Cevaplar.Org implant

RİSÂLE-İ NUR’DA MİLLİYETÇİLİK-1

Bu yazımızda Said Nursi’nin; milliyet, milliyetçilik, ırkçılık, Kürtçe, Kürtçe eğitim, Kürtçülük, muhtariyet (özerklik), İslâm milliyeti ve Şarkın –Doğunun- ıslahı üzerine Risale-i Nur eserlerinde saydığımız bu maddelerde yer alan bazı hususlar ele alınmıştır.


İsmail Aksaraylı

i.aksarayli@mynet.com

2015-06-14 02:51:14

Bu yazımızda Said Nursi'nin; milliyet, milliyetçilik, ırkçılık, Kürtçe, Kürtçe eğitim, Kürtçülük, muhtariyet (özerklik), İslâm milliyeti ve Şarkın –Doğunun- ıslahı üzerine Risale-i Nur eserlerinde saydığımız bu maddelerde yer alan bazı hususlar ele alınmıştır.

Biz bu çalışmamızda Risale-i Nur külliyatında çok geniş olarak, çeşitli Risâle, mektup ve müdafaalarda yer alan bu hususları kısaca ortaya koymaya çalıştık. Bu saydığımız maddelerde ilgili olarak daha geniş bilgi ve Said Nursi tarafından yapılan tespit ve tavsiyeler için bütün Risâle-i Nur külliyatının göz önünde tutulmasına ihtiyaç vardır.

Said Nursî, "milliyet"e İslâmiyet noktasından bakar,(1) "Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lâzların en kuvvetli ve hakîkatli bağları ve milliyetleri, İslâmiyet'ten başka bir şey değildir."(2) Irkçılık: Avrupa'nın, bir nevi Frenk hastalığı olup öldürücü bir zehirdir; ırkçılığı içimize atmasının sebebi, bizi parçalara ayırmak ve yutmaya hazır hale getirmektir.(3)

Avrupa'nın, ortaya attığı milliyetçilik fikirleriyle Müslümanları birbirinden ayırmaya çalıştığını ve kendisinin ise, bu Frenk illetine, Avrupa'da çıkan bu hastalığa karşı tedaviye çalıştığını söyler:

"Avrupa, milliyetçilik fikriyle İslâm unsurlarını birbirinden ayırmağa çalışıyor. Ben de İslâmiyet hesabına, milliyeti yalnız İslâmiyet biliyorum, İslâmiyet noktasında bakmışım. Ve Avrupa'nın bu Frenkî illetine karşı tedaviye çalışmışım."(4)

Kendisi, Osmanlı Devleti zamanında coğrafi bir bölge ismi olan Kürdistan'da dünyaya gelmiştir. Bu konuda: "Her şeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan'da dünyaya geldim."(5) diyen Said Nursî, eserlerinde 'Şark'ın –Doğu'nun- problemlerine de değinir ve çözüm tekliflerinde bulunur. Risâle-i Nurlarda, günümüzde Doğu ve Güneydoğu Anadolu meseleleri içinde yer alan "Doğu Sorunu"nun eğitim yoluyla çözülebileceği vurgular.

Doğu vilayetlerinin ıslahı için düşüncelerini dile getirirken, milliyetçilik, ırkçılık, Kürtçe, Kürtçülük ve Kürdistan ve özerklik konularında birçok tespit ve tekliflerde bulunur, uyarılar yapar.

Said Nursî'nin, Doğu için yaptığı tekliflerin yanında, özellikle mahkemelerde kendisine "Kürdî" olarak hitâp edenlere ve Kürtçülükle suçlamak isteyenlere verdiği cevaplarda günümüzdeki "Doğu Sorunu" konusunda ve bu problemin çözümü yolunda göz önünde tutulacak birçok husus yer alır.

Said Nursî, Meşrutiyete "cumhuriyet ve demokrat" mânâsında bakar:(6) Cumhuriyet adâlet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten [kuvvetin sınırlanmasından] ibârettir.(7) Meşrutiyette hâkimiyet millettedir. Milletin mevcudiyetini göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslâmiyet'tir.(8)

Meşrutiyetin ilânından sonra "hemşehrilerim" dediği Şarklı –Doğulu- yirmi bine yakın hamala meşrutiyeti anlatır. Yaptığı konuşmalarla bazı particilerin onları kandırarak doğu vilayetlerini lekelemelerinden korkar ve hemşehrilerinin 31 Mart hadiselerinin dışında kalmalarını sağlar, kendilerini terakkiye, ilerlemeye sevk eden 'Türk kardeşleriyle" el ele vermelerini söyler:

"HAKİKİ KARDEŞLERİMİZ TÜRKLERLE EL ELE VERECEĞİZ."

"Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, mârifet, ittifak silâhiyle cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakiki kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira husûmette [düşmanlıkta] fenalık var, husûmete vaktimiz yoktur. Hükümetin işine karışmayacağız; zira, hikmet-i hükümeti bilmiyoruz..."(9)

"HAYATIMIZ TÜRKLERİN HAYAT VE SAADETİNDEN NEŞ'ET EDER."

Said Nursî, Kürtlerin başkalara benzemediğini, cemiyet, sosyal hayatlarının Türklerin hayat ve saadetinden meydana geldiğini bunu Kürtlerin çok iyi bildiklerini söyler:

"Emin olunuz biz Kürtler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder [meydana gelir].(10)

Kürt gibi küçük milletlerin menfaati de Arap ve Türk gibi üstatlara bağlıdır:

"Kürt gibi küçük milletlerin menfaati, dünya ve âhiret saadetleri büyük ve muazzam milletler olan Arap ve Türk gibi hâkim üstatlara bağlıdır, onların tembelliği, gevşekliği ve ihmali ile bîçare küçük kardeşleri olan İslâm milletleri zarar görmektedir."(11)

Doğu'da Kürt aşiretlerine yaptığı konuşmalardan ve onların sorularına cevaplardan oluşan Münâzarat isimli eserinde hürriyet, Kürtler, Kürdistan, Kürdistan'ın ıslahı, Kürtlerin ve Türklerin ilerlemesi, Doğu vilayetlerinde eğitim, üniversite kurulması ve bu üniversitede eğitimin nasıl yapılması konularında düşünceleri teklifleri yer alır: "Sual- Hürriyeti bize çok fena tefsir etmişler. Hattâ âdeta hürriyette insan her ne sefâhet ve rezâlet işlerse, başkasına zarar vermemek şartıyla bir şey denilmez diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir?

Cevap: Öyleler hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilan ediyorlar ve çocuk bahânesi gibi hezeyan ediyorlar. (...) Sefâhet ve rezâletteki hürriyet, hürriyet değildir; belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır, nefs-i emmareye esir olmaktır.

Hürriyet-i umumî, efradın zerrat-ı hürriyatının muhassalıdır. Hürriyetin şe'ni odur ki: Ne nefsine, ne gayrıya zararı dokunsun.(12)

(...)

Ey Türkler ve Kürtler! (...) hürriyet budur ki: Kanun-u adâlet ve tedipten, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşrûasında şâhâne serbest olsun. "Lâ tettehiz ba'dünê ba'den erbâben min dûni'llâhi " nehyinin sırrına mazhar olsun.

"SİZDE OLANI YARI HÜRRİYETTİR. DİĞER YARISI DA

BAŞKASININ HÜRRİYETİNİ BOZMAMAKTIR."

Sual(13) Demek biz eskiden beri hürriyetimize mâlik idik. Hürriyetimiz tev'em olarak bizimle doğmuş. Öyle ise başkalar keyiflensin, bize ne?

Cevap- Evet zâten o sevdâ-yı hürriyettir ki sizi tahammülsûz meşakkatlere mütehammil kılmış [o hürriyet sevdâsıdır ki size tahammül edilmez meşakkatleri yüklemiştir] . Ve medeniyetin müşâşaa bu kadar mehâsininden, sizin anka-i meşrebâneniz sizi müstağnî etmiştir [medeniyetin şaşaalı bu kadar güzelliklerinden sizin kanaatkâr tavrınız sizi ihtiyacı yok göstermiştir]. Fakat ey göçerler! Sizde olanı yarı hürriyettir. Diğer yarısı da başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kut-u lâyemût ve vahşet ile âlûde olan hürriyet [ölmeyecek kadarla yetinmek ve vahşetle iç içe olan hürriyet], sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunuyor. Vâkıa, şu bîçare vahşi hayvanların bir lezzeti ve tesellisi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, her ruhun mâşukası ve cevher-i insaniyetin küfvü [her ruhun aşığı ve insanlık cevherinin dengi, yakışanı] o hürriyettir ki: Saadet saray-ı medeniyette oturmuş ve mârifet [ilim, irfan] ve fazîlet ve İslâmiyet terbiyesiyle ve hulleleriyle mütezeyyine olan hürriyettir [İslâmiyet terbiyesi ve elbisesiyle süslenmiş olan hürriyettir].

(...)

"Sual- Biz Türkler ve Kürtler, bizde kalbimizin, belki bütün vücudumuz dolusu, belki genişleyip şu derelerde dağ olarak taşlaşmış kalemiz olan bir kahramanlık var. Ve başımız dolusu zekâvetimiz var. Ve sinemizi dolduracak gayret vardır. Ve bedenimizi ve âzâlarımızı dolduracak itâat vardır. Ve dereleri hayatlandıracak ve dağları süsleyecek efrâdımız var.

Neden böyle sefîl ve müflis ve zelîl kaldık ki… hem yol üstünde de kaldık. İlerlemeye binenler bizi çiğneyip istikbâle doğru koşup gidiyorlar. Komşumuz olan milletler bizden az iken, kuvvetleri bizden çok kısa iken yükseliyorlar?

Cevap- Meşrutiyette tövbenin kapısı açıktır ve tövbe edenler çoktur. Şimdiki reisleri azarlamaya ve onlara kızmaya hakkım yoktur. Ben taşımı geçmişe atıyorum. Bazılarının hatırı kırılsa da mâzur tutulsun. Yalnız hakkın hatırı kırılmasın. Zira milletin hatırı, onların hatırından daha yüksek, daha değerlidir. İşte o gerilemenin mühim bir sebebi: Bâzı reisler ile haksız olarak millete fedâkârlık iddia eden ve millet için çalıştığını söyleyen sahtekârlar, evliyalığı dâvâ eden ehliyetsiz bâzı veliler ve şeyh geçinenlerdir; fakat sünnet-i seniyeye ters olan bu kötü tarz yine istibdadın seyyiesindendir [Hz. Muhammmed'in (asm) yoluna ters olan bu kötü tarz yine istibdadın, baskılı yönetimin kötülüklerindendir]."(14)

Mânen herbir zamanın bir hükmü ve hükümrânı vardır. Sizin tabirinizce, o zamanın makinesini çeviren bir ağa lâzımdır. İşte istabdat zamanının mânevî hâkimi kuvvet idi; kimin kılıcı keskin, kalbi katı olsa idi, yükselirdi. Fakat meşrutiyet zamanının zembereği, rûhu, kuvveti, hâkimi, ağası haktır, akıldır, mârifettir, kanundur, efkâr-ı âmmedir [kamuoyudur]; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir. İlim, yaşlandıkça ziyadeleşir; kuvvet, ihtiyarlandıkça noksanlaştığından, kuvvete istinat eden kurun-u vusta [orta çağ] hükümetleri yıkılmaya, mahkûm olup asrımız hükümetleri ilme istinat ettiklerinden Hızırvâri bir ömre mazhardırlar [çağımız hükümetleri ilme dayandıklarından Hızır aleyhisselam gibi bir hayata sahiptirler].

İşte ey Kürtler! Sizin bey ve ağa, hattâ şeyhleriniz dahi eğer kuvvete istinat ile kılıçları keskin ise, bizzarure düşeceklerdir; hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinat ile, cebr yerine muhabbeti kullansa ve hissiyâtı, fikirlere tâbi ise, o düşmeyecek belki yükselecektir.(15)

 "TÜRKLER NASIL OLSALAR, BİZ RAHAT EDEMİYORUZ,

BİR KAVİM OLDUĞUMUZU GÖSTERMEK NASILDIR?"

"Sual - Şu hükümet ve Türkler nasıl olsalar, biz rahat edemiyoruz, yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âlem temaşa etmek ve ellerimiz onlarla beraber sâfi suya uzatmak, kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nasıldır? Zira İstanbul ve hükümet daha bulanıktır."

Cevap - Meşrutiyet milletin hâkimiyetidir. Yani efkâr-ı ammemizin cisimleşmiş misali olan meclis hâkimdir; hükümet hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden şikâyet ediniz; her kabahati hükümet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız.

Size bir misâl söyleyeyim: Her tarafa şubeler salmış bir büyük çeşme başında tagayyürat [değişme] olursa, her tarafa da sirâyet eder. Fakat yüz pınarın ortasında büyük bir havuz olursa o havuz pınarlara bakar ve onlara tâbîdir. Faraza, tamamen tagayyür ederse veyahut Allah etmesin bozulursa da çeşmelere tesir etmez-eğer pınar, pınar olursa.

İşte, bakınız: istibdâdın hükmünce, İstanbul ve hükümet taksim yeri idi [-suyun- dağıtım yeriydi], şikâyette hakkınız vardı. Şimdi ise hakîkat itibariyle bilkuvve [potansiyel olarak], İstanbul göldür, hükümet havuzdur, Türk pınarların döküldüğü yerdir veya öyle olmak lâzımdır. Pınar bizlerdedir ve bizde olmak gerektir.

Ey Kürtler, görüyorum ki bizde pınar yoktur, onun için uzaktan gelen, kokuşmuş bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdâdı görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız; saadet sebebimiz olan meşrutiyeti takviye için milliyet fikrini hafriyatçı -kazıcı- yapıp, mârifet ve fazîlet eline veriniz. Şu yerlere de bir küngân atınız [şu yerleri de kazınız]; tâ bir kemâlât pınarı bizde de çıksın. Yoksa daimâ dilenci olacaksınız, ya susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa, nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız veya tembeldirler. Eğer siz insan olsanız, hükümet ve İstanbul ve Türkler nasıl olursa olsunlar size fenalıkları dokunmaz, fakat iyilikleri gelir.(16),(17)

Dipnotlar

1- "Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için her şeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum.", Divan-ı Harb-i Örfi, s. 10.

2-Hutbe-i Şâmiye, s. 93.

3-Mektubat, 29. Mektub, 4. Desise-i Şeytaniye.

4-Mektubat, s. 67.

5-Tarihçe-i Hayat, s. 210; Mahkeme Mudafaları, s. 16.

6- "O zaman Meşrutiyet, şimdi Cumhuriyet", Divan-ı Harb-i Örfi, s. 57; "Cumhuriyet ve demokrat mânâsındaki meşrutiyet ve kanun-u esâsî denilen adâlet ve meşveret ve kanunda cem-i kuvvet", Divan-ı Harb-i Örfi, s. 61.

7-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 58.

8-Hutbe-i Şâmiye, s. 93.

9-Divan-ı Harb-i Örfi, s. 15.

10- "Emin olunuz biz Kürtler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder.", Münâzarat, s. 84.

11-Hutbe-i Şâmiye, s. 56.

12-Münâzarat, s. 19-20.

13- "Hayme-nişînler tarafından yani göçebe, siyah çadırlı bedevîlerin suâlidir."

14-Münâzarat, s. 54 - 55.

15- "Mânen herbir zamanın bir hükmü ve hükümrânı vardır. Sizin ıstılâhınızca, o zamanın makinesini çeviren bir ağa lâzımdır. İşte zamanı istabdâdın hâkim-i mânevîsi kuvvet idi; kimin kılıncı keskin kalbi kâsî [katı]olsa idi, yükselirdi. Fakat zaman-ı meşrutiyetin[1] zembereği, rûhu, kuvveti, hâkimi, ağası haktır, akıldır, mârifettir, kanundur, efkâr-ı âmmedir; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir. İlim, yaşını aldıkça tezâyüt; kuvvet, ihtiyarlandıkça tenâkus ettiklerinden, kuvvete istinat eden kurûn-u vusta hükümetleri inkıraza, mahkûm olup asr-ı hazır hükümetleri ilme istinat ettiklerinden. Hızırvâri bir ömre mazhardırlar.

İşte ey Kürtler! Sizin bey ve ağa, hattâ şeyhleriniz dahi eğer kuvvete istinat ile kılıçları keskin ise, bizzarure düşeceklerdir; hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinat ile, cebr yerine muhabbeti istimâl ve hissiyâtı, efkâra tâbi ise, o düşmeyecek belki yükselecektir.", bkz: Münâzarat, Yeni Asya Neşriyat, 4. Baskı, İstanbul, 1998, s. 32-33.

16- "Meşrutiyet hâkimiyet-i millettir. Yani efkâr-ı ammemizin misâl-i mücessemi olan mebusan hâkimdir; hükümet hâdim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden teşekki ediniz; her kabahati hükümet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız.

Size bir misâl söyleyeyim:

Her tarafa şubeler salmış bir büyük çeşme başında tagayyürat olursa, her tarafa da sirâyet eder. Fakat yüz pınarın ortasında büyük bir havuz olursa o havuz pınarlara bakar ve onlara tâbîdir. Faraza, tamamen tagayyür ederse veyahut Allah etmesin bozulursa da çeşmelere tesir etmez-eğer pınar, pınar olursa.

İşte, bakınız: istibdâdın hükmünce, İstanbul ve hükümet belağbaşı idi, şikâyette hakkınız vardı. Şimdi ise hakîkat itibariyle bilkuvve, İstanbul göldür, hükümet havuzdur, Türk zeynâbdır veya öyle olmak lâzımdır. Pınar bizlerdedir ve bizde olmak gerektir.

Ey Kürtler, görüyorum ki bizde pınar yoktur, onun için uzaktan gelen, taaffün eden bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdadı görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız; sebeb-i saadetimiz olan meşrutiyeti takviye için fikr-i milliyeti haffâr yapıp, mârifet ve fazîlet eline veriniz. Şu yerlerde de bir küngân atınız; tâ bir kemâlât pınarı bizde de çıksın. Yoksa daimâ dilenci olacaksınız, ya susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa, nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız veya tembeldirler. Eğer siz insan olsanız, hükümet ve İstanbul ve Türkler nasıl olursa olsunlar size fenalıkları dokunmaz, fakat iyilikleri gelir.", bkz: Münâzarat, Yeni Asya Neşriyat, s. 42-44.

17-Münâzarat, Yeni Asya Neşriyat, s. 42-44.

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl!

Furkan, 74

GÜNÜN HADİSİ

İlimden istediğiniz kadar öğrenin. Vallahi onunla amel etmedikçe ilim toplamakta ecir kazanamazsınız. (İ.hatip takvimi)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI