Cevaplar.Org casino maxi

ALLAH’IN SIFATLARI-1

Allah’ın zatını ve hakikatini kavramak mümkün müdür? Allah’ın zatî hakikatini aklımızla, duygularımızla anlamamız mümkün değildir. Bu cihet insan gücünün dışında kalan bir şeydir. Çünkü; Allah’ın hakikati yaratılanlara uym


İsmail Hakkı Zeyrek

ekremyilmaz08@gmail.com

2009-08-07 05:55:28

DERS: 6

ALLAH’IN SIFATLARI-1

DERSİN KONUSU:

Allah Teâlâ Hazretlerinin zatını ve hakikatini kavramak mümkün müdür? – Allah’ın sıfatları – Vücûd – Kıdem – Bekâ – Muhalefetünlil-havadis – Kıyam bizzat – Vahdaniyet – Şirkin çeşitleri – Hayat – İlim – İrade – Kudret – Sem’ – Basar – Kelam – Tekvin – Allah hakkında aklen caiz olan şeyler.

Allah’ın zatını ve hakikatini kavramak mümkün müdür?

Allah’ın zatî hakikatini aklımızla, duygularımızla anlamamız mümkün değildir. Bu cihet insan gücünün dışında kalan bir şeydir. Çünkü; Allah’ın hakikati yaratılanlara uymaz. Onların cinsinden olmaktan ve onlara benzemekten münezzehtir. İnsan kendini bile hakkı ile anlamaktan acizdir. Bu durumda Allah’ın hakikati nasıl idrak edilebilir? Zaten insan bununla da mükellef değildir. Biz ancak Allah Teâlâ Hazretlerinin varlığını ve sıfatlarını bilir, mukaddes zatını tevhid ve tenzih ederiz. Allah’ın zatını bilmeğe imkân olmadığını:

“Allah’ın zatını ilmen kavrayamazlar.” (1) ayeti kerimesi saklamaktadır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de:

“Siz Allah Teâlâ Hazretlerinin nimetlerini, kudretini düşününüz, zatı hakkında düşünceye dalmayınız. Çünkü ona asla gücünüz yetmez.” buyurmuşlardır.

Allah hiçbir şeye benzemez. Bu bakımdan O’nu bir şeye kıyas ederek ve benzeterek tahmin ve tasavvur etmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Bunun için bir Hadis-i Şerif’te:

“Kalbine ve hatırına ne gelirse, Allah ondan başkadır.” buyurulmuştur.

Ve yine şu beyit ile de, aynı hakikat ifade edilmiştir.

“Allah’ın zatının hakikatini anlamaktan aciz olduğunu bilmek, Allah’ı bilmek hususunda yeter (bir bilgidir).”

“Allah’ın zatının hakikatini anladığını iddia etmek de, insanı şirke götürür.” (2) buyurmuşlardır ki, bütün bunlar, Allah’ın zatını bilmekle mükellef olmadığımızı ve onun ancak güzel isimlerini ve kudsî sıfatlarını düşünerek varlığını kabul ve tasdik etmekle emrolunduğumuzu ve bundan başkasının insan gücünün dışında kaldığını açıklamaktadır.

İmam-ı A’zam Ebû Hanife Hazretleri de Fıkh-ı Ekber adlı kitabından bu noktaya işaret ederek:

“Bizler, Cenab-ı Hakk’ın zatını, Kur’an-ı Kerim’de anlattığı ve tarif ettiği gibi, bütün isim ve sıfatları ile bilinmesi gerektiği şekilde biliriz.” demektedir. (3).

Şunu unutmamak gerekir ki, bir şeyin sırf hakikati bilinemediği için, varlığını inkâr etmek mümkün olmayacağı gibi, sadece bir takım eserlerini ve sıfatlarını bilmekten de, onun hakikatini anlamış olmak gerekmez. Mesela; biz, güzel bir şekilde inşa edilmiş bir bina gördüğümüz zaman, bunun büyük bir mimarın eseri olduğunu derhal anlarız, ancak bu anlayışımızla, o mimarın zatını ve mahiyetini anlamış olmayız.

Ve yine mesela; elektrik denilen kuvvetin ışık, hareket ve ses gibi eserlerini ve özelliklerini her zaman görüp duruyoruz. Bununla beraber hala bu kuvvetin ne olduğunu anlayamıyoruz.

Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalarımızla şu neticeye varıyoruz ki: Allah’ı bilme, Allah’a iman etmek; O’nun hakkında vacip, caiz ve mümteni’ olan sıfatlarını bilmek ve öylece inanmak demektir.

ALLAH’IN SIFATLARI:

Allah Teâlâ Hazretlerinin sıfatları şunlardır: Vücûd, Kıdem, Beka, Muhalefetün lil-havadis, Kıyam binefsihi, Vahdaniyet, Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem’, Basar, Kelam, Tekvin.

Bazı Akaid kitaplarında (Vücûd) sıfatına nefsî sıfat; (Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Muhalefetün lil-havadis, Kıyam bizzat) sıfatlarına Selbî, Manevî, Tenzîhî sıfatlar; (Hayat, İlim, İrade, Kudret, Tekvin, Sem’, Basar, Kelam) sıfatlarına Sübûtî, Zatî, Vücudî sıfatlar denilmiştir.

 

Vücûd: Cenab-ı Hakk’ın varlığı demektir. Allah hakkında bu sıfat vacip, zıddı olan olmamak ve bulunmamak sıfatı mümteni (imkânsız)’dır. Cenab-ı Hakk’ın varlığı bizzat kendisindendir, başkasından değildir. Allah’ın varlığını ve varlığının başkasına muhtaç bulunmadığını isbat etmek için hudûs, imkân, ibda’, gaye v.s. gibi deliller getirilmektedir. Biz yukarıda bu delillerin üzerinde durduğumuzdan, burada tekrar etmiyoruz.

Kıdem (Kadim ve ezelî olmak): Cenab-ı Hakk’ın ezelî olması, yani; varlığının başlangıcı bulunmaması, O’nun yok olduğu bir an geçmiş olmaması demektir.

Eğer kâinatın yaratıcısı olan Allah, kadîm olmayıp da, hâdis (sonradan var) olsaydı, başka bir yaratıcıya muhtaç. Olurdu. Çünkü; her hâdis (sonradan var olan) bir muhdise muhtaçtır. Bu durumda ikinci bir yaratıcıya ihtiyaç vardır. Eğer bu yaratıcı kadîm ise, işte kâinatın yaratıcısı da budur. Yok, eğer bu da hâdis ise, bunun da başka bir yaratıcıya muhtaç olması gerekir. Bu durum böyle devam edecek olursa, yaratıcıların çoğalması ve her biri kendinden öncekinin tesiri altında kalması ve kendisinden sonrakini de tesiri altına alması gerekir. Bu halde olan bir varlık ise, Allah olamaz. Aynı zamanda teselsül lazım gelir. (Teselsülün bâtıl olduğunu daha önceki derslerimizde görmüştük.)

Geriye doğru ne kadar gidilirse gidilsin, onun bulunmadığı bir zaman düşünülemez. Esasen zaman, mekân ve her şey Allah’ın yaratması ile olmuştur. Allah ise böyle bir sınır içinde olmaktan yüksek ve münezzehtir. Öyle ise, Allah Teâlâ Hazretleri Kadîm’dir, Ezelî’dir. Bunun zıddı olan sonra olma, Vacibül vücûd Allah hakkında mümteni’dir.

Bazı imansızlar diyorlar ki: “Bu kâinat kendi kendine değil de, Allah tarafından yaratılmıştır. Çünkü; hiçbir şey yaratıcısı olmadan var olamaz.” Öyle ise, Allah’ı (haşâ) kim yaratmış? Veya Cenab-ı Allah, yaratıcısı olmadan nasıl var olmuş? İşte bu sözler birer demagojidir. Çünkü; kâinatın bir yaratıcıya muhtaç olması ve bir şeyin yaratıcısı olmadan var olamaması delillerle isbat edilen hâdis (sonranda var olan) ve mümkün (olabilir veya olmayabilir durumda olan) olmalarından dolayıdır. Allah’ın kadîm olması ise, delil ile isbat edilmiş, hâdis ve mümkün bir varlık olması ihtimali bulunmadığından, O’nun başka bir yaratıcıya muhtaç olması da tasavvur olunamaz.

Beka:

Allah Teâlâ’nın ebedî olması, yani; varlığının sonu olmaması demektir. Beka sıfatı Allah Teâlâ hakkında vacip, zıddı olan yok olma ve son bulma sıfatları mümteni’dir. Çünkü; Kadim olan Cenab-ı Hakk’ın yokluğu düşünülemez. Çünkü; varlığının başlangıcı olmadığı sabit olan bir şeyin, varlığının sonu olmaması da vaciptir. Allah Teâlâ’nın varlığının bir başlangıcı olmadığı bibi, bir sonu da yoktur.

“O (her şeyden önce mevcut olan) Evvel’dir. Ve (her şey helak olduktan sonra, geriye kalacak) Âhir’dir.” (4) ayeti bu gerçeği bildirmektedir.

Muhalefetün lil-havadis (Sonradan olanlara benzememek):

Allah Teâlâ Hazretleri ne zatında, ne de sıfatlarında hiçbir şeye benzemez. Onu nasıl düşünürsek düşünelim, O bizim düşündüklerimizden, hatırımızdan ve hayalimizden geçenlerin hepsinden başkadır. Ve hiç birine benzemez. Çünkü hatırımıza gelebilecek şeylerin hepsi mümkün olan varlıklardır; sonradan yaratılmış, varlıkları başkasına muhtaç şeylerdir.

Mümkün varlıkların özelliklerinden olan “araz” ve “cevher” olma, cisim haline gelme, doğma, doğurulma, birleşme, dağılma, bitişme ve ayrılma, bir sınır içinde kalma, şekil alma gibi şeylerden; oturma-kalkma, yeme ve içme, keder ve sevinç duyma gibi nefsanî hareketlerden hiç birisi Allah Teâlâ Hazretleri için tasavvur olunamaz.

Cenab-ı Hak, cisim ve araz olma gibi vasıflarda, mümkün varlıklardan bir şeye benzemiş olsa, imkân ve hudûs gibi vasıflarda da, ona benzemesi gerekir. Çünkü birbirlerine bazı sıfatlarda ve özelliklerde benzeyen ve ortak olan iki şeyden birisi için caiz olan durumlar, öteki için de caiz olur.

Allah ise bu gibi kemaline zıt olan sıfatlardan münezzehtir.

“Onun misli gibi (ona benzer) hiçbir şey yoktur.” (5)

KIYAM BİZZAT (veya KIYAM BİNEFSİHİ) :

Cenab-ı Allah’ın varlığı kendisinden olup, başkasından olmaması demektir. Bu sıfat da, Allah hakkında vacip, zıddı olan başka bir şeye muhtaç olmak mümtenidir.

Şu varlık âleminde gördüğümüz her şey varlığının devam etmesinde, başka bir varlığa muhtaçtır. Hiç birinde var olmasını zarurî kılan bir şey yoktur. Hepsi sonradan var olmuştur. Hepsi bir yaratan ve bir mekâna muhtaçtır.

Vacibül-vücûd (varlığı vacip) bir Allah’ın zatı düşünüldüğü zaman varlığı da beraber düşünülür. Allah Teâlâ Hazretleri her yönden eksiksiz bulunduğundan ne zamana, ne mekâna, ne bir yardımcıya, ne de başka bir şeye muhtaçtır.

Cenab-ı Hakk’ta kıyam bizzat (=kayyûmiyyet) sıfatı bulunduğundan dolayıdır ki, kendisini var edecek bir mucide, yerleşecek bir mekâna, girecek bir cevhere ihtiyaçtan münezzehtir.

VAHDANİYET:

Allah’ın zatında, sıfatlarında, işlerinde ve kendisine ibadet edilmesinde eşi, benzeri ve ortağı olmaması demektir. Vahdaniyet sıfatı Allah hakkında vacip, zıddı olan birkaç tane olmak veya eşi ve benzeri bulunmak mümteni’dir, imkânsızdır. “Allah birdir, doğmamış ve doğurulmamıştır. Varlığı vacip ve zatının gereği olmak itibarı ile O’nun hiçbir benzeri, ortağı, örneği ve parçaları yoktur. Zatının eşi ve ortağı olmadığı gibi, sıfatları bakımından da benzeri yoktur. Her şeyi yaratan yalnız kendisi olup, ondan başka yaratıcı olmadığından, işlerinde de tektir. Bunda da eşi benzeri ve ortağı yoktur.”

İşte, Allah’ın birliğine iman demek, “Yaratan, rızık veren, besleyip büyüten yalnız Allah Teâlâ olduğuna ve bununla beraber ondan başka ibadete layık bir Tanrı olmayıp, ibadetin de yalnız ona yapılabileceğine inanmak ve her çeşit şirkten uzak kalmak demektir.

Vahdet (= Birlik) iki çeşit olur:

a-Sayıca birlik (buna adedî vahdet denir): Cenab-ı Hak bununla da sıfatlanmıştır. Ancak bu birlik, bir olan diğer varlıkların da bir sıfatı olması yönü ile yalnız Cenab-ı Hakk’a ait değildir. Diğer varlıklarla ortak olan bir sıfattır.

b-Ortaklık kabul etmeyen birlik (buna “vahdet-i lâ-şerikiyye” denir.) Bu birlik ancak Allah’a mahsustur. Çünkü yaratma ve ancak kendisine ibadet edilme gibi, Allah’a ait sıfatlarda eşi, ortağı ve dengi olmayan birlik demektir.

“Onun mülkte ortağı yoktur.” (6) ayeti ortağı ve benzeri kesinlikle red ediyor.

Allah Teâlâ Hazretleri her yönden (vahdaniyet) sıfatının sahibidir.

a-Bir defa varlığı vacip olmak bakımından zatında birdir. Onun varlığı hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin varlığı ona muhtaçtır. O başka varlıklar gibi, bir takım parçalardan meydana gelmemiştir. Birçok parçaların bir araya gelmesiyle var olan bir şey parçalarına, parçaları da birbirine ve kendilerini birbirlerine bağlayacak bir kuvvet muhtaçtır. Hâlbuki Allah’ın varlığı zatının gereği olduğundan, bu gibi şeylere muhtaç değildir.

b-Sıfatları yönünden de Cenab-ı Hak birdir. Çünkü sıfatlarından hiçbirinin benzeri, başka varlıklarda yoktur. Mesela; Cenab-ı Hakk’ın (ilim) sıfatı ezelî ve ebedîdir, büyük-küçük, parça ve bütün her şeyi kuşatır; yarattığı varlıklarda da ilim sıfatı vardır, ancak onların ilmi hem hadistir, hem sınırlıdır. Hem her zaman değişebilir ve yok olabilir durumdadır.

c-Allah işlerinde ve yaratmasında da birdir. Çünkü; bütün her şeyi yoktan var eden ancak O’dur. Kâinatın yaratılışında kendinden başka bir müessir yoktur. Tabiat kanunları denilen şeyler ise, adî birer sebep olmaktan ileri geçemezler. Evet, “Tabiat bir san’at-ı İlahiyedir, sanî (sanatkâr ve usta) olamaz; bir nakıştır, nakkaş (nakşı ve süslemeyi yapan) olamaz; bir defterdir, defterdar olamaz. Bir kanundur, kudret olamaz.”

d-Kendisine ibadet edilen tek varlık olmasında da, Cenab-ı Hakk birdir. Çünkü; Allah’tan başka ibadete ve kulluk yapılmaya layık hiçbir varlık yoktur. Bütün yaratılmışların mazhar olduğu maddî ve manevî nimetler onun birer lütfudur. Bütün âlemlerin kendisine kulluk edeceği tek varlık bizi yaratan, bizi nimetleri ile besleyen Allah Teâlâ Hazretleridir.

 

Kâinattaki âhenk ve intizam, yaratılış kanunlarının (tabiat kanunlarının) çok düzgün ve uygun oluşu, onun hiçbir şekilde benzeri, ortağı olmadığına açık bir delildir. Bu açıklığa rağmen Allah’ın birliğini inkâr ederek yine şirke sapanlar bulunmaktadır.

Şirkin (Allah’a ortak koşmanın) çeşitleri:

1-Şirk-i İstiklâl: Allah’ın birliğine iman etmeyerek, iki ilah kabul etmek demektir. Senevîler ve Macûsîler hayır ve şer için iki ilah kabul ettiklerinden, onlar bu türlü şirke sapmışlarıdır (7).

2-Şirk-i Teb’iz: Allah’ın, Baba-oğul ve Ruhu’l-kudüs unsurlarından bir araya gelmiş olduğuna inanmak gibi (8). Hıristiyanların, Allah’ı böyle üç unsurdan meydana geldiğini iddia etmeleri bu çeşit bir şirktir.

3-Şirk-i Takrip: Allah’ın birliğine inandıklarını söyledikleri halde, kendilerini Allah’a yaklaştırmak ve onun huzurunda şefaat eder inancı ile putlara tapmak, bu çeşit bir şirktir.

4-Taklid Şirki: Baba, dede v.s. gibi sırf başkalarına uyarak Allah’tan başka varlıklara tapmaktır.

5-Sebeplere ortaklık vererek yapılan şirk: Te’siri, yalnız görünen sebeplere vermek ve tabiatın gerçek bir müessir olduğuna inanmak da bir şirktir. Te’siri tabiata veren ve tabiat yapıyor diyenler ve onlara tâbi olanlar, bu çeşit bir şirk içindedirler. Fakat sebeplerden hiç birinin eserde asla te’siri olmadığına, sebepleri ve eserleri yaratan ancak Allah olduğuna, eserleri sebeplere bağlamak bir yaratılış kanunu olduğuna inanmak, tevhide (Allah’ın birliğine inanma esasına) zıt değildir. Tevhide aykırı olan, her şeyi yalnız tabiata ve görünürdeki sebeplere vermektir.

Varlık âleminde Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, her şey alt-üst olur, tertip ve düzen kalmazdı:

“Yerde ve gökte, yani; bütün varlık âleminde, idare edecek ve kendisine ibadet olunacak, Allah’tan başka ilahlar olsaydı, yer ve gök, bütün âlem mahvolurdu.” (9) ayeti bu gerçeği anlatmaktadır.

Allah Teala Hazretlerinin birliği (Tevarüd ve Temanu) denilen delillerle isbat edilmektedir.

Tevarüd Delili: İki Allah’ın varlığı kabul edilse, iki ihtimal ortaya çıkar: Bu iki ilah, bu âlemi yaratmakta ya anlaşır ve birleşirler, veya anlaşamazlar.

Birinci ihtimale göre: Bu âlem, her iki ilahın da eseri olur. o zaman bunlardan hiçbiri tam bir mûcid olmaz, sadece her ikisi de tam kudrete sahip bileşik bir ilah olur. Hâlbuki âlemi yaratan Allah’ın bileşik olması, tam bir kudrete sahip olmayarak diğerinin yardımına ihtiyacı bulunması asla doğru olamaz.

“Bu âlemin bir kısmını bir ilah, diğer kısmını da öteki ilah yaratmıştır. Veya iki ilahtan biri bu âlemi yarattıktan sonra, diğeri de bu âlemi yaratmıştır. Yahut her birinin yaratması ile bu âlemde iki varlık ortaya çıkmıştır.” şeklinde bir iddia da ortaya atılamaz. Çünkü; birinci iddiaya göre, ilahî kudret bir sınır içinde alınarak Allah’a acizlik isnad edilmiş olur.

İkinci iddiaya göre, yaratılmış olan bir şeyi tekrar yaratmak gibi, boş bir şeyle uğraşılmış, abesle vakit geçirilmiş olur.

Üçüncü iddiaya göre, apaçık olan bir şeye aykırı bir hüküm verilmiş olur, hâlbuki açıkça görülüyor ki, âlemin iki değil, sadece bir varlığı bulunmaktadır.

“İki ilahtan her birinin bu âlemi tek başına yaratmağa yetecek sonsuz kudreti vardır, fakat bu âlemi yalnız birisi yaratmıştır; veya her ikisinin güçlerinin toplamı birinin tek başına olan gücünden üstündür.” iddiası da ortaya atılamaz. Çünkü; birinci hale göre, bu iki ilahtan her biri kendi zatından diğerine karşı bir üstünlük vasfı taşımadığı halde, hiçbir sebep yok iken üstün oluvermesi gibi bir durum ortaya çıkmaktadır (10). O iki ilahtan birinin kudreti ve yaratıcılığı fiilen görünmediğinden işe yaramaz hale gelmiş olur. ikinci hale göre ise, bu iki ilahtan her birinin kudretine bir sınır çizilmiştir. Böyle sınırlı iki kudretin toplamı da hiç şüphesiz sınırlı olacaktır. Kudreti sınırlı olan bir varlık ise, Allah olamaz.

İşte yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız şekilde, Allah’ın birliğini isbap etmeğe (Tevarüd Delil) denir.

Temanu’ Delili: Şimdi ikinci ihtimali (yani; bu âlemi yaratmakta iki ilahın anlaşıp birleşmemelerini) göz önüne alalım: Buna göre, varlığı farzedilen iki ilahtan biri bu âlemin var olmasını, öteki de yok olmasını istemiş bulunsun. Böyle olunca üç durum düşünülebilir:

a- İkisinin de isteği geçerlidir.

b- İkisinin de isteği geçersizdir.

c- Yalnız birinin isteği geçerli, ötekininki geçersizdir.

Birinci duruma göre: Birbirine zıt iki şeyin bir arada beraberce bulunması gerekir (İçtima-i zıddeyn). Yani; bir şeyin aynı zamanda hem var, hem yok olması icap eder. Halbuki varlık ile yokluk bir arada beraberce bulunamazlar.

İkinci duruma göre: Birbirine zıd iki şeyin bir anda ortadan kalkması gerekir (iftifa-i nakîzayn). Yani; bir şeyin aynı zamanda hem var, hem yok olmaması gerekir. Hâlbuki böyle iki zıddın birden ortadan kalkması mümkün değildir.

Üçüncü duruma göre: İki ilahtan biri kudretli, öteki âciz duruma düşmüş olur. âciz bir varlık ise, Allah olamayacağından, ancak kudretli olan varlığın Allah olacağı hakikati ortaya çıkmış olur.

İşte Allah’ın birliğini isbat eden bu ikinci delile (Temanu’ Delili) denir.

Hâkimliğin ve âmirliğin gereği, karşısında rakip ve ortak kabul etmemek ve işine hiç kimsenin karışmasını istememektir. Onun içindir ki: Küçük bir köyde iki muhtar bulunsa, köyün rahatını ve düzenini bozarlar. Bir nahiyede (bucakta) iki müdür, bir vilayette iki vali bulunsa, bütün işler karışır, alt-üst olur. Bir memlekette iki devlet başkanı bulunsa, fırtınalar kopar, her şey karmakarışık olur.

Mademki hâkimliğin ve âmirliğin çok zayıf bir gölgesi ve küçük bir örneği, yardıma muhtaç, âciz insanlarda böyle ortaklığı ve başkalarının karışmasını istemezse, acaba mutlak hâkimiyet ve âlemlerin Rabbi olma derecesindeki bir âmirlik bunu nasıl kabul eder?

Vahdaniyet, kâinatı yaratan ve âlemleri idare edip, terbiye eden Allah’ın bir sıfatıdır. Buna en büyük şahit ve en kuvvetli delil, kâinattaki akıllara durgunluk veren nizam ve tertiptir. Sinek kanadından tut, taa göklerdeki kandillere kadar öyle bir düzgünlük var ki, akıl onun karşısında hayretten kendini alamıyor. Eğer zerre kadar ortaklığa yer bulunsa idi:

“Yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, bunların ikisi de, muhakkak fesada uğrar, yok olurdu.” (Enbiya,22) ayeti kerimesinde açıklandığı gibi, düzen bozulacaktı, şekil değişecektir, karışıklığın eserleri görünecekti. Halbuki:

“Haydi, çevir gözü (sema’ya), görebilir misin bir çatlak? Sonra gözü, tekrar tekrar (sema’ya) çevir; nihayet o göz, zelil ve hakîr olarak sana döner; artık o âciz kalmıştır.” (11) ayetleri gösteriyor ki, insan gözü kusur bulmak için ne kadar çalışıp çabalasa, hiçbir yerde kusur bulamayarak yorgun bir halde dönecek ve onu gönderen tenkidci akla diyecek: “Boş yere yoruldum, kâinatta asla kusur yoktur.”

İşte kâinattaki intizam, Allah’ın birliğine kat’i delildir.

Şu ayetler de Allah’ın birliğini gösteren naklî delillerdir:

“De ki: O, Allah tek’tir.” (12)

“Sizin ilahınız (zat ve sıfatlarında ortağı olmayan) tek Allah’tır.” (13)

“Allah’tan başka bir yaratıcı var mı?” (14)

“Tek bir ilahtan başka hiçbir ilah yoktur.” (15)

“Yalnız ilahınız bir tek ilahtır.” (16)

Dipnotlar:

1-Taha: 110.
2-Birinci mısra Hz. EbûBekir (R.A)’e, ikinci mısra Hz. Ali (R.A)’ye aittir.
3-Fıkh-ı Ekber Şerhi, Aliyyü’l-Kaari, S. 182, Takaddüm Matbaası, Mısır, 1323.
4-Hadid: 3.
5-Şûra: 11.
6-Furkan: 2; İsra: 111.
7-Senevî: Biri hayır, öteki şerrin yaratıcısı olmak üzere iki yaratıcı tasavvur eden sapıklardır.
Mecûsî: Kulağı küçük olan ve çok eskiden yaşamış birisinin adıdır; ateşe tapma âyinine sebep olduğundan ateşe tapanlara bu isim verilmiştir. Mecûsîlik İran’ın eski dinidir. Bunlarda da iki ilah inancı vardı.
8-Rûh-ul-Kudüs: İslam’da, Hz. Cibril’in bir unvanı, Hıristiyanlarda üç unsurdan meydana gelen Allah’ın (haşâ) bir unsuru.
Rûh-ul-kudüs hakkında geniş açıklama için bak: Hak Dini Kur’an Dili, M. Hamdi Yazır. C. 2, S. 1613; C. 4, S. 3125; C. 1, S. 406.
9-Enbiya: 22.
10-Kelâm ve akâidde buna “Teraccuh bilâ müreccih” denir.
11-Mülk: 3-4.
12-İhlâs: 1.
13-Bakara: 163.
14-Fâtır: 3.
15-Mâide: 73.
16-Kehf: 110.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Sakın israf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez.

En'âm, 141

GÜNÜN HADİSİ

Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.

Tirmizi, Savm 82, (807); İbnu Mace, Sıyam 45, (1746)

TARİHTE BU HAFTA

*Prut Barış Antlaşması (Osmanlı-Rusya) 22 Temmuz 1711 *İkinci Meşrutiyet'in ilanı 23 Temmuz 1908

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI