Cevaplar.Org

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-11

VAKIFLARLA BİR MÜZAKERE Hatırlıyorum, bazen Türkiye genelinden vakıflar “vakıf okuması” için Erzurum’a gelirlerdi. Mesela bir seferinde geldiklerinde hocamla bir ders yapmışlardı. Hepsi vakıf, dışarıdan benim gibi iki üç kişi var.


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2021-12-08 08:51:50

VAKIFLARLA BİR MÜZAKERE 

 Hatırlıyorum, bazen Türkiye genelinden vakıflar "vakıf okuması" için Erzurum'a gelirlerdi. Mesela bir seferinde geldiklerinde hocamla bir ders yapmışlardı. Hepsi vakıf, dışarıdan benim gibi iki üç kişi var.

Dediler ki; "hocam böyle ders okumaktan ziyade bazı çözemediğimiz yerler var, o bölümleri okusak, izah etseniz?" Hocam "tamam" dedi. Böylece daha önce tespit ettikleri yerleri okumaya ve sorular sormaya başladılar. Hocam izah ettikçe hayret ediyorlar, "Allah Allah" diyorlar. Ama o kadar güzel bir manzara ortaya çıkıyor ki, hocam böyle bir yere yaslanmış, onlar da etrafını sarmışlar. Başka bir yer açıyorlar, "hocam burasının anlaşılması böyle mi olur" diyorlar, "o olmakla beraber bak bu, bu, bu meselelerin de izahı" diyor. Başka bir soruya geçiyorlar. Uzun süre bu güzel manzara devam etti. Keşke kayda alınsaydı..

En sonunda hocam yaslandığı kanepeye doğru ileri kaydı; "uff, amma yordunuz, artık ara verelim. Zaten yazdıklarını anlamaya da kafa dayanmıyor" dedi. Oradan bir ağabey "Ama hocam, bu ne güzel bir izah oldu. Biz hiç anlamıyormuşuz" dedi. Hocam da "yok, bu eserler kendini açar inşallah, siz okumaya devam edin" dedi.

"ALAADDİN BEY ANLAR"

Bir gün hocama "Hocam, Bu Türkiye'de Risale-i Nurları en iyi kim anlar" dedim. Bazen -cahillik işte- hocama böyle sorular sorardım. Bana şöyle bir baktı; "Alaaddin Efendi anlar" dedi. "Herkesten çok mu anlar" dedim, "herkesten çok anlar" dedi.

"AĞRI EŞİĞİ BÖYLE YÜKSEK BİR KİMSE GÖRMEDİK"

Hastahanede doktorlar hayret ederek şöyle demişlerdi; "Biz bu kadar hasta gördük. Ağrı eşiği bu kadar yüksek bir adam hiç görmedik." Ağrı eşiği tabirini de ilk defa onlardan duydum. Yani bu rahatsızlık çok şiddetli ızdırap verir, ama hocam hiç ses çıkarmazdı. "Ahh, off" demezdi.

HASTALIK DÖNEMİNE AİT MANİDAR BİR HATIRA

Hocam İstanbul'da hastahaneden çıktığında bir müddet orada bir evde misafir olduk. Boş bir evi ağabeyler bize tahsis ettiler. Biz evdeki çocuklarla beraber hizmet ediyoruz. O sırada çok ağabeyler de hocama geçmiş olsun ziyaretine geldi. Mesela Ağrılı Nusret hocamız geldi.

Bir gün Allah sıhhat afiyet versin Necati Kurşunoğlu ağabey geldi. O aslen Bayburtlu. 1973'de hocamla birlikte medrese-i Yusufiyede kalmış.

Hocam bayağı rahatsızdı, onu görünce cana geldi. Necati ağabey sohbet esnasında; "hocam, sizi kimse anlayamaz da, anlatamaz da. Tanıdığım insanların arasında kendisini en çok saklamayı başaran bir kişisiniz " dedi.

Hocam tam bu esnada oradakilere "hele ne duruyorsunuz, yiyin, ben hiçbir şey yiyemiyorum. Sizin yemenizden de ben yemiş gibi mutlu oluyorum" dedi.

Ben de o sohbeti kameraya alıyordum. Sonra tekrar seyrederken dikkatimi çekti, hocam o hasta haliyle kendi medhi esnasında öyle bir manevrayla konuyu değiştirdi ki, Necati ağabeyin medhi havada kaldı.

Ben bunu buradaki ağabeylere seyrettirdim. Dedim ki; "bunu seyredin, bakın ne anladınız?" Seyredenler içinde bir ağabey anladı. Dedi ki; "ya, hocam burada konuyu değiştirdi." Dedim; "ben de başta çekerken anlayamadım. Sonra seyrederken fark ettim."

 HOCAM YEMEK SEÇMEZDİ

Hocam külfetsiz bir insandı. Mesela bizlere yemeklere sık sık gelirdi. Babam titiz bir adamdı. Mesela sofranın düzeni, şekli, şemaili yerinde olmasa, annem tedirgin olurdu.

Ama mesela hocam gelir, gider evimize. Hocamın olduğu sofralara babamın müdahale şansı hiç olmazdı. Çok ataerkil bir yapı var. Dolayısıyla sofra servisini nasıl yaparsan yap, hocam hiç rahatsız olmaz.

Başkalarının evinde de öyle. Hatta afedersiniz hiç yemek yenmeyecek bir ev dahi olsa, hocam hiç yüksünmez, yerdi.

Hatta bir gün ufak yollu bir sordum; "Hocam her tarafta yemek yiyebiliyorsunuz?"

Dedi ki; "biz Ağrı'da medresede okurken köylüler sıraya bize yemek gönderirlerdi. Mesela köyde ağalar var, onlara sıra geldi mi bazen bir koyun kesiyor, bazen tavuk kesiyorlar, pilav yaptırıyorlar, karnımız doyuyordu.

En fakirler vardı. Onlar hiç bir şey yapamıyorlar, güveçe soğanları dolduruyor, yağda kavuruyor, bir kucak da ekmek getiriyor, veriyorlardı. Güveçte soğan ekmek o kadar yemişiz ki..Dolayısıyla biz herşeye alıştık" dedi.

Hocam o zor günleri yaşadığı için, hiç önüne gelen yemeğe itiraz etmezdi.

BİR BAŞKA YEMEK HATIRASI

Hocamı son beş altı sene Şahin ağabey bir yerlere götürüp getirdi. Bir akşam üstü hocam bana telefon açtı; "Şahin Efendi'nin işi var. Derse gitmemiz lazım, sen gel beni götür" dedi.

Gittim içeri girdim. Tam paltosunu tutuyordum ki, o zaman Kümbet'te hizmetine bakan arkadaşa; "hiç yiyecek bir şey yok mu, Ne hikmetse midem kazındı" dedi. O da; "hocam hiçbir şey yok" dedi. "Kuru ekmek te mi yok" dedi. Ben dedim; "ya ekmek, domates gibi bir şey yok mu?" "var ağabey" dedi. "O zaman bir ekmek ile domates getir" dedim.

Getirdiği ekmek te hakikaten taş gibiydi. Çok da küçük bir parça. Bir dilim ekmeğin yarısı kadar bir şey. Bir tane de domates kesmiş. Hocam o ekmeği domatesle ağzında ıslatarak zorla yedi.

Tam son lokmayı ağzına koyarken kapı çaldı. İçimden "kapıyı bu çocuk açarsa bir misafiri falan içeri alır. Ben açarsam hiç olmazsa gelene; "biz derse gidiyoruz" derim.

Kapıyı açtım ki tipini hiç tanımadığım, kalın bıyıklı, gözlüklü birisi. Selam verdi; "kardaşım, Kırkıncı Hocaefendi burada mı" diye sordu. "Burada, hayırdır" dedim. Dedi ki; "Ben sağlık bakanın müsteşarıyım" O zaman MHP iktidarda. Artık ben de "derse çıkacağız" filan diyemedim. Buyur ettim.

Hocam da ayağa kalkmıştı. "Hocam, sağlık bakanlığı müsteşarıymış" dedim

Hocam; "Hoşgeldin, buyur, otur" dedi. Adam oturduktan sonra; "Hocam, ben Erzurum Tıptan mezunum. 1970'li yılardaki sağ sol olaylarından dolayı bizi devlet yurdundan attılar. O zamanlar ben bir nur talebesi arkadaş vesilesi ile üç ay Barış medresesinde kaldım. Barış medresesinde sizinle Şener ağabeyin çok dersini dinledik. Elhamdülillah imanımı kurtardım.

Buraya bizim MHP teşkilatının bir toplantısı için gelmiştim. Taksi tuttum, sizi ziyarete geldim. Size çok minnet duygum var, çok dua ediyorum. Hem sana hem Şener ağabeye.. O gün bu gün namazımı kılıyorum, geçirmiyorum. Elimden geldiğince adaletsiz bir iş yapmamaya çalışıyorum. Emin ol, senin ve Şener ağabeyin anlattıklarınız sayesinde" dedi.

"YAVAN"  

Erzurum'un "Yavan" diye meşhur bir medrese yemeği var. Ben medreseden çıktıktan sonra o gelenek kapandı. Merhum Vahdet ağabey onu yapıyordu. Sonra Hanifi ağabey onu yapıyordu. Behlül ağabey rahmetli yapardı. Ben de Behlül ağabeyden öğrendim.

Bir gün Sungur ağabey Erzurum'a gelmiş. Kümbet'e gelmiş. Hocam da o anda orada yokmuş. Sungur ağabeyin karnı açmış. "Bir peynir, ekmek getirin" demiş. O peynir ekmek yerken, hocam içeri girmiş; "Ya abi, biz Yavan yiyeceğiz. Sen karnını doyurma" demiş.

Sungur ağabey sonradan demiş ki; "ben de kendi kendime; "ekmeği getirecek, peyniri mi vermek istemiyorlar" dedim.

Biraz sonra yemek yenecek mekana gidiyorlar. Sungur ağabey etleri, pilavları görüyor. Hocam; "buyur ağabey" deyince, "hani yavan yiyecektik" diyor. Hocam da; "işte bu yavan, ağabey" diyor.

Bu yemek bizim Erzurum medreselerine mahsus bir yemek. Yoksa Erzurumlular da bu yemeği bilmez.

Tarifi şöyle; koyun kesilir, en ufak parçası yumruk büyüklüğü civarında kırılır, etlerle beraber. Kaba etleri yumruk büyüklüğünde doğranılır. Yağlı tarafları geniş bir tencerenin altına yayılır. O etin üzerini örtecek kadar kalın tuz atılır. Onun üzerine bir kat daha döşenir, tuz atılır. Öyle bir kaç kat yaptıktan sonra kapağı kapatılır. Çok kısık ateşte o bir yarım saat kadar pişirilir. Sonra kendi suyunu çekene kadar karıştırılır, ağzı kapatılır. Daha sonra üzerine sıcak su dökülür ve iyice pişirilir.

"TALEBELERİ YILDIRMA!"

Kümbet'in eski binasında hocamdan Arapça okuduğumuz yıllardı. Herhalde 12-13 yaşlarındaydım. O sırada da merhum Vahdet Yılmaz ağabey Erzurum'dan İstanbul'a yerleşmişti. Ama eşyalarını Kümbet'in bir odasında toplamış, kapısını da kilitlemiş.

Kümbet tabii eski bina. O odadan bir rutubet kokusu gelmeye başladı. Hocamın akrabalığının verdiği cesaretten midir nedir, o kapıya bir anahtar uydurduk. Beraber okuduğumuz Said isminde arkadaşla içeri girdik. Bir baktık ki ne görelim, döşekler üst üste, eşyalar küf atmış..

Camları açtık, içerisini havalandırdık. O küflü bozuk eşyaları hep attık, o odayı sildik, süpürdük, iyice temizledik. Boya malzemesi getirdik, güzelce boyadık. Ferah bir hale getirdik. Hocam da çıkıp görünce beğendi. "Ne güzel olmuş" dedi.

O küflenmiş eşyalar da meğer Vahdet ağabeyinmiş, ne bilelim, hepsini attık, gitti. O sıralarda da hocam öğle yemeklerine eve giderdi.Biz de Kümbet'te okuyan bir kaç arkadaş bizim işyerinde bir şeyler alıp yiyor, sonra Kümbet'e geliyor, hocam dönene kadar çay koyuyorduk.

Bir gün biraz geç dönmüştük. Meğer bizden önce Vahdet ağabey İstanbul'dan gelmiş. Kümbet'in anahtarı da kendisinde olduğundan, içeri girmiş. O odaya girip de, eşyalarını göremeyince sinirlenmiş. Biz içeri girince daha kapının önünde arkadaşımla benim kulaklarımdan tuttu, "kim benim odamın kapısını açtı da o eşyaları attı, nerede eşyalarım?" filan dedi.

Aynı anda hocam kapının anahtarını taktı, açtı. Bizim kulaklarımız Vahdet ağabeyin elinde. Tabii bizi hemen bıraktı. Hocam; "hoşgeldin Vahdet efendi" dedi. Hocamın paltosunu çıkardık, aldık.

Biz tam dışarı çıkarken hocamın Vahdet ağabeye şöyle dediğini duyduk; "Vahdet efendi, sen de gençtin. Üst katta güreş tutardın, aşağıdaki çorbama topraklar dökülürdü. Hiçbir gün sana bir şey dedim mi? Bak çocukları dövme, onları yıldırma. Bu hiç doğru değil. Sakın bir daha böyle bir şey yapma" dedi.

Öylece Vahdet ağabeyden kurtarmış olduk. Her ikisine de Allah rahmet eylesin.

-devam edecek-

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

MUSTAFA POLAT HOCAMIZDAN HATIRALAR

MUSTAFA POLAT HOCAMIZDAN HATIRALAR

Takdim Kıymetli ziyaretçilerimiz, değerli bir alimimizin bir seydamızın bazı hatıralarını

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-13

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-13

HOCAMIN VEFASI Hocamın çok dikkat çeken bir özelliği de vefa duygusu idi. Buna dair bir misal

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-12

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-12

HOCAMIN İBADET YÖNÜ Bana desen ki; “hocam, ibadette nasıldı.” Derim ki; “namaz adamıy

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-11

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-11

VAKIFLARLA BİR MÜZAKERE Hatırlıyorum, bazen Türkiye genelinden vakıflar “vakıf okuması

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-10

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-10

HOCAMIN DERSLERİNDEN Diyanet İşleri eski başkanı Mehmed Görmez bey hocamı ziyarete gelmişti

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-9

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-9

MUHTELİF HATIRALAR HAKİKATLARI HURAFELERLE ZAYİ ETMEMEK LAZIM "Benim bir arkadaşım bir şeh

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-8

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-8

ŞERCİL POLAT AĞABEY Merhum Şercil Polat ağabey Erzurum’da nurları hocamla birlikte ve belki

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-7

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-7

BABAM HACI MUSA EFENDİ Babam hayatı boyunca hocama hep destek olmuş, aynı davanın ızdırabıy

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-6

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-6

SUNGUR VE BAYRAM AĞABEYLER Sungur ve Bayram ağabeyler zaman zaman Erzurum’a gelirlerdi. Çok k

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-5

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-5

ÜSTADI ZİYARET Hocam eserlerden okudukça etkileniyor ve Üstadı ziyaret arzu ediyor. Vefat hast

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-4

ULU BİR ÇINARIN GÖLGESİNDE-4

ASKERLİĞİ Onu hocamdan çok dinlemişim. Gelibolu’ya askerliği çıkıyor. Askerde komutanı

Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur.

Zümre, 41

GÜNÜN HADİSİ

Hikmetli söz, müminin yitiğidir. Onu nerede bulursa almaya en layıktır.

Tirmizi, İlim, 19.

TARİHTE BU HAFTA

*Elmalılı Hamdi Yazır'ın Vefatı(27 Mayıs 1942) *İstanbul'un Fethi'nin 550. yıl dönümü(29 Mayıs 1453) *Ayasofya'da ilk Cuma Namazı kılındı.(1 Haziran 1453)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI