Cevaplar.Org

EŞARÎ - MATURİDÎ AKILCILIĞI VE TÜRK MÜSLÜMANLIĞI-1

İlk olarak "Eşarî- Maturidî" kavramının çağrışımının nasıl olabileceğini düşünelim. Eşarî kim? Maturidî kim? Bunlar bir ekol mü? Bir mezhep mi? Bir Müceddid mi? Bir mezhep kurucu müçtehid mi? Türk mü? Arap mı? Fars mı? Hangi çağda yaşamışlar? Düşünceleri nasılmış?


Bünyamin Duran, (Prof. Dr.)

2015-02-07 10:32:28

İlk olarak "Eşarî- Maturidî" kavramının çağrışımının nasıl olabileceğini düşünelim. Eşarî kim? Maturidî kim? Bunlar bir ekol mü? Bir mezhep mi? Bir Müceddid mi? Bir mezhep kurucu müçtehid mi? Türk mü? Arap mı? Fars mı? Hangi çağda yaşamışlar? Düşünceleri nasılmış?

Yazarımız, çizerimiz, hatta konuyla yakından ilgili olması gereken bilim adamlarımız da dahil çok büyük bir ekseriyetimizin bu kavramlar hakkında zihninde ve hayalinde oluşan bilgi birikimi öyle sanıyorum ki çok sınırlıdır. Gerçekten, çocukken bizlere öğretilen "amelde mezhebimiz Hanefî, itikatta mezhebimiz Maturidî" cümlesi anlamlı bir bütünlüğü ve bir kelami-felsefi derinliği ifade ettiği halde, bunun içeriği boştu. Bu içerik doldurulmamıştı. Bunun bize maliyeti ise çok büyük olmuştur. Bana göre şimdi içine düştüğümüz kimlik krizinin temel nedenlerinden biri bu cümleciğin içeriğinin doldurulmamış oluşudur.

Gerçekten, şimdi içinde bulunduğumuz durum düpedüz bir kimlik krizidir. Sanılmasın ki kimlik krizi ekonomik ve siyasal krizler gibi konjoktüreldir; bu gün her tarafı sarar, yarın uzaklaşır gider. Tersine bu krizin derinliğine etkisi vardır. Bu krize yakalanan toplumların istikbalinin aydınlık olması mümkün değildir.

Bu krizin etkilerinin yavaş yavaş toplumun tüm kesimlerini sarmaya başlamakta olduğu söyleyebiliriz. Bir kere kelami-felsefi düşünce sistemimizin temelini kaybettik. Müslüman aydınlarımızın da ilahiyat hocalarımızın da kürsülerde halkı aydınlatan müftü ve vaizlerimizin de savunduğu veya savunmak istediği (şayet öyle bir şey varsa) düşüncenin kelamî geri planının Mutezileye mi? Eşari'ye mi? Cebriye'ye mi? Maturidiye'ye mi? Dayandığı genellikle bilinmemektedir.

Toplumu aydınlatma amacıyla çabalayan ve elinde de son derece iyi imkânlar olan ilahiyat profesörlerimiz mikrofonu eline geçirdiği zaman toplumu sonsuz bir düşünce boşluğunda salındırmaktadır. Bir defasında felasifeden daha ileri fikirleri, başka bir defasında Cebriye'den daha sert düşünceleri, başka bir defasında da Maturidî'den daha ılımlı yaklaşımları rahatlıkla ifade edebilmektedirler. Oysa tarihi tecrübelerden biliyoruz ki ilkesiz, usulsüz ve mantıki tutarlılıktan yoksun bir tavırla toplum bilgilendirilemez., eğitilemez.

Bu aşamada şunu itiraf etmemizin zamanı gelmiştir: Türkiye'de ulema olgusu bitmiştir artık. Bu yargının ne demek olduğunu fark edebiliyor musunuz? Bu, şu demektir: Şeyh Edebali'siz, Dursun Fakihsiz, Molla Hüsrevsiz, Kadızade-i Rumisiz bir Osmanlı toplumu... Kant'sız, Hegel'siz, Marx'sız bir Alman toplumu... Lock'suz, S. Mill'siz, A. Smith'siz, Ricardosuz bir İngiliz toplumu... Tolstoy'suz, Dostoyevisky'siz bir Rus toplumu...

Böyle bir kültürel kimlik krizi ortamında acaba bir Türk-Müslümanlığından söz etmek mümkün müdür? Ülkemizde şimdilerde yaşanan Müslümanlık hangi tipte bir Müslümanlıktır?

Bir kere farklı bir Müslümanlıktan söz edebilmek için Müslümanlığın farklı bir algılanışından söz etmek gerekir. Yani özgün bir Müslümanlıktan. Burada Türk-Müslümanlığının olup olmadığı tartışmasına girmeden önce çeşitli Müslümanlık tiplerinin olup olmayacağı konusu üzerine kısaca eğilelim.

Tarihi tecrübelere kısaca yaklaştığımızda farklı Müslümanlık tiplerinin olabileceğini görürüz. Bu farklılık toplumun sahip bulunduğu bilgi birikimi, nüfus yoğunluğu, medeniyet düzeyi, coğrafi konumu, zenginlik ve refah düzeyi, uluslar arası toplumlarla ilişki düzeyi gibi çok sayıda faktör tarafından beslenir. Bilim adamlarına saygılı olan, bilim adamları yetiştirmek için önemli bir alt yapı imkânı hazırlayan, bilimin ve aklın verilerine itibar eden toplumların âlimleri hür bir ortamda formasyonları nisbetinde Kur'an'ı yorumlayacaklar ve kendi özgün toplumsal şartlarına uygun bir Müslümanlık geliştireceklerdir. Doğal olarak Kur'an yorumu keyfi ve sübjektif değil, akla uygun ve iç tutarlılığı olan yöntemlerle gerçekleştirilecektir.

O zaman her topluma göre İslâm değişmez mi? Hemen vurgulamak gerekir ki bu süreçte İslâm değişmemekte, sadece Müslümanların İslâm ve İslâm'ın metinlerinden anladığı şeyler değişmektedir. Aynı şekilde Kur'an'da değişmesi mümkün olmayan apaçık ilkelerde değişmemektedir. Zaten bunlar ya Muhkem ve Müfesser ayetle ya Mütevatir veya meşhur hadisle ifade edilen ilkelerdir.

Gerçekten Kur'an'da böyle bir çabaya müsaittir. Kur'an ayetlerinin çoğu yoruma açık nitelikte ayetlerdir. Muhkem ayetler Allah'ın varlığı, birliği ve çeşitli sıfatları ile ilgili olduğundan bunların sayısı sınırlıdır. Geri kalan çok sayıda ayet "Hafi", "Mücmel", "Müşkil" ve "Müteşabih" ayetlerdir. Allah (c.c.) bu ayetleri her toplumun kendi ihtiyaçlarına göre yorumlayabilmeleri için manasını gizli tutmuş ve ucunu açık bırakmıştır.

Bilgi birikiminin artması, yeni yorumlama tekniklerinin gelişmesi ile bu tip ayetleri yeniden yorumlamak mümkündür. İslam tarihinde metin yorumlama tekniği olarak çok sayıda son derece ayrıntılı yöntemler geliştirilmiştir. Kabul etmek gerekir ki geçmiş yüzyıllarda geliştirilen yorumlama usulleri, son zamanlarda Batıda geliştirilmeye çalışılan metin yorumlama mesele tekniklerinden çok daha ayrıntılı ve çok daha tutarlıdır.

O zaman bu ayetleri kim yorumlayacaktır? Her eline meal alan veya bir miktar dini bilgisi olan tutarlı ve anlamlı yorum yapabilecek midir? Bu tip yorumlama tekniğinin çok sınırlı konuda yapabileceğini kabul etmekle birlikte genel olarak yapılamayacağını belirtmiş olalım.

Bir metni yorumlayabilmek için yorumcunun bazı formasyonları olması gerekir. Şayet bu metin bir Kur'an ayeti ise yorumlayıcının; (1) kavramların anlamlarını; (2) kelimelerin hakikat olarak mı kullanıldığını; (3) metinde takdim-tehirin olup olmadığını; (4) ortadan kaldırılan (hazfedilen) veya fazladan ilave edilen (zaid) kelime ve harfin olup olmadığını; (5) ayetin Zahir mi, Nas mı, Müfesser mi, Muhkem mi veya bunları mukabili olan Mücmel mi, Hafi mi Müteşabih mi olduğunu; (6) aynı şekilde ayetin Mutlak mı yoksa Mukayyet mi olduğunu; Amm mı hususi mi olduğunu bilmesi gerekir. Bunlarla ilgili önemli bir donanıma sahip olduktan sonra bir anda Kur'an'daki tüm ayetleri dikkate alabilecek düzeyde bir ayet bilgisine de sahip olması gerekir. Aynı şekilde ilgili ayetin hangi olay üzerine inzal edildiğini, Mekke'de mi yoksa Medine'de mi indirildiğini; başta Hz. Peygamber olmak üzere ilk Müslümanların nasıl yorumladıklarını; nesh edilip edilmediğini de bilmesi gerekir.

Bu formasyona sahip olan bir kimsenin sağlıklı Kur'an yorumu yapabilmesi sadece yukarıdaki donanımı yeterli değildir. Aynı zamanda tüm yorumlarının içsel tutarlılığa sahip olması gerekir. Yani Kur'an'ın bir yerinde bir harfe (mesela "men" harfine) bir anlam yüklemişse bunu bu harfin geçtiği tüm ayetlerde geçerli saymalıdır. Bir harfle yapılan atıflardaki sıralama keyfi bir sıralama mı yoksa zorunlu bir sıralama mı olacaktır. Şayet bir ayette keyfi olarak alınırsa geri kalan tüm ayetlerde de keyfi olması gerekir. Aksi takdirde bir yerde keyfi başka bir yerde zorunlu şekilde değerlendirmek ilkesizlik ve usulsüzlük olur.

Öte yandan Kur'an'dan elde edilen yorum, sağlıklı bir yöntemle gerçekleştirilen deney ve gözlem sonuçlarına, uzun tecrübelerle elde edilen bilgilere, akıl ve mantığın ilkelerine ters düşmemelidir. Bu nedenle Kur'an yorumcusunun derinlemesine olmasa da doğa bilimlerini, ekonomi, sosyoloji, psikoloji ve siyaset teorilerini, mantığın ilkelerini, akıl yürütme ve akıl kullanma tarzını, felsefi gelişmeleri genel olarak bilmesi gerekir.

Osmanlı Müslümanlığı

Tarihte bir Türk-Müslümanlığından bahsedilebilir mi? Sanırım bu soruya evet dememiz mümkündür. Bana göre en özgül Türk-Müslümanlığı, Osmanlı Müslümanlığı idi. Çünkü onlar Kur'an'ı kendi çağları ve toplumsal şartlarına göre yeniden anlama ve yorumlama çabası içinde bulunmuşlar, büyük ölçüde de başarılı olmuşlardır.

Maturidî geleneğe göre toplumsal yapısını oluşturan Osmanlılar, bilimi, dini, devleti, ekonomiyi, siyaseti ve kültürü akılcı bir çerçevede oluşturmuşlar ve birbiri ile uyumlulaştırmışlardır. Bunlardan hiçbirinin diğerlerini baskı altına alabilecek şekilde güç kazanmasına izin vermemişlerdir. Toplumsal yapıyı belirleyen, kurumlar arası uyumu sağlayan güç, padişah gücü değildi, genellikle padişahların da içinden geldiği ulema gücü idi. Gerçekten Osmanlı ne bir din devleti, ne bir ekonomi devleti, ne de despotik bir hanedan devleti idi. Ulema akılcılığı etrafında oluşturulmuş ılımlı bir Müslümanlık, ılımlı bir bilimcilik, ılımlı bir tüccarlık ve ılımlı bir siyaset söz konusu idi.

Osmanlı Müslümanlığı Maturidi yöntem üzerine bina edilmişti. Burada Osmanlı-Müslümanlığını anlayabilmek için kısaca Maturidi yaklaşımı incelememiz gerekir. Doğal olarak Maturidi yaklaşımın farkını anlayabilmek için de Mutezile-Eşari çatışmasını ve bu arada Maturidiliğin yerini belirlemeliyiz.

Mutezile-Eşari ihtilafı

Eş'ari'nin verdiği bilgiye göre müslüman düşünce ekolleri on ana fırkaya ayrılmakta idi. Bunlar; Şia, Mürcie, Kaderiyye, Havaric, Mu'tezile ve Cehriyye, Dırariyye, Hüseyniyye, Bekriyye, el- Amme, Hadis Eshabı ve Küllabiyye idi. (Eş'arî, c.1, 1990, s. 65)

Şia, kendi içinde üç ana gövdeye ayrılıyordu. Bunlar; Galiyye Şiası, Rafiza Şiası, Zeydiyye Şiası idi. Gâliyye Şiası kendi bünyesinde On beş, Rafiza yirmi dört ve Zeydiyye Şiası da üç fırkaya ayrılıyordu. Şia ekolü kendi içinde kırk iki ayrı varyantdan oluşuyordu.

Aynı şekilde başka bir ana gövde olan Mürcie on iki fırkaya, Havaric on dokuz fırkaya ayrılıyordu. Keza Mu'tezile de kendi içinde çok sayıda düşünce ekolüne ayrılmıştı. Hatta her bir Mutezili düşünür sanki ayrı bir ekol oluşturuyordu.

Bunlardan en yaygın ve en etkili olanı şüphesiz Mu'tezile ekolü idi. Mu'tezile daha sonra ortaya çıkacak Meşşaî felsefeyi de derinden etkileyerek varlığını ve etkisini günümüze kadar taşıyacaktır. Mu'tezile son derece etkili ve yüksek performanslı bir düşünce ekolü idi. Batı'da liberalizmle eş tutulması, aşırı akılcı hatta yer yer materyalist düşüncelere sahip olmasındandır. Cebriye ise aşırı fatalistik (her şey Allah'tandır, elimizden ne gelir!) yaklaşımlarıyla şeriatın takva, istişare ve hak gibi ilkelerine fazla bağlı kalmak istemeyen kimselerin geliştirdiği bir ekoldü. Biraz da siyasal ortamdan beslenmişti, çünkü bu yaklaşım Emevi sultanları için tam bir meşrulaştırıcı yaklaşımdı.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Hilmi Arkın, 2015-02-08 16:23:59

ALLAH RAZI OLSUN BÜNYAMİN HOCAM,HER DEĞERİ ÖLÇEĞİ VE NEYE GÖRE KONUŞTUĞUMUZU BİLMEDEN IFADELERDE BULUNMAK ELBETTE FİKİR ANARŞİSİ DOĞURUYOR.UZUNLUĞU KİLOGRAM VE AĞIRLIĞI METREYLE ÖLÇMEK GİBİ GARABETLER GÖRÜYORUZ.EHLİNDEN BULMUŞKEN YAZILARINIZIN DEVAMINI BEKLERİZ İNŞALLAH. Hilmi Arkın

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

"Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla, şüphesiz ki sen her şeye kadirsin."

Tahrim, 8

GÜNÜN HADİSİ

Her kim, inanarak ve karşılığını yalnız Allahtan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır."

Buhârî

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI