Cevaplar.Org

EHL-İ SÜNNETİN NAZARI İ’TİKÂDIN ÖLÇÜSÜDÜR-İsmail Çetin-Dilara Yayınları-Isparta–2005

Ey genç! Ruhi bunalımdan doğan; yahud şehvet ateşinden meydana gelen bütün vesvese ve itikadsızlığına, bu kâfi bir ölçüdür. Eğer sen, tembellikten kurtulup her mevzuu


Nurgül Dere

nurguldere@gmail.com

2009-04-11 13:10:23

• Ey genç! Ruhi bunalımdan doğan; yahud şehvet ateşinden meydana gelen bütün vesvese ve itikadsızlığına, bu kâfi bir ölçüdür. Eğer sen, tembellikten kurtulup her mevzuu on kere okursan iç ve dış bütün sapık fikirlerden kurtulursun. Herhalde bize de Fatiha ve dua yollarsın. Bil husus, imkân nisbetinde, samimi bir kalb ile okumaya devam ettiğin takdirde iç sapık fikirlerden de kurtulursun. Aklına gelen birçok hususları Biiznillah halletmişizdir. "Hâzâ min fadlî Rabbî" s:6

• "Bizleri görmeden bizlere inanırsanız da, neden bizleri yaratan Rabb'imize inanmıyor musunuz?.." s:51

Dünyada ve ahirette en büyük zarar ve helak; amentüyü bilmemek, yani iman etmemektir. Bu surette en büyük azab, ma'rifetullah'tan uzak kalmaktır… s:52

• O'na inanmayan, nefs ve şehvetine mağlup olur. Hayvan mertebesine düşme neticesinde de, "insan şehvetten ibarettir" demek zorunda kalıyor. İşte, kâinatı aydınlatanın nurunda maalesef aksedemediği için büyük ziyan ve tuğyanda… Kimisi de insan mertebesinden geri kalarak bir an hayvan zümresinde kendini müşahede ederken, "insan hayvandan peyda oldu" diyor. Kimisi de, hayvani ahlakta kendini görüp, idrak edemediği hakikatin düşmanı oluyor. İnanmak mertebesinden mahrum olunca da, yemek, içmekten başka bir şey bilmeyip öylece helake maruz kalıyor. s:57

Eğer bir kimse bize Allah'tan sorarsa, "Nedir O?" Biz deriz ki: İsmini sormayı kastedersen, ismi; Allah, Rahman, Rahimdir. Eğer sıfatlarından sorarsan; İşitici, Görücüdür. Eğer işlerinden sorarsan; kâinatı yaratmış… Ve her şeyi münasip olarak yerine koymuştur. Eğer mahiyetinden sorarsan; O, misalsiz, benzersizdir… Ve cinsi, faslı ve nev'i yoktur… Ve her şeyden beridir, yücedir. s:74

• İlim çoğaldıkça, evvelden daha ziyade, yokluktan var olan kâinatı, Hâlik'ın, yani Vacib-ul-Vücûd'un varlığına delil kılmıştır. Demek ki, ilmin kazandırmış olduğu inanç, doğuşta akılda mevcut olan fıtrî imanı artırır. s:96

• "Âlemden en ferd-i kâmil, insandır. İnsanın kendi varlığında rolü olmadığı gibi, yok olmasında da rolü yoktur. Mesela, hiçbir insan istediği bir şekilde var edilmemiştir. Böylece istediği boyda, istediği kuvvette kendini bulunduramaz. Hayatında gayet mahkûmdur. Demek ki, kendisi kendinde tasarruf edemez. Onda tasarruf eden başkasıdır. Bu başka da, kendisi gibi bir madde olamaz. Kanun'dur denilirse; hepimizce malum olduğu gibi, kanun, doğrusu tabiat kanunları, yürütücüsüz olmaz. Öyleyse insanı yaratan kim ise, yaşatan, belli bir hayatta hudutlandıran ve hakkında kanununu icra eden vardır. Ve o var ise Allah Teala'dır." s:100

• Kâinat içinde her ne varsa, Hadi olan Rabb'inin sikkesini göstermekte… Lakin bu sikkeyi okumaya üç perde var: Cehalet; kibir; haktan ayrılmak ve zulüm.

Bu üç ahlak, renkli gözlüktür. Eğer insan, bu üç renkli gözlüğü takmaz ise, her şeyin aynısını görür; üzerindeki sikkeyi okur; hakikati anlar. Hele kibirlenmek, insanı tamamen hidayet yolundan uzaklaştırır. Bu yazıyı okuyabilene, mana açıktır.. s:130–131

• "Doğru yazılmış bir yazının karşısına ayna koyduğumuz vakit, elbette doğru olduğu halde ters görünür ve o yazı okunmaz. Zulüm, kibirlilik, cehalet, gaflet gibi nefsi ve şeytani ahlakları ayna edinen bir kimse, hidayetin aksi olan dalaleti görür. Dini hükümleri aleyhinde görür. Gazaba gelir; öfkesi ona her şeyin aksini gösterir." s:133

• Hak ve hakikat yolunu aramak için, taassub, kibirlilik, gurur ve ucubdan, riyaset ve nefsi isteklerden temizlendikten sonra sağlam bir gözle kâinata bakarsa, her şey ona, Allah Teala'nın kudretini, ilmini gösterir. Ve Allah ona El-Hadi ismiyle tecelli eder. s:133

• "Doğuşta, her insanda iki akıl vardır: Bir dimağda, diğeri kalbdedir. Dimağdaki akıl maddeyi; kalbdeki akıl manayı tahlil etmeye elverişlidir. İkisi birlikte peygamberlere tabi' olurlarsa; dimağdaki akıl, tecrübe ve ilimle inkişaf ettiği gibi, kalbdeki akıl da zikirle inkişaf eder. Her ikisi de kisbi değil, fıtrîdir. Amma bir insanda bir gram, bir insanda on gram olabilir." s:145

• Müslüman tasavvufçuları, teslis'e karşı çıktılar. Hıristiyanlar, İsa'nın nâsutiyetini, Vacib-ul-Vücûd'un Lâhutiyetiyle birleştirdiler; böylece şirke girdiler. Sofîler ise şirkten kaçtılar. Hâsılı kelam;

1-Sofistâiyye, mutlak varlığı kabul etmezler. Onlara göre, ne Mümkün-ül Vücûd var ne de Vacib-ul-Vücûd.. Bu da mutlak inkârdır. Ehli Tasavvuf ise, Vacib-ul-Vücûd'u kabul ettiler; emr ve yasaklarını tatbik ettiler.

2-Tasavvufçular derler ki: Ancak Mümkün-ül-Vücûd, kendi zatı itibariyle yoktur; Vacib-ul-Vücûd'a kıyasen mevcud değildir. Ve derler ki; Masiva kendiliğinden meydana gelmiş değildir. Bu varlığı da var eden, Vacib-ul-Vücûd'dur. Bu varlıkta, Vacib-ul-Vücûd zuhur eder. s:190

İşrakiyye ve sofistaiyyeler ise, her itibarla mutlak mevcudu inkâr ederler. İşrakiyye, Pisagor tarafından vaz' edilmiş bir meşrebdir. Pisagor miladdan 600 küsur sene önce doğmuştur. Hem İsa Aleyhisselam'ın hem Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şeraitine, düsturları uysun uymasın ve kendisi doğrudan Hazreti Süleyman ve Hazreti Dâvud Aleyhimesselam'dan ders alsın almasın, onun düsturları, asla İslam tasavvufunun menşei olamaz. Çünkü felsefeciler, Tevhidi değiştirdikleri gibi tasavvufu da değiştirmişlerdir. Artık tasavvufu, gayrı müslimlere dayandırmak isteyenler insaf etsinler. s:190

• "Açık ve gizlilik kul hakkında zıt sıfatlardır; Allah Teala hakkında, zıd değillerdir. Çünkü kul zaman ve mekân ile gizlenir veyahut görünür. Allah, zamansız ve mekânsızdır. Şu halde Allah hakkında zaman ve mekân olmayınca, zıtlık da olmaz." s:192

• Varlıkta her ne var ise Yaratıcısına ve O'nun ilmine delalet eder. Her bir ilim kendi diliyle Cenab-ı Hakk'ın ilmini bildirir. İşte Kur'an hududsuz olarak, her ilmin diliyle hitab eder ve kendine iman etmeye davet eder. s:200

• Madde ve hareketi, yani mevcud olanı yokluktan var etme sıfatı, Allah Teala'ya mahsustur. Ne madde hareketi, ne de hareket maddeyi yaratamaz. Ketm-i ademden güneşi vücud dairesine çıkaran ve bu ziyayı veren sadece Allah Teala'dır. Her şey böyle… Aynı zamanda bugün fizik ilminin tesbit ettiği üzere, maddelerde mutlak atalet hasleti vardır. Yani durmak ister. Ezeliyete nazaran, hareket kanununun icabınca, maddelerin şu anda durması ve hareketsiz olması gerekirdi. Nizamın devam etmesinden anlıyoruz ki, yaratma, sürekli ve devamlıdır. s:203

• "Meleklerin görülmemeleri, yok olmalarına delil değildir. Mesela biz havayı, havanın taşıdığı şeyleri görmediğimiz halde, havanın ve taşıdığı birçok şeylerin, mesela oksijenin varlığında şüphe etmiyoruz. Binaenaleyh bulunmamak, yok olmak demek değildir." s:233

• Melek, cin ve insanların ruhu hakkında yorum yapan profesörlerin, hele gayrı müslimin yorumlarının kısm-i a'zamisi, hayalden ibaret uydurmalardır. Mesela dimağı ve sinir sistemi sağlam olan cine çarpılmış bir sar'alıya, habire uyuşturucu haplar verirler; uyuturlar; daha da delirtirler. Tımarhanelerde birçok zavallıları hapsederler. Buna da aklım ermez… s:246

• Tenasuh gibi, ruh çağırma hadisesi de yalandır. Çünkü ruh, bedenden ayrıldıktan sonra eğer azabda ise zebaniler onu bırakmazlar. Eğer a'lâi illiyyîn'de ise, daha da itaat etmez. Mesela hayatında kâfire, fasıka uymayan bir şehidin ruhu, öldükten sonra kâfire nasıl boyun eğip gelebilir? s:247

• Hayatın zıddı, mevt yani ölümdür. Doğrusu, his, hareket ve birçok maddelerden terkiplenmiş bünyenin ve levazımının inhilalinden ibarettir; bedenin dağılması gibi.. Ehli tasavvuf: "Hayat, ruhun İlahi nurlardan aydınlığı kesbetmesidir. Ölüm bu kesbinin kesilmesidir" dediler. Şerh-ul-Mevakıf ve Tavali'den de bu anlaşılır. Dine tabi' olanların ittifakıyla hayat ve ölüm, sahipleri gibi mahlûktur; kadim değildir. s:253

İnsanın dâhili olarak en büyük dostu aklı, en büyük düşmanı nefsidir. Harici olarak da insanın en büyük dostu melek, en büyük düşmanı şeytandır. Kalbin hissi, melekî; nefsin hissi şeytanîdir. Birincisi ilham; ikincisi vesvesedir. s:257

• Nefs dimağa hükümran olduğu zaman, itikad ve amel bozulduğu gibi, akıl da kalbe hükümran olduğu takdirde, itikad ve amel düzelmiş olur. Böyle olan akla, akl-ı selim denilir. s:258

Aklı tarif edenlerin bazıları, aklı nefsle eşit, bazıları nefs yani ruhun aleti olarak tarif etmişlerdir. Bedende tasarruf itibariyle, nefsin; bedenin haricindeki tasarrufu itibariyle, ruhun aleti olur. Felsefeciler ve kelamcılar, bir de ehli tasavvuf arasında çeşitli tarifler daha vardır. s:258

Allah Teala'nın Zat, Sıfat ve Fiilinden başka her şeye âlem denilir. Mâsivâ… İdrak edilsin edilmesin, aklın aynasında tab olunan her şey mâsivâdır, mahlûktur. Ehli tasavvuftan başka Müslümanların ittifakıyla, âlem; mülk yani zâhir=madde.. Melekût yani bâtın=manadan ibaret olmak üzere iki kısımdır. Demek melek, cin, ruhlar, ruhaniler, hâsılı maddenin haricinde olan âleme, âlem-i ervah denilir. Bu takdirde âlem-i misal buna dâhildir. Sofilere göre, madde ile mana arasında bir âlem daha vardır ki, ona âlem-ul-misal denilir. s:259

• Ehl-i Tasavvufa göre kâmil insanların ruhlarının, ittifakla cin ve meleklerin, asli suretlerinden başka suretlerde görülmeleri, âlem-ul-misaldir. Gördüğümüz rüyalar da bunun en aşağı derecesidir. s:259

Şeriat, hidayet yolu demektir; Kur'an'ın hükmüdür. Mesela su insanın hayatını muhafaza edici olduğu gibi, Kur'an da, hayat-ı ruhi ve hayatı içtimaiye, bütün nizam ve intizamlara ve hayatın bütün şartlarına kâfi bir kitabdır. Her asrı kuşatmıştır. Hem de Cenab-ı Hakk'a kavuşmaya yol ve sebebdir; asfalt yol selametli olduğu gibi.. Elbette Kur'an yolu selametli bir yoldur. s:263–264

• "Kur'an, hem akli hem ilmi hem nakli delildir. Her akıl ve her ilmin mürşididir. Kur'an-ı Kerim hiçbir şeye alet değildir. Bilakis akıl ve aklın aletleri Ondan şereflenmiştir. Sadece ölülere okunur bir kitap değildir; diri olanların da kitabıdır. Kalbi diri, ruhu temiz kimsenin okuyuşu, ölüsüne fayda verir. O ölü sağ iken ona inandığı için Kur'an onun azabını hafifletir yahut kaldırır. Kur'an ruha şifadır." s:272

• "İnsanın madeninde, iman cevheri gizlidir. Evet, insan da bir maden.. salih amel, zikir ve ilim de, ruhunun cevherinin nefsin kirinden ve kabından çıkarılmasına vesile ve alettir. Bu da Allah'ın adetlerinden biridir.

İnsan ruhunun da imanı, asli cevher; nefsi posa.. Halis cevherden posa ayrılınca, cevherin kıymeti yükseldiği gibi, işte ruh nefsin arzusundan ayrılmakla, imanla birlikte kıymet kazanır; olgunlaşır, yükselir.

İşte baki kalan bu.. Nefs ve arzusu ise posa gibi atılır, gider. Hâsılı, Kur'an ve Sünnet yağmura, iman cevhere, kalpler vadilere, küfür ve batıl ameller posaya, imanın semeresi olan salih amel faydalı emtiaya, ziynete benzetilmiştir." s:275–276

• Kulun vazifesi, talebdir, tutmaktır, çalışmaktır. Ruhun en derin tabakasından öz cevheri bulup tahlil eden zevata koşmaktır. s:276

• "Kur'an ve hadisten başka bir şeye ihtiyaç yoktur" diyenlerin sözü doğrudur, fakat altında hile ve tezvir vardır; bu kelimeyi tuzak etmişlerdir. Filhakika Kur'an ve hadisleri bilmek için tek çare dört mezheb âlimlerinin arkasından gitmektir. Doğrusu, Kur'an ve hadisi kendi heva ve hevesimizle, kısır akıl, örümcek beynimizle anlamaya kalkışmamalıyız. Ayet ve hadisleri, haklarında hadisle müsbet şahidlik yapılmış, ilk üç asırda yaşayan ulemanın anlayışıyla anlamaya çalışmalıyız. "Fukahanın görüşleri de beşeri sistem ve tağuttur" diyenlerin sözleri, köksüzdür. Hakikaten kendileri tağuttur. Çünkü heva ve heveslerine davet ederler. Mezheb imamlarımız ise, Allah ve O'nun Resulü'ne davet ederler. s:280–281

Müslümanlar arasına giren hurafelerin yüzde doksanı Yahudiler tarafından uydurulmuştur. Yahudi milleti, çok taklidcidirler. Zira Yahudiler, parayı kazanmak için kendi fikirlerini senelerce gizleme prensibini bilirler. Onların en kuvvetli silahı yine para… Müslümanların nazarında dünya sevgisi, bütün hataların başıdır. Ne güzel hikmet: "Dünya sevgisi her hatanın başıdır." s:295

• Allah'ın kitabına inanmanın manası, Kitabının yani Kur'an'ın içindeki hükümlerine inanmaktır. Binaenaleyh Kur'an-ı Hâkim'in hükümlerini zamanına kifayetsiz gören; yahud vaz'î kanunla mukayese eden; yahud bir kısmına inanıp, diğer kısmını reddeden, mü'min değil, kâfirdir. Böylece Kur'an-ı Hâkim'i heva ve heveslerine uyduran da kâfirdir. Binaenaleyh Kur'an-ı Hâkim'in muhkem ayetlerine inanmak ve hükümlerini tatbik etmek; müteşabih ayetlerine inanmak ve manasını Allah' havale etmek, imanın alametidir. s:298

• Gerek peygamberler ve gerekse evliya sebebiyle tezahür eden mu'cize ve kerametlerin faili, Cenab-ı Hakk'tan başkası değildir. Evliya ve enbiyanın keramet ve mu'cizeleri, Allah Teala'nın icadıdır. Fakat onlar da Allah Teala'nın rahmet kapılarıdır, yani vesiledirler. Kapıyı açmaksızın binaya girmek imkânı olmadığı gibi, nebilerin davetine icabet etmemek ve evliyayı inkâr etmek de, Allah Teala'nın kabul huzuruna girmeye engeldir. s:306

• İnsanlar Tevhidi ortadan kaldırınca, yerine bir şey getirmeye mecburdur. İşte bu yerine getirilen ne olursa olsun, şirk ve küfürdür. Tevhid ve ubudiyet mertebelerini ihlal edenlere hitaben en güzel ifadeyle Şeyh Muhyiddin-i Arabî şöyle demiştir: "Dininiz paranızdır. Kıbleniz kadınlarınızdır. Taptığınız rabbler ayağımın altındadır." Nitekim Şeyh'in ayağını vurduğu yerde, yüz sene sonra hazine çıktı. s:318

• Felsefeciler, dinin hakikatini anlamamışlardır. Kendilerini peygamberlere kıyas etmişlerdir. Felsefi hisleri vahiy zannetmişlerdir. Onun için Hâlik'ın isbatı için getirdikleri deliller, maatteessüf Halık'ın inkârına sirayet etmiştir. Onlara göre din, her bir milletin kendilerine tayin ettikleri kanun ve nizamdır. s:320

• Maşuk âşıkını cezp ederken, âşık farkına varmaz. Bu çekiş ve incizabın hakikati, mahbubiyet makamıdır. Malumdur ki sevilen sevdiği kimseyi çekerken, seven, çekiş ve incizabın durdurulmasına muktedir ve güçlü olamaz. Şu halde Cenab-ı Ehad, Cenab-ı Ahmed'i çektiği vakit, elbette Cenab-ı Ahmed farkında olmadığı gibi, mi'raca gitmemeye de güçlü değildi. Allah Teala Onu, beşeriyetine üstün bir kabiliyet verdikten sonra kendisine tabiî kanunları iptal ederek "lâ mekâna" kadar yükseltmiştir. s:399

Zikir anında dilin yanması veyahut ucunda uyuşma olursa, zikir hakikidir. Bu makamı elde etmenin tek çaresi, İslam hukukuna uymaktır. s:399

• Vahyin hakikatini, vahiyle şereflenen zevattan başkası idrak edemez. Aslında vahyin hakikatini beyan etmekte hiçbir tarif yoktur. Ancak vahyin varlığına inanmak, farzdır. Yani peygamberlere gelen vahyin hak olduğuna inanmamak, hem Allah Teala'yı, hem melekleri, hem de peygamberlerin risaletlerini inkâr etmekten ibarettir. Birçok ehli ilm bu inkâra saplanmıştır. s:407

• Bazen kâğıtlara sığmayacak kadar ilhamlar, Allah dostlarının kalblerine melek tarafından ilkâ edilir. İmam Gazali diyor ki: Maddi hiçbir imkân ve bilgi olmaksızın, sebepsiz kalbe gelen, şeraite mutabık ise ilhamdır; melek tarafından gelmiştir. Muhalif ise, vesvesedir; şeytan veya cin tarafından gelmiştir. İşte bu ikisini birbirinden tefrik etmeyenler, peygamberlere gelen vahyi, sar'aya nisbet ettiler. s:421

• "İslam şeriatinin iki ciheti vardır: Birincisi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in açıktan ashabına tebliğ buyurmuş olduğu şeraittir. İkincisi, bu şeraitle amel etmenin semeresi olan nurlardır. Dimağda şeriat ilmi sûretlendiği gibi, aynı şeraitle amel kalbde sûretlenmiş olsa, basiret olur. Felsefî hisler, habis ruhların verdikleri haberler, kâhinlerin bilgileri, basiretin haricinde kalmaktadır. Basirette suretlenen, enbiyanın en mükemmel amelidir; sonra kâmil olarak Peygamber'e ittiba' edenlerin kalbindeki basirette suretlenen ameldir. Basireti kapalı kimselerin eser yazmaları, irşad ve tebliğleri noksanlıktan hâli kalmaz. Bunun için dünkü fikirlerini bugün çürütmeye mecbur kalırlar. Ehli basiret bunun aksine.. Bu itibarla kalbinde kin, buğz, riya, benlik, hased gibi hastalık bulunan kimselerin ehli basirete teslim olmaları; nezaretlerinde ilimlerini tatbik etmeleri vacibdir. Çünkü bilmek okumaktan, amel etmek bilmekten ayrıdır. Okuma ve yazma üstazsız olmadığı, yani noksan kaldığı gibi, üstazsız amel de noksan kalır. Noksan olanlara tabi' olmak, asla caiz olamaz."s:426

• Cüz'i ihtiyariyemiz, kaderin var ve hâkim olmasını takviye eder, iptal etmez. Şayet cüz'i irademizi iptal ederse, o zaman mes'uliyetimizi kaldırır. Hâlbuki kadere iman asla ruha sıkıntı vermez, bilakis rahatlık verir. İnsan bir cihetle bütün kâinata alakadar olduğundan, eğer kadere iman etmezse muvakkat ve küçük serbestiyetten dolayı, büyük bir yükü ruhun omzuna yükleyebilir. Kadere teslim olmak o kadar lezzetlidir ki "Her kim ki kadere iman ederse, şüphesiz kederden emin olur" denilmiştir. Kalbinde kadere iman şubesini yıkan kimse intihar etmeye mahkûmdur. Demek cüz'i irade insanı intihara götürür. İşte akıl böyledir.. Kadere iman ise insanı intihardan kurtarır. En azından izzet zamanında, "kaderimdir" demekle; zillet zamanında "kaderimdir" demekle kul, rahata kavuşur; İzzetten dolayı mağrur olmaz; zilletten dolayı mağmum olmaz. S:461

• Ruhun tasarrufu yahud hayatın oluşu için bünye şart değildir. Çünkü Allah Teala Zülcelâl Hazretleri'nin bünyesiz zerrede de hayatı var etmeye kudreti vardır. Canlılar hakkında hayat; his ve hareketten ibarettir. Kabirde sadece hareket kesilir ve bünye dağılır. Bünyenin enkazı mesabesinde olan ve topraklaşan cüzlerde hayatın bir kısmı yani his mevcuttur. Ruh da o cüzlerle birlikte lezzetlenir veya elemlenir. s:486

• Nefsi tanımak, desiselerini bilmek, hilelerinden sakınmak, her insana gerekli bir vazifedir. Denilmiştir ki: "Nefsini bilen Rabb'ini bilir." Bu hikmetli sözün manası şudur: Nefsinin zilletini, acizliğini, zayıflığını, fani olacağını bilen, Rabb'inin izzetini, kudretini, daimi kalacağını da idrak eder. Böylece kendi zilletinden O'nun izzetine, acizliğinden O'nun kudretine, zayıflığından O'nun bekâsına sığınır. Bu sığınışı bilmeyen, tabii ki Rabb'ini de bilmemiş olur. s:547

• Dinimizin tarif ettiği şart ve rükünlerin keyfiyetiyle tahakkuk eden iman, mü'minin dimağında değildir ki silinsin; kalb ve dimağının haricinde de değildir ki, kayboluversin. Zira mü'minin imanı, kendisinin sıfatıdır; onun için gaflet, uyku, ölüm ve hatta günah işlemekle batıl olmaz. Nitekim İbrahim Hakkı Akîdet-ul-İman risalesinde diyor ki: Eğer birisi: "Sen mi imanın içindesin, iman mı senin içindedir?" diye sorarsa: "Ben mü'minim, iman sıfatımdır" diye cevap ver. s:580

Tevbe; ilim, hal ve fiilden ibarettir. İlim, günahın zararını ve Allah Teala'nın azametine karşı edebsizlik olduğunu, günahların kul ile Allah arasında bir hicab olduğunu bilmektir. Kul ile Allah arasında bu hicab olduğu müddetçe, kul Allah'ın divanından uzaktır. İşte abd ile Rabb arasındaki bu hicabın kalkmasıyla, işlenen günahtan dolayı eziklik ve mahcubiyet kalbe gelir. İşte bu, tevbenin birinci manasıdır. Tevbe bundan ibaret.. s:603

• İnsan, kendisiyle Mahbubu ve Ma'budu olan Allah Teala'nın arasına giren hicabı bilmezse, Mahbub'una ve Ma'bud'una kavuşması imkânsızdır. Bu cihetle günahtan tiksinmek, Allah Teala'ya iman etmek şubesinden sayılmıştır. Yani tiksinmemek, imanın en büyük şubesini, Allah Teala'nın sevgisini ve korkusunu kalbden siler. Tiksinmek de sevgisini celbeder. s:606

• Günahlarından daha ziyade tevbe etmeyi adet edinmeyen kimse, küfre kadar gidebilir. Çünkü her bir günah, yakından veya uzaktan küfre giden bir yoldur. Allah Teala, günahından sık sık tevbe edenleri sever. s:612

• "En çok kalbi karartan ve büyük günah işleten, küçük günahlara devam edilmesidir."s:622

• Allah Teala kuluna hidayeti dilediği zaman, ona tevfîki de ihsan eder.

Tevfik, Allah Teala'nın kuluna verdiği kuvvetle, onu razı olduğu güzel ahlak ve taate sevketmesidir. Kulun buna talib olması, saadetidir; reddetmesi de şekavetidir. s:641

• Keramet ve özellikle kerametten cüz'i gaybı bilmek, sadece Peygamberlere mahsus değildir. Kâmilen Peygamberlere tam ittiba' edenlere de cüz'i gayb bildirilir. s:660

• Hakkında nass varid olmayanlara kâfirdir demek caiz değildir. Fısk, ma'siyet üzere devam edenleri tel'in etmek caizdir; zalimlere lanet olsun gibi. s:686

• "Din = millet, Allah Teala'nın Peygamberlere bildirmiş olduğu ve yüz yirmi dört bin Peygamberin ittifakla tebliğ ettikleri din, doğrusu onlarca tanınmış olan din, onların tarif ettiği İslam'dır. Bunun dışında din diye bir şey yoktur. Bunun dışındaki inançlar, insanların hislerine kapılıp ihdas ettikleri ekollerdir."s:844

• Ehli Sünnet velCemaatten olmayanlar veyahut Ehli Sünnet velCemaatten olup cehalete saplananlar, Selef-i Salihine saldırırlar. Böyle saldırıcı kim olursa olsun, Ehli Sünnetten ayrılmıştır. s:846

Şu bir kaidedir: Bir fikri ortadan kaldırmak için, mutlaka başka bir fikri yerine getirmek gerekir. Elbette Ehli Sünnet velCemaatin itikadını ortadan kaldırmak için, Müslümanlardan sapık kollar da, bazı düsturları, kaide ve usulleri ihdas etmişlerdir. Müslüman her zaman uyanık olmalıdır. s:846

• Akıllı Müslüman, düşmanın rızasını hedef edinmez. Bu hususta en üstün düstur, Allah Teala için sevgi ve Allah Teala için buğz etmektir. s:852

•"İmanın temeli, Allah Teala ve O'nun Resulü'nü sevmek ve sevgilerini izhar ederek, başka her şeyi sarfı nazar etmektir." s:852–853

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Bilal AŞKIN, 2009-06-07 06:24:05

Böylesi güzel eserlerden bizleri haberdar ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

İyiliğin karşılığı, iyilikten başka bir şey midir?

Rahman, 60

GÜNÜN HADİSİ

"Üç defa kapıyı çalın. İzin verilirse girin; aksi halde dönün."

Riyazü's Salihin, 2/874

TARİHTE BU HAFTA

*I.Dünya Savaşı Sona Erdi(11 Kasım 1918) *Bolu-Düzce-Kaynaşlı Depremi(12 Kasım 1999) *Mehmed Zahid Kotku Hz.lerinin Vefatı(13 Kasım 1980) *K.K.T.C Kuruldu(15 Kasım 1983) *Muhyiddin-i Arabi Hz.lerinin Vefatı(16 Kasım 1240)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI