Cevaplar.Org

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-6

Ali Tantavi(Suriye ulemasından) Hem Muhammed Kutup hem de Ebu’l Hasan en Nedevi’nin dostlarından olan Ali Tantavi yeryüzünde kendisine üç mekanın sevdirildiğini söyler. Bunlar adeta yeryüzü cennetleridir.


Mustafa Özcan

mustafaahmetozcan@gmail.com

2020-05-27 12:55:09

Ali Tantavi(Suriye ulemasından)

Hem Muhammed Kutup hem de Ebu'l Hasan en Nedevi'nin dostlarından olan Ali Tantavi yeryüzünde kendisine üç mekanın sevdirildiğini söyler. Bunlar adeta yeryüzü cennetleridir. Hazreti İbrahim'in hicret yurdu Hicaz ve Kâbe ile ahirzamanda Müslümanların otağı ve siyasi merkezi olacak olan Şam ve son olarak, Ebu'l Hasen en Nedevi'nin ilim ocağı ve yurdu olan Nedvetü'l Ulema'nın bulunduğu Lucknow.

Ali Ünal(Zaman yazarı)

Türkiye'de de Ali'ler veya iki Ali'nin(Ali Bulaç, Ali Ünal) ayrı istikametlerden gelerek (Radikal İslami hareketlerden) aynı yapıyı(FETÖ'yü) savunmada kader birliği ettiklerini görebiliyoruz. Elbette ayinesi iştir kişinin lafına bakılmaz. Türkiye'de kendini gelenekçi olarak tanıtan yapıların da gelenekle ilişkilerinin olmadığını görebiliyoruz. Zaten Bediüzzaman 'skolastik bir hoca değilim' diyerekten, esasında Ali Ünal'ı veya temsil ettiği çizgiyi reddetmektedir. Bediüzzaman çizgisi, ' geleneği reddetme ama gelenekte de kalma' şeklindedir. Geçmişin eskimeyeni ile geleceğin iyisini buluşturma hareketidir.

Arnold Tonybee

Bu dinozorların atalarından birisi de Ermeni meselesini başımıza sarılmasında ve Ayasofya'nın müze haline getirilmesinde emeği geçen ve meş'um roller oynayan Arnold Tonybee idi. Robert Fısk, Tonybee'nin çömezidir ve Ermeni meselesinde aynı damarı taşımaktadır.

* Taha Hüseyin ve onun rehberi Arnold Toynbee medeniyetin bir bütün olduğunu ve paket halinde alınabileceğini veya bırakılacağını ileri sürmüştür. Bediüzzaman ise, İmam Rabbani'nin kullandığı telahuk-u efkâr tabiri üzerinden medeniyetler arası alışverişin seçmece olabileceğini ortaya koymuştur. Toynbee ve Taha Hüseyin medeniyete ideolojik gözlükle bakarken Bediüzzaman teknik gözlükle bakmış ve isabet etmiştir. Dolayısıyla, seçmece bir alışveriş mümkündür.

Aziz Nesin

Şeytan Ayetleri kurgusunun veya romanının bu şekilde küresel kampanya ile terviç edilmesi Selman Rüşdi'nin bile hayalini aşmıştır. Bu nedenle de, Türkiye'de yerli bir Selman Rüşdi müsveddesi olan Aziz Nesin'le izin almadan romanını tefrika etmesi nedeniyle atışmıştır.. 

Banu Avar(gazeteci)

Komplo sözcüsü olan Suriye Müftüsü Ahmet Bedreddin Hasun'un da süngüsü düştü. Onlarla birlikte ' Kaçın Demokrasi Geliyor' kitabıyla onların komplo teorilerini pazarlayan Banu Avar da iflas etmiştir.

* Kaddafi'nin hasımlarından olan Halife Hafter şimdi onun halefi ve halifesi olmaya çalışıyor. Kaddafi'nin yeğeni Ahmet Kaddafuddem Libya'nın darbe soytarısı olan Hafter'in tarih yazdığını ( yesturu't tarih) ileri sürüyor. Ahmet Kaddafuddem Libya'yı NATO devrimcilerinden kurtaracaklarını ve ikinci cemahireyeyi kuracaklarını ilan ediyor. Banu Avar acaba kafadarı Ahmet Kadadfuddem ile röportaj yapmak ister mi?

Bartholomeos

Meir Mazuz, Mescid-i Aksa'yı Yahudi tapınağına ve Süleyman Mabedine çevirmek isterken aynı mantıkla Bartholomeos da Ayasofya'yı Justinyen mabedine dönüştürmeye çalışmaktadır.

* Fener Patriği Bartholomeos cirmine ve cürmüne bakmadan yaşadığı ülkeye karşı Haçlı seferi çağrısında bulunmaktadır. Acaba son sıralarda dış politikasının temelini Pan Slavizme ve Ortodoksluğa dayandıran Putin'e ve ataklarına mı bel bağladı? Patrik bu ülke ve topraklarına açıkça düşmanlık besliyor ve bunu ulu orta açık etmekten de çekinmiyor. Demek ki caydırıcılığımız sıfır. Bu yönüyle Lloyd George gibi Hıristiyanlık taassubuyla meşbu zevata benziyor. Söyledikleri baştan sona kadar hezeyan ve tutarsız. Patrik cenapları baklayı ağzından çıkarmıştır. Patriğin bütün savunusu taassubun gölgesinde gerçekleşmiştir. Hiçbir gerekçesi akla mantığa ve yerel hukuk, devletlerarası hukuka istinat etmemektedir. Diğer Ortodoks kiliseleriyle birlikte gövde gösterisinde bulunan Patrik Cenapları, aba altından sopa göstermekte ve Türkiye'yi tehdit etmektedir.

* Bartholomeos kendisini ya Bizans Kralı zannetmekte ya da söylediği gibi Hıristiyanlık taassubunu yeniden seferber ederek Türklerin üzerine yürümek istemektedir. Bu, Rus planıdır. Görülen, Patrik arkasını Putin'e dayamıştır. Kırım'da olan bitenden cesaret aldığı anlaşılmaktadır. 

* Fener Rum Patriği Bartholomeos'un Türkiye'yi yeni bir Haçlı seferi ile tehdit etmesinin hesabı sorulmalı. Mademki, yeni bir Haçlı neferi, öyleyse gereği yapılmalı ve Haçlılar bu topraklardan nasıl püskürtüldü ise, öylece püskürtülmelidir. Daha önce de papaz efendi Türkiye'ye karşı akla hayale gelmedik karalamalarda bulunmuş ve hazımsızlığını ortaya koyan nahoş sözler sarf etmiştir. Amerikan CBS televizyonunun "60 Dakika" programına katılan Fener Rum Patriği Bartholomeos şu ifadeleri kullanmıştır: "Kendimi Türkiye'de, yaklaşık iki bin yıllık Patrikhane'nin yok olmasını bekleyen bir hükümetin altında yaşarken, çarmıha gerilmiş gibi hissediyorum." El kanallarına konuşurken mazlum kesilen bu adam, mesele Ayasofya olunca nasıl da şahin kesilmekte ve tehdit dili kullanabilmekte ve Türkleri topyekun tehdit edebilmektedir. 

Barzani

Barzani'nin açıklamaları tek kelime ile çirkin. Kerkük için omzunda mavzer son veya yalnız peşmerge olmak istediğini söylüyor. Bu bana Clinton'ın, ' İsrail ihtiyaç duyması halinde belime mavzeri kuşanır ve yardımına koşarım' demesini hatırlatıyor

Bediüzzaman

Kimileri Şükrü Hanioğlu gibi yazarların yorum veya kimi ifadelerinden yola çıkarak Bediüzzaman'ın Prens Sabahaddin'in adem-i merkeziyet fikrine yakın durduğu intibaına veya zehabına kapılmıştır. Bununla birlikte Bediüzzaman'ın ilgili yazılarını tetkik ve tahkik edenler aksine Bediüzzaman da federasyon anlamına gelen bir adem-i merkeziyetçi fikir bulamazlar. Bununla birlikte yine de bir iltibastan söz edilebilir. Bu iltibasın nedeni ne olabilir? Esasında Prens Sabahaddin'in vazetmiş olduğu adem-i merkeziyetçi anlayış bizatihi değil, kimi zaman ve özellikle çözülme dönemlerinde sonuçları itibarıyla zararlıdır. Bu nedenle alimler adem-i merkeziyetçi fikirleri şartlarına ve sonuçlarına göre değerlendirmişlerdir. Sosyolojik bir vakıa olarak İslam devletleri kurulduklarında güçlü bir merkezi yapıya sahip olmaktadırlar. Lakin daha sonda sınırlar genişledikçe ve devlet yaşlandıkça merkeziyetin yerini adem-i merkeziyet almaktadır. Bu şer'i değil sosyolojik bir gerçektir. Yaklaşık 500 yıl boyunca hükümran olan Abbasi devleti yıkılmaya yakın zayıflamış ve merkeziyetini kaybetmiştir. Osmanlılar da Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut'tan itibaren fiili bir biçimde adem-i merkezi bir yapıya bürünmüşlerdir. Mehmet Ali Paşa ile birlikte Mısır'ın kendi başına buyruk olması gibi. Bosna, Libya gibi beldeler ve vilayetler bir şekilde dolaylı olarak yönetilmeye başlamışlardır. Bununla birlikte bu yönetim biçimi fiili bir durumdur. Bunu bir sistem olarak ortaya atan erbab-ı kalemden, Prens Sabahaddin olmuştur. Geçmişte ulema fiziki irtibat olmaması halinde İslam coğrafyasında ikinci bir İslam devletinin varlığının meşruiyetine dair fetvalar vermişlerdir. Bununla birlikte ortak bir coğrafya içinde çatı ve yapı dışına çıkmayı hoş karşılamamışlardır. Bediüzzaman'ın tavrını da bu hususta muhafazakâr olarak değerlendirilebiliriz.

*İngiliz Müstemleke Vekili Gladstone'un ' Kur'an Müslümanların elinde kaldıkça onlara söz geçiremeyiz' ifadeleri Bediüzzaman'ın himmetini tetiklemiş ve Risale-i Nur hizmetlerine kapı aralamıştır.

* Merhum Ekrem Doğanay gibi nice hoca kendi kendini yetiştirmiştir. Elbette hocasız veya usulsüz yetişmek belki kusurdur lakin bazı kişilerde meziyet olur. Hatta Bediüzzaman da isami şahsiyetlerden birisidir. Kendi kendini yetiştirmiştir. Bu bir nakısa değil belki dâd-ı Haktır.

* Lakin son sıralarda bir de İslam'ın Batı'da yayılması üzerinden İslam güneşinin Batı'dan doğacağı yorumları yapılmaya başlandı. Bu hususta tabii ki çeşitli beklenti ve temenniler veya değerlendirmeler var. Bu bağlamda, Bediüzzaman, Şeyh Bahit Efendiye; "Osmanlı, Avrupa'ya hamiledir ve hamlini vazedecektir. Avrupa da İslam'a hamiledir bir gün gelecek ve hamlini vazedecektir' demiştir. Bu sözden yola çıkan kompleksli birileri İslam güneşinin Batı'dan doğacağını varsaymışlardır. Peki, işin doğrusu nedir? Bediüzzaman'ın bu sözlerinden etkilenen Muhammed Said Ramazan el Buti bir kitabında ahirzamanda İslam'ın inkişafının Batı üzerinden gerçekleşeceğini savunmuştur.

* Çanakkale'de Batılılara geçit vermedik. Ardından İngiliz maşası olan Yunanlıları da püskürttük, denize döktük lakin Batılıları attık ama Batı virüsünü kaptık. Asker olarak giremediler ama virüs olarak, fikir olarak, mefkûre olarak girdiler. Bunu en iyi ifade edenlerden birisi Bediüzzaman'dır. Bunu 'kurt gövdeye girdi' benzetmesiyle anlatır. Şeyh Bahit'e de Osmanlı'nın Batı'ya Batı'nın da Osmanlıya hamile olduğunu ve ikisinin de hamlini vazedeceğini söyler.

* Yazar Ahmet Kubat'ın Mevlana Halid-i Bağdadi adlı eserini okuyorum. Orada, on ikinci yüzyılın müceddidi Halid-i Bağdadi'nin cübbesinin nasıl Bediüzzaman'a intikal ettiği konu ediliyor. İlginçtir, Ömer Bin Abdülaziz'in kademi üzerine hem Halid-i Bağdadi hem de Bediüzzaman prensipte hediye kabul etmemektedirler. Onun izini takip etmektedirler. Halid-i Bağdadi'nin halifelerinden Küçük Âşık'ın torunu Asiye Mülazimoğlu kaderin bir cilvesi ve remziyle Halid-i Bağdadi'nin dedesine hediye etmiş olduğu cübbeyi hediye kabul etmediği için utana sıkıla Bediüzzaman'a takdim ediyor. Elbette bu tuhfe-i rabbani. Maddi değil manevi bir hediye. Reddi kabil değil. Böylece hediye kabul etmeyen Halid-i Bağdadi''nin cübbesi hediye kabul etmeyen Bediüzzaman'a bu şekilde intikal etmiş oluyor.

*Bediüzzaman da Birinci Lem'a'da 'esbap bilkülliye sukut etti' tabirini kullanır. Balığın karnında başka ne sebep olabilir ki? Bu ibare ve ifade Hazreti Yunus Aleyhisselam'ın içinde bulunduğu durumu çok beliğ bir surette ifade etmektedir.

* Bediüzzaman, ' muhabbet fedaileriyiz husumete vaktimiz yok' derken daima insanlar arasında iyiliğin, birlik, beraberlik ve dayanışmanın sembolü olmuş ve ruhunu temsil etmiştir. Akif gibi ümmetin köprülerinden birisidir.

* At izinin it izine karıştığı bir sırada Bediüzzaman gibi bir kahramana ihtiyaç var. Bediüzzaman İstanbul'a geldiğinde bu şehirde ikameti esnasında Şarklı hemşerileri olan Kürt hamalların isyan ettiklerini duyar ve onları teskin etmek için harekete geçer. Benzetme değil ama hatırlatma babından Halide Edip Adıvar'ın Sultan Ahmet'teki nutku gibi tesirli bir nutuk icra eder ve hemşerilerini isyandan döndürür, teskin eder. Birileri ülkemizi yangın yerine çevirmek istiyor. Bunlar masum hamallar değil, aksine ideolojik hamule ve yükleri olan kimyaları bozulmuş bazı çevreler. İşte bu ideolojik hamallara doğru istikameti, ötesinde Kürtlerin gerçek saadetini ve kimliğini gösterecek Bediüzzaman tipinde kahramanlara ihtiyaç var. Bu kahramanlar şahs-ı manevi dairesinden çıkacaktır. Kürt kimliğinin muhafazasını ideolojik simsarlara, Kürtçülük simsarlarına bırakmasınlar. Onlar yıkım memuru ise Risale-i Nur şakirtleri yapım memurlarıdır. Yıkmak yapmak gibi olmaz. Ülkemiz bu ideolojik hamallarının açtığı kötü çığırın acı meyvelerini tatmıştır. Şahs-ı manevi arasından bu biriken kötü enerjiyi bertaraf edecek salih Kürtlerin çıkmasını intizar ediyoruz. Abdulkadir Badıllı abinin çığlığı boşuna değil. O çığlık maşerin mahşeri çığlığı haline gelir inşallah...

*Zannederim Hasan Feyzi ağabeyden menkul olan bir söz de, Bediüzzaman'ın selefleri olan Akşemseddin ve İzzet Molla gibi bu hususta rabbani bir çığırı temsil ettiğini göstermektedir. Kardeşim! Mehdi-i Ahirzaman (RA) geldiğinde bizi vazife başında görsün! Bediüzzaman meseleyi imtihan sırrı gereği, kolaycılıktan ve hayali telakkilerden arındırır. Sünnetullah kalıbına döker, Bu çerçevede kullandığı ifadelerden birisi, şahs-ı manevi deyimidir. Yani temsilci şahıs ile birlikte onun temsil ettiği taban hareketidir. Ya da cemaatidir. İkisi arasında bir telazum vardır. Bu nedenle, Bediüzzaman Hazret-i Mehdi cemiyetinden bahseder. Mehdi zeminiyle veya nehir kollarıyla bir bütündür. Şahsı manevi telazuma işaret eder. Tek taraflılığı kaldırır. Bu birliktelik ve beraberlik Allah'ın tevfikine işaret eder.

* Her şartta şiddet kullanmak gayri meşru addedilemez. Muhakkak ki istisnaları vardır. Bu anlamda, Bediüzzaman'ı Sokrates, Henry David Thoreau ile kategoride ele almak veya damara nispet etmek bana pek isabetli ve sevimli görünmüyor. Sokrates'i istisna ediyorum. Dolayısıyla Bediüzzaman'ı sivil itaatsizlik mesleği içinde göstermek kanaatimce doğru değildir. Bunun yerine onu manevi cihad bağlamında yöntem olarak şiddetten uzak duran İslami bir hizmet anlayış ve damara isnat etmek daha doğru olur. Onu bu hizmet anlayışının halkalarından biri olarak ele almak daha isabetli olacaktır. Hasan Basri, İmam Cafer-i Sadık, İmam Malik gibiler bu çizgiyi temsil etmiştir.

* Bediüzzaman'ı sivil itaatsizlik akımı arasında mütalaa etmek kanaatimce onu seküler bir zemine çekmektir. Kanaatimce Bediüzzaman'ı Gandi mesleğine sokmak doğru olmadığı gibi Cevdet Said veya Buti anlayışıyla irtibatlandırmak da isabetli değildir.

* Demek ki Gazali, Geylani ve günümüzde Bediüzzaman bir devrenin temsilcileridirler. Buna iman hizmetleri dairesi veya dar daire hizmetleri de denilebilir. Nitekim Bediüzzaman'ın geniş dairenin sahipleri dediği zevat herhalde Nureddin Zengi ve Salahaddin Eyyübi emsali zevat olmalıdır.

* Suriye meselesine gelince: Gerçekten de Bediüzzaman yaşasaydı Abdülkadir Badıllı'nın çizgisinde mi olurdu yoksa Cevdet Said'in mi?

*Kanaatime göre, âdem-i şiddet Bediüzzaman'da külli sistemin bir cüzüdür ve bu külli sistemdeki davet zemininin bir prensibidir. Bu ise diğer parçalarda ve devrelerde bunun mümkün olmadığı anlamına gelmez. Bu şu gibidir: Risale-i Nurlar İttihad-ı İslam siyasetine bile alet edilemez. Lakin ittihad-ı İslam Risale-i Nurun samimi hedefleri arasındadır.

* Bediüzzaman mevcut rejime mesafeli davranmıştır. Mesafeyi iyi ayarlamıştır. Rejimin banisinin ahirzaman eşhasından olduğunu teşhis etmiştir.

* Bazı evrelerde Muhammed Abduh ve Bediüzzaman siyasete mesafe koymuştur. Lakin bu ulu'l emr lehine bir durum değil. Siyasi vasatın kirlenmesi ve ölçünün ortadan kalkması nedeniyledir. Alt yapı hizmetleri olmadan üst yapı yani siyasi hizmetlerin sonuçsuz ve akim kalacağına inandıkları için böyle söylemişlerdir. Kesinlikle bu noktada Bediüzzaman ile Zekeriya Beyaz aynı değildir.

* Bu mesleği(ilmi İ'caz) tek başına Bediüzzaman'a atfetmek de doğru değil. İstisnalar olsa da genel bir çığırdır. Bu çığırın günümüzdeki en önemli temsilcilerinden birisi Abdurrezzak Nevfel idi. Hatta daha da ileri giderek şunları söylemek mümkün: Günümüzde tefsirde başlı başına ilmi i'caz ekolü var. Sözgelimi Zağlul Neccar ile merhum Muhammed Mütevelli Şaravi tefsirde ilmi i'caz ekolünün iki süvarisidir. İslam tarihi içinde de geniş bir temsil yelpazesi vardır. Müspet ilim ile Kur'an ilimlerini mezcetme hususunda Bediüzzaman'ın seleflerinden birisi de Hüseyin Cisr efendidir.

* Son olarak yaşadığımız çekişmeler Bediüzzaman ismini öne taşıdı. Tali faktörlerin öne çıkması Bediüzzaman'ın ismini veya misyonunu küllemese bile perdelemişti. Bediüzzaman adına kimileri Bediüzzaman ismini veya anlayışını perdelemişlerdi. Çekişmelerin hayırlı tarafı burada gizlenmiş olmalı.

* Ulemanın hukuk alanının düzenlemesini de yöneticilere bırakması Bediüzzaman'ın bir sözünü hatırlatıyor: Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü'l-emirlerimiz düşünsünler. Bu maksimalist değil minimalist bir yaklaşımdır. Demirel bunun ötesine geçerek ahkâm ayetlerinin tamamen tatil edilmesini ve yok sayılmasını istemiştir. Bediüzzaman'ın söylediği Osmanlı veya ittihatçılar döneminde idi.

* Bediüzzaman kurgusal hareketlere hiç girmemiştir. Bu nedenle de davet ve hizmet adına örgütlü veya cemiyet tarzı yapıları hatırlatan çabaları tasvip etmemiştir. 

* Bediüzzaman ahirzamandaki Sünni ihyayı ve dirilişi Hazreti Hüseyin'in devamına değil Hazreti Hasan'ın devamına bağlamaktadır. Bu çok dakik bir ayrımdır. Zira Sünni anlayış hilafetin Hazreti Hasan'la bittiğini öngörür. Yeniden istinafı da yine Hazreti Hasan üzerinden olacaktır. Şiiler ise aksine Hazreti Hüseyin'le imametin devam ettiğine inanır. Dolayısıyla Şii anlayış efsaneler üzerine kurulmuştur.

*Başlangıçta İstanbul'a gelen Bediüzzaman realizmin ukde ve ta'kidatını yani karmaşıklığını hesaba katmadan hasbi olarak (hisbeten lillah) bazı talepleri dile getirir. Realizm dehlizlerinde pişmiş kesimler bunu dikkate almazlar ve günün şartlarında anormal bir davranış olarak algılarlar. Bediüzzaman iki devrin muhasebesinde bu farkı ve açığı ifade eder. Fatih Altaylı'nın hesaba katmadığı budur. Bediüzzaman ' asıl istibdat atide imiş' diyerekten iki devrin farkını ortaya koyar. Birinci devirde, ikincisi kadar kurumsal olmayan daha ziyade şahsi ve ferdi düzeydeki istibdada karşı, nasihat yöntemini kullanır. İkinci devirde; istibdat veya koyu istibdat devrinde ise elmas kılıçları kınından çıkarır. Mücadele yöntemini değiştirir. Kur'an etrafındaki surların ve devlet surlarının yıkılmasıyla birlikte bu vazife cemaat veya cemaatlere intikal etmiştir. Bu dönem, bir nevi ve ağırından Anadolu Selçuklu devletinden Osmanlı'ya geçişteki fetret dönemini andırmıştır.

* 'Said-i Nursi'nin çilesi Abdülhamid'le başlar' başlıklı yazısında Fatih Altaylı sapla samanı birbirine karıştırmış. Bediüzzaman'ın hem İkinci Abdulhamid döneminde hem de Demokrat Parti döneminde eziyet çektiğini söyleyerek 'hepsi de bir' demeye getiriyor. Elbette hepsi bir değil. Böylece belki de kastetmeden CHP günlerini aklamaya çalışmıştır. Evet, nispi olarak Bediüzzaman anılan dönemler de kovuşturmaya uğramıştır. Ama meselenin özü bu değildir. Necip Fazıl da DP döneminde aynı şekilde eziyet çekmiştir. Lakin bu Demokrat Parti'nin eğilimi sonucu olmayıp CHP'nin tortuları nedeniyledir. CHP, Demokrat Partiyi Bediüzzaman'la sıkıştırmaya çalışmış ve Demokrat Parti'nin tabanını Nurcularla takviye ettiğini propaganda etmiştir. İttihatçılardan kalma ve hatta daha gelişmiş bir alışkanlık veya damarla irtica vaveylaları koparmış ve DP'yi, odak olarak Nur talebelerinin üzerine yönlendirmeye çalışmıştır. Böylece hem Nur talebelerine çelme atmış hem de DP ile tabanının arasını açmaya yeltenmiştir. Bir taşla çift kuş. Ya da moda tabirle kuş katliamı. Bu mesele eski bir mesele ve kavga. Çok su götürür. Lakin tarihte saflar belirgin ve nettir.

* İttihatçıların yüzeye çıktıkları sıralarda da Türkiye'de siyaset anlamını kaybetmiştir. Çoğulculuğa geçilmiş ama çoğunluluk kendisini imha etmiştir. Bediüzzaman bu siyasi ahval üzerine nokta-i nazarını şöyle dile getirmiştir: "Bir salih alim, kendi siyasî fikrine uyan bir münafığı hararetle sena ve siyasetine muhalif bir salih hocayı tenkit ve tefsik edebilmiştir." Hadiseye şahit olan Bediüzzaman, bu dehşetli hatayı işleyen alimi, "Bir şeytan senin fikrine yardım etse rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa lânet edeceksin" sözleriyle ikaz etmiş ve işte bundan sonradır ki euzu billahi mine'ş-şeytani ve's-siyase diyerek, şeytanîleşen siyaset anlayışı ve ortamından Allah'a sığınmıştır. (Bkz. Hutbe-i Şamiye, s. 52, Hâşiye)…"

 Dolayısıyla Bediüzzaman ile Muhammed Abduh, Bediüzzaman ile Hasan el Benna'nın siyasete bakışını, yaklaşımlarını biraz da bu siyasi ortamlar etkilemiş, şekillendirmiştir. Bu samimi adamların yapacağı iş değildir. Bu durum, 1970'li yılların sonlarında kendisine saygısı olan bazı jönlerin Yeşilçam'ı terk etmelerine benzer. Zira temsil için uygun zemin ve vasat kalmamıştır.

* Keza Carullah Bigiyef gibi Bediüzzaman da ölene kadar ittihad-ı İslam için çalıştı ve en büyük vazifesinin ümmetin birliğini sağlamak olduğunu söyledi durdu. Hatta inkılâplar karşısında kendisini İran'a götürmek isteyenlere karşı 'Hicaz'da olsam buraya gelmem lazım' diyordu. Yiğit düştüğü yerden kalkar. İstiklal mahkemelerinin kurulup hocaların birer ikişer darağacına çekildiği günlerde Van'da olan Bediüzzaman'a şehir ahalisi: "Seni İran'a götürelim, Hicaz'a kaçıralım" dediklerinde Bediüzzaman: "Hayır gitmeyeceğim! Âlem-i İslam'ın kapısı kilidi Türkiye'dedir" diyerek rıbat ve nöbet alanını terk etmemiştir.

* Hem Bediüzzaman hem de Ebu'l Kelam Azad raşid halifeleri cumhur reisleri olarak takdim etmiştir. Bundan dolayı Bediüzzaman bir cumhuriyetçi olduğunu ifade etmiştir.

* Bediüzzaman da bir gün gelecek ABD ve Batı'nın İslam dünyasının birlik veya beraberliğini istemeye mecbur kalacağını söylemektedir. Lakin hâlâ o gün varsa bile uzaklardadır.

* Bediüzzaman da Hazreti Ömer'in yolundan yürüyerek mükemmeliyet mesleğini değil tekâmül mesleğini seçmiş ve benimsemiştir. Mükemmeliyet mesleği şeytan mesleğidir. Zira Allah'a özenmektedir. Âdem ise kibir değil kulluk makamındadır. Şeytan mükemmeliyetçi iken, Âdem tekâmülcüdür.

* Bediüzzaman da talebelerinin muhtelif zamanlardaki sorularına karşılık, çekilen sıkıntıları, maruz kalınan zulümleri göstererek adeta Peygamberimizin (S.A.V.) Mekke devrinin bir numunesinin yaşanmakta olduğunu söylemiştir ( Bediüzzaman Said Nursi ve Hayru'l-Halefi Ahmet Hüsrev Altınbaşak, s: 1236, Hayrat Vakfı İlmi Araştırma Heyeti).

* Bediüzzaman skolâstik olmadığını söylemiştir. Bediüzzaman çağa bağlı ya da çağa kapalı değildir. Çağa bağımlı hale gelmeden çağa açıktır. Bir çağa bağlı olarak esnekliğini kaybetmiş anlayışlardan uzak olduğunu dile getirir. Bu ise aydınlanma değildir. Zira aydınlanma, çağa hapsolmaktır. Belki Bediüzzaman yerine Muhammed Abduh veya Seyyid Ahmet Han gibiler bu kategoriye girebilirlerdi. Bediüzzaman skolâstik değilse de, aydınlanmacı da değildir. Onun bakış açısı muayyen bir asırla sınırlandırılamaz. İskilipli Atıf Hoca'nın ifadesiyle İslam asri değil a'saridir. Bundan dolayı skolâstik olamayacağı gibi, aydınlanmış da olamaz. Onun nuru asırdan değil Allah'tandır. 

* Hakan Yavuz ve Şahin Alpay bir demet isim üzerinde duruyor. Bunların birbirleriyle pek alakası yoktur. Fazlurrahman ve Abdulkerim Suruş ve benzeri isimleri Bediüzzaman'la birlikte anmak hem bu kişileri hem de Bediüzzaman'ı tanımamak olur. Abdülkerim Suruş, Ali Şeriati'nin devamı sayılan İranlı bir düşünürdür. Son sıralarda Şiilikten ayrılarak Mutezile mezhebine intisap etmiştir. Hâlâ arayışı istikrar kazanmış ve tatminsizliği dinmiş değildir. Bediüzzaman'ın istikrarlı çizgisi ise malumdur.

*Emir Şekip Arslan ve Bediüzzaman. İkisi arasında nasıl bir bağlantı olduğu sorulabilir. İkisi de çöküş yasalarını ve Müslümanların hastalıklarını teşhis eden risaleler kaleme almışlardır. Bediüzzaman, 1911 yılında Şam'da Emevi Camii'nde vermiş olduğu ve Hutbe-i Şamiye olarak anılan tebliğinde veya hutbesinde Müslümanların iç hastalıklarını ve tedavi şekillerini yazmıştır. Dert ve derman, dâ(hastalık) ve devayı, dertleri ve çareleri kaleme almıştır.

* Çöküş dönemlerinde âlimler yeniden ayağa kalkmanın reçetesini yazmışlar ve erbabına havale etmişlerdir. Bediüzzaman da 1911 senesinde verdiği hutbede bunları dile getirmiştir. Hutbesinde veya reçetesinde ele aldığı ümmetin ortak dertlerinden birisi fakirlik, cehalet, zaruret ve yeis gibi hallerdir.

* Arap Baharı iki ismi öne çıkarıyor. Bunlardan birisi Hasan el Benna diğeri de Bediüzzaman. İkisi arasında gerçekten de görünür, görünmez köprüler ve münasebetler var. Talebeleri arasında da köprüler var. Bediüzzaman ile Hasan el Benna arasındaki köprülerden birisi ihlâs abidesi olan Prof. Abdulhalim Avis idi. Denildiği gibi sessiz sedasız bir biçimde aramızdan ayrıldı. Vefatıyla alakalı yazmak istiyordum araya mânialar girdi. Nil Yayınları'nda (Daru'l Nil) çıkan, Bediüzzaman'la ilgili ' Reculu'l Kur'an ve Sinaatü'l İnsan' kitabı muhteşem bir kitap. Baştan sona okudum ve gerçekten de müstefit oldum. Tabir caizse, Bediüzzaman'ın hakkını vermiştir. Kitap münhasıran Bediüzzaman'la ilgili. Kitabı okuduktan bir müddet sonra al Mısriyyun gazetesinde Abdulhalim Avis'in vefat haberini gördüm. Kendisi Bediüzzaman'dan ziyade Hasan el Benna ve çalışmalarını, çabalarını, cemaatini ve fikriyatını yakından tanıyan bir isimdir. Onun daha önce Hasan el Benna'nın yöntemiyle alakalı al Misriyyun'da çıkan bir yazısı vardı. Bu yazı adeta Hasan el Benna'nın Muhammed Gazali ile birlikte yaptığı dava ve yöntemiyle alakalı muhasebesini anlatmaktadır. Vefatından sonra geriye dönüp arşivlerden aradım, taradım ve yazıyı zar zor buldum.

* Avis'e göre, Hasan el Benna'nın bir biçimde mesleğini gözden geçirmek istemesi esasında Bediüzzaman mesleğinin lehinde bir durumdur. Zira Hasan el Benna siyasetin ve fırsatçı siyasetçilerin ön plana çıkmasından rahatsızdır ve bundan dolayı vaktinin elvermesi halinde mesleğini gözden geçireceğini ifade etmektedir. Bediüzzaman mesleğini şefkat üzerine bina etmiş ve 'muhabbet fedaileriyiz' demiştir. Hasan el Benna da esasında mesleğini şefkat üzerine tesis etmiştir. Bundan dolayı Avis'in de sözünü ettiği gibi 'insanlarla sevgi ile savaşacağız' demiştir. Silahı sevgi ve muhabbet olan bir savaş! Kim istemez? Yani o da muhabbet fedaileri makamında olduğunu söylemiştir. Yani ortada bir savaş hali var ama bu savaşın araçları muhabbet ve sevgi. Hasan el Benna sevgi ve yüksek duyguların insanıdır. Hayatında sertliğe yer yoktur. Ve fikirlerini zorla kabul ettirme diye de bir mesele de bahis konusu değildir. Şiddete başvurmadan ve dayanmadan ikna yöntemi üzerine bir mesleği benimsemiştir.

*Mehmet Çelik, Muhakemat'tan hareketle veya yola çıkarak Memun devrinde Yunan hikemiyatının tercüme yoluyla İslamileştirildiğini ifade etti. Hâlbuki bu tespit Muhakemat'taki tespitlerle tam olarak örtüşmüyor. Bediüzzaman bu hususta Gazali gibi düşünüyor. Bu meseleye mutlak değil izafi ve göreceli bir önem atfediyor. Bazı ilimlerin İslamileştiği ve bazılarının da zamanla gayri İslamileştiği söylenebilir.

* Taha Hüseyin ve onun rehberi Arnold Toynbee medeniyetin bir bütün olduğunu ve paket halinde alınabileceğini veya bırakılacağını ileri sürmüştür. Bediüzzaman ise İmam Rabbani'nin kullandığı telahuku efkâr tabiri üzerinden medeniyetler arası alışverişin seçmece olabileceğini ortaya koymuştur. Toynbee ve Taha Hüseyin medeniyete ideolojik gözlükle bakarken Bediüzzaman teknik gözlükle bakmış ve isabet etmiştir. Dolayasıyla seçmece bir alışveriş mümkündür. Medeniyetler birbirinin kopyası ya da zıddı olmak zorunda değildir. Tekâmül kanunuyla birbirlerini tamamlayabilirler. Lakin Bediüzzaman aynen Bernard Lewis gibi Batı medeniyetiyle İslam medeniyetini zıt kategorilerde görmüştür. Zira Batı medeniyeti maddeci bir medeniyettir ve manevi bağlarıyla ilişkisini kesmiştir. Bu onun maddi tarafından istifade edilmeyeceğini elbette ki göstermez. Tabii ki bu maddeci olmak değildir. İkisi birbirinden farklıdır.

* Bediüzzaman tarikatlarla ilgili çekincesini ifade ederken bunu iki kritere bağlamıştır. Biri şer'i kriter diğeri ise zaman (ilcaat) veya sosyolojik kriterdir.

Birincisi: Şer'i ayak olmadan yapılacak tarikat hizmetleri çabucak sapmalara dönüşebilir ve bidatkar bir mecra kazanabilir. Bundan dolayı eskiler 'şeriatsız tarikat olmaz' demişlerdir.

İkincisi: Bu sözü sosyolojik makamda söylemiştir. 'Şimdi tarikat zamanı değil cemaat zamanı' derken, tekil akıl ve faaliyetler yerine ortak akıl ve ortak faaliyetlerin önemine dikkat çekmiş ve bu devirde tekil yapıların örgütlü yapılar karşısında dayanamayacağını hatırlatmıştır. Eskiden otoriter dönemlerde bir mürşidin aklı ve dirayeti bütün cemaate kâfi geldiği halde daha sonra daha örgütlü dönemlerde eski yapı yeni yapıyı karşılamaz olmuştur. Eski hal muhal olmuştur. Nitekim ehl-i tarikat da kendisini yeni döneme adapte etmiş ve eski yapısından çıkarak bir nevi cemaat yapısına bürünmüştür. Erenköy Cemaati, İskenderpaşa Cemaati, Süleyman Efendi cemaati böyle değil midir?

Tasavvuf kemal yoludur. Dönem kemal devri olmaktan uzaklaşmış ise altyapıyı yeniden kurmak gerekir. Tahkik ehli tarikat erbabı da bu yönde Bediüzzaman'a hak verir, katılır. Risale-i Kuşeyriye gibi tasavvuf eserlerinde dile getirildiği gibi eskiden tasavvuf vardı ama adı yoktu. Şimdi ise adı var kendisi yok. Gazali ve sonrasındaki kuşak da gerçek mürşidin kibrit-i ahmer kadar nadir olduğuna temas etmişlerdir. Keza Hamalı Şeyh Muhammed Hamid de günümüzde teberrük şeyhlerinin kaldığını ve asıllarının veya kâmil şeyhlerin ise inkıraza uğradığını söylemiştir

Bedredddin Ayni/14. Asır Muhaddis

Buhari şarihlerinden Bedreddin Ayni Memluklular tarafından Konya'ya elçi olarak gönderilir ve burada Mevleviliği inceler. Mevlevilerin Mevlana'yı tazimlerinde ileri gittiklerini söyler. Ya da bu algıya kapılmıştır. Bu mülahazası mümkündür de. Bununla birlikte Ayni'de Mustafa İslamoğlu'nun eleştirisi kesinlikle yoktur. Ayni de Celaleddin Rumi'ye Mevlana lakabı verilmesine yönelik herhangi bir itiraz ve eleştiri yoktur. Aksine Mevlana ismini benimseyerek kullanmıştır.

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-23

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-23

Prof. Mahmut Erol Kılıç(Tasavvuf tarihi uzmanı) Tasavvuf ve tarihi üzerine uzman isimlerden b

BİR NESLİN TÜKENİŞİ

BİR NESLİN TÜKENİŞİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla... Her yüzyılda, istisnalar hariç, bütün insanlar yer

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-22

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-22

Lamartin 1790-1869 yılları arasında yaşamış olan meşhur Fransız şair Lamartin, hayatını

ERMENİ MEZALİMİ VE TEHCİR

ERMENİ MEZALİMİ VE TEHCİR

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla... 38 harfden oluşan alfabesiyle tarih sahnesinde bir mil

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-21

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-21

Keçeçizade İzzet Molla Padişah II. Mahmud’a sunduğu layihada Keçeci-zâde İzzet Molla, ş

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-20

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-20

Jean-Marie Le Pen (Fransız siyasetçi) İkinci Dünya Savaşının izlerini taşıyan eski sağ, y

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-19

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-19

Hz. İbrahim(a.s) Kur’an ifadesiyle Hazreti İbrahim ulu’l azm peygamberdir ve ulu’l azm peyg

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-18

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-18

Hüseyin el Cisr(Suriyeli âlimlerden ) 19’uncu yüzyıldan itibaren Batı ile eklektik ve sentez

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-17

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-17

Humeyni Dünyaya turlayan başka bir süreç ise Şeytan Ayetleri romanının orada burada tefrika

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-16

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-16

Hasan Turabi(Sudanlı mütefekkir) İslam dünyasının hâlâ mühim siyasi ve entelektüel liderl

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-16

PERSPEKTİFE GİREN ŞAHISLAR-16

Hasan el Benna Hasan el Benna’nın projesi, arzulanan İslami itidal cemaati gerçekleştirmektir

Dua eden, bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm.

Bakara, 2/186

GÜNÜN HADİSİ

Muavvizeteyn (Nas-Felak) Sureleri

"Şeytan insanoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş vaziyette bekler. Allah'ı zikredince siner, çekilir, gaflet etse vesvese verir." (Buhari, Tefsir, Kul euzu bi-rabbi'n-nas 1)

TARİHTE BU HAFTA

*Cumhuriyet'in ilanı(29 Ekim 1923) *Sütçü İmam Maraş'ta direnişi başlattı(31 Ekim 1919) *I.Dünya Harbine girdik(1 Kasım 1914) *İmam-ı Rabbani Hz.lerinin İrtihali(2 Kasım 1624) *Hz.Ömer(r.a.)'in Şehadeti(3 Kasım 644)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI