Cevaplar.Org

MAHMUD TOPTAŞ HOCAMIZDAN GÜLDESTE-11

Şeyh Sa’di Şirazi diyor ki; “Karşındakini küçük görüp bıyığını burma. İyi bil ki, her gömleğin altında bir kemik, her kemiğin içerisinde bir ilik vardır.”


Mahmud Toptaş

.

2020-06-22 10:13:59

* Şeyh Sa'di Şirazi diyor ki; "Karşındakini küçük görüp bıyığını burma. İyi bil ki, her gömleğin altında bir kemik, her kemiğin içerisinde bir ilik vardır."

* Günümüzdeki şartlara göre futbol da oynanabilir; gereken tesettüre uymak şartıyla. Onun için futbola karşı değiliz. Fakat tesettüre riayet edilmediğinden ve binlerce insanın kıymetli vakitleri boşu boşuna gittiğinden futbola karşı oluruz.

* İnsanın bedeni yönden sıhhatli olması gerekiyor. Bunun için de sporlara dikkatimizi çekmiştir. Spor esnasında geçen vaktinde, nafile bir ibadete geçtiği ifade edilmiştir.

* Adam yeryüzüne bakmış ve "Altı ölü, üstü deli" demiş, bu karamsar bir adamdır. Bir başkası ise 'Altı tohum, üstü çiçek diyor'. Bu ise iyimser birisidir. Aynı şeye bakıp, ayrı tarifler yapmak kişilerin iç dünyaları ile ilgilidir.

* Biz, hissiz olmayacağız ama hislerimizle davranmayacağız. Hissimiz Kuran ve Sünnet doğrultusundaki ilimle yönlendirilmelidir. Hissiz ilim yavan olur. Meselâ, bazı profesörlerin eserlerini okuduğumuz da konu sizi hiç ilgilendirmese bile, zevk duyuyorsunuz, adamın kendi hissi heyecanı konunun içine karışmış ve konusuna da iyi hâkim ise, kitabı okumaktan zevk alırsınız. Ama adam bu işi severek, isteyerek yapmıyorsa, yazdığı eserde kupkuru istatistikî ve ilmi verilerle doludur. O eserin zevkle okunması mümkün değildir. Çünkü adamın meslek aşkı, heyecanı yoktur, yani hissini ilmiyle birleştirememiştir. Fakat his ile ilim bir araya gelecek olursa, hem ilmini güzel anlatır, hem de karşı tarafa zevkle okutturur.

*Dini işlere sarılan, dine tam bağlı olan insanın dünyadan el etek çekmesine ilişkin çok yanlış bir düşüncemiz vardır. İslâmî hayatı yaşamazken çok atılgan olan bir insan, İslâmî hayatın içine girdiğinde iğne yemiş çekirge gibi uyuşuveriyor; hareketsiz bir hal alıveriyor. Hâlbuki Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ömer (r.a.)'ın cahiliye dönemi hareketliliğinden daha hareketli olmasını istemiş ve Hz. Ömer (r.a.)'de öyle olmuş. İslâm'a gelince daha hareketli olmuş, ama küfür döneminde de hareketli. Bu hareketlilik insana hem dünyayı hem de ahireti kazandıracaktır.

* Dinimizi saldırgan, barbar bir din olarak tanıtmış Avrupalı; ona karşı dini savunmaya kalkan bir kısım insan da, "dinimizde taarruz harbi yoktur, savunma harbi vardır, diyerek aşağılık kompleksine kapılmış. İnsan beri tarafta ayet ve hadisleri tevil etme tarafına gidiyor. Dinim kan akıtılmasına taraftar değildir, ama seni öldürmek için gelen, dünya insanını öldürmek için yürüyen ve onlara zulmeden insanların da kanını akıtırız.

*Bizim ömrümüz meselâ Amerika'nın çöküşünü görecektir. Bundan 50 sene evvel İngiltere de güneş batmayan ülke diye anılırdı. Fakat şimdi bir adaya sıkışmış, bir kadın idareci başa geçmiştir. Bir gün gelir ora da gider.

* Yatarak zikir yapan kimse o haliyle uyursa melekler sabaha kadar onun zikrini tamamlarlar. Meselâ 100 defa "Lailahe illallah" dediniz, yüz birincide uyuya kaldınız melekler devam eder. Melekler sizin namınıza devam ediyor. Uykunuz da ibadet oluyor. Hani bu hal üzerine devam edecek olursanız. Bunun faydası bir kere dilimizi buna alıştırıyoruz.

* Ben bir kadının vefatı esnasında yanına varmıştım, "Üç gündür yemiyor, içmiyor, konuşmuyor" dediler. Yani komaya girmiş. Komaya girmiş bu kadın söylenen hiçbir şeyi anlamıyor. Yani tepki göstermiyor. Fakat o "Lailaheillallah, Lailaheillallah" bunu söyleyebiliyor yalnız, dili dönüyor yalnız buna, tam anlaştırmıyor ama söylüyor, niçin? Hayatında çok söylemiş de ondan. Hayatında çok söylediğinden dolayı o esnada da en son söylediği o. Şuuru yerinde olmasa bile dil ona alışmıştır. Ona otomatikleşmiştir. Onunla gidiyor. Öbür adam da komaya girmiş, bir şey mı-rıldanıyormuş. Kulak vermişler, "Param, param, param" diye gitmiş bu adam da, çünkü hayat boyu, param param demiş, paramparça parçalanmış. Onun için Allah (c.c.), çok zikretmenizi istiyor.

* Yolda giderken dudaklarımın hareket etmesi, ayıp olur diyebilir insan, ama Hadis-i Şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Allah'ı çok zikrediniz, hatta münafıklar sizin hakkınızda 'hıh, şuna bak mürai desinler" diyor" (Zayıf senetle Ebu Nuaym, Hılye; 3/80) Allah'ı öyle zikrediniz ki, münafıklar sizin hakkınızda şuna bak mürainin teki, ibadet yapacaksan git evde gizli yap' desinler. Ama siz mürailik olsun diye yapmayın, yalnız.

* Cihat da bir zikirdir. Veya zikrin genelleşmesini sağlayan bir vasıtadır. Öyle olunca cihatla, zikri bir arada götürmek Müslüman'ın görevidir.

* Bazen şöyle bir şey var: 'Başarılı olamadım hocam. Adamı meyhaneden aldık, alı-koyamadık' diyorlar. Peki dedim, "meyhaneden adamı alıkoyunca ona içecek, sarhoş olacak şeylerden alıkoyan bir şey verdin mi, vermedin mi?" "Vermedim, öyleyse vazgeçiremezsin yani, bu adama meyhanenin verdiği sarhoşluğu giderecek bir zevkin verilmesi gerekir.

* İşte Allah (c.c.)'ın sevgisini yitirmek demek; emirlerini tutmamak, yasaklarına riayet etmemekle oluyor.

* Bu dünyada da insanımızın önünü kesen olgular çok. Dün biri geldi: "Hocam, parasız olmaz bu iş?" diyor. Ben de dedim ki "Parayla olmaz bu iş." Mücahit bir Müslüman'ımız "Parasız olmaz bu iş" diyor, doğru. Ama parayla da olmaz. Eline para geçen ne kadar Müslüman'ımız varsa kaybettik. Şahsen tanıdıklarımdan belirli bir seviyeye gelen birçok insanı kaybettik.

* Bir kısım Müslümanlar diyor ki, "Fakültede dört sene boyunca kanaatimi belli etmeyeceğim, derslerime çok çalışacağım. Namazlarımı evimde kılacağım, kimseye bildirmeyeceğim, gözümün ucuyla kılacağım bazı namazlarımı" diyor. Niye? Asistan kalabilmek için. Asistan oluyor. Derslere falan giriyor bazen. "Yahu arkadaş, yürü" diyorsun. "Çakarlarsa, beni doktor yapmazlar" diyor. Peki, arkadaş doktor oluyor. Yetkilisin gayri, Müslümanlara kucak aç, millete bir şeyler anlat. "Doçentlik var hocam" diyor. Doçent oluyor. Profesörlük var. Profesör oluyor. Dekanlık var, rektörlük... Rektör oluyor, Y.Ö.K. başkanlığı diyor. Derken Azrail "Gel bakalım Cehennemde odun ol" diyor. "Y.Ö.K. oldun, yok ol" diyor. "Dünyada bir işe yaramadın" diyor.

* Bir başkası "Ya hocam, ben müezzinlikte hizmet edemiyorum" diyor, imam oluyor. Bu sefer de "Müftü olayım" diyor. Hiç inanmam böyle şeylere. Kendim müezzin-lik yaptım, imamlık yaptım, murakıplık yaptım Vaizlik yaptım. Esnaflık yapıyorum şimdi. Şuna inanırım, şurada bir ışık var, ampul. 60 vatlıktır. Ama şöyle küçük bir odada yakarsanız küçük bir odayı aydınlatır. Buna inanırım. On metrekarelik bir odaya çıkaracak olursanız orayı aydınlatır. Ama bunu yüz metrekarelik yere çıkarırsanız, orayı da biraz zayıf aydınlatır. Ama artmıyor. Altmış vat hiç artmıyor. Buna inanırım ben. İnsanın madeninde bir şey var. Sizde bir şey var. Bunu şurada çalıştırsan da aynı işi yaparsınız, müdür yapsan da aynı işi yaparsınız, bakan olsanız da aynısınız. Ama ışığınız fazla yayılır ona inanırım. Ama senin mayanda ışık varsa, küçücük bir mihrabı da aydınlatırsın. Adamın mayası ile ilgili bir şey bu.

*Günümüzde bizim yapacağımız da bu olmalıdır. Yani arkadaşınıza baktınız ki, elbisesi ve giyimi değişik, saç modeli değişik.. Bu beni hiç ilgilendirmez, dostluğuma da mani olmaz. Bir 'Punkçu' ile de rahatlıkla dost olabiliriz. Çünkü ilk bakışta beni onun punkçuluğu ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şey onun iman etmesidir.

*Haram olan şeyler bir gün dinlenilmez hale gelmişse, haram olan şeylere bakılmaz hale gelmişse, hatta bedenimiz ve ruhumuz öyle safiyete gelmiş ki, haram olan şeyden nefret eder hale gelmiştir. Haram olan şeyleri tutmaz olmuş ise, Kur'an üzerimize hâkim olmuş demektir.

*Benim kendisiyle ilgilendiğim bir arkadaş bir zamanlar filan şehirde "En büyük Rusya" diye bağıran o arkadaşa "Geç bu tarafa, bundan sonra camiye gel" dedik, geldi. Dost olduk onunla. Geçenlerde o şehre gittim. Uzun bir cübbe giymiş, caminin dışında beklerken, eli böğründe böyle boynu bükük bir halde görünce "Hayrola niye öylesin" dedim. "Eee, hocam camiye girdik artık", "bunun için gelme" dedim. "Ay oğlum, enerjini bitirip de, burada vakit geçirmeye mi geldin? Eskiden bağırdığın yerlerde şimdi de "En büyük Allah" diye bağırman gerekirdi, iki büklüm olmanın anlamı yok" dedim…

* Bizim ihmal ettiğimiz bir şey var: mahalledeki çocukları ihmal ediyoruz, kendi arkadaşlarınızı, onlar çeşitli meslek dallarında çalışıyorlardır ve çalışmıyorlardır, köşe başlarında sigara sarıyorlardır, bu tür arkadaşlara uzak duruyoruz biz. Veya Anadolu'dan gelen arkadaşlarımız varsa oradaki arkadaşlarıyla ilgiyi kesmişlerdir. İlkokulda okuduğumuz arkadaşlar var ya onlar kadar samimi arkadaş ömrümüzde bulamayız, onları ihmal etmeyin, buradan bir İstanbul kartı gönderin memleketinizdeki o arkadaşlarınıza. Yemin ederim, o kartı yırtmaz, onu şöyle güzel bir yere kor; "İstanbul'daki Ahmet arkadaşımdan gelmiş" der. Siz de arkasına güzel, İslâmi birkaç kelime yazacak olursanız, onu hayat boyu etkiler durur.

* Yani tebliğin özel bir metodu yoktur. Her an tebliği düşünecek olursanız, Rabbim her an tebliğ etme yolları gösterecektir.

* Yani biz kime İslâmi tebliğ yapacağız? Böyle hayalimizde görmediğimiz, bilmediğimiz bir adam arıyoruz gibi geliyor. Cemiyetimizin içindeki herkes tebliğe muhtaçtır. Ulaşabildiğinize bir şeyler anlatacaksınız.

* "Efendim, ben biraz mahcubum da bir şey anlatamam." Anlatamayacak dilin yoksa gönlün de mi yok? Yani her şey dille anlatılmaz, gönülle anlatılır. Yani böylesine o insanı sevmek, gönülden sevmek ve ona yardım etmek için gönülden yanmak vardır, O yanma insanı dışarıda sevgili gösterir, sevimli gösterir.

*Avrupa'da Almanlarla hiç anlaşamazsınız, amma bir Yunanlıyla karşılaşacak olursan birkaç kelimeni biliyorsa o: "Komşi iyisindir" deyip kardeş olup çıkıyor. Ama hakikat şudur ki, bizim Türk işçilerinin en iyi dostu Yunanlılardır orada. Çünkü birkaç kelime ile ona hitap ediveriyor. İnsanın fıtratı böyle. İnsanın içine bir serinlik veriyor kendi dili. Onun için insanların dili ile İslâm'ı anlatacağı-mıza göre o insanların dilini en iyi bizim kullanmamız lazım..

* Dilimizi güzel öğreneceğiz ve dinimizi o dil içerisinde çok güzel anlatmaya çalışacağız.

* Bizim hocaefendi arkadaşlar; "Efendim, benim hizmet edebilmem için benim maddi masraflarımın çekilmesi lazım" derler genelde. "Efendim, benim cihat edebilmem için, benim masraflarımın belirli kişiler tarafından çekilmesi lazım" diyoruz. Yani benim maişet derdi düşünmemem lazım, daha iyi kendimi verip hizmet edebilmem için. Bu mantıken doğrudur. Gerçekte ise doğru değildir.

Çünkü bizim her şeyiyle önderimiz Efendimiz (s.a.v.)'dir. O ise kendi maişetini kimsenin üzerine yüklememiştir. Biz onun ümmetinin sadık birer ferdi olmak için uğraşıyoruz. Belirli bir makam ve mevki elde ettikten sonra "yahu bizi niye beslemiyorsunuz" diye hava atma tarafına da gidiyoruz. Hâlbuki kâinatın efendisi (s.a.v.) kendi elbisenin söküğünü bizzat kendisi dikermiş. Kendi evinin içerisinde, kendine ait işleri kendi yapanmış. Hanımına yardımda bulunurmuş. Dokuz tane hanım bir arada bulunurmuş. Dokuz tane hanımının geçimini bizzat kendisi temin etmiştir. Yani ashabına yük olmamıştır Efendimiz (s.a.v.).

* Maişet derdini kişi kendisi çekmezse, insanların karın açlığıyla pek hassasiyeti olmaz. Etrafındaki, çevresindeki insanların maddi durumuyla pek ilgilenmez insan. Meselâ; memleketimizde yurt ve Kur'an Kursu binalarının olduğu muhitlerin insanlarını dinlerseniz, genelde bu insanların yurt ve Kur'an kurslarına iyi gözle bakmadığını fark edersiniz. Niye? Çünkü 100 veya 150 tane talebeyle ilgilenirken o çevredeki insanlarla ilgilenememiştir. Oradaki yurt veya kurstaki insanlara ilgi gösterildiğini görüyorlar, arabayla yiyeceğin geldiğini, etin geldiğini, çeşitli maddelerin geldiğini görüyorlar ve kendileri de bu maddeleri elde edemeyince, ister istemez insanın içinden o kuruluşa karşı bir burukluk meydana geliyor. Onun için, İslâmi hareketlerdeki insanlar kendi geçim dertlerini kendileri üstlenecek olurlarsa, etrafındaki insanların geçim derdi ile ne hallere düşebileceğini onlar daha iyi hesap edebilirler. Ve ondan sonra İslâmi hizmetini götürürken talebeye götürür, ihtiyarına, gencine, fakirine, zenginine götürür, amirine, memuruna götürür.

* Günümüzde bazı arkadaşlarımız "Hocam, bunlarla niye ilgileniyorsun, bu namussuz herif, ne idüğü belirsiz" diyorlar. Olsun ne idüğü belirsiz dediğimiz insanlar insan değil mi? Onlara biz İslâm'ı ulaştırmayacak mıyız? Kötü niyetle gelsin de, iyi niyetle gitsin yanımızdan.

*İslâm'da ihya hareketleri oluşmuştur, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'den günümüze kadar. Hangi alimi ele alırsanız alın isim yapmış olanlardan, bir başkasına yük olmadan iş yapmışlardır. Meselâ bir İmam-ı Gazali kimseye yük olmamıştır. Gazali; iplikçilik yapan kişi, Kuduri; Hanefi fıkhında en değerli eseri veren zat, topraktan tencere yapıp satarak geçimini sağlayan zat. Zeccac; cam ticareti ile meşgul olur ve insanlara da bir şeyler anlatırmış. İmam Ebu Hanife hazretleri ticaretle meşgul oluyor, talebelerinden zeki olanların masrafını o çekiyormuş, okuyuncaya kadar tabii ki. Ve kendisi kimseye yük olmadan geliyor. İmamı Şafii hazretleri kimseye yük değiller. Yani mezhep imamları, dört mezhebin imamı da kendi geçimini kendileri temin ediyorlar, bir başkasına yük olmadıkları gibi, devlet başkanından da almıyorlar. Ondan sonra gelenler yine aynı şekilde. Bediüzzaman hazretleri vardır. O da kimseye yük olmamıştır. Hediyede kabul etmezmiş o zat. Yani en sağlam talebeleri "aman efendim, siz burada kalıyorsunuz ama filan" kabul etmezmiş. Çünkü hediyeyi bir kabul ettin mi, işin bitiyor yani.

*Bizim Türkiye'deki İslâmi kesimin başarılı olamayışının nedenlerinden bir tanesi de bu. 8 tane, 10 tane, 100 tane, 150 tane talebe ile ilgileniyor; ama o mahallede bir kadın fakirlikten dolayı kötü yola girmiş ise onunla ilgilenmiyor. Ve ilgilenmediğinden dolayı o kadının yanına gelip gidenler o toplumun ahlakını bozuyorlar. Sen küllükte gül yetiştirmeye çalışıyorsun. Bu sefer olmaz, tutmaz bu.. Öyle olunca hem talebeyi yetiştirerek hem de o mahallenin bütün insanlarının derdi ile dertlenmeye çalışacaktır. Onlara yardım elini uzatacaktır. Ayrım yapmayacaktır insanlar arasında..

*Özellikle kötü hayatı benimsemiş insanların elinden tutup kaldırmak gerekiyor. Onları itmemek gerekiyor. Ayeti kerimede "Size selam veren kişiye, sen Müslüman değilsin demeyin" (K. Kerim; 4/94) buyuruyor.

* Yani midemizdeki açlığımızı hissettiğimiz kadar dini tebliğ konusundaki açlığımızı da hissedebilsek, görevlerimizi yerine getiremeyişimizin açlığını hissedebilsek, Allah (c.c.) bize de bir yol gösterecektir.

*İnsanlarla karşılaşırken İslâm hakkındaki bilginiz sağlamsa, hiç endişe etmeyin. Kim nerede ne konuşursa konuşsun, makam ve mevkii ne olursa olsun, İslâm hakkında genel hatlarıyla bilginiz var ise, onların soruları ne kadar yeni olursa olsun, cevabı orada içinize düşecektir. Rabbim bunu size lütfedecektir.

-devam edecek-

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-19

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-19

Hz. İbrahim(a.s) Kur’an ifadesiyle Hazreti İbrahim ulu’l azm peygamberdir ve ulu’l azm peyg

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-18

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-18

Hüseyin el Cisr(Suriyeli âlimlerden ) 19’uncu yüzyıldan itibaren Batı ile eklektik ve sentez

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-17

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-17

Humeyni Dünyaya turlayan başka bir süreç ise Şeytan Ayetleri romanının orada burada tefrika

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-16

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-16

Hasan Turabi(Sudanlı mütefekkir) İslam dünyasının hâlâ mühim siyasi ve entelektüel liderl

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-16

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-16

Hasan el Benna Hasan el Benna’nın projesi, arzulanan İslami itidal cemaati gerçekleştirmektir

KORONA VİRÜSÜYLE İLGİLİ YAZDIĞIM MAKALELERDEN BİR ÖZET

KORONA VİRÜSÜYLE İLGİLİ YAZDIĞIM MAKALELERDEN BİR ÖZET

Gözle görülemeyecek kadar küçük bir varlık nerde ise dünyayı dize getirdi. Bir küçük var

İMAM LEKNEVİ’NİN MUHARREM AYI HUTBESİ

İMAM LEKNEVİ’NİN MUHARREM AYI HUTBESİ

Hamd, fehimlerin(anlayışların) hakikatına ulaşamadığı ve akılların künhüne(özüne, asl

MUSİBETLERİN EN BÜYÜĞÜ: MÜSTEHCENLİK

MUSİBETLERİN EN BÜYÜĞÜ: MÜSTEHCENLİK

Görüyorum, duyuyorum, şaşıyorum. Bir kısım kadınların ancak evlerinde ve yatak odalarınd

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-15

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-15

İbn-i Haldun İbni Haldun Mehdi’nin zuhuruna işkilli ve inkâr alûd bir mesele olarak yaklaşm

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-14

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-14

Gladstone(20. Asır başında İngiliz sömürge bakanı) Gladstone'a göre Türkler şöyle tasvir

AYASOFYA’NIN EHEMMİYETİ VE BİR SIRR-I HİKMETİ

AYASOFYA’NIN EHEMMİYETİ VE BİR SIRR-I HİKMETİ

Ayasofya’nın kiliseden camiye, camiden müzeye ve müzelikten yeninden camiye dönüşmesinin bar

"Ey İman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizlere de farz kılındı. Ta ki, korunasınız"

Bakara, 183

GÜNÜN HADİSİ

Mü'minin sezgisinden sakının, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar.

Taberani

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI