Cevaplar.Org

MUHAKEMAT DERSLERİ-17

“Nasıl ki zaman-ı saadette ve selef-i sâlihîn zamanlarında hükümferma hak ve bürhan ve akıl ve meşveret olduklarından, şükûk ve şübehatın hükümleri olmaz idi. Kezalik görüyoruz ki: Fennin himmetiyle, zaman-ı halde filcümle,


Serkan Çakır

serkancakir82@hotmail.com

2021-03-23 08:34:34

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, 8. Mukaddime(devam)

İzah: Prof. Dr. Şener Dilek

*"Nasıl ki zaman-ı saadette ve selef-i sâlihîn zamanlarında hükümferma hak ve bürhan ve akıl ve meşveret olduklarından, şükûk ve şübehatın hükümleri olmaz idi. Kezalik görüyoruz ki: Fennin himmetiyle, zaman-ı halde filcümle, inşâallah istikbalde bitamamihi hükümferma kuvvete bedel hak ve safsataya bedel bürhan ve tab'a bedel akıl ve hevaya bedel hüda ve taassuba bedel metanet ve garaza bedel hamiyet ve müyulat-ı nefsaniyeye bedel temayülat-ı ukûl ve hissiyata bedel efkâr olacaklardır; karn-ı evvel ve sâni ve sâlis'teki gibi ve beşinci karn'a kadar filcümle olduğu gibi. Beşinci asırdan şimdiye kadar kuvvet hakkı mağlub eylemiş idi."(Muhakemat, s.37)

İfade edilen cümlenin derinliğine bakınız.. Ne diyor; "Efkarın saltanatı", yani fikirlerin saltanatı.. Enteresan bir cümle. Bir cemiyette fikirlerin saltanatı olsa, yani oturmamız, kalkmamız, projemiz, amellerimiz, hissiyatımız, bakışımız, ufkumuz hep Kur'an'ın getirdiği ölçü, mizan-ı şeriatın vaaz ettiği ölçü içerisinde akılla, hüccetle, delille hükmetse, işte bakın İslamiyet'in güzelliği kendini gösteriyor. Efkâr saltanat sürdüğü zaman evham ve hayaller gidecek, hakikat-i Kur'aniyenin güneşi pertev efşan olacak. Biz hakkı ve hakikati tam terennüm eder akıl, mantık, muhakeme ile İslamiyet'in güzelliğini sergilersek, hatta gâvurlar dahi İslamiyet'in nurundan istifade ederler. Niye? İnsaniyet alakadarlığı ile. Fikirlerin meşvereti "benim anladığım budur" diye değil, meşveretin matlubu nedir, fikirler içerisinde en güzelini, en faydalısını, en doğrusunu, maslahata en mutabıkını bulmak ve seçmektir.

Bazı olur ki, bir fikir güzel olur, ama tatbiki imkânsız olur. Tatbiki imkânsız ama nefsül emirde güzel, fakat fiiliyatta mümkün değil, onu zorlarsan cemaati dağıtırsın. Mesela ben Risalede okudum; Tavus-u Yemeni gibi zatlar altmış sene yatsı abdesti ile sabah namazını kılmışlar, İmam-ı azam kırk sene hakeza.. Şimdi karar aldık; "bu mübarek geceyi milat aldık, bir dahaki mübarek geceye kadar itibar edelim gece uyumak yok. Güzel, kemal de.. fakat ikinci, üçüncü gün cemaat dökülür. Önde bir imam arkada sen, ben, bizim oğlan kalır. Diğerleri ne oldu, onlar ise savruldu, çekti gitti. Maksat ne? Meslekler, meşrepler, bürhan-ı katı üzerine müesses olacak. Hakikat tagyir olmaz, hakikat değişmez, hakikat yıpranmaz, hakikat eskimez. Altın yıpranır mı? Değerini kaybeder mi, toprak altında çürür mü, çürümez. Hakikat altın gibidir. Mesleğini meşrebini, tarzını hak ve hakikat üzerine kuracaksın. O zaman senin mesleğin en rasih, en sağlam, en raşid bir meslek ve meşrep olur. Eğer biz doğru İslâmiyet'i ve İslâmiyet'e layık doğruluğu ifademizde ve fiillerimizde gösterirsek hiçbir batıl mantık bu millete hulul edemez.

*"Ey ihvan-ı müslimîn!.. Hal, lisan-ı hal ile bize beşaret veriyor ki: Sırr-ı قَدْ جَاءَ الْحَقُّ وَ زَهَقَ الْبَاطِلُ boynunu kaldırmış, el ile istikbale işaret edip, yüksek ses ile ilân ediyor ki: Dehre ve tabayi'-i beşere, damen-i kıyamete kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i kevnde adalet-i ezeliyenin tecelli ve timsali olan hakikat-ı İslâmiyettir ki, asıl insaniyet-i kübra denilen şey odur."(Muhakemat, s.38)

Dehr asra, beşerin tab-ı fıtratına bakıyor. Kıyametin eteği yani kıyamet kopuncaya kadar Kur'an'ın hakikatı, hakikat-ı İslamiyet eskimez. İslamiyet'in hakikati yıpranmaz, eskimez, paslanmaz. En büyük, güçlü, rasih hakikat, beşerin fıtratına, asrın mizacına muvafık ve mutabık hakikat; Kur'an-ı Azimüşşandır. Ayette ne diyor;

قَدْ جَاءَ الْحَقُّ وَ زَهَقَ الْبَاطِلُ

"muhakkak hak geldi, batıl zail oldu."(İsra: 17/81) Hak Allah'tan gelir, hakikat Kur'an-ı azümüşşandır. Hakikatı hayatında fiilen yaşayan ve yansıtan Rasulullah aleyhissalatu vesselamdır. Demek İstikbalde şu hakikati Kur'aniye beşerin âlemine, kalbine, nefsine, hayati içtimaiyesine dahi hükmedecektir. Hakikat-ı Kur'aniyenin kudsiyet ve lemaatı ile en büyük insaniyet İslamiyet'tir.

Üstad hazretleri ne diyor; "kâinat ne kadar güzel. Kâinatta tezyin var, inayet var, rızık ve iaşe var. Hayatın tanzim ve tedbirine medar bir hallakiyet var. Yani her şey bir manada insan için kesilmiş ve biçilmiş her şey insanın hayatının devamına ve istikrarına beka ve lezzetine medar kâinatta bir tedbir ve rububiyet bir tasarruf var. Şimdi kâinat ne kadar güzel, kâinattaki güzellik bir güzelden geliyor. Güzel olan kimdir, bedi olan kimdir, Allah'tır celle celaluhu. Kâinat ne kadar güzelse kelamı ilahi de, o da güzeldir. O kadar hakikattar, o kadar manidar ve canlıdır.

Burada şu noktayı dikkate almak lazımdır; Cenabı Hakk'ın iki kanunu var; biri kevni kâinatta cari olan kanun ki, buna sünnetullah, adetullah diyoruz. Güneş ne kadar latif, ne kadar güzel. Bakın bu kanunlar hiç eskiyor mu, hayır. Ne kadar güzel. Sünnetullah kaidelerine göre hayatın kayyum değerlerinden biri güneş, yüz sene, beş yüz sene önce ne kadar faydalı ise, bugün de öyle. Belki bugün güneşten daha fazla istifade ediyoruz. Allah suyu yarattı; dün su hayattır, bugün de, yarın da. Geçen sene kiraz geldi, baharda yedik mi, yedik. Beş yüz sene önce dedelerimiz de yedi mi, yedi. Bakınız Allah'ın kanunları yıpranmıyor, eskimiyor. Niteliğini ve vasfını zayi etmiyor. Sünnetullah kanunları hayatın devamına ve bekasına kuvvet veriyor. Kâinattaki bütün bu kanunlar ne kadar hikmete medar, ne kadar güzelse, Allah'ın şeriatı da öyledir. İnsanı, kâmil yapmak için o insanın sözü söz, özü öz, gözü göz olsun diye gelmiş. Hakiki insaniyet İslamiyet olan hakikat-ı İslamiyet'tir. Bazı ideolojiler vardır ki, cemiyette pompalanır, abartılır, hakkı batıl, batılı hak göstermeye çalışır. Mesela komünizm. Komünizm beşere ne getireceğini vaad etti? Saadet. Peki, ne oldu? Milyonlarca insanı katl etti. Adalet getireceğim dedi, zulüm etti ve sonunda fıtrata muhalif olduğu için, yıkıldı ve parçalandı.

Kur'an'daki güzellik ideolojik bir güzellik değil, fiili ve tarihi vakıa. İşte asr-ı saadeti, görmeyenlerin gözüne sokmak lazım. Asr- saadetten önce insanlara bakın; vahşetin, karanlığın, zulmün, sefahatin her türlü pisliğin içindeydiler. Ama Kur'an-ı Kerim geldi ve her şey öyle bir değişti ki, o vahşetten tüm asırlara örnek kutup yıldızı insanları insanlığa, beşerin tarihine nakş etti. Tarih boyunca insanlar saadeti aramış, şu anda da arıyor.

Şöyle bir tasnif yaptığımız zaman; insanların bir kısmı sarhoş. Sarhoşluğun da çok tabakatı var. Hazret-i Ali buyurmuş ki; "insanlar sadece içki içmekle sarhoş olmaz." Çok şey insanı sarhoş eder; para, makam, rütbe, şöhret, siyaset, enaniyet ve buna benzer çok şey sarhoş eder mi eder. Tarih boyunca sadece saadet ve süruru aramış, bataklığa düşmüş, girmiş ve çıkamamış. Kumarda, şöhrette, sefahatte aramış süruru, bulamamış ve bulamayacak, zira bunların hiçbirisinde saadet yok. Bunlardaki saadet sathi ve suri, muvakkat ve kayıtlı. Şarta tabi; üç beş gün. Gerçek saadet imanın içindedir. İşte Kur'an-ı Kerim; saadeti onda, Kur'an'da ara. Ayette buyurulduğu gibi;

أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

 "Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Rad: 13/28)

İtminanın yolu hakikat-i Kuraniyeye tam mukabil olmak ve nefsinde yaşatmaktır

*"İnsaniyet-i suğra denilen mehasin-i medeniyet, onun mukaddemesidir. Görülmüyor mu ki: Telahuktan neş'et eden tenevvür-ü efkâr ile toprağa benzeyen evham ve hayalâtı hakaik-i İslâmiyenin omuzu üzerinde hafifleştirmiştir. Bu hal gösteriyor ki: Nücum-u sema-yı hidayet olan o hakaik tamamen inkişaf ve tele'lü' ve lem'a-nisar olacaktır. عَلَى رَغْمِ اُنُوفِ اْلاَعْدَاءِ (Muhakemat, s. 38)

İnsaniyeti kübra İslamiyet. Peki, medeniyetin sefahatları ve ahlaksızlığı var. Ama medeniyetin eliyle gelen bir kısım güzellikler de var mı, var. O güzellikler; medeni olmak, insani değerler taşımak. İnsani değerler İslami değerlerin mukaddemesidir, öncüsüdür. Bir cemiyette insani değerler inkişaf ederse, onlar bir altyapı olur, onun üzerine İslami değerler daha mükemmel oturur. Dolayısıyla insaniyet-i suğra (küçük insaniyet) medeniyetin mehasinleri.

Buradan şu çıkıyor; bakıyorsunuz bir yerde vahşet, diğer bir yerde taassup var, kan davası var. Bu cehalet, ilimle izale olsa, insanlar arasında insan şahsiyetine itibar edecek standart ölçüler konulsa.. Mesela bunu ne yapıyor, kanunlar yapıyor. İnsan bir cihette köyden geliyor, biraz daha şehirde medenileşiyor. İnsan hukukuna, insan şahsiyetine riayet, hukuk-u ammeye riayet manasında cemiyette bazı taşlar olsa, bu taşlar İslamiyet'in gelmesine mukaddimedir ve öncüsüdür.

Mesela meşveret fikirlerin birbirine kuvvet vermesidir. Meşveret ortak akıldır en güzeli en iyiye, en mükemmele ulaşmak için fikirlerin bir araya gelmesidir. Bir de fikirlerin nurlanması, ziyalanması, aydınlanması ile hakikat-ı İslamiyenin üstünde toprakvari evham ve hayalatın süpürülmesi var. Şurada kıymetli bir elmas madenler var ama üzerinde toprak var. Bu madenin izale edilmesi için sırtındaki toprağın alınması lazım. Demek cemiyeti İslam'da evham diğeri de hayalat olmak üzere bir kısım topraklar var. Fikirlerin inkişafı ile meşveret ile insanların aydınlanması ile hakikat-ı İslamiye mücevheratı üzerindeki bu topraklar gidecek.

Bizi ecdadımızdan kadim Osmanlı kültürümüzden kopardılar ve İslamiyet'i tezyif ve tahkir manasında dehşetli bir propaganda yaptılar; "Kur'an geldiği zaman hırsızın elini kesilecek!" Kur'an'ın binlerce ahkâmı, envarı, ahlaka medar güzelliklerini görmüyor. Asr-ı Saadette eli kesinleler kaç kişi? On parmaktan daha az..

Erzurum'da yüz sene önce nüfus yüz binin üzerinde. Bir tane kadı ve iki tane görevli, iki kişi mahkeme heyeti, bu kadar kişi sabahtan akşama kadar kahve içiyorlar. Suçlu yok, niye? Ama bugün Mobese kameraları günde yüz tane hırsızı yakalıyor. İslamiyet'in ahkâmındaki güzelliğe bakın; elini attığın adamın kasasında para çalacaksın, imanı varsa alamaz, zira kul hakkı. Kul hakkı ahirette en ağır haklardan birisidir. İmanı varsa elini kasaya sokamaz, imanı yoksa üç kuruşluk para için elin gidecek. Elin mi gitsin paran mı gitsin, bakın nasıl durduruyor. Füruat ile ilgili bir meseleyi öyle zanla, evhamla öyle büyütüyorlar ki.

Yıllar önce sohbet ediyorduk, polisler bastılar. Erzurum da besmelenin sırlarını okuyoruz. Bir polis şefi bana dedi ki; "hocam, Allah size fırsat vermesin." Ne demek istiyorsunuz manasında tecahül arifane dedim ki; "ya komiser bey, Allah bize fırsat verse biz ne yaparız?" Bu normal polis olsa bir şey demem, bu siyasi polis, işin uzmanı. "Hocam" dedi, "Allah size fırsat verse var ya, evet siz bizi boğazımızdan kesersiniz." Şimdi öyle bir evhamla insanları öyle bir noktaya getirdiler ki, adam namazını kılıyor, cumaya gidiyor. Yan cebinde de meşhur gazeteler var, diyor ki "ya Rabbi, Müslümanları şeriatın şerrinden koru!" Ya şeriat nedir, Kur'an'dır, İslam'dır, namazdır, ahlak ve fazilettir. Evham ve hayalat ile İslamiyet'in üstünü külle örttüler. Ama hakikat-ı Kur'aniye nurları ile bu küller dağıldı ve gittikçe dağılıyor. Bir de bize düşen vazife İslamiyet'in güzelliğini hayatında fiilen teşhir etmektir. İslamiyet'te tebliğ önemli, ama temsil tebliğden ötedir. İslamiyet'in ahlak, fazilet, amel güzelliğini hayatında fiilen sergilemek. İnşallah temsil manası bizde inkişaf ettikçe hayal ve evham dağılacak, hakikat-ı Kur'aniyenin elmasları ortaya çıkacak…

Bu kadar kötülemeye rağmen en hızlı ve fazla inkişaf eden din İslamiyet'tir. Efendimiz aleyhissalatu vesselamdan bu yana hiçbir Müslüman başka bir dine girmemiş.. Tahkikle muhakeme ile İslamiyet'i bırakıp başka dine giren yoktur. Aksine diğer dinlerden İslamiyet'e giren çoktur.

Demek üstümüzden evham ve hayalat sıfatlarını atacağız. Demek Müslüman korkutucu olmayacak. Bir zaman bir grup Müslüman üniversite camiinde görmüştüm. Üniversite camiinde namaz kılıyorum, üzerlerinde askeri bir parke, manto giymişler. İmamın arkasında namaz kılmıyorlar, niye, devletten maaş alıyorlar, hâşâ kafir olmuşla! Millet namaz kılıyor, selam veriyor, onlar orada bekliyor. Sonra namaza duruyorlar ama öyle sert ve haşin, sanki gavura karşı izzet-i İslamiyeyi temsil ediyor; yüzü, gözü katı.. 

Bir gün birisini aldılar, getirdiler. Ders okuyoruz, tam ders esnasında elini kaldırdı Maide Suresi 44. ayet-i kerimesini, "Allah'ın hükmüyle hükmetmeyen kafirlerin ta kendisidir"i bir de suçlayıcı şekilde okudu. Dedim; "Allah'ın hükmünün çok cihet ve cephesi vardır. Mesela Kur'an'da Cenab-ı Hak gıybeti yasaklıyor, gözünü koruyacaksın, haramdır. Bunlar Allah'ın ahkamı değil mi, evet. Peki şimdi bugün ruyi zeminde gıybet yapmayan var mı, yok. Gözün harama kaydı; şimdi bu ayetin hükmüne göre senin durumun ne? Sen şimdiye kadar günah işledin mi, işlemedin mi? Durdu, "işledim" derse kafir olacak, kendi anlayışına göre "işlemedim" dedi. Ben de daha ezmemek için "ulan, şimdiye kadar işlemedinse bu yalan lafzınla işledin, kalk defol !!!" dedim. 

Ayet-i kelime var, "insanları Allah yoluna iyilik ve güzellikle çağır onlarla en güzel şekilde mücadele et."(Nahl; 16/125) Cenab-ı Hak Hz.Musa aleyhisselamı firavuna gönderiyor, git onunla yumuşak konuş, el verir ki, belki döner" (Taha: 20/44) buyuruyor. Bakınız bu firavun. Peygamberimiz aleyhisselatu vesselam Uhud savaşından sonra elli küsür sahabe şehit oldu ve Peygamberimiz aleyhisselatu vesselam kızabilirdi ve hakkı vardı ama yapmadı. Ayette "sen onlara sert davransaydın etrafındakiler dağılırdı"(Âl-i İmran; 3/159) buyurdu.

Efendimizin aleyhisselatu vesselamın etrafında kimler var, ümmetin en büyükleri sahabeler. Bu asırda İslamiyeti tebliğ husunda insanlar köşe taşı gibi, sert kılınç gibi değil, kavl-i leyyin ile, muhatabı tezyif ve tahkir etmek değil insanı kazanmakla, bu da yumuşak üslupla olur.

Şeriat-ı İslamiye ilgi ve alaka üzerinde çok dikkatle durmaktadır. Şefkatin meyvesi büyüktür. Yaşanmış bir misal vermek isterim; bir cami imamı kardeşimiz vazife yaptığı camiye geliş gidiş yolu üzerinde bir büfe işleten, fakat müskirat satan bir büfenin önünden sürekli vazife yaptığı camiye gidip geliyor. En az günde üç gidiş, üç gelişle altı defa bu hocaefendi bazı vakitler kapalı olsa da, günün bazı vakitlerinde açık olan o büfenin önünden geçerken hocaefendi "ben şefkat-i İslamiye cihetinden bu adama acıdım, bu adam böyle giderse ahiretini, akıbetini perişan edecek, ben bu kardeşimizle bir münasebet kurmam gerekiyor" diyor ve başlıyor işe. Diyor ki; "İlk olarak o büfeci benim imam olduğumu bildiği için, gelip geçerken elimi kaldırıp selam veriyorum, ama selamıma karşı sırtını dönüyordu. Bir iki defa selamıma karşı aynı tavırla cevap vermişti. Bir gün öyle bir an oldu ki, adeta artık sırtını dönecek hal kalmadı ve bu seferki selamıma ve aleykümselam diyerek cevab verdi. Bir bağ attık, elhamdülillah dedim. Ondan sonra gide gele, selamlaşmamız devam ede ede, bir gün; "beni affet, şimdi sen bana bir şey söyle, ben onu yapayım, ben de bir rahatlıyayım" dedi. O böyle deyince ben de; "ben namaza gidiyorum, birinci safta bir yer boş. Ne olur, sen gel o boşluğu doldur" deyince adam başladı ağlamaya; "ben kim, namaz kim" dedi. Sonra o adam geldi, safı doldurdu, içkiyi bıraktı ve şimdi beş vakit namazda, safını dolduruyor. İlgi, şefkat, ondaki vehim ve vesveseyi izale edecek tarzda İslamiyetin güzelliğini fiilen sergilememiz lazım. Bu sergilenirse, o zaman hakikat-ı İslamiyenin üzerindeki külleri temizlemiş olursun.

Bu hal gösteriyor ki hidayet semasının yıldızları olan o hakikatler tamamen inkişaf edecek parlayacak, lemean edecek. Kalb-i külli, vicdan-ı umumi de bu feyiz ve nurdan istifade istifaze edecek inşaallah .Din düşmanlarının rağmına olarak, hakikat-ı Kur'aniye sema-yı istikbalde apaçık zuhur edecek.

"Eğer istersen istikbal içine gir, bak! Hakikatlerin meydanında hikmetin taht-ı nezaret ve murakabesinde teslis içinde tevhidi arayanlar, safsata ederek asıl tevhid-i mahz ve itikad-ı kâmil ve akl-ı selim kabul ettiği akide-i hak ile mücehhez ve seyf-i bürhan ile mütekallid olanlarla mübareze ve muharebe ederse; nasıl birden mağlub ve münhezim oluyor..."(Muhakemat, s.38)

İslamiyet'in bütün hükümlerinde hikmet var, abes değil. Hilkatte abes var mı, yok Allah'ın ahkâmı da fıtrata mutabıktır. Mesela bir insan dinden, İslamiyet'ten ırak, ona sorsak; "İslamiyet neyi emrediyor?" Diyecek ki; "hırsızlık yapmayacaksın, içki içmeyeceksin, adam öldürmeyeceksin, milletin namusuna, malına, mülküne, tecavüz etmeyeceksin. Tek bir Allah'ın vahdetini kabul edeceksin" 

Şimdi İslamiyet'in emirlerine bir de yasaklarına bakın, ne kadar güzel. Kâmil bir mümin, müstakim bir mümin Kur'an ahkâmını hayatında fiilen yaşamış olsa hayatı Cennet hayatının paketlenmiş bir tatbikatıdır. Hristiyanlık teslis içinde..Beşer teslisten tevhide girecek. Kur'an-ı Kerim'de ayet var, bütün hristiyanların felsefesini yırtıp parçalıyor; belagattan, mantıktan, muhakemeden anlayanlar için bir ayet kâfi. Bakın sözden anlamak ne büyük bir nimet, kelamı anlamak ve kelama muhatap olmak Ayette; "İsa ve Meryem yemek yerlerdi"(Maide; 5/75) ifadesi geçer. Kelamın büyüklüğüne bak, nasıl bir hüccet, nasıl bir delil. Yemek yiyen, yediğini dört beş saat sonra döker. Kim olursa olsun, yediğini döker. Yediğini döken, yediğini kirleten ilah olur mu, olmaz, bitti. Akıldan, mantıktan muhakemeden anlayanlar için bu iş bitmiştir. Teslisten sıyrılıp tevhidi arayanlar da en sonunda kapıyı çalacak, hakikat-i bulacaklar. Arayan bulur, bulanlar da arayanlardır. Peygamberimiz buyuruyor ki; "İsa gelecek, şeriatımla amel edecek."(Buhari, Mezâlim: 31; Büyû': 102; Müslim, Îmân: 242, 343; İbni Mâce, Fiten: 33.) Akl-ı selimle geliyor, Kur'an'a tabi oluyor...

"Kur'an'ın üslûb-u hakîmanesine yemin ederim ki: Nasara'yı ve emsalini havalandırarak dalalet derelerine atan, yalnız aklı azl ve bürhanı tard ve ruhbanı taklid etmektir. Hem de İslâmiyeti daima tecelli ve inbisat-ı efkâr nisbetinde hakaiki inkişaf ettiren, yalnız İslâmiyetin hakikat üzerinde olan teessüs ve bürhan ile takallüdü ve akıl ile meşvereti ve taht-ı hakikat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desatirine mutabakat ve muhakâtıdır. Acaba görülmüyor: Âyâtın ekser fevatih ve havatiminde nev'-i beşeri vicdana havale ve aklın istişaresine hamlettiriyor. Diyor: اَفَلاَ يَنْظُرُونَ ve فَانْظُرُوا ve اَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ve اَفَلاَ يَتَذَكَّرُونَ ve تَفَكَّرُوا ve مَا يَشْعُرُونَ ve يَعْقِلُونَ ve مَايَعْقِلُونَ ve يَعْلَمُونَ ve فَاعْتَبِرُوا يَا اُولِى اْلاَلْبَابِ

Ben dahi derim:

فَاعْتَبِرُوا يَا اُولِى اْلاَلْبَابِ

Hâtime

فَاعْتَبِرُوا يَا اُولِى اْلاَلْبَابِ

Zahirden ubûr ediniz! Hakikat sizi bekliyor. Fakat gördüğünüz vakit incitmeyiniz. Esah ve lâzım...(Muhakemat, s. 39)

Kur'anın üstüne yemin ederim ki, Hristiyan dünyasının safsatası aklı az etmişler bürhanı tard etmişler. Ruhbanın, papazların arkasından körü körüne gitmişler. Kör bir taklit. Bürhan kılıncı ile İslamiyet delil ve hüccetle esaslarını tesis etmiş. İslamiyet akılla meşveret emrediyor. Aklı olmayanın dini yoktur, olmaz. İnsan aklı ile Allah'a muhataptır. Akıl giderse insan teklife mukabil olmaz . Bir katır insanı tekmelese ve öldürse dünyanın hiçbir yerinde katır mahkemesi yoktur ve ceza verilmez ve hapse atılmaz.

Ezel ve Ebed sultanının kelamıdır Kur'an-ı Kerim ve böyle bakacaksın. İnsanların görmesi mahdut, işitmesi mahdut. Buradan Trakya'daki sesi işitebilir misin, buradan Ankara'yı görebilir misin? Akıl da öyle. İnsanların görmesi hudutlu, işitmesi hudutlu, muhakemesi ve mantığı hudutlu. Kayıtlı aklınla yaparsan senin kanunun da aklın kadar hudutlu olur. Ama Allah'ın kelamı, ahkamı ilm-i ezelden ebede her şeyi tutuyor. Sultan-ı ezel ve ebed olan Allah'ın kelamı beşerin fikri ideolojisinden bin derece, yüz bin derece mukaddes ve üstündür. İşte Müslüman Allah'ın ahkâmına tabi oluyor, vicdana havale, akılla istişare ediyor.

Bakınız ayetlerde insanı sürekli akıl etmeye havale ediyor. Düşünceyi terk ettiği zaman insaniyetin arşından düşüyor.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

MUHAKEMAT DERSLERİ-17

MUHAKEMAT DERSLERİ-17

“Nasıl ki zaman-ı saadette ve selef-i sâlihîn zamanlarında hükümferma hak ve bürhan ve ak

MUHAKEMAT DERSLERİ-16

MUHAKEMAT DERSLERİ-16

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, 8. Mukaddime(devam) İzah: Prof. Dr. Şener Dilek Hem de istibdad

MUHAKEMAT DERSLERİ-15

MUHAKEMAT DERSLERİ-15

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, 8. Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener Dilek Bu Mukaddimenin çok h

MUHAKEMAT DERSLERİ-14

MUHAKEMAT DERSLERİ-14

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, Yedinci Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener Dilek Bu mukaddimede d

MUHAKEMAT DERSLERİ-13

MUHAKEMAT DERSLERİ-13

Ders: Muhakemat, 6. Mukaddime, İşaret’ten devam İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *“Bu mukaddeme

MUHAKEMAT DERSLERİ-12

MUHAKEMAT DERSLERİ-12

Ders: Muhakemat Birinci Makale, Altıncı Mukaddeme İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *“Tefsirde mez

MUHAKEMAT DERSLERİ-11

MUHAKEMAT DERSLERİ-11

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, Beşinci Mukaddeme İzah: Prof. Dr. Şener Dilek “Mecaz, ilmi

MUHAKEMAT DERSLERİ-10

MUHAKEMAT DERSLERİ-10

Ders: Muhakemat Dersleri (10.Ders), Birinci Makale, Dördüncü Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener D

MUHAKEMAT DERSLERİ-9

MUHAKEMAT DERSLERİ-9

Ders: Muhakemat Dersleri (9.Ders), Birinci Makale, Üçüncü Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener Dil

MUHAKEMAT DERSLERİ-8

MUHAKEMAT DERSLERİ-8

Ders: Muhakemat Dersleri (8.Ders), Birinci Makale, İkinci Mukaddime’nin devamı İzah: Prof. Dr.

MUHAKEMAT DERSLERİ-7

MUHAKEMAT DERSLERİ-7

Ders: Muhakemat Dersleri (7.Ders), Birinci Makale, İkinci Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener Dilek

Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın

Münafikün, 10

GÜNÜN HADİSİ

Yapılan hayırdan (ma'ruf) hiçbir şeyi küçük bulup hakir görme, kardeşini güler yüzle karşılaman bile olsa (bunu ehemmiyetsiz görüp ihmal etme)

Müslim, Birr 144, (2626)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI