s. 324.

21-Tarihçe-i Hayat, s. 233.

22-Barla Lâhikası, s. 229 – 230.

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Kur'an okuyacağınız zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığının.

Nahl,98

GÜNÜN HADİSİ

Ebû Malik'in babası şöyle dedi: Ben Rasûlullah'(S.A.V.)den işittim, şöyle buyuruyordu: "Her kim Allah'dan başka hak ilah yok eder, ve Allah'dan gayri ibadet olunan şeyleri tanımazsa onun malı ve kanı haram (dokunulmaz) olur. Hisabı da Allah'a aiddir."

(Müslim, Kitabu'l-İyman,37)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI