Cevaplar.Org

MUHAKEMAT NOTLARI-13

Ders: Muhakemat-13.Ders, (1.Makale, 7. Mukaddime) İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz *Bu mübalağa var ya, batırmış bizi. Bediüzzaman “Mübalağa bence zemm-i zımnidir” diyor. Yani bir adamı aşırı şekilde öven adam, aslında gizli bir şekilde onu yeriyor, farkında değil.


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2020-05-16 09:29:49

Ders: Muhakemat-13.Ders, (1.Makale, 7. Mukaddime)

İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

*Bu mübalağa var ya, batırmış bizi. Bediüzzaman "Mübalağa bence zemm-i zımnidir" diyor. Yani bir adamı aşırı şekilde öven adam, aslında gizli bir şekilde onu yeriyor, farkında değil.

Not: Üstadın bu konudaki ifadesi şöyle; "Hangi şeyi vasfetsen olduğu gibi vasfet. Medhin mübalağası bence zemm-i zımnîdir. İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir...(Sözler, s.716)

Aynı minvalde Cemil Sena Olgun'un da bir sözü var; "Bir kimseyi sahip olmadığı niteliklerle övmek, onu kibarca yermektir."(Şerif Oktürk, Konuşma, Sanat Ve Güzel Sözler Antolojisi, Cilt, 2, s. 633, Kastaş Yayınları, İst. 1983, 1. Baskı)

*Şu anda Türkiye'de ve İslam aleminde mübalağalı anlatım hemen hemen herkeste câri..Tam kanser gibi bir hastalık.

Not: Bundan çok sakınmamız lazım. İmam-ı Gazali hazretleri İhya'da bunun tehlikesini anlatırken şöyle diyor; "Öven Taraftaki Âfetler; Birincisi: Bazen ifrata kaçar ve ifrat onu yalana sürükler! Nitekim Hâlid b. Mikdad şöyle demiştir: "'Kim bir sultanı veya herhangi bir kimseyi, kendisinde bulunmayan sıfatlarla şahidler huzurunda medhederse, Allah Teâlâ kıyamet gününde bu kimseyi dehşetten sarkmış diline basıp düştüğü halde haşreder!'"(bkz. İmam-ı Gazali, İhyau Ulum, Cilt, 3, Dilin Afetleri Bahsi)

Not: 2: Üstad 13. Lem'a, 3. İşarette mübalağayı "israf-ı kelam" olarak nitelendiriyor. (Lem'alar, s. 81)

*"Mübalağa ihtilâlcidir." Muhakemat (s.31) Bir şeyi olduğundan fazla anlatırsan orada düzen bozulur, ihtilal çıkar. Yani karışıklık. Bu, fikir karışıklığı olur, siyasi karışıklık olur, iktidar karışıklığı olur, ilim karışıklığı olur.

* Bir şeyi vasfederken yapılan mübalağaya mücazefe denilir. Mübalağanın bir çeşidi o. Mesela diyorsun ki; "Mahmut iyi bir tıp doktoru veya dâhiliye mütehassısı." Veya "filan çok iyi bir marangoz" Tamam, buraya kadar güzel. "Dünyaya hiç onun gibi usta gelmemiş" ya etme eyleme, güzel bir şeyi çirkinleştirdin.

Demek vasfederken aşırılığa gidersen, ona meylü'l mücazefe denilir. Naklederken gidersen, meylü'l mübalağa, çok lezzet aldığında aşırıya gidersen, meylü't tezeyyüd denilir.

*Üstad mübalağayı anlatırken diyor ki; "Bu seciye-i seyyie(kötü huy) ile iyilik etmek, fenalık etmek demektir. Bilmediği halde tezyidinden(artırmasından) noksan, ıslahından fesad, medhinden zemm, tahsininden(güzel göstermesinden) kubh(çirkinlik) tevellüd eder.(Muhakemat, s 32)

Not: Şadi Eren Hocamız bunu şöyle izah ediyor; "Abartılı anlatan biri, artırayım derken noksan yapar, öveyim derken yerin dibine geçirir, güzelleştirmek isterken çirkin yapar. Mesela bir lokantada yediği yemeği öve öve bitiremese, onu dinleyen kimseler merak edip o lokantaya gittiklerinde, hayal kırıklığı yaşayacaktır. Veya bir iş yerine birini tavsiye ederken onda olmayan vasıfları söylese, işverenler onu test ederken, umduklarını bulamayacaklardır."(Prof. Dr. Şadi Eren, Muhakemat Notları, s. 121, İzmir, 2014)

Bu mübalağalı anlatımın zararlarını merhum İsmail Çetin Hocaefendi bir hadis naklederek şöyle anlatır; "Adamın gözlerinin görmediğini gözüne göstermesi yalanın en büyüğüdür(Buhari, hn: 6620, İmam Ahmed, Müsned, hn. 5705) buyrulmaktadır. Hadis olmayan bir şeyi hadis göstermeleri ve birçok insanların şeyhini, reisini, liderini büyük göstermek için doğru olmayan, uyduruk keramet ve meziyetleri söylemeleri, buna misaldir.

Aynı zamanda suni peteği yontmakla Lafza-i Celal yazıp da, "bal arısı mucizesi" diye İslam namına bir şey uydurmak, böylece astronotu Müslüman göstermek(*) ve İslam'a onunla inandırmaya çalışmak dahi birer örneklerdir.

Mucize, keramet uydurmalarına gelince; bazı ehl-i tasavvuf bu gibi şeyleri küfürden saymışlardır. Buna çok dikkat etmek lazımdır."(İsmail Çetin, Tek Çare, s. 488, Dilara Yayınları, Isparta, 2007- 2. Baskı)

(*) Merhum İsmail Çetin hoca, 1980'lerde özellikle Zafer Dergisinin gündeme getirdiği ve şehir efsanesi olduğu sonradan ortaya çıkan "Bal Peteğinde Allah Yazısı" ve "Armstrong Ay'da Ezan Sesi Duydu"(Eşed Maşamba Raşamballah şeklinde, yerdeki merkeze, duyduğunu ifade ediyor vs.) gibi uydurmalara işaret ediyor.(Salih Okur)

*"Zira müvazenet ve tenasübden naşi olan hüsnü"(Muhakemat s. 32) Güzellik nedir, burada tarifini veriyor. Eğer bir şeyde denge varsa ve bir de uyumluluk varsa ona güzel diyoruz. Üstad burada, Muhakemat'ta diyor ki "senin altından yarım metre burnun olsa beğenir misin?" İşte mübalağa dengeyi ve uygunluğu bozduğu için, güzelliği de bozmuş olur.

Not: Üstadın ifadesi şöyle; "Evet her şeyi istidadı nisbetinde terfi' etmek lâzımdır. Zira görünüyor ki göz, burun gibi bir a'za ne kadar güzel olursa, hattâ altundan olursa, haddinden büyük olduğu halde sureti çirkin eder."(Muhakemat, s.100)

 *"Nasıl ki bir ilâcı istihsan edip izdiyad etmek, devayı dâ'e inkılab etmektir. Öyle de hiçbir vakit hak ona muhtaç olmayan mübalağalı tergib ve terhib ile, gıybeti katle müsavi veya ayakta bevletmek zina derecesinde göstermek veya bir dirhemi tasadduk etmek hacca mukabil tutmak gibi müvazenesiz sözler, katl ve zinayı tahfif ve haccın kıymetini tenzil ediyorlar."(Muhakemat, s. 32) Harika bir misal.. "Yahu bu ilaç bana çok faydalı..en iyisi bir tane yerine beş tane alayım" dersen, ya hastalığın artar yahut ölürsün. Öyle de hak, gerçek ve doğru olan bir şey hiçbir zaman mübalağalı teşvik ve korkutmalara muhtaç değil. Hak haktır, hak güzel, Allah doğrularla beraberdir. Bırak yalana, mübalağaya gitmeyi. İşte hak böyle iken, gıybet etmeyi cinayete denk göstermek, ayakta tuvaletini yapmayı zina derecesinde çirkin göstermek, onları büyük göstermek yerine insanların nazarında cinayetin ve zinanın derecesini düşürmüşlerdir.

Not: Üstad bu gibi şeyler söyleyen dengesiz vaizlerin sözlerine bir başka yerde şöyle değiniyor; "Bir şeyi tergib veya terhib etmekle, ondan daha mühim şeyi tenzil etmekti. Meselâ: Bir gece iki rekat namaz kılmak, haccı tavaf etmek.. Veya kim gıybet etse zina etmiş gibidir derler."(Asâr-ı Bediiyye, s. 327, İttihad Neşriyat)

Not:2: Yusuf el Karadavi bu meselede insanlara verilen zararı şöyle anlatıyor; "Çok tehlikeli durumlardan birisi de, bazı salih amellere, ondaki sevabı büyütmek suretiyle, hacminden büyük ve hak ettiğinden çok kıymet verilmesi, hatta din nazarında daha önemli ve daha yüksek derecedeki amellerin haddini bile aş­masıdır.

Bunun karşısında ise bazı mahzurlu amellere önem ve­rilmesi, diğerlerini sönük bırakacak derecede ondaki ceza­nın büyütülmesi vardır.

Sevap vaat edilmesi ve ceza ile korkutulmasındaki bu korkunç hal ve mübalağalar, psikolojik çalkantılara yol aç­mıştır. Bu mübalağacılar çok defa insanların Rabbini insan­lara buğz ettirmiş, onları O'ndan nefret ettirmiş ve onları O'nun rahmetinin genişliğinden uzaklaştırmıştır.

Şu halde yapılması gereken, bizi ya ifrata, ya da tefrite çeken bu mübalağacıların ağına düşmeksizin, amelleri şer'i mertebesinde bırakmamızdır. Nitekim Ali ibn Ebi Talib (r.a.) şöyle demiştir: "Siz haddi aşanın (yani mübalağacının) ona döneceği, sonradan gelenin ise ona katılacağı orta yola sarılınız."(Yusuf el Karadavi, Keyfe Neteâmel Maa's Sünneti'n Nebeviyye? Türkçe Tercüme; Sünneti Anlamada Yöntem, mütercim; Prof. Dr. Bünyamin Erul, s. 152, Rey Yayıncılık, Kayseri, 1998, 3. Basım)

Not:3: Akgündüz hoca "Gıybet etmek adam öldürmek gibidir" mealinde bir hadis-i şerif var diyor ve Üstadın bunu Sünuhat'ta izah ettiğini söylüyor. Ben bunun izahını Sünuhat'ta göremedim. Üstadın - benim görebildiğim kadarıyla- bunu izah ettiği yer, Sözler'dedir ve şöyledir; "Demek şu nevi ehadîsteki külliyet ise, imkân itibariyledir. Meselâ: "Gıybet, katil gibidir." Demek gıybette öyle bir ferd bulunur ki, katil gibi bir zehr-i katilden daha muzırdır(Sözler, s. 348) Yani bazen bir gıybet, bir adam öldürmekten zararlı olur, bir toplumu sarsar, binler adamların öldürülmesine, ailelerin yıkılmasına, gözyaşlarının sel olmasına sebeb olur. Üstad buna Sünuhat'ta "Öyle zaman olur ki, bir kelime bir orduyu batırır; bir gülle otuz milyonun mahvına sebep olur. Nasıl ki oldu da... (Sünuhat-Tuluat-İşarat, s; 15) diyerek, Birinci Dünya Savaşının başlamasına 28 Haziran 1914'de Sırbistan'ı ziyaret eden Avusturya-Macaristan veliahdı Arşidük Franz Ferdinand'ın bir Sırp genci tarafından bir tabanca kurşunu ile öldürülmesinin sebep olmasına işaret eder. (Salih Okur)

*"Vaiz hem hakîm, hem muhakemeli olmalıdır." (Muhakemat s: 32 ) Vaizin nasıl olması gerektiğinin tarifi.. Demek vaizler hem hikmet sahibi olmalı, hikmete uygun hareket etmeli hem de muhakemeli olmalılar..

Not: Vaizlerin uyması gereken yedi kuralı merhum Kâtip Çelebi Mizan'ul Hak adlı eserinde(s. 179-181) çok güzel bir şekilde açıklamış. Bu meselede oraya da bakılmasını tavsiye ederim. Merhum âlim Mustafa Sıbai der ki; "Vaaz ancak üç şey ile faydalı olur; Hararetli kalb, akıcı konuşma, insanların mizaçlarını bilmek."( Mustafa Sıbai, Hakeza Allametni'l Hayat, Arapçadan Türkçeye Tercüme; Hayatın Bana Öğrettikleri, Mütercimler: Muhammed Sevgili, Hasan Akdağ, s. 82, Tekin Kitabevi, Konya, 1994)

Merhum Mehmed Akif Bey de Sebilürreşad Mecmuasında 17 Haziran 1910'da neşredilen bir yazısında şöyle diyor; "Lâkin mev'ize bermutad İsrailiyat olacaksa vazgeçtik! Cemaat-i Müslimin'e artık içtimaiyat lâzım, içtimaiyat! Şarkta, garpta, şimal­de, cenupta ne kadar müslüman varsa zillet içinde, sefalet içinde, esa­ret içinde yaşadığını; sefil bir milletin elinde kalan dinin kâbil değil i'la edilemeyeceğini bilmeyen, anlamayan vaizi kürsüye yanaştırmamalı. Vaiz milletin mazisini, halini bilmeli; cemaati istikbale hazır­lamalı." (Salih Okur)

* "Evet, muvazenesiz vaizler, çok hakaik-i neyyire-i diniyenin(dinin nurlu hakikatlerinin) husufuna(insanların nazarında tutulmasına, görülmemesine) sebeb olmuşlardır." (Muhakemat s: 32) Bizim merhum kayınpederle ilk tanıştığımızda bana dedi ki; "Hocam sana bir sorum var. Ben eskiden namazlarımı kılıyordum. Üç seneden beri terk ettim." "Niye" dedim. "hocaların yüzünden" dedi. "Hayırdır, nasıl oldu?" dedim. Dedi ki; "Nizip'te bir hocayı dinlemiştim; demişti ki; "Fatiha'daki sıratelleziyne'yi derken, zel'i çıkaramayan seksen sene azap çekecek." Ben de çıkaramıyorum. Bir yerde de dinledim; "Bir vakit namazı terk eden 70 sene azap çekecek." Baktım, namaz kılmasam, on sene kârım var. Üç senedir kılmıyorum." Çok enteresan bir şey. Bu çok önemli bir misal. "Mübalağa ihtilalcidir" diyor ya Üstad.. Tabii izah ettim, namaza tekrar başladı.

Not: Üstadın bahsettiği muvazenesiz vaizlerden birisinden kısaca bahsedeyim. 19. Asırda yaşamasına rağmen fikren ortaçağlarda gezinen İskender Hoca adlı bu zatı meşhur Hoca Tahsin Efendi Paris'te bulundukları zaman zorla Paris rasathanesine götürmüş, teleskopla gökleri seyreden İskender efendi; "Ayol bunlar niyrenk-i Frenkidir(Avrupalıların hilesidir)" deyince, merhum Hoca Tahsin bağırarak;

"Vallahi senin katlin ilim namına farzdır. Sen âdem(insan) suretinde ahcar ve eşcar(taş ve odun)dan mürekkepsin" demiş.(Necmeddin Şahiner, Şahidlerin Dilinden Bediüzzaman, Cilt: 1, s. 174, Timaş Yayınları, İst. 1997, 1. Baskı)

*Üstad misal veriyor; "Meselâ: İnşikak-ı Kamer olan mu'cize-i mütevatire-i bahireyi, meyl-ül mücazefe ile arza nüzul ile peygamberin cebine girip çıkmış olan ilâve, o güneş-misal mu'cizeyi Süha yıldızı gibi mahfî ve kamer-misal olan bürhan-ı nübüvveti münhasif ettiği gibi münkirlerinin bahanelerine kapılar açtı(Muhakemat, s. 32)

Apaçık, mütevatir yollarla bize ulaşan Ayın Yarılma Mucizesini(burada Muhammed Abduh gibi bu mucizeyi inkâr edenlere işari bir tenkit var) vasıflarında abartmaya giderek, adeta biraz daha harika olsun dercesine "ay bölündükten sonra yeryüzüne indi, her bir parçası Peygamberin bir cebine girdi" şeklinde abartılı anlatımlar, o güneş yıldızı gibi mucizeyi gökte zorla görünen, hatta eskiden insanların gözlerinin keskinliğini onu görüp görmemekle ölçtüğü Süha yıldızı derecesinde gizli hale getirmiş, ay misal o Peygamberlik delilini, tutulmuş ay misali görünmez yapmıştır. (Bendeniz de M. Faruk Gürtunca adlı bir şahsın Peygamberimizin hayatına dair kaleme aldığı uydurmalarla dolu kitabında bu uydurmayı aynen gördüm. Bu tip kitaplara dikkat!(Salih Okur)

Not: Manastırlı İsmail Hakkı Efendi merhum, Risale-i Hamidiyye tercümesindeki bir haşiyede(s. 46) diyor ki; "Ayın iyice aşağı indiği ve hatta Hz. Peygamberin ceplerinden girerek yakasından çıktığı, hakikatten habersiz olan vaizlerden duyulan uydurmalardandır."

*"Hâsıl-ı kelâm: Her muhibb-i dine ve âşık-ı hakikata lâzımdır: Her şeyin kıymetine kanaat etmek ve mücazefe ve tecavüz etmemektir(Muhakemat, s. 32 ) Dini seven ve hakikate âşık olan herkese gerektir ki, her şeyin kıymeti ne ise ona kanaat etmek ve anlatırken vasıflarında abartıya girmemek ve haddinden tecavüz etmemektir.

Not: Burada bir hatıramı nakletmek isterim. Bir zaman, böyle her şeyde mübalağa ve rüya ve hülyalarla, hislere yatırım yapan ve kısa yoldan, devşirme beyinlerle "yeni bir dünya kuracakları" hülyasında olan ve en sonunda kuru hakikate kafa üstü toslayan sözüm ona bir cemaat(!) ortaokulda okuyan elemanlarına hızlı bir risale tanıtımı broşürü hazırlamışlardı. İçinde de tabii kuru sıkı salladıkları bir çok şey vardı..Zaten hakikat gibi bir dertleri de yoktu onların..

Burada yazılanlardan bazılarında merhum Sungur ağabeyden de bazı hatıralar geçtiğinden, o yazıları Sungur ağabeye götürüp okumuş ve cevaplarını sitemizde "Hakikatle Yetinmek" başlığı altında neşretmiştim. Şimdi o yazıdan kısa bir alıntı yapacağım;

1- Bahsi geçen yazıda şu ifadeler vardı: 'Üstadımız bu asırda bir yerde kırk ölümden sadece birkaç tanesinin kazandığını, sairlerinin kaybettiğini söylemektedir. Bu bahis okunurken Üstadımızın mümtaz talebelerinden Mustafa Sungur ağabeyin aklına 'Türkiye gibi % 99'u Müslüman olan bir ülkede böyle bir oran çok fazla değil mi?' diye geçiyor. Kendisi bir şey demeden Üstadımız 'Sungur, Sungur! O imansız gidenler içersinde nice beş vakit namaz kılanlar vardı' diyor.

Yeis kokan bu ifadeleri Sungur ağabeye okuduğumuzda 'nerde o yazılan yer?' dedi ve bu ibarenin geçtiği yere hatt-ı Kur'anla aynen şu ifadeyi yazdılar: 'Baştan başa uydurma, yalancılar! İftiracılar!'

2-Dr. Dozy Haşir risalesini okuduğunda 9. hakikata gelince bırakmış, sebebini soranlara: 'Biraz daha okusaydım ben de inanacağım' demiş. Sungur ağabey bunu da red ettikten sonra meselenin aslını şöyle açıkladılar: 'Meşrutiyet senelerinde meşhur Yahudi Karasso Üstadımızın sohbetini dinlemiş de: 'Az daha kalsam Müslüman olacaktım' demiş.(Merak ettim ve Dr Dozy için Ansiklopediye baktım. Meydan Larousse'de bu zat hakkındaki bilgide Dozi'nin(Reinhart) Hollandalı bir şarkiyatçı olup, 1820-1883 tarihleri arasında yaşadığı yazılıydı. Bu haliyle de Haşir risalesine yetişebilmesi doğal olarak mümkün görülmüyordu. Salih Okur)

3-Yazıda bir de şu hatıra vardı: Üstadımız: 'Sungur ben vallahi billahi Haşir risalesini on bin defa okudum' demiş. Sungur ağabey bu nakille alakalı da 'Öyle bir şey yok ya!' dedikten sonra aslı olarak şunları anlattılar: 'Üstad bir derste dedi ki: 'Ben yemin ediyorum bu dersi yeni görmüş gibi istifade ettim, ders aldım. Hâlbuki ben bunu on bin defa okumuşum'(yani herhangi bir imani mesele, Haşir risalesi değil. Buradaki sayı da çokluktan kinaye) Salih Okur

*"Zira mücazefe kudrete iftiradır ve "Daire-i imkânda daha ahsen yoktur" olan sözü, İmam-ı Gazalî'ye dediren hilkatteki kemal ve hüsne adem-i kanaattır ve istihfaf demektir." (Muhakemat, s. 32) İmam-ı Gazali hazretleri "

 لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ

"İmkân dairesinde daha güzeli yoktur" demiş. Yani Allah şu kâinatı o kadar güzel yaratmış ki, imkân dairesinde daha güzeli yoktur demiş İmam-ı Gazali. Bu sözünü tenkit edenler de çıkmış. Bunu rahmetli Kırkıncı Hocam açıklardı. Yani gidin bir fareye bakın derdi, fare ondan daha güzel olamaz. Bir fare ancak o kadar olur. Sırtlan da ancak o kadar olur yani. İmkân dairesinde daha güzeli yok. Yoksa –hâşâ-Cenab-ı Hak yaratamaz manasında değil. Mübalağa ise hilkatteki bu güzelliği kanaatsizlik ve onu hafife almak demektir.

*Şeriatın bir muvazenesi var. Biliyorsunuz, şeriata göre kullara taalluk eden fiiller (ef'al-i mükellefin) sekiz çeşit; Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mubâh, harâm, mekrûh ve müfsid.

Farz: Allahu Teâlâ'nın kesinkes emrettiği şeyler; beş vakit namaz gibi.

Vacip: Yapılması farz gibi kesin olan emirlerdir. Fakat bu emrin delili farz kadar açık değildir. Vitir namazı gibi. Mesela birisi dese ki; "hocam, farzları kılıyorum, ama vitir namazını kılamıyorum" Onu vitir namazı kılmaya teşvik ederiz, ama "vayy bu adam ibadetlerini yerine getirmiyor" demek şeriatın dengesini bozmaktır.

Sünnet; Mesela namazların sünnetlerini ele alalım. Bir adam sadece farzları kılsa, sünnetleri kılmasa o adam için "namazlarını kılmıyor" demek yanlıştır. Bu adam sünnetleri kılmaya teşvik edilir, bu konudaki hadisler anlatılır, Efendimizin (aleyhissalatu vesselam) terk etmediği konu edinilir, böylece şeriatın koyduğu dengeler(muvazene-i şeriat) gözetilir. Diğer ef'alin-i mükellefin için de aynı şeyler geçerlidir.

 *Usul âlimleri, İslam hukukunun maksatlarını üç ana guruba ayırmış;

1-Zaruriyat; Tabii ve zaruri olan temel hususların beş tane olduğu ifade edilmiştir: Dinin Korunması, Hıfz-ı akl (aklın korunması), Hıfz-ı nesl (neslin korunması), Hıfz-ı mal (malın korunması), Hıfz-ı nefs (Nefsin korunması/ferdin korunması).

Bunların korunması için yapılması gereken şeyler farz, yapılmaması gereken şeyler haramdır. Mesela neslin muhafazası için zinanın yasak edilmesi, aklın muhafazası için içkinin haram olması gibi.

2-Haciyat; Bu başlık altında toplanan şeylerin mevcudiyeti şart ve zaruri değildir ama bulunmamaları meşakkate, zahmete, sıkıntıya ve darlığa sebep olur.. Helal olan hoş şeylerin yenmesi ve içilmesi, mesken ve binek edinilmesi bu kısma girer. Ancak haciyat ister umumi, ister hususi olsun, ekseriya zaruriyat hükmünde olur.

3-Tahsiniyat; Ne zaruri, ne ihtiyaç olan şeyler. Temizlik, nezafet, yeme ve içmenin adabı, nezaket, derbederlikten ve kabalıktan sakınmak gibi hususlar bu kısma girer. Veya bir kimse beş vakit namazı kılıyor. Bu zaruriyata girer. Eee bir de gece namazlarına başlasa, bu da beğenilen bir şeydir, tahsiniyata girer.

*Evet, ticarette bir fels veya on para yerinde bir elmas veya bir altunu verse, nasıl sefahetine hüküm ve tasarruftan haczolunur. (Muhakemat s: 33)

Buradaki sefahattan maksat, gayr-i meşru işler manasına değil. Bu bir usul-ı fıkıh ıstılahı. İslam hukukunda bir insanın rüşde ermesi için üç şey aranıyor;

1-Büluğ çağına girmesi

2-Temyiz kudreti dediğimiz akli idrakin bulunması

3-Mal varlığı üzerinde tasarruf ederken akıllı insanlar gibi davranması. Mesela beş liraya satması gereken şeyi beş kuruşa vermemesi gibi.

 Eğer böyle davranmazsa, ona "sefih" haline de "sefahet" denilir. Ve o kimse mali konularda tasarruftan alıkonulur ki, buna "hacr olunma" denilir.

*"Kezalik hakaik-i diniyeyi temyiz etmeyen ve her birisine müstehak olduğu hak ve itibarı vermeyen ve her hükümde şeriatın sikkesini tanımayan,(Muhakemat s. 33 ) Yani dinin hakikatleri var. Usul-i fıkıh da okuduk. Mesela "zina haramdır" "ayakta bevl etmek mekruhtur" "şu mesele sünnettir" bu gibi hükümleri birbirinden ayırt edemeyen her birisine müstahak olduğu hak ve itibarı vermeyen ve her hükümde şeriatın sikkesini tanımayan( haram mı, helal mi, tenzihen mi mekruh yoksa tahrimen mi, yoksa mubah mı, bunu tanıyamayan ve birbirine karıştıran) adamlar her şeyi hercümerc ederler.

Not: 100 küsur sene önce Çin'e gidip de Çin'deki Müslümanların İslamiyet'ten ne kadar uzak kaldıklarını acı bir şekilde dile getiren merhum Seyyah Abdürreşid İbrahim efendiye göre, Çin halkı arasında dinin usul ve füru tamamıyla unutulmuş, nafilelerle farzlar yer değiştirmişti: "Mesela namaz sadece ahun(molla) ve talebelere mahsus bir ibadettir. Ama Zilhicce'nin on gününde oruç tutmak her Müslüman'a farzdır, böyle telakki olunmuş. Benim o günlerde oruçlu olmadığıma çok şaşırırlardı, Ente âlim la tasumu(âlim olmana rağmen oruç tutmuyorsun) diyerek bir nefret nazarıyla bakarlardı."(Abdürreşid İbrahim, Âlem-i İslam, Cilt: 2, İşaret Yayınları, İst. 2019, 3. Baskı)

* "Dikkat olunsun ki, böyle mücazifler nasihat ettikleri vakitte nazar-ı hakikatte ne derece çirkin oluyorlar. Ezcümle: Bunlardan birisi bir mecma'-ı azîmde müskirattan tenfir yolunda zecr-i şer'î ile kanaat etmeden öyle bir şey demiş ki, yazmasından ben hicab ettim. Yazdıktan sonra çizdim. Ey herif!. Bu sözlerinle şeriata adavet ediyorsun. Faraza sadîk olsan, sadîk-ı ahmak olursun. Adüvv-üd dinden daha muzırsın.(Muhakemat, s. 34)

Not: Üstad o sadık ahmak'ın ne yazdığını belirtmemiş, ama Akgündüz hoca duyduğu bir hususu belirtiyor. Buna göre o adam demiş ki, "bir adam sarhoş olsa, sonra bir yere bevl etse, orada otlar bitse, sonra da o otları bir koyun yese, o koyunun etini yemek caiz değil."

Ben de Tahir-ül Mevlevi'nin Şerh-i Mesnevisinde(6. Cilt) zannedersem aynı hocanın hezeyanlarına rastladım. Belki de Üstadın işaret ettiği husus budur; Merhum Tahir'ül Mevlevi diyor ki; "Vaktiyle Fatih'te ham sofulardan bir vaiz vardı. Nasılsa, tütün içilmesinin haram olduğuna kanmıştı. Halkı tütünden vazgeçirmek için "on kadeh şarab içmek bir cigara içmekten daha hafiftir" dediğini ben kulağımla işittim.

Gafil sofu, kaş yapayım derken göz çıkarıyor, cigaradan vazgeçirmek isterken, rakıya teşvik ediyor, lakin gaflet ve cehaletinden, yaptığı işin mazarratını fark edemiyordu. Müskirat ile mükeyyefatın ayrı şeyler olduğunu bilmiyordu."

Erendiz Kasnak Bey de "Meşrutiyetten evvel İstanbul'da taassubu ile şöhret bulmuş bir hoca Gıyaseddin vardı ki" dediği bir hocadan bahsediyor ki, sanırım yine aynı zattır. Anlatıldığına göre Gıyaseddin Efendi bir gün devrin kibarlarından birinin konağına davet edilmiş. Ev sahibi kendisine billur bir bardak içinde şerbet getirerek ikram etmiş;

-"Bir şerbet buyurmaz mısınız?"

 Gıyaseddin Efendi kaşlarını çatmış;

-Yooo.. Hayır, Ben şerbet içmem.

-"Aman Efendi!"

-İçmem.. Görmez misiniz? Şerbetin evveli "şer" âhiri "bet"dir. Ondan ötürü içemem!"(Erendiz Kasnak, Dünya Mizahından 3000 Fıkra, Cilt:2, s. 29, İst. 1976)

Merhum Mehmed Akif Bey "Süleymaniye Kürsüsünden" adlı şiirinde boş yere şöyle demiyor;

"Ya ta'assubları? Hiç sorma, nasıl maskaraca?

O, uzun hırkasının yenleri yerlerde, hoca,

Hem bakarsın eşi yok dîne teaddîsinde,

Hem ne söylersen olur dîni hemen rencîde!

Milletin hayrı için her ne düşünsen: Bid'at:

Şer'i tagyîr ile terzîl ise -hâşâ- sünnet!

Ne Hudâ'dan sıkılırlar, ne de Peygamber'den.

Bu ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden,

Çekecek memleketin hâli ne olmaz, düşünün!(M. Akif Ersoy, Safahat, s.218, Karanfil Yayınları, İst. 2015)

*Şimdi de Üstad, yapılan mübalağa, yapılan mücazefe, aşırı giden vaizler ve hocalar sebebiyle dine dil uzatanlara cevap verecek; "Ey hariçten ve uzaktan İslâmiyeti tenkid etmeye çalışan insafsızlar! Aldanmayın.. muhakeme edin.. nazar-ı sathî(üstünkörü bakış) ile iktifa etmeyiniz. Zira şu sizin bahanelerinize sebeb olanlar, lisan-ı şeraitte(şeriatın lisanında) ülema-i sû'(ilmini kötüye kullananlar) ile müsemmadırlar.(isimlendirilmişlerdir) Onların muvazenesizlik,(dengesizlik) zahirperestliklerinden(zahire takılıp kalmalarından) neş'et eden(meydana gelen) hicabın(perdenin) maverasına (ötesine) bakınız. Göreceksiniz ki: Her bir hakikat-ı İslâmiye(İslam'ın her bir hakikatı) necm-i münir(ışık saçan bir yıldız) gibi bürhan-ı neyyirdir.(nurlu bir delildir) Nakş-ı ezel ve ebed( Allah'ın kelamı veya dini olduğuna dair ezel ve ebed nakşı) üzerinde görünüyor."(Muhakemat, s.34)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

serkan çakır, 2020-05-16 16:54:54

bu güzel faydalı ilim ve hakikat kokan çalışmaların devamını arzu ediyoruz dua ediyoruz

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

MUHAKEMAT NOTLARI-19

MUHAKEMAT NOTLARI-19

Ders: Muhakemat, 19. Ders (1. Makale, 11. Mukaddime) İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz *“ Kelâ

MUHAKEMAT NOTLARI-18

MUHAKEMAT NOTLARI-18

Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde mütekellim muaheze olunmaz.” (Muhakemat, s. 44 ) Bir kela

MUHAKEMAT NOTLARI-17

MUHAKEMAT NOTLARI-17

Ders: Muhakemat (17. Ders), Birinci Makale, 9. Mukaddeme ’den devam İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgün

MUHAKEMAT NOTLARI-16

MUHAKEMAT NOTLARI-16

Ders: Muhakemat, 1. Makale, 9. Mukaddime İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz *Bana göre bu 9. Muka

MUHAKEMAT NOTLARI-15

MUHAKEMAT NOTLARI-15

Ders: Muhakemat-15.Ders, (1.Makale, 8. Mukaddime, devam) İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz İzah e

MUHAKEMAT NOTLARI-14

MUHAKEMAT NOTLARI-14

Ders: Muhakemat-14.Ders, (1.Makale, 8. Mukaddime) İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz *Bediüzzaman

MUHAKEMAT NOTLARI-13

MUHAKEMAT NOTLARI-13

Ders: Muhakemat-13.Ders, (1.Makale, 7. Mukaddime) İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz *Bu mübalağa

MUHAKEMAT NOTLARI-12

MUHAKEMAT NOTLARI-12

Ders: Muhakemat-12.Ders, (1.Makale, 6. Mukaddime) İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz *“Tefsirde m

MUHAKEMAT NOTLARI-11

MUHAKEMAT NOTLARI-11

Ders: Muhakemat-11.Ders, (1.Makale,5. Mukaddime) İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz *Aynı manayı

MUHAKEMAT NOTLARI-10

MUHAKEMAT NOTLARI-10

Ders: Muhakemat-10.Ders, (1.Makale, 4. Mukaddime) İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz *“Şöhret,

MUHAKEMAT NOTLARI-9

MUHAKEMAT NOTLARI-9

Ders: Muhakemat-7. Ders, (1.Makale, 3. Mukaddime’den devam) İzah: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz İ

Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabb'ine kulluk et!

Hicr, 99

GÜNÜN HADİSİ

Sadakaların en efdali, iki kişi arasını düzeltmektir.

Seçme Hadisler, s.237

TARİHTE BU HAFTA

*Cumhuriyet'in ilanı(29 Ekim 1923) *Sütçü İmam Maraş'ta direnişi başlattı(31 Ekim 1919) *I.Dünya Harbine girdik(1 Kasım 1914) *İmam-ı Rabbani Hz.lerinin İrtihali(2 Kasım 1624) *Hz.Ömer(r.a.)'in Şehadeti(3 Kasım 644)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI