Cevaplar.Org

KIZIL ÎCÂZ KİTABI TANITIM TOPLANTISI

Muhterem kardeşlerim, yeni bir ilmî çalışma ile karşınızdayız; es Süllemü’l Münevrak. Süllem, merdiven demek. Yani bir nevi, ilimlere kendisiyle çıkılan bir merdiven. Bu eserin manidar olan tarafı, Abdurrahman Ahdari bu eseri 21 yaşındayken telif etmiştir. Bediüzzaman Said Nursî hazretleri de bu esere şerh yazmıştır.


Ahmed Akgündüz (Prof. Dr.)

akgunduz@islamicuniversity.nl

2019-11-09 12:31:58

İstanbul/19.10.2019

Muhterem kardeşlerim, yeni bir ilmî çalışma ile karşınızdayız; es Süllemü'l Münevrak. Süllem, merdiven demek. Yani bir nevi, ilimlere kendisiyle çıkılan bir merdiven. Bu eserin manidar olan tarafı, Abdurrahman Ahdari bu eseri 21 yaşındayken telif etmiştir. Bediüzzaman Said Nursî hazretleri de bu esere şerh yazmıştır. Biraz sonra inşallah izahları yapacağız. Şerh ne demek? Haşiye ne demek? Talikat ne demek? Bütün bunları izah edeceğiz.

Bediüzzaman hazretlerinin iki tane mantık kitabı var. Birisi 1914/15 yıllarında telif ettiğini tahmin ettiğimiz Talikat kitabıdır. (Bu eseri de tamamladık ve bir kısım âlim arkadaşlar tarafından tashihi yapılıyor. 500 sayfaya yakın bir eser oldu.) Bir diğeri ise, 1920'lerde telif ettiği Kızıl İcaz çalışmasıdır. İlk olarak 1339'da Evkaf Matbaasında Üstad döneminde basılmıştır. Nitekim Kızıl İcaz'da da Talikat kitabına atıflar yapıyor Bediüzzaman.

Şimdi Kızıl İcaz hakkında bilgi vermeye başlayalım.

Teknik bilgi olarak söylemek gerekirse, hazırlamış olduğumuz Kızıl İcaz çalışması 424 sayfa oldu ve bu kitaba yakışacak şekilde bir kalite ile basıldı.

Evvela, mantık nedir? Mantık, insanın düşünce kabiliyetini, anlayışını hataya düşmekten alıkoyan kanunlar mecmuasıdır. Yani anlama noktasında zihni hatadan muhafaza eden bir alet ilmidir. Ahdarî çok güzel bir tespit yapmış ve Bediüzzaman hazretleri de bunu almış; "mantık ilmi, dilbilgisi açısından Arapçadaki nahiv ilmini karşılamaktadır" diyor. Nasıl ki nahiv ilmi olmadan Arabî ibareyi anlayamazsınız, mantık olmadan da İslamî ilimleri tam anlamak mümkün değildir. Evet, Aristo'dan alınmış, Aristo mantığıdır ama bütün İslamî ilimlerde, usul-ü fıkıhta, kelam ilminde esas kabul edilen ıstılahlar, terimler mantık ilminden alınmıştır.

Mantık ilminin durumu İslam âlimleri arasında da tartışılmış. Meşhur muhaddis İmam-ı Nevevi ile ulum-u hadiste zirve bir allame İbn-u's Salah -hadis ilmi denildiğinde bu iki isim akla gelir- "mantık ilmi haramdır" demişlerdir. Ancak İmam-ı Gazali ise "Kim mantık ilmini bilmiyor ise ben onun ilmine itibar etmem" demiştir. İki zıt görüş ve bunlar gibi farklı görüşler sunulmuş. İbn-i Abidin'in birinci cildinin mukaddimesinde bu görüşlerin hepsi anlatılıyor.

Bana göre şu anda İslam âleminde mevcut olan ister siyasî görüşler, ister dinî görüşler, ister hayat görüşleriyle alakalı Bediüzzaman'ın verdiği bir mesajı, mantık ilmini anlatırken burada paylaşmak istiyorum. Bu mesajı İslam âlemindeki Arapça konferanslarımda da söylediğimde, bazılarının ehemmiyet gösterip, bu ifadeleri ezberlediğini, bir kısmının da bu ifadeleri yazıp çalışma odasına ya da işyerindeki bir köşesine astığını bizzat biliyorum.

Süllem'de deniliyor ki: "Mantık ilmiyle meşgul olmanın cevâzı konusunda ihtilâf bulunmaktadır ve üç farklı görüş vardır."

Bediüzzaman hazretleri ise bir kaide oturtuyor ve diyor ki, 

Takyîd makamında ıtlak (kayıtlı konuşmak gerekirken mutlak konuşma)'ın ve tahsîs makamında ta'mîm (özel konuşmak îcâb ederken genelleme yaparak konuşma)'in zararı ne kadar büyüktür. Bundan dolayı birbirine kardeş olan içtihadlar ve görüşler birbirine düşman haline gelirler."

Peki, bunu nasıl izah ediyor Bediüzzaman? Bu izah da ayrı bir güzellik. Burada Süllem diyor ki; "İbn-i Salâh ve İmam Nevevî mantık ilmi ile meşgul olmayı haram saymışlardır. Bir grup âlime göre ise, mantık ilmini bilmek mutlaka gerekir."

Bediüzzaman diyor ki, "mantık ile meşgul olmak, vacip olan ilimleri terk etmeye sebep olduğundan, mesela bir bakkal, bir mühendis, bir köylü... İslamî ilimlerle meşgul olmayan bir adam, henüz ilmihal bilgilerini bilmeyen bir adamın mantıkla meşgul olması... Yani bunun için insanları fasid şeylere kaydırdığından ya da hak ile batılın birbirine karışmasına sebep olduğundan veyahut her şeyin kötü taraflarını almaya alışık olan mizacın bozulmasından dolayı haram demişlerdir. Dikkat ediniz, mutlak değil, herkese değil, bu şartta olanlar. Bu tehlikelerden biri mevcut değilse, böyle bir şey söylemek soğuk bir taassuptur diyor Bediüzzaman.

Kimisi için sünnettir diyor, kimisi için farzdır diyor. Mesela Usulü'd din, usul-ü fıkıh ile uğraşıyorsa... Mesela Mir'at-ul Usulü okumak isteyen bir adam mantık bilmiyorsa hiç okumaya başlamasın! Aynı şekilde Cem'ül Cevami'yi okumak isteyen bir adam mantık bilmiyorsa hiç başlamasın! Anlamaz çünkü.

Tekrar söyleyelim bazılarına farzdır, bazılarına mekruhtur, bazılarına mübahtır. Yani adamına göre...

Gelelim bir diğer meseleye. Acaba 21 yaşında Abdurrahman Ahdarî'nin te'lif etmiş olduğu 147 beyitten oluşan es-Süllem'ül Münevrak isimli eser üzerine Bediüzzaman'ın yazdığı eser nedir?

Muhterem kardeşlerim, Bediüzzaman hazretleri 1914/15 yıllarında önce Talikat adlı eserini yazmış, sonra çok önemli bir sebepten dolayı –ileride açıklayacağım bu sebebi- sonra bu Talikat kitabını tenakuz bahsine –mantıkta buna önerme diyorlar, biz kaziyye diyoruz-, kaziyyelerin hükümleri bahsine kadar şerh etmiştir.

Burada yeri gelmişken ifade edelim. Bir kitabın üç-dört şekilde izahı olur: Eğer siz, ilmî bir metnin, her kelimesini veya cümlesini açıklıyorsanız buna şerh denir. Mesela, Şemseddin Muhammed b. Abdullah et-Timurtaşî'nin (v. 1004/1595) fıkha dair Ten-

vîrü'l-ebsâr adlı bir eseri var. Alâeddin el-Haskefi ise(v. 1677) buna bir şerh yazmıştır. O da ed-Dürrü'l Muhtar'dır. Bu eser şerhtir, çünkü kelime kelime açıklamıştır. Sonra da İbn-i Abidin hazretleri gelmiştir ki en çok o meşhur olmuştur. Reddü'l Muhtar adlı bir haşiye yazmıştır. Haşiye ne demek? Bir metnin tüm kelimelerini değil, sadece anlaşılması zor olan kelimelerini açıklayan ve derine giden eserlere de haşiye denir. Bir de talikat var. İşte bu ayrı bir kitap çeşididir. Eğer siz, bir metnin anlaşılmayan ibarelerini açıklayacak bir haşiye değil de, müellifin anlattıklarına biraz muhalif de gidecek şekilde derinlemesine bazı meseleleri anlatıyorsanız, ona talikat denir. Kitabın tamamı, bazı kelimeleri değil, mevzuları derinlemesine izah ediyorsanız bu talikattır. İşte, Bediüzzaman'ın Burhan kitabı üzerine kaleme aldığı talikat kitabı gibi.

Abdurrahman Ahdarî hazretleri, es-Süllemü'l Münevrak adlı -biz ona metin diyoruz-o kitabı kaleme almış. Arkasından Bediüzzaman hazretleri buna şerh yazmış. Bakın haşiye değildir. Kızıl İcaz haşiye değildir. Şerhtir. Çünkü her kelimesini açıklamış. Bazı neşriyatlarda haşiye denilmiş bu doğru değil, buna dikkat edelim.

Peki, Kızıl İcaz adı nereden geliyor? diyecek olursanız, mesela komünizm için "Kızıl Rüzgar" deniliyor. Şimdi bu esere bu ad verilmesinin sebebini tam bilememekle birlikte bir yorum olarak ifade edeyim -doğrusunu Allah bilir- Bediüzzaman Hazretleri ile Ziya Gökalp Diyarbakır'da tartışmışlar. Ziya Gökalp'te "kızıl elma", İslam'ın zıddı olan bir ideolojinin sembolüdür. Bediüzzaman hazretleri de herhalde oradan etkilendi Kızıl İcaz isminde... Bu tabi kesin değil, benim kanaatim.

Bediüzzaman hazretleri Süllem isimli mantık kitabına şerhini yazmış; ama bitirememiş. Biz burada Kızıl İcaz kitabında Süllem'in tamamını tercüme ettik, hatta şerh de koyduk.

Kızıl İcaz kitabı yazılınca bazı problemler meydana gelmiş. Ne gibi problemler çıkmış, ifade edeyim. Bediüzzaman bunu lugaz yani bulmaca gibi yazmış. Bunun sebebi ise, Bediüzzaman hazretleri bakıyor ki, Osmanlı Devleti yıkılıyor ve maalesef İslam'ın metinlerini sathî değerlendiren reformistler ve de laikler ortaya çıkmış. Sathî zihinlilik hastalığı İslam Âlemini kaplamış. Bediüzzaman bu kitabı sırf o sathî zihinlilik hastalığına karşı, âlimleri uyarmak adına bu şekilde kaleme aldığını ifade etmiştir. Bakın ne diyor?

"Bilmiş ol ki ey kardeşim! İlim bir gıdadır. Ve mutlaka hazmedilmesi gerekir. Rahvan bir at gibi acele koşan zihin hakikatlerin üzerinden kayarak geçer. Ve hakikatler o zihnin elinde parçalanır. Orada sabit durmaz. Ve zihinden çıkar gider. Daha sonra zihin, hakikatlerin tamamını değil, sadece büyüme ve yeşerme kabiliyetini kaybeder. Bazı parçalarını kendinde toplamaya çalışır. Hazmedilemediğinden yeşermez. Ve zihin sadece o hakikatleri kusar. Ve bazen de kokuşur. Sathî zihinlilik başımıza gelen en şiddetli hastalıktır."(Ben bunun İngilizce tercümesini Hollandalı bir profesöre ve bir de Arap bir profesöre verdim. Bir de baktım ki odalarının kapısının üzerine bu ifadeleri asmışlar. Biri de demiş ki "bütün âlimlerin reçetesidir.") "Ey bu eserime nazar edenler! Zihinleri dikkate teşvik etmek için bu risalede îcaz, yani az sözle çok mana yolunu tercih ile sizi yordum" diyor.

Yine farklı bir bölümde Bediüzzaman hazretleri şöyle diyor: "Sathî zihinleri dikkate alıştırmak için her nasılsa eskiden böyle bir eser yazmıştım. Hiç olmazsa i'lem ile başlayan mebahise bakılsın."

Nitekim Abdülmecid ağabey Kızıl İcaz'daki bütün i'lemleri tercüme etmiş. Allah rahmet eylesin mübarek Abdülkadir Badıllı ağabey ise Talikat'taki i'lemleri Kızıl İcaz'daki i'lemler gibi zannederek biraz karıştırmış. Çünkü Talikat'taki i'lemler ile Kızıl İcaz'daki i'lemlerin hiç alakası yok.

Şimdi sathî zihinlilik ile ilgili önemli bir şeyi daha paylaşmak istiyorum. Kur'an-ı Kerim'de Lokman suresinde

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُواً أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُّهِينٌ

Mealen; Bayağı insanlardan kimi de vardır ki, Allah yolundan bilmeyerek sapıtmak ve onu eğlence yerine tutmak için lâf eğlencesi(Lehvel hadis) satın alır, işte bunlara mühîn bir azâb vardır(Lokman; 31/6)

Lehvel hadis'in Elmalılı Hamdi Yazır'a göre manası şu: Laf eğlencesi, eğlenceli söz, insanı oyalayan, işinden alıkoyan sözler. Asılsız hikâyeler, masallar, romanlar, tarih kılıklı efsaneler, güldürücü lakırdılar ve gevezelikler. Yani bence Elmalılı Hamdi Yazır harika bir cevap veriyor. Arkadaşlar! Sathî zihinlilik hastalığına müptela olanlardan Yaşar Nuri Öztürk nasıl açıklıyor biliyor musunuz bunu? "İşte bu ayet, hadise önem verilmemesi gerektiğini isbat eden bir ayettir" diyor. Bediüzzaman işte böylesi sathî zihinlileri susturmak için Kızıl İcaz'ı ağır bir tarzda yazmıştır.

Kızıl İcaz, Abdurrahman el-Ahderî'nin es-Süllem'ül Münevrak isimli mantık kitabının –manzumdur bu, şiir halinde ve eski medreselerde ezberletirlerdi bunu, ben de yarısını ezberlemiştim- şerhidir. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Kızıl İcaz'ın bir bulmaca tarzındaki kaleme alışından dolayı, üzerinde çalışan allameler olmuştur.

Bunlardan birincisi Abdülmecid Nursî Efendi'dir –Allah ona rahmet eylesin- yalnız Abdülmecid Efendi'nin bir özelliği var. Onu bu kısmı bitirince anlatacağım. Yoksa anlaşılması mümkün değil. Biz ne yaptık? Kısmında anlatacağım.

Abdülmecid Efendi, Üstad Bediüzzaman'dan satır satır ders almıştır. Ve bu şerhin üzerine bir haşiye yazmıştır. Bakın bu haşiyedir. Bu haşiyede iki yerde özellikle, "Vallahi ben burayı anlamadım. İlla da anlamak ve misalleriyle izah etmek istiyorsanız, lütfen Isparta'nın tepelerinden birinde yatan Üstadımıza gidin, kabrinden sorun" diyor. Elhamdülillah o dediği yeri satır satır hallettik. Biraz sonra zât-ı âlilerinize arz edeceğim. Ama kendi gücümle halletmedim bunu, âlimlerin de eserlerinden istifade ederek çözdük. Demek ki en önemli nokta Molla Abdülmecid ağabeyin çalışmasıdır. Biz Süllem'i tercüme ettik, Üstadınkini de tercüme ettik, Abdülmecid ağabeyin haşiyesini de tercüme ettik. Ama Abdülmecid ağabeyin haşiyesi yeterli değil. Onun için çok büyük âlimler çalışmışlar.

Bunlardan birisi Hz. Ömer (r.a.) neslinden gelen Ohinli Şeyh Safvetullah(1939-1989) Hazretleridir. Çok büyük bir allamedir, Allah bin kere rahmet eylesin. Bu zat, Fethullah Verkanisi'nin torunudur. Ve Süllem kitabına bana göre talikat yazmıştır. Ama haşiye de diyebilirsiniz. Hem Süllem'e yazmış, hem Üstad'ın Kızıl İcaz'ına şerh yazmıştır. Tamamı tarafımızdan tetkik edilip, bir kısım ibareler buna göre çözülmüştür. Yoksa Üstad'ın bazı ibarelerini çözmek çok zordur. Ama inşallah şu anda Arapça yazılıyor ve tahkik ediliyor, tümü bütün haşiye ve talikatlarıyla Arapça olarak da neşredilecek.

Gelelim üçüncü isme ki, bana göre bir numaradır. Molla Sadreddin Yüksel. Bu zat talikat yazmıştır, haşiye değildir. Diyebilirim ki Kızıl İcaz'ı anlamada Abdülmecid ağabeyi geçmiştir. Bu benim kanaatim. Ben bu çalışmadaki çoğu zor yeri Molla Sadreddin'in çalışmasından istifade ederek hallettim. Kendisi çok büyük bir allame idi. Ağabeylerim kendisinden ders aldılar. Ancak ne acıdır ki, benim gidip istifade etme imkânım olmadı. Ben Molla Sadreddin'in nasıl bir allame olduğunu Kızıl İcaz çalışmasında anladım.

Sonra bir diğer isim şu an hayatta olan ve Doğu Beyazıt'ta bulunan Molla Musa Celalî hazretleri bir haşiye kaleme almıştır. Bununki Molla Sadreddin'e göre normal bir kitaptır. Yani sadece bazı kaynaklardan nakiller yapmıştır. Haşiye denebilir, talikat denebilir. Tamamını bir kitap halinde neşretmiş. Ama yazma kısmını yapmamış, onu biraz önce de ifade ettiğim gibi, inşallah biz yapacağız.

İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a da şükredemez kaidesince ben buradan bir isme teşekkür etmek istiyorum. O da Diyarbakırlı Molla Feyzi Efendi'dir. Şimdi bu çalışmayı hazırlarken Abdülmecid ağabeyin "gidin burayı Üstad'dan sorun" dediği iki yerde tıkanmıştım. Birincisini Molla Sadreddin'in çalışmasından istifade ederek tamamladım. Diğer bir yer ise çalışmadaki bir şiirde geçen "ti" ve "ta" kısmı. Yahu bunun manası nedir? Niye bu kelime kullanılıyor? Bir türlü çözemedim. Birçok kimseye, âlime sordum, işin içinden çıkamadılar. Sonra Diyarbakır'a gittiğimde Molla Feyzi Efendi'ye sordum. "Vallahi hocam anlamadım; ama akşam tahkik edeyim" dedi. Ertesi gün beni aradı. "Hocam hallettim" dedi. Elfiyye İbni Malik'in 670 beytini ezberlemiştim. 1000 beyit de Arap grameri... Ama maalesef unuttuk, yaşlandık. Neyse bir baktık ki Molla Feyzi Efendi dedi ki "Hocam çok basitmiş. Bu ti ve ta, hazihinin farklı tarzları. İsm-i işaret" dedi. Tabi ona uygun manayı vermişiz; ama ti ve ta ne demek? Bir formül mü acaba? Diye üzerinde düşünüp duruyorduk. Onun için kendisine zaten teşekkür etmiştim, bir de buradan özel olarak teşekkür ediyorum.

Bu çalışmaya hizmet edenlerden biri de merhum Abdülkadir Badıllı ağabeydir. Biliyorsunuz Kızıl İcaz'ı ve Talikat'ı kendisi neşretmiştir. Âsâr-ı Bediyye içinde derc eylemiş, ayrıca sonradan yeniden neşretmiş ve bu da çok güzel bir hizmet. Ancak mübarek ağabeyimizin bir eksiği var, bir kısım âlimlerden yardım aldım diyor, muhtemelen o âlimlerden biri Diyarbakırlı Molla Zeynel Abidin. Çünkü onun Talikat'ta yaptığı hataları aynen basmış.

Peki, gelelim bizim bu çalışmada ne yaptığımıza... Öncelikle Süllem'in tamamını tercüme ettik. Çünkü bir mantık kitabıdır. Eksiği, kıyas ve deliller, bürhanlar kalmıştı, tamamladık. İkincisi, Üstad'ın Kızıl İcaz'ını tercüme ettik. Ve mümkün mertebe Abdülmecid ağabeyin izahlarını tercüme ettik, ona haşiye diyoruz. Diğer problemli yerleri de bu saydığım eserleri temel alarak Allah'ın izniyle teker teker mukayese etmeye çalıştık.

 Mesela sırf Molla Sadreddin hocanın kıymetini takdir etmek açısından bir yeri misal vereyim. Abdülmecid ağabeyin de "Gidin Isparta'nın tepelerinden birinde yatan Üstad'a sorun, ben burayı anlayamadım" sözü biraz daha anlaşılır böylece. Ayrıca Abdülmecid ağabey, Arapça olarak yazdığı önsözde de bakın ne diyor: "Halledemediğim meseleleri de çok yerde olduğu gibi bıraktım. Meydana gelen hata ve yanlışlıkları ıslah etmeyi de istikbalde gelecek gençlerin keskin nazarlarına havale ediyorum" diyor. Allah bin kere rahmet eylesin.

Enteresan bir yeri de misal vereyim. İlimle başka bir tasavvura ulaşılıyorsa, ona kavl-i şarih denir. Yani tarifi tarif ediyor. Bunları vermemin sebebi Abdülmecid ağabeyin zor dediği kısımların haklılığını isbat içindir. Misal şöyle, Üstad nazarî ilim hangi yollarla hâsıl olur? Bunu açıklıyor. Ne diyor burada? -Bunu anlamak hakikaten zor- Yolları sayıyor burada. "Zaten, sıfaten, lazımen mevduan, mefhumen bi nev'i, medlulen bi envaihi, ev muraden, ev mahiyeten hakikiyyeten, ev itibariyyeten, ev ıstılahiyyeten, mufassalan ev mücmelen, mücmel de iki kısım taammen, ev nakısan... Yani Abdülmecid ağabey bu kısımda diyor ki "Siz eğer misallerle bunun izahını istiyorsanız Üstad'ın kabrine gidin, Allah ondan razı olsun. O Isparta vilayetinde bulunan tepelerden birinden yüksek bir tepededir. Gizli, meçhul ve insanlardan men edilmiştir." Ben yorulunca, tepenin yarısında kalınca, Molla Sadreddin Yüksel hocamızın çalışmasından istifadeyle bu kısımları hallettim.

Bir yer daha okuyayım:  "Yani nazarî olan ilim, zât olarak(1) [insan gibi diyor, işte bu insan gibiyi bulmak zor] veya sıfat olarak(2) [yani bir adama dersin ki haza insan veya haza hayvan. Veya bir insanı tarif edersin, haza âlim dersin. Sıfatıyla tarif edersin. Bütün bu yirmi küsur çeşidi misalleriyle bulmak... ] yahud lâzım-ı mevzû‛ olarak(3) veya her iki nev‛iyle (mefhûm-ı muvâfakat ve mefhûm-ı muhâlefet) mefhûm olarak veya bütün nevi‛leriyle medlûl olarak(4) veya nazarî ilimden kasdedilen murâd olarak veya mufassal yahud mahiyet-i hakikîye(5) veya i‛tibâriye(6) veya ıstılâhiye(7)şeklinde olarak, mücmelen(8)yahud mufassalan(9)veya illet-i tâmme(10) yahud tâmm yahud hem illetleri yahud ma‛lûlleri(11) açısından veyahut da her ikisi ile birlikte nâkıs olarak(12)hâsıl olur…"

Gelelim bir diğer konuya. Allah nasip etti, tercümeleri yaptım. Haşiyeleri ve talikatı da nazara aldım. Ama baktım ki normal bir Nur talebesi merak edip bu çalışmayı okumak istediğinde anlaması hakikaten zor olacak. İşte bu müşkülü çözmek için hangi kısım neyden bahsediyor öncelikle her başlığın girişinde bunlar verildi. Mesela lafız ne demek? Delalet ne demek? Küllî ve cüz'î ne demek? Biz bu ana mevzuların başında Akgündüz notunu düşerek o mevzuyu bu ilimlerde en alt seviyedeki bir kişinin dahi anlayacağı şekilde izah etmeden tercüme ve şerhe girmedik. Mesela mantık nedir? Sorusunu cevaplamışız, ardından mantıkla iştigal etmenin hükmünü anlatmışız. Sonra her bölüm başlığı için aynı uygulamayı yapmışız. Kitabın sonuna kadar bu böyle yapıldı. Üstad'ın şerhi ve haşiyesi bitmiş olsa bile aynı şeyi Süllem hakkında da yaptık.

Muhterem kardeşlerim sadece bununla kalmadık. Buradan da verilebilir ama ben Talikat'tan bir misal vereceğim. Üstad burada tamamen ilmi konuşturmuş. Mantık ilmini, fıkıh usulü ilmini, tefsir usulü ilmini ve de kelam ilmini konuşturmuş. Istılahlar da çok fazla ve zor. Allah'a şükür Osmanlı Tarih ve Hukuk Istılahları Kamusu adlı eseri hazırlamışız ki, bu eserden çokça istifade ederek bu ıstılahları çözdük. İşte o ıstılahlardan mesela "lüzum" kelimesi geçiyor. Üstad onu açıklamıyor ki. Oradaki kelimeleri anlayabilmek için biz bir kısım ıstılahları dipnotta verdik. Diğer âlimlerden doğrudan aldığımız izahlarda ise isim zikrettik. Mesela Molla Musa dedik, Molla Sadreddin dedik. Ama farklı kaynaklardan veya kendi gayretimizle çıkardığımız manaları direkt dipnot verdik. Karıştırılma ihtimali yok. Yani bu da zarurî. Ben bir misal vereceğim, çözün bakalım.

Mesela, Talikat'ta bütün neşredilen nüshalarda el haber-ül esam yazılmış, hâlbuki doğru değil. Çok ağır bir ıstılah. Allame Sadeddin Taftezanî'nin ortaya attığı bir ıstılah. Eğer siz bunu dipnotta açıklamazsanız Üstad'ın metni anlaşılmaz. Hâlbuki el cezr'ül esamdır. Bir kere hesap ilminde bu ıstılah "karekök" demektir. Yani cezr karekök demek. Ama karekök de iki kısım. Cezr-i müstakim yani mesela 9'un karekökü 3'tür. Ama 2'nin karekökü nedir? Düzgün bir rakam değildir. Kesirlidir. İşte ona cezr-i esam diyorlar. Taftezanî buna "kaotik karekök nazariyesi" diyor. Burada ben misal vereyim açıklansın. Mesela, bir kardeşimiz diyor ki: "Arkadaşlar! Ben öyle bir evde oturuyorum ki o evde oturanların tamamı yalancıdır. Ve ben de orada oturuyorum." Bu ne demek? Ben de yalancıyım demek. Bu şekilde ıstılahlar var. Yine mesela "ifradî" ve "icmaî" tabirleri var. "Mütearef" ve "gayr-i mütearef" tabirleri var. Bunlar da Allah'ın izniyle halloldu.

Şunu da ifade edeyim bu çalışmada bizim de hatalarımız olmadı mı? İlla ki olmuştur. Ama kusura bakmayın, Bediüzzaman hazretleri gibi bir allameden ders almış olan Abdülmecid ağabey "Gidin Isparta'nın tepelerinden yatan Üstad'dan sorun" diyorsa, çok da fazla konuşmaya gerek kalmaz diyoruz.

Muhterem kardeşlerim! Bediüzzaman hazretleri 90 kitabı ezberlemiş. Bunlarının tamamını yüzde doksan beş doğru olduğunu tahmin ettiğimiz şekilde Arşiv Belgeleri Işığında Bediüzzaman Said Nursî ve İlmî Şahsiyeti adlı çalışmamızın birinci cildinde ve tekrar da olsa Bediüzzaman Said Nursî'nin İlmî Şahsiyeti-Ulûm-ı Âliye Âlet İlimleri adlı çalışmamızda da neşrettik. Üstad'ın ezberlediği kitaplardan Burhan, Süllem, Şemsiyye, İsaguci mantık ilmi ile ilgili olanlardır.

Bakınız çok mantık âlimi vardır. Ama öğrendiği mantığın o kanunlarını, ıstılahlarını sanki bir alfabenin harfleri gibi bütün yazdığı eserlerde kullanan herhalde son beş yüz yılda Bediüzzaman'dan başkası -buna Mustafa Sabri Efendi de dâhildir- olmamıştır. İddiam bu. İnşallah Talikat'ta da göreceğiz, Risale-i Nur'da Bediüzzaman mantık ilmine hangi yenilikleri getirmiş? Onlardan misaller vereceğiz. Mesela açın Muhakemat'ı, baştanbaşa belagat, mantık, cedel, usul-ı fıkıh ıstılahlarıyla dopdoludur. Biz Muhakemat'ı 77 ders halinde tamamını okuduk. (Dileyenler bu dersleri şu adresten takip edebilir: https://www.youtube.com/watch?v=yUCptbI-FN0)

Demek istediğim bu herkese nasip olmayan bir özelliktir. Tamam, ben de okudum. Mantıktan Şemsiyye'yi tercüme ettim, İsaguci'yi ders okuttum, Mugni't-Tullab'ı ders okuttum; ama Allah şahit Talikat'ı tercüme ederken bazen tercüme robotu gibi davranıyordum. Tercümeyi doğru yaptığım kanaatindeyim; ama misal verin izah edin deseler robot gibi kalacağım... Öyle zor yerler var. Fakat Bediüzzaman tamamını tüm Risale-i Nur Külliyatında kullanmış. En güzel misali, tüm İslam Tarihinde sadece İbn-i Teymiye ile İmam-ı Gazalî, Üstad'a uymuş; Kıyas-ı temsilînin yakîn ilim ifade etmesi meselesi. Onu Sözler'de de uzun uzun açıklamış.(bkz, 32. Söz, 2. Mevkıf, 2. Maksad)

Yani özetle, Bediüzzaman hazretleri sadece mantık ilminin kanunlarını ve kaidelerini ezberleyen veya onu ders okutan ya da o konuda telif yapan bir allame değildir. İslamiyet'e ait eski ve yeni eserlerinde ki yeni eserler 6.000 sayfadır. Lahikalarda bile mantık ilminin kaidelerini kullanan bir allame-i cihandır. Merak edenler buyursunlar Kızıl İcaz'ın Arapçasını okusunlar, tabi sathî zihinlilik hastalığına müptela olmadılarsa...

Bir şeyi daha izah edeyim. Maalesef çoğu mollalar Üstad'ı anlayamamışlar. 200 sayfaya yakın bir talikat yazan Şeyh Safvetullah dahi bu meselede maalesef anlayamamış. Nedir bu mesele? Bediüzzaman hazretleri Bismillah'taki "b" yi tartışmış. Hatta bu meselede mollalardan ve haşiye yazanlardan biri Üstad'ın İşaratü'l İcaz adlı eserinden Üstad'ı bir nevi naks edecek nakilde bulunmuş. Yani Üstad şurada böyle diyor burada böyle diyor şeklinde... Hayır. O da anlamamış Üstad'ı...

Arkadaşlar Bismillahirrahmanirrahim'in "b" sini Üstad İşaratü'l İcaz'da da açıklamış.

Biliyorsunuz Arapça'da "b" harf-i cer, ism-i mecrurdur. Car mecrur bir şeye mütealliktir. Ama bu Bismillah olunca, müteallik olduğu şey hangi işe başlıyorsan ona ait olabilir. Esteğinu olabilir, eteberreku olabilir. Yani, "teberrük ediyorum Bismillah'la" manasında veya "yardım istiyorum" manasında veya "eterahhemu"(merhamet istiyorum)manasında olabilir. Mesela bir hastanın başındasın... "Ya Rabbi esterhemu! Merhamet istiyorum bu hastaya" diyebilirsin. Bunlar olabilir, bir şey demiyoruz.

Ama Üstad'ın, Kızıl İcaz'da anlattığını bu zatlar anlayamamışlar. Üstad diyor ki "Buradaki 'b' musahabe içindir. Asla istiane için değildir" diyor. İmam Beydavî hazretleri diyor ki "istiane" içindir. Ama Zemahşerî hazretleri diyor ki "musahabe" içindir.

Şeyh Safvetullah tercih sebeplerini ve tartışmaları uzun uzun anlatmış. Ama Molla Musa, "Efendim, Üstad'ın İşaratü'l İcaz'daki işareti istiane için olduğu..." diyor ki, tamamen yanlış bir düşünce. B'nin 21 tane manası var Arapçada. İstianeye misal vereyim ben size. Mesela "Ben bu kitabı bu kalemle yazdım." Yani kalemin yardımı olmasa, yazamazdım.

Burada Üstad "bu manayı "b" ye verirseniz, Mutezile'nin görüşü esas olur" diyor. Hâlbuki Zemahşerî bile "istiane için değildir" diyor. Yani o esta'inuyu mukadder kılmakla bunun alakası yok. Mesela zor bir işe başlarsın, esta'inu Bismillahirrahmanirrahim dersin. Veya mübarek bir işe başlarsın, eteberreku Bismillahirrahmanirrahim dersin. O ayrı.

Burada "b"nin musahabe için oluşu, bir insanın yaptığı fiillerin başından sonuna kadar, hiçbir anı terk edilmeksizin Allah'ın kudreti onun yanında demektir. Burada "b" nin istiane için olmadığını, bilakis musahabe için olduğunu söylüyor Üstad.

Kur'an-ı Kerim'de Maide suresinde geçen ayette yer alıyor mealen:

وَقَد دَّخَلُواْ بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُواْ بِهِ "Muhakkak onlar inkâr ve küfürle yanınıza girdiler ve çıktılar."(Maide; 5/61) Yani küfür onların yanında..

 İşte Üstad Besmeledeki "b" harfi musahabe içindir, istiane için değildir. Çünkü kesb halka tabidir. Kul sadece kazanıyor. Asıl musahib olan kimdir? Allah'ın kudretidir. Hâsıl-ı bilmasdar için şarttır. Bu meseleyi de bu şekilde ifade etmiş olalım.

Dipnotlar

1-İnsan gibi.

2-İlim gibi.

3-İlme kabiliyeti gibi.-

4-Mutâbakat, tazammun ve iltizâmı kasdetmektedir.

5-İnsan gibi.

6-Anka kuşu gibi.

7-Kelime gibi.

8-Delâleti vâzıh olmayan hayvan kelimesi gibi.

9-Hayvanın irâdesi ile hareket eden nâmî, hassâs bir cisim olarak tasavvuru gibi.

10-Bir koltuğu dört illetiyle (fâliyye, maddiye, sûriye ve gâiye) tasavvur ederek; mesela "Bir mobilyacının üzerinde oturmak üzere ahşaptan yaptığı şey gibi.

11-İllet ve ma‛lûl ile, mesela, insanı "Allah'ın öyle bir mahlûkudur ki, bu âlemde çok hârikaları keşf eylemiştir" diyerek tarif gibi.

12-Hâlık Te‛âlâyı, mahlûkat ile tasavvur gibi.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

TA‛LÎKÂT’IN TERCÜMESİNİ TAKDİM EDERKEN

TA‛LÎKÂT’IN TERCÜMESİNİ TAKDİM EDERKEN

Mantık, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin müstakil olarak bir eser te’lif ettiğ

KIZIL ÎCÂZ KİTABI TANITIM TOPLANTISI

KIZIL ÎCÂZ KİTABI TANITIM TOPLANTISI

Muhterem kardeşlerim, yeni bir ilmî çalışma ile karşınızdayız; es Süllemü’l Münevrak.

MOLLA MUHAMMED ZAHİD MERHUMUN ARAPÇA RİSALE ÇEVİRİLERİ ÜZERİNE

MOLLA MUHAMMED ZAHİD MERHUMUN ARAPÇA RİSALE ÇEVİRİLERİ ÜZERİNE

Üstad Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatı’nın Arapçaya tercümesi üzerinde ısrarla durmuşt

RİSALE-İ NUR’DA TEFSİR EDİLEN AYETLER

RİSALE-İ NUR’DA TEFSİR EDİLEN AYETLER

Soru: Risale-i Nur’da 600 civarı ayetin sarihi, diğer birçok ayetin de mana cihetiyle açıklan

SAİD NURSİ’NİN AİLE MODELİNİN FİRMA AİLESİNE (STAKEHOLDER) UYGULANMASI-3

SAİD NURSİ’NİN AİLE MODELİNİN FİRMA AİLESİNE (STAKEHOLDER) UYGULANMASI-3

C. Firma Ailesi (Stakeholder) Firmalar, doğal olarak bir hayır kurumu değil kâr amacıyla kurul

SAİD NURSİ’NİN AİLE MODELİNİN FİRMA AİLESİNE (STAKEHOLDER) UYGULANMASI-2

SAİD NURSİ’NİN AİLE MODELİNİN FİRMA AİLESİNE (STAKEHOLDER) UYGULANMASI-2

B.2.2. Said Nursi’de Şefkat Nursi, Mektubat adlı kitabında aşk ile şefkati karşılaştırı

SAİD NURSİ’NİN AİLE MODELİNİN FİRMA AİLESİNE (STAKEHOLDER) UYGULANMASI

SAİD NURSİ’NİN AİLE MODELİNİN FİRMA AİLESİNE (STAKEHOLDER) UYGULANMASI

A. Said Nursi’nin Şefkat Odaklı Aile Modeli Bekleneceği gibi Said Nursi sadece Müslümanlar i

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

Üstadın ulaştığı netice gösteriyordu ki; gerçekten İslam fıtrat dinidir. Bundan sonra, bu

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

Müellif: M. Said Ramazan el Buti Mütercim: Fehmi Türkmen Hocaefendi Bizim için mümkün değil

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

Risale-i Nur, acz, fakr, şefkat ve tefekkür kavramlarından her birini Hakka ve hakikate ulaşma

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

Risale-i Nur kendisini tarikattan çok hakikat ve şeriat olarak tarif eder. Fakat, ister hakikat ol

Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (ahireti) ihmal ediyorlar.

İnsan, 27

GÜNÜN HADİSİ

Kur'an öyle bir servettir ki, O'nu elde edenin hiçbirşeye ihtiyacı kalmaz. O'ndan daha büyük bir zenginlikte bulunmaz.

Camiü's Sagir, 4:535, Hadis No:6183

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI