Cevaplar.Org

MUHAKEMAT DERSLERİ-13

Ders: Muhakemat, 6. Mukaddime, İşaret’ten devam İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *“Bu mukaddemenin üss-ül esası budur ki: Sâni'-i Zülcelal'in hilkat-i âlemde cari ve taksim-ül a'mal kaidesinden akan kanun-u tekemmül ve terakkide mündemiç olan rıza ve işaretinin imtisali farz iken, itaat tamam edilmemiştir.(Muhakemat, s. 30)


Serkan Çakır

serkancakir82@hotmail.com

2020-12-14 22:20:59

Ders: Muhakemat, 6. Mukaddime, İşaret'ten devam

İzah: Prof. Dr. Şener Dilek

*"Bu mukaddemenin üss-ül esası budur ki: Sâni'-i Zülcelal'in hilkat-i âlemde cari ve taksim-ül a'mal kaidesinden akan kanun-u tekemmül ve terakkide mündemiç olan rıza ve işaretinin imtisali farz iken, itaat tamam edilmemiştir.(Muhakemat, s. 30)

Taksim'ül a'mal, Allah'ın fıtratta vaz ettiği bir kanundur. Yani iş bölümü ve ihtisaslaşma olarak bunu anlamaktayız. Kanun-u tekemmül ve terakki için ne lazım? İşbölümü ve ihtisaslaşma lazım. Bir insan Milli Eğitim Bakanı olsa ve bir beyanat verse ki; "Türkiye'nin her şehrinde tıp fakültesi açacağız. Senede 100.000 tane doktor yetiştireceğiz. Üç sene içerisinde Türkiye'de her üç kişiye bir doktor düşecek." Ne doktoru peki bu, pratisyen doktor. Bakanlık gayret gösterdi, üç sene içerisinde Türkiye de 1 milyon pratisyen doktor yetiştirdi. Pratisyen hekim. Biraz mübalağa ile ifade etmek gerekirse, bir cihette pratisyen her şeyi bilir, hiç bir şeyden anlamaz. Türkiye'de 100.000 pratisyen doktor var şimdi, bu hekimlerin Türkiye'nin tıp problemini çözmeye ne ölçüde katkısı olabilir? Düşünelim biraz. Gözden ameliyat olunacak, pratisyen gözden anlamaz. Öbürü beyinden ameliyat olacak, beyin cerrahı yok. Tıpta 80-90 tane uzmanlık sahası var. Siz bunların bütününü pratisyenlerin insafına bırakırsanız, siz tıp ilmine ciddi manada fayda sağlamazsınız. Uzman lazım. İşi ehline tevdi etmek lazım. Uzmanlık sahası İslam dininde de farz-ı kifayedir. Yani ümmetin ihtiyacına cevap verecek kadar doktor farz-ı kifayedir. Sadece sağlık memuru yetiştirirseniz olur mu, olmaz. Fenler ve sanayiler farz-ı kifayedir. Ümmetin ihtiyacına cevap verecek kadar o sahada uzman yetiştirmek farz-ı kifayedir. Yetiştirilmezse, bütün ümmet manen mesul olur.

*"Kaide-i taksim-ül a'mali muktezi olan hikmet-i İlahiyenin dest-i inayetiyle beşerin mahiyetinde ekmiş olduğu istidadat ve müyulatla şeriat-ı hilkatin farz-ül kifayesi hükmünde olan fünun ve sanayiin edasına bir emr-i manevî vermişken..Muhakemat (s. 30)

Bir adamın bir sahada istidadı ve kabiliyeti varsa, onun şevkini söndürmeden o kabiliyeti istihdam etmek elzemdir. İslamiyet iki şeye ölçü koymamıştır: Biri ilim. İlimde ölçü yok, son nefese kadar. Okudun, bitirdin, tamam mı, hayır. Tamam yok, doğuştan ta mezara kadar ilim tahsil edilecek. Ben bu ilmi bitirdim, hallettim, tamam diyemezsin. Son nefese kadar ilim. İlimde kayıt yok. İkincisi de meşru kazançta helal olmak kaydıyla kayıt yok. Helal olma kaydıyla bir günde trilyonda kazanabilirsin.

"sû'-i istimalimiz ile o istidaddan tevellüd eden meyle kuvvet ve meded verici olan şevki bu hırs-ı kâzib ve şu re's-i riya olan meyl-üt tefevvuk ile zayi' edip söndürdük."(Muhakemat, s.30) 

Bir insanın istidadı var, meyli var, kabiliyeti var ve onu o sahaya çıkarmaya çalışıyor sen onun şevkini kırmayacaksın. Peki, ne oldu? Şevki öldürdük. 

Bir de üstünlük meyli var, o da rekabeti netice verip, o kabiliyetin önünü kesiyor ve 'sadece ben varım, bir numara benim' psikolojisi ortaya çıkıyor. Böyle bir tavır, istidadları engelliyor ve inkişaf etmesine fırsat bırakmıyor. Tıpta, elektronikte rekabet devri başlıyor, beş on sene sonra belki doktorlar ameliyat yapmayacak onların yerine robotlar ameliyat yapacak. Robotlar kansız ameliyat yapıyor ve fevkalade bu teknik gelişiyor.

*"Elbette isyan eden, cehenneme müstehak olur. Biz de bu hilkat denilen şeriat-ı fıtriyenin evamirine imtisal edemediğimizden cehennem-i cehl ile muazzeb olduk. Bu azabdan bizi kurtaracak, taksim-ül a'mal kanunuyla amel etmektir. (Muhakemat, s. 30 )

Bir kişi, kürsüsü var, profesör. Ona üniversite rektörü diyor ki; "şu kişileri Amerika'ya gönderelim, robot tekniğini öğrenip gelsinler ve eğitim versinler hizmet etsinler." Hemen üstünlük meyli devreye giriyor ve diyor ki; "ben altmış yaşına geldim, robotla ameliyat yapamadım. Bunlar dört sene sonra gelirse, hepsi bana hoca kesilir, ben de robottan anlamıyorum, benim makamım sarsılır ve itibarım kaybolur gider. Bunların önünü kesmek, engellemek lazım." 

Biri şevki söndürmek. Biri de ekâbirlik olan enaniyet ve gurur. Bu iki tavır ihtisaslaşmanın önündeki iki dehşetli engeldir. Adam çığ, kıvamsız ve hamiyetten mahrum… Kendi maharetinin fevkinde maharet istemiyor; "Gel çalış, ama beni sakın geçme!"diyor. Bu sıkıntı dini hizmetlerde de olmaz mı, olur olur, bal gibi olur. 

İhtisaslaşma bir sünnetullah kanunudur, buna isyan eden cehalet cehennemine dâhil olur. Batı niye ileri gitti, İslam âlemi niye geri kaldı? Bunu düşünmek zorundayız.

Yapılacak en önemli bir adım, insanlardaki o meyil ve istidadı, şevki de uyandırıp, onları o kanallara sokacak altyapıları tanzim, tesis ve tekmil etmektir.

Tahakkümle, enaniyetle, hazımsızlıkla ve rekabetle onların önünü kesmezsek, o istidat ve kabiliyetlerin intişarı hem ümmetin, hem hayatın, hem cemiyetin tashihine ve tekmiline kuvvet verecektir.

Onlara zemin hazırlamadığımız, şeriat-ı fıtriyenin istediği o manaya tam hizmet edemediğimiz için, bu muhalefetin fiili tokadını yedik ve şu anda da dünyada yiyoruz. Bu azaptan bizi kurtaracak taksim'ul âmâldir, işbölümü ve ihtisaslaşmadır.

İhtisaslaşma şimdi bütün dünyanın gündeminde. Amerika'dan bir kimya profesörü, dünya çapında bir profesör, üniversiteye gelmişti. Kırk senedir hücre üzerinde çalışıyormuş. Kaba manada, zihne yaklaştırmak için hücreyi bir dikdörtgen gibi düşünelim. Bu dikdörtgenin üstünde bir kanal var. Adam kırk senedir bu kanal üzerine çalışmış, bu sahada bir numara uzman. Şimdi bizdeki kimya profesörlerinden birisi parmak kaldırmış, demiş; "Hocam, şu kanallar çok güzel, şöyle şöyle dinledik istifade ettik. Ama onun simetrisi olarak tam altında bir kanal var. Onun hakkında da bize bilgi verir misiniz?" Adam kaşlarını çatmış, ciddi bir şekilde; "özür dilerim, o alttaki kanal benim uzmanlık saham değil" demiş.

Amerika'da bir gazeteci İngiltere'ye uğruyor. İngiltere'den de Türkiye geliyor. İngiltere'de bir büroda çalışan bir iş adamının hizmetçisi, müstahdemiyle bir röportaj yapıyor. Müstahdeme soruyor; "senin bu bürodaki görevin ne?" O da:"Sabah yedide gelirim, patronun piposunu temizlerim, sıcak suyunu, kahvesini hazırlarım. Masayı siler, tertip ederim." Diyor Yapacağı işleri tek tek sıralıyor. Gazeteci gerekli cevapları aldıktan sonra müstahdeme şöyle bir soru yöneltiyor: "İngiltere'de Başbakan olsaydınız, ne yapardınız?" Adam diyor ki; "bu soruya ilk defa muhatap oluyorum, hiçbir cevap veremeyeceğim, hiç böyle bir şey düşünmemiştim." Gazeteci "tamam" diyor, anketi bitiriyor. 

Oradan Türkiye'ye geliyor ve bir iş adamının müstahdemini çağırıyor. Ona "Senin işin ne?" diye soruyor. Müstahdem "Şöyle yaparım, böyle yaparım" diyor ama doğru dürüst ne yapacağını da bilmiyor, nasıl yapacağını da bilmiyor.

Hadis- i Şerif'te var ki Efendimiz aleyhissalatu vesselam; "Allah işini güzel yapanı sever" buyurmuş. Gazeteci bakıyor; bu adamın doğru dürüst iş tanzimi yok, çizelgesi yok, ne iş yapacağını bilmiyor. İşinde lakayt ve laubali ve ehliyetsiz…

İkinci soruya sıra geliyor; "Türkiye'de başbakan olsaydın ne yapardın?" Adam başlıyor; Milli Eğitimden, hazineden, ekonomiden, tarımdan, ticaretten, dünya siyasetinden. Gazeteci diyor ki; "şimdi anladım, sizin niçin geri kaldığınızı..."

*"Bu azabdan bizi kurtaracak, taksim-ül a'mal kanunuyla amel etmektir. Zira seleflerimiz taksim-ül a'malin ameli ile cinan-ı ulûma dâhil olmuşlardır(Muhakemat, s. 30)

Problemler kendi sahasında uzmanlaşılarak çözülür. Küçük daire de büyük vazifeler, büyük daire de küçük vazifeler var, o da ara sıra ve çoğu da sana terettüp etmiyor. Cehaleti cehenneme teşbih etti, ilmi de cennete teşbih etti. Seleflerimiz taksimul amal ile bunu çözmüş. Cehennem ortasından cennetin firdevsi keyfiyetine yürümenin yolu ilimde, terakkide uzmanlaşmak; ehliyetli, dirayetli, mümtaz ve mümeyyiz kabiliyetli insanları yetiştirmek ve İslam'ın güzelliğini ilmi ile ameli ile hayatı ile, cehd ve gayreti ile maharetiyle sergileyen insanlarla biz cehalet cehenneminden ilmin cennetine ulaşabiliriz…

Hatime

Bir gayr-ı müslim yalnız mescide girmekle müslüman olmasına kâfi olmadığı gibi (Muhakemat, s. 30)

Burada bir kaide koyuyor; bir gayr-i müslim camiye girmekle Müslüman olur mu, olmaz. Tefsir kitaplarına giren tefsir değil, ayetin meali, manası, manasının tabakası değil, hariçteki malumat. Bu malumat coğrafyaya, tarih, biyoloji, tıbbi ilimlere dair olabilir. Bu malumatlar tefsire girmiş ise, o malumat tefsirden sayılmaz, o malumattaki eksiklik, noksanlık ve yanlışta tefsirin özelliğini tebdil ve tağyir etmez. Üstad burada da ikaz ediyor.

"tefsirin veya şeriatın kitablarına, hikmet veya coğrafya veya tarih gibi bir fennin meselesi girmesiyle tefsir veya şeriat olamaz. Hem de bir müfessir veya fakîh mütehassıs olmak şartıyla, hükmü yalnız nefs-i şeriat ve tefsirde hüccettir. Yoksa tufeylî olarak izinsiz tefsir, şeriat kitablarına girmiş emirlerde hüccet değildir. Zira onlarda tufeylî olabilir. Nâkile itab yoktur. Evet, bir fende sözü hüccet olanın sair fenlerde nakil veya dava cihetiyle hükmünü hüccet tutmak, taksim-ül mehasin ve tefrik-ül mesaî olan kanun-u İlahîsine vech-i rıza göstermemek demektir.(Muhakemat, s. 30)

Bir zat tefsir de liyakatli ve dirayetli diyelim. Onun hükmü nerede geçerli? Ayeti aldı; Arapça gramer kaidelerine göre İslamiyet'in tefsirle ilgili, usulle ilgili kaideler, çerçevesinde o ayeti şerh ve izah ettiği zaman, ona bir şey denilmez. İzah ederken bir de açıklamaya ihtiyaç duyulan noktalarda müfessir coğrafya başvurmuş, tarihe başvurmuş, tarih ve coğrafyadaki fikirler eksik ve nakıs olsalar veya yüz, iki yüz sene sonra o tarih ve coğrafyanın söylediği sözler hakikaten mutabık olmasa, "o tefsir yanlıştır" diyemezsin. Yanlış coğrafyada, nakilde yanlışlık var. O ilimdeki yanlış oradadır, hâşâ ayetin içerisinde ve manalarında değildir. Bunu birbirinden ayırmak gerekiyor. Bir adam müfessirdir Arapçaya vukufiyeti vardır, dinde âlimdir. Ama Coğrafyada tufeylidir, malumat-i hariciyesi vardır. Tefsir de âlim olması onun illa coğrafya ve tarihte de âlim olması manasına gelmez, nakil ediyor. Mesela güneş sistemi üzerinde meşhur bir Batlamyus teorisi vardı. Yüzlerce yıl insanlar o nazariye üzerine gittiler. Daha sonra baktılar ki, bu doğru değilmiş. Müfessir o günkü manaya göre cevap vermiş.

Ben bir zaman bir tefsirde gördüm; Ayet-i kerimede şöyle buyruluyor;

وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ 

"Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner."(Yasin: 36/39)

Şimdi ayetteki hüküm neyse o haktır. Müfessir dipnot düşmüş, üç yüz sene evvel. O günkü insanlarda daha merak aver. Bilgi veriyor; "kamer dünyadan on defa daha büyüktür." Diyelim o müfessir beş yüz sene önce yaşamış. Beş yüz sene önceki coğrafya ilmine göre, o günkü coğrafyanın tarassut ve nazarına göre ay dünyadan büyükmüş, öyle zannetmişler. Bu müfessir de onu nakil etmiş. Nâkile itap yoktur, o günkü dünyada böyle diyor. Şimdi bu tefsire bakıp, "bu tefsir eksik, nâkıs ve noksan" diyemeyiz…

*"Hem de mantıkça müsellemdir ki: Hüküm, mevzu ile mahmulün yalnız vechün-mâ ile tasavvurlarını iktiza eder(Muhakemat, s. 31 )

Mantıkta dilbilgisi gramer kaidelerine göre mevzu ile mahmul ne demek? Mevzu bugünkü Türkçe de özne, mahmul ise yüklem. "İnsan natıktır" cümlesinde insan kelimesi özne, nâtık kelimesi ise yüklem. İnsan natıktır özne ile yüklem arasındaki ilişki içerisinde biz kelamı kabul ederiz. Onun dışında o kelama yüklenen manalar, o kelamın vaz edildiği mananın dışındadır. Sen tasavvurunla, sen tefekkürünle, değişik malumatınla onu açmışsın. O açılan mana ile özne ve yüklem arasında farklı fikir ve düşüncelerden ortaya bir şey çıkarmışsan, ondan dolayı o cümle itham altına giremez, alamazsın veya alınmaz. 

Vechi ma yani hangi mana için tahsis edilmişse o doğrudur. Demek "insan nâtıktır" cümlesinde vechi ma (tahsis manası) insan konuşan bir canlı olmasıdır. Hüküm özne ve yüklemin tahsis yönleri üzerinde verilebilir.

"Hem de mukarrerdir ki; âmm, hassa delalat-ı selâsenin hiçbirisi ile delalet etmez. (Muhakemat, s. 31) Mantıkta bir kaide-i umumi ki, delalet üç kısma ayrılır;

Delalet-i mutabıkiye, 

Delalet-i tazammuniye

Delalet-i iltizamiye.

Bir kelamın vaz' olunduğu manaya Delalet-i mutabıkiye deniyor.

Bir kelamın bir cüzüne delil olmasına delalet- i tazammuniye deniyor.

Bir kelamın lazımına da delalet-i iltizamiye deniyor. Umumi bir mana bu üçüne de delalet etmez diyor. 

Mesela Cenab-ı Hak Hz. Âdem ile Havva'ya Cennette bir ağacın meyvesini yasak ettiğini haber veriyor(Bakara: 2/35) Ama ağacın ne olduğunu haber vermiyor. Ağaç âmm(genel) bir ifadedir. Bu ağaç kayısı ağacı mı, elma ağacı mı, armut ağacı mı öyle bir sarahat yok ki senin vehmin ona onu giydirdi; kayısı, kiraz, elma vs dedi. Dolayısıyla Kur'an'da bir ayete ve yahut bir hadise baktığımız zaman Kur'an'da ki amm bir mana has bir mana içerisinde yorumlanamaz.. Bazı tefsirler ayeti kerimeyi izah ederken o günkü coğrafya o günkü mülahaza ile günkü ilim dünyası seviyesi içerisinde kelamın cüzlerini veya lazım manalarını tezekkür ve tefekkür etmişler. Ama bu tezekkür ve tefekküre kesin bir nazarla "bu budur" demek yanlıştır. 

*"Meselâ: Tefsir-i Beyzavî'de بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ olan âyetinde Ermeniye ve Azerbeycan Dağlarının mabeyninde olan teviline nazar-ı kat'î ile bakmak, en büyük mantıksızlıktır. Zira esasen nakildir. Hem de tayini Kur'an'ın medlûlü değildir. Tefsirden sayılmaz(Muhakemat, s. 31)

Kadı Beyzavi, Kehf Suresinde

 حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْماً لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلاً 

"(Zülkarneyn) Tâ iki sedd arasına vardığı vakit önlerinde bir kavm buldu ki hemen hemen söz anlayacak bir halde değil gibi idiler"(Kehf: 18/93) ayetindeki iki sed arası ve 96. Ayetteki "iki dağın arasını" ifadesini yorumlarken; "bundan murad Ermeni ve Azerbaycan dağları arasında kurulan seddir" diye bir rivayet nakletmiş. (Beydavi; Envaru't Te'vil Ve Esraru't Tenzil; Cilt, 2, s. 22) Hâlbuki ayette öyle bir şey yok ayette öyle bir hüküm yok. 

Şimdi bu tefsiri açıp, iki dağın arasını kendine göre vehim ediyorsun; iki dağın arası Azerbaycan ile Ermeni dağları deyip, buna nazari kati ile bakarsan yanlıştır. Çünkü kelam umumi olduğu zaman, o umumi mana içerisinde o has manayı kendi kafana göre yorumlayamazsın. Buranı neresi olduğunu ancak sahih bir rivayetle bilebiliriz ki o da yoktur. Zira esasen nakildir. Kuran bunu tayin etmemiş. Ayette iki dağın arası artı bir ifade olmuş olsaydı ya da Kur'an'da başka bir beyanda bunu şerh eden bir ayet olsaydı, biz bunu anlayabilirdik. Nitekim Kur'an'ın bir ayeti ile diğer bir ayetini şerh etmek mümkündür veya Peygamberimizin Aleyhissalatu Vesselam'ın bir hadisi varsa bu ayet hakkında hadisteki beyan nasıldır, bunlar delil ve hüccet olabilir. Ama Kur'an'da açık ve sarih bir mana yoksa mevzu ile ilgili sen onu bu kelamın lazımı, bu kelamın cüzü şeklinde yorumlarsan, o yorum hakikate mutabık olmayabilir. Tayini Kur'an medlulü olmadığı için tefsirden sayılmaz.

*"Zira o tevil, âyetin bir kaydının başka fenne istinaden bir teşrihidir"(Muhakemat, s. 31) Ayetin bir kaydını başka bir fenle, fennin şerhi ile fennin gözüyle izah ediyor. Üstat esas neticeye geldi. Tefsir de bugünkü ilim ve teknolojiye mutabık ve muvafık olmayan bazı ifadeleri görmüşsek, o ayetten değil, o tefsire daha sonradan o ilim vasfı ile şerh ve izah yapılmış ise, o hata oradan geliyor, müfessirin hatası değildir.

*"İşte asıl hakaik-i tefsir ve şeriat meydandadır. Yıldızlar gibi parlıyor."(Muhakemat, s. 31) Kur'an'ın ayetlerini al, bak, temaşa et. Onların hepsi haktır, hakikattir, fıtrata tam mutabıktır. O ayetlerde mübalağa yoktur. Hak olan Allah'ın kelamıdır, beyanıdır, lisanıdır. Dolayısıyla bir tefsir kitabında bu günkü fen, biyoloji, tıp ve diğer ilimlerin gözüyle yanlış bir şey varsa, o sonradan o ayet ile o fen arasındaki ilişkiden dolayı o günün ilim adamları tarafından ifadelerin çıkartılmasıdır. O aktarılmada bir noksanlık ve kusur varsa o kusur müfessirin kusuru değildir, onun zamanındaki coğrafyacıların, tarihçilerin o konudaki uzmanların noksanlığıdır.

"Hakaikteki vuzuh ve kuvvettir, benim gibi bir âcize cesaret veriyor. Ben de dava ederim: Tefsirin ve şeriatın ne kadar hakaik-i esasiyesi varsa birer birer nazar-ı tedkike getirilse, görülür ki; hakikatten çıkıp hikmet ile tartılıp hak olarak hakka munsarıftır. Ne kadar şübheli noktalar varsa; umumen cerbezeli zihinlerden çıkıp sonra da onlara karışmış. Kimin asl-ı hakikatlerine bir şübhesi varsa; işte meydan kendini izhar etsin!(Muhakemat, s.31)

Hani Üstad diyor ya; "Kur'an-ı Hakîm'in kuvvetiyle sizin dinsizleriniz dâhil olduğu halde, bütün Avrupa'ya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı imaniye ile onların fünun-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kal'alarını zîr ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını, hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah'ın tevfikiyle beni o mesleğimin bir mes'elesinden geri çeviremezler; inşâallah mağlub edemezler!.."(Mektubat, s.72)

Kur'an hakikatleri, düsturları şu güzel kâinatı yaratan Allah'ın kelam ve beyanıdır ve Kur'an fıtrata tam mutabıktır. Onun için ilim ne kadar terakki ettikçe, Kur'an o kadar gençleşiyor. Kur'an'ın bütün hükümleri tarevattardır, aynı sünnetullah kanunları gibi. Bakınız bahar geldi kiraz çıktı. Allah'ın kanunları ihtiyarlamaz. Bu sene yediğimiz kiraz güzel mi güzel. Geçen sene de yedik güzel. Yirmi sene önce de yedik, güzel. Babalarımız, dedelerimiz de yedi, güzel. Demek ki kiraz Cenabı Hakk'ın sünnetullah kanunu içerisinde bir meyve, bu kanun ihtiyarlanmıyor, niteliğini, özelliğini, vasfını kaybetmiyor. Her asırda taravettar, taze ve güzel. İşte sünnetullah kanunları nasıl eskimiyorsa, Kur'an ahkâmı da öyle eskimez, her zaman taravettardır, tâzedir, güzeldir, tam mutabıktır.

Dolayısıyla bu bizi şuraya götürüyor; demek ki; Kur'an'ın getirdiği ahkâma tam mutabık yaşarsak, fıtrat içerisinde insan-ı kâmil manasına yaklaşmış oluruz. 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Musa Boyacı, 2021-10-29 20:27:29

Allah razı olsun

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

MUHAKEMAT DERSLERİ-17

MUHAKEMAT DERSLERİ-17

“Nasıl ki zaman-ı saadette ve selef-i sâlihîn zamanlarında hükümferma hak ve bürhan ve ak

MUHAKEMAT DERSLERİ-16

MUHAKEMAT DERSLERİ-16

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, 8. Mukaddime(devam) İzah: Prof. Dr. Şener Dilek Hem de istibdad

MUHAKEMAT DERSLERİ-15

MUHAKEMAT DERSLERİ-15

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, 8. Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener Dilek Bu Mukaddimenin çok h

MUHAKEMAT DERSLERİ-14

MUHAKEMAT DERSLERİ-14

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, Yedinci Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener Dilek Bu mukaddimede d

MUHAKEMAT DERSLERİ-13

MUHAKEMAT DERSLERİ-13

Ders: Muhakemat, 6. Mukaddime, İşaret’ten devam İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *“Bu mukaddeme

MUHAKEMAT DERSLERİ-12

MUHAKEMAT DERSLERİ-12

Ders: Muhakemat Birinci Makale, Altıncı Mukaddeme İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *“Tefsirde mez

MUHAKEMAT DERSLERİ-11

MUHAKEMAT DERSLERİ-11

Ders: Muhakemat, Birinci Makale, Beşinci Mukaddeme İzah: Prof. Dr. Şener Dilek “Mecaz, ilmi

MUHAKEMAT DERSLERİ-10

MUHAKEMAT DERSLERİ-10

Ders: Muhakemat Dersleri (10.Ders), Birinci Makale, Dördüncü Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener D

MUHAKEMAT DERSLERİ-9

MUHAKEMAT DERSLERİ-9

Ders: Muhakemat Dersleri (9.Ders), Birinci Makale, Üçüncü Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener Dil

MUHAKEMAT DERSLERİ-8

MUHAKEMAT DERSLERİ-8

Ders: Muhakemat Dersleri (8.Ders), Birinci Makale, İkinci Mukaddime’nin devamı İzah: Prof. Dr.

MUHAKEMAT DERSLERİ-7

MUHAKEMAT DERSLERİ-7

Ders: Muhakemat Dersleri (7.Ders), Birinci Makale, İkinci Mukaddime İzah: Prof. Dr. Şener Dilek

Allah'a güven. Vekîl olarak Allah yeter.

Ahzab, 33

GÜNÜN HADİSİ

"Ümmetimin tamamı affedilmiştir, ancak günahlarını ilan edenler müstesna!"

Buhârî

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI