Cevaplar.Org

PROF. DR. ESAD COŞAN HOCAEFENDİ’NİN DİLİNDEN HACI BEKTAŞ VELİ HAZRETLERİ

Doktora çalışmalarım sırasında, IV. Yüzyıl'da yaşamış bir şahsın hayatı üzerinde incelemeler yaparken, Hacı Bektâş-ı Velî'nin bir eserini buldum. Hacı Bektâşî Velî'nin bir eserini mecburen okuduğum için; çünkü, ne bektâşîliği seviyordum, ne de sâfî dînî olmayan bir yolu seviyordum. Hattâ edebiyatı, romanı bile sevmiyordum ben şahsen, vakit israfıdır diye... "İnsan eğer imkânı varsa, ayet okusun, hadis okusun!" diye düşünüyordum. Biraz katı idi kanaatlerim...


Prof. Dr. Esad Coşan

.

2019-08-17 19:14:15

Doktora çalışmalarım sırasında, IV. Yüzyıl'da yaşamış bir şahsın hayatı üzerinde incelemeler yaparken, Hacı Bektâş-ı Velî'nin bir eserini buldum. Hacı Bektâşî Velî'nin bir eserini mecburen okuduğum için; çünkü, ne bektâşîliği seviyordum, ne de sâfî dînî olmayan bir yolu seviyordum. Hattâ edebiyatı, romanı bile sevmiyordum ben şahsen, vakit israfıdır diye... "İnsan eğer imkânı varsa, ayet okusun, hadis okusun!" diye düşünüyordum. Biraz katı idi kanaatlerim...

Hacı Bektâş-ı Velî'nin bir eserini belki okumazdım. Ama doktora tezim dolayısıyla okuyunca gördüm ki, Hacı Bektâş-ı Velî içkinin müthiş aleyhinde... Bu çok önemli bir şey... İçkinin çok aleyhinde... "Bir damlası bir yere damlasa, orda bir ot bitse, o otu bir koyun yese, o koyunun eti yemem!" gibi ifadeler çok mühim...

Tabii, bu bir bilimsel bulgudur. İşte netice itibariyle insan, hani toprağı kazarken arkeolojik bir parça buluyor, çok kıymetli olabiliyor. Bunun üzerine ben doçentlik tezimi Hacı Bektâş-ı Velî'nin eserleri üzerine aldım, o konuda çalıştım. Şimdi ne zaman Hacı Bektâş-ı Velî'yi anma toplantısı olsa, televizyonda bir konuşma olsa, bir yerde bir festival olsa; bizim eser koltuk altında... Açılıyor sayfaları, "Hacı Bektâş-ı Velî şöyle dedi, böyle dedi." deniliyor. Elhamdü lillâh, günümüzde bir yaraya merhem oluyor. Bir yanlışlığın düzeltilmesine vesîle oluyor 9 Nisan 1995 – Bursa

Bendeniz, Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri'nin (KS) hayatını araştırmak için, o kadar gayret ettim ki; "Ah o devirden kalma bir kitâbe bulsam!.. Ah yeni bir şey çıkarsam ortaya!.." diye, mezar taşlarını bile araştırdım. Hiçbir âlimin sözünü, o öyle söyledi diye incelemeden almadım. Köprülü öyle demiş, İsmâil Hikmet Ertaylan böyle demiş, ordinaryüs profesör falanca şöyle demiş... İngiliz müsteşrik şöyle demiş... "Neden acaba böyle dedi; doğru mu, yanlış mı?.." diye hepsinin araştırmasını yaptım. Kabirlerde araştırma yaptım, mezar taşlarında araştırma yaptım, kütüphanelerde araştırma yaptım.

Hacıbektaş kasabasına da gittim. Orda Otel Cabbar'da kaldım geceleyin... Karnım acıktı, aşağıya yemek yemeğe indim. Masalar içki dolu... Kasketli kasketli köylüler oturmuş, votka şişelerini önüne getirmiş... Beyaz şaraplar, kırmızı şaraplar... "Ben burada yemek yiyemeyeceğim. Çünkü, içki haram İslâm'a göre!.. Net bu, bunu kimse inkâr edemez. Bakkaldan peynir ekmek alayım, onu yiyeyim bundan sonra..." dedim. Üç-beş gün kütüphanede çalışma yapacağım.

Bakkalda küplerle şarap satılıyor; kırmızı şarap şurda, beyaz şarap burda... "Allah Allah!.. Acaba Hazret-i Ali Efendimiz mi buna müsaade etmiş?!.. Acaba İmam Ca'fer-i Sâdık Efendimiz mi buna müsaade etmiş?!.. Acaba Hacı Bektâş-ı Velî Efendimiz mi buna müsaade etmiş?!.. Araştıralım!" diye düşündüm.

Sonra orda civarda beni gezdirdiler. Dediler ki: "Mübarek Pirimiz şurada çile çıkarmış, erbaîne girmiş, kırk gün ibadet etmiş. Dağın kenarında, kayanın içinde bir mağara... Hakîkaten Hicaz'daki Hira dağındaki mağaraya da gittim ben... O da öyle, kayanın içinde...

--Bu nedir?

--Bunun adı Hira mağarası...

Biraz ilerde duvarla çevrili güzel bir pınar vardı, birkaç kavak ağacı vardı.

--Bunun adı ne?..

--Zemzem pınarı...

--Eh olur ya, pekâlâ...

Sonra ortada iri iri, yumruk yumruk taşlar var, yığılmış öbek öbek...

--Niye bunlar yığılmış buraya?..

--Bunlar şeytan taşlamak için... 7 Kasım 1992 – Ankara

Onun için, bu meseleler dikkatimi çektiğinden, Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri'nin hayatını incelemeye geçtim. Konu benim kendi seçmemdir. Ben zâten öksüz bir üniversite mensubuyum. Üniversitedeki hocam vefat ettiği için, bütün işleri kendi başıma, kendi kafamla düzenledim. Elime de fırsat geçmişti. Hacı Bektâş-ı Velî Efendimiz'i doçentlik tezi olarak seçtim. 7 Kasım 1992 – Ankara

Şimdi, Hacı Bektâş-ı Velî hakkında bilgi az... Bektâşî Edebiyatı var... Bektâşîlikle ilgili, yerli ve yabancı kaynaklarda çeşitli araştırmalar görüyoruz. Kitaplar neşredilmiş, çeşitli eserler var... Almanca, Fransızca, İngilizce makaleler var... Biliyoruz bunları... Ama Hacı Bektâş-ı Velî kim, fikirleri ne?.. Acaba bunu bîtaraf ölçülerle ortaya koyabilir miyiz?.. Müsbet belge az... Arşivlerde bu konuda çok az bilgi mevcut... Gezdiğim yerlerde kolay bulunmuyor.

Ansiklopedilerde yazılan yazıları inceliyorsunuz; belli şahısların söylediği sözlerin tekrarı... Abdülbâki Gölpınarlı merhumun, Fuad Köprülü merhumun birkaç sözü... Onlar nereden almış?.. Onlar nass-ı katı' değil ki, onlar da bir yerden almış olmalı... Eğer bir vesika varsa, bizim de öpüp başımız koyacağımız bir vesikadır. Ama vesika değilse, elbette o zaman vesika aramak durumundayız.

İşte böyle bir zihniyetle, bu işin içinde beş-altı sene araştırma yaptım. Çeşitli eserlerini aradım. 7 Kasım 1992 – Ankara

Malatya'dan Alevî kardeşlerimiz demişler ki: "Hocamız bu kitabı bassın! Yoksa, basmazsa biz basacağız, mutlaka basılmasını istiyoruz." demişler. Bir profesör arkadaşımız geldi, "Tezi hazırlayan şahsı tanımak isterim!" diye... Tanıştık. Teşvik ettiler. Sonunda eserimiz de basıldı ama, birçok dizgi hataları var... İnşallah daha güzel bir baskısı yapılır. Yapılabilirse iyi olur. 7 Kasım 1992 – Ankara

Bu mübârek şahıs hakkında iki tane görüş var... Belki daha fazla da detaylandırılabilir bu görüşler ama, şöyle iki grupta toplanabilir:

a. Bazı kimseler onu Kur'an-ı Kerim'e, Peygamber Efendimiz'in yoluna bağlı olgun bir mutasavvıf, bir büyük alim olarak görüyorlar ve böyle anlatmak istiyorlar.

b. Bazıları da bu anlatıma kuşkuyla bakıyor. "Bu, devletin meseleyi çarptırmasıdır. Meseleyi kapatmak için, ortaya attığı yakıştırmadır. Aslında Hünkâr Hazretleri, öyle değildi. O, batınî fikirlere sahib bir alevî babasıydı. Hattâ şeriat emirlerine karşı lâkayttı. Aslında İslâmî boyaya boyanmış bir şaman rahibi gibiydi." diyorlar. Onu bu tarzda görenler, böyle anlatmak isteyenler var... "Türkçülüğü himaye eden, koruyan, kollayan bir kimseydi." diye anlatmak isteyenler var... . 7 Kasım 1992 – Ankara

Meşhur şahısların bir tarihi şahsiyetleri oluyor, bir de menkıbevi şahsiyetleri oluyor. Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri'nin de hayatı üzerine yazılmış bir eser var ortada... Hacı Bektâş-ı Velî Menâkıbnâmesi deniliyor buna... Velâyetnâme-i Hacı Bektâş-ı Velî diye de isimlendirilir. Kütüphanelerimizde çeşitli tarihlere ait bir çok elyazması nüshası var... Türkiye'de birkaç defa neşredilmiş, Almancaya da çevrilmiş bir eser...

Bunun bir kısmı manzum şekilde, bir kısmında nazım ve nesir karışık... Bunların incelenmesi ve araştırılıp neşredilmesi uygun olabilirdi ama, bunlar Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri'nin hayatı hakkında otantik bilgiler demek değil; kim yazmışsa, onun bilgileri demek...

Bir de araştırmalarım esnasında, Farsça bir velâyetnâme olduğunu da tesbit ettim. Bazı beyitleri elimizde ama, ben bu araştırmayı yaptığım zamana kadar bütünüyle ele geçmemişti. Bendeniz üniversiteden ayrılınca --dört-beş sene oluyor-- bulunmuşsa, bazı araştırıcılar bulmuşlarsa bilmiyorum ama, ben bulamamıştım. Bunu sonradan Ali Nihânî isminde bir başka şahıs, yeniden nazma çekmiş. İki defa nazmedilmiş yâni... Birisi eski dilde, arkaik dilde; birisi de yakın zamana ait olmak üzere, iki şekli var... Bunun yazarının Firdevsî-yi Tavil (Uzun Firdevsî) diye bir şahıs olduğu anlaşılıyor araştırmalarımızdan...

Bu Uzun Firdevsî, II. Bayezid zamanında yaşamış. Süleymannâme gibi eserleri de var... Osmanlı sahasını terk edip İran'a gitmiş, orada vefat etmiş bir kimse... Bu velâyetnâme onun eseri ama; içindeki bilgiler gönlümüze yerleştirebileceğimiz, kabul edebileceğimiz, kabul edilebilir, sağlam, güvenilir bilgiler tarzında değil...

Bunun dışında başka, Hacım Sultan adına yazılan velâyetnâmede, Âlî'nin Künhül Ahbâr'ında, Abdal Mûsâ Velâyetnâmesi'nde, Seyyid Ali Sultan Velâyetnâmesi'nde de Hacı Bektâş-ı Velî ile ilgili menkıbevi bilgiler var...

Bunlara göre, Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri Hazret-i Ali Efendimiz'in soyundandır. Nişâpur şehrinde dünyaya gelmiştir. --Arapça'da p harfi olmadığı için, Araplar Neysâbur diyorlar--Orada yaşamış, Lokmân-ı Perende adlı bir mutasavvıf tarafından yetiştirilmiş ama, Ahmed-i Yesevî Hazretleri'ne bağlı... Onun işaretiyle Anadolu'ya gelmiş. Sulucakarahöyük denilen kasabaya --şimdiki Hacıbektaş kasabası-- yerleşmiş. Burada pek çok derviş ve halife yetiştirmiş. Bunları çeşitli irşad görevleriyle etrafa göndermiş. Orada ahirete irtihal eylemiş, kabr-i şerifi orada...

Bu Velâyetnâme'de geçen başka şahısların kimler olduğu önemli... Kutbuddîn-i Haydar, Hacım Sultan, Akçakoca, Sarı Saltuk, Karaca Ahmed, Tapduk Emre, Yunus Emre, Seyyid Mahmud-u Hayrânî, Osmancık --yâni, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi-- Alâeddin-i Keykubat, Kırşehir emiri Nûreddin ibn-i Cece... Velâyetnâme'de bunların ismi geçiyor. Bunları şu bakımdan sıralıyoruz ki; bu velâyetnâmeyi yazan şahıs, onunla ilgili isimleri zikrediyor. O şahıslar hangi devirde yaşamışsa, anlayacağız ki Hacı Bektâş-ı Velî o civarda, o devrede yaşamıştır.

Çünkü, kabir taşı yok, bulamadık. Vefat tarihi bir vesika olarak elimizde olmadığına göre, bunlardan faydalanacağız.

Hacı Bektâş-ı Velî'nin ismi, Seyyid Muhammed ibn-i Musâ-yı Sânî deniliyor. Bektâş sözü lakabıdır, ismi değildir deniliyor; bizim de kanaatimiz o... Bu bektâş kelimesi be–deş ve beğdeş şeklinde, kef harfiyle yazılıp hem yumuşak g, hem de kâf-i nûnî telaffuzuyla, Türk edebiyatında o devirlerde görülen bir kelime... Selçuklular zamanında da kullanılmış. Hattâ İran'da da, Hacı Bektâş-ı Velî'nin yaşadığı devre tekaddüm eden zamanda da kullanılmış bir kelime... Bu benzemek kelimesiyle ilgili. Be–deş, benzeyen mânâsına geliyor.

Hünkâr kelimesi, hüdâvendigâr kelimesinin kısaltılmışıdır. O da bir lâkab... Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî diyoruz. Hüdâvend, Farsça efendi demek... Hüdâvendigâr lâkabı, sultan gibi büyük bir ünvan; hem I. Murad'a verilmiş, hem de mânevî hayatın büyüklerine bu isimler verildiği için, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretlerine de o devirde bu lâkab verilmiştir. Ona Molla Hünkâr derler; yâni, Mevlânâ Hünkâr demektir. Molla, Mevlânâ'nın kısaltılmışı... Hacı Bektâş-ı Velî'ye de Hünkâr lâkabı veriliyor. 7 Kasım 1992 – Ankara

Hazret-i Ali Efendimiz'in soyundan geldiğini kabul etmek için, şartlar müsaittir. Madem kaynaklar açıkça böyle söylüyor, o halde şamandı falan demeye lüzum yok... Hattâ bizim doçentlik jürimizde Prof. Dr. Neşet Bey dedi ki: "Yâhu Esat!.. Bu Türkçü... Milliyetçi akımları desteklemiş..." falan... "Hocam, bunlar XIX. Yüzyıl'da çıkmış. O zaman daha Türkçülük, Kürtçülük diye bir şey yok!" dedim. O zaman insan soyla övünmüyor zâten... Bir insan, sülâlesi Peygamber Efendimiz'e bağlıysa, oradan itibar görüyor. 7 Kasım 1992 – Ankara

Sıradan bir insan olmadığı muhakkak... Çünkü sıradan bir insan, etrafında bu kadar sevgi, saygı halkası, asırlara uzanan bir hareket meydana getiremezdi. Olağanüstü meziyetleri olan bir kimse olduğunu buradan çıkartabiliriz. 7 Kasım 1992 – Ankara

Hacca gittiği kesin; çünkü hacı diye anılıyor. Ayrıca eserini okuduğunuz zaman, hacla ilgili o kadar güzel bilgiler veriyor ki; hacca giden bir insanın gözünün önünde, hac fiilleri canlanıyor. Haccın ef'âli ve erkânını çok iyi bildiği, bilmeden söylemediği anlaşılıyor. Hacca gittiği muhakkak...

Anadolu'nun Amasya, Kayseri, Sivas gibi şehirlerine gittiği, gezdiği muhakkak...

Hacı Bektaş, Yeniçeriler teşkilâtını kurmuş olamaz; çünkü, Osmanlılar'ı görmedi. Ama Yeniçeriler'i kuran, onlara dua eden mübârek şahıslar, Hacı Bektâş'ın yetiştirdiği kimseler olduğu için, bu isim yanlış olarak söylenmiş olabilir. 7 Kasım 1992 – Ankara

Hacı Bektâş-ı Velî Efendimiz; bu Bektâşî Tarikatı'nın kendisine bağlandığı, bağlılık iddiasında bulunduğu Hacı Bektâş-ı Velî Efendimiz ne diyor Makàlât isimli kitabında?.. Diyor ki:

"--Bir kuyunun içine bir damla içki damlasa, kuyunun suyu murdar olur. Dışarı çekip, çekip, çekip, suyunu temizlemek lâzım, boşaltmak lâzım. O dışarı çektikleri suyu döktükleri yere, tabii bir serinlik, ıslaklık olacak; orada ot bitse, o otu koyun yese, takvâ ehli insanlar o koyunun etini bile yemezler." diyor.

Tabii, fıkıh bakımından yerde pislik bile olsa, pislik ota intikal etmez; otu yiyen koyunun etine intikal etmez. Ama, bu sözde ne var? İçkinin doğru olmadığını gösteren bir mübâlağa sanatı var. Yâni, "O koyunun etini bile yemeyecek kadar içkiden kaçınır takvâ ehli insanlar." diyor, Hacı Bektaş-i Veli. 31. 12. 1994 – Warrnambool-Victoria / AVUSTRALYA

Yalnız, Hacı Bektâş-ı Velî'nin Ahmed Yesevî ile ilgisi kesin... Bunu bilimsel olarak isbat edebiliyoruz. Ahmed Yesevî de, Abdülhâlik-ı Gücdevânî gibi Yusuf-u Hemedânî Hazretleri'nin halifelerindendir. Şimdi Kazakistan'da türbesi onarılıyor. Çok şahâne bir türbesi var... Nakşî tarikatı büyüklerinden sayılıyor. Bu bakımdan Nakşibendî tarikatı ile akrabalığı var, Bektâşî tarikatının... 7 Kasım 1992 – Ankara

Yunus Emre ile Hacı Bektâş-ı Velî arasında çok net bir ilişki var, inkâra mecal olmayan bir ilişki var... 7 Kasım 1992 – Ankara

Hacı Bektâş-ı Velî nasıl bir kimsedir?.. Eflâkî'nin Menâkıbnâmesi'nde geçiyor. Ona güvenemeyiz; çünkü, bazı hilâf-ı hakîkat beyanları içine alan bir kitaptır. Güvenilecek bir eser değildir. Bilimsel olarak itimad edemezsiniz, Eflâkî'nin Menâkıbnâmesi'ndeki her şeye...

Yalnız, orda diyor ki: Hacı Bektâş-ı Velî, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri'ne bir halifesini göndermiş. "Git şuna söyle, ortalığı velveleye verdi. Nedir bu gürültü, patırtı?.. Eğer aradığını bulduysa, otursun uslu uslu... Eğer bulamadıysa, bu gürültü patırtı hilâf-ı hakîkat oluyor, gösteriş riya oluyor; yine yapmasın!.." diye...

İşte o halife gitmiş. Mevlânâ Hazretleri'ni aramış, bir medresede görmüş. O kapıdan girerken, Mevlânâ Hazretleri semaa kalkmış. Dönerken, bir taraftan da bir şiir --biz ilâhi diyelim-- söylüyormuş. Diyor ki ilâhisinde:

"--Eğer yârin yok ise, neden talep etmiyorsun; eğer yarini buldunsa, niçin tarab etmiyorsun?.."

Tarab; zevk, safâ, eğlenmek, neşelenme, düğün, bayram demek... "Yârini bulamadıysan, niye bir yâr aramıyorsun; yârini bulduysan, niye tarab etmiyorsun?.." diyor.

Halife:

"--Haa, ben cevabı aldım!" diyor, geri dönüyor.

Yâni, "Senin bana getirdiğin mesajda, 'Aradığını bulduysa, tamam; yâr ile hemhâl olsun, sessiz sakin bir köşede otursun! Bulamadıysa; gürültü patırtı çıkartmasın, hilâf-ı hakîkat şâşaa, debdebe yapmasın!..' diyor o bana; ama, ben o maksatla yapmıyorum. Aslında bir insan bulamadıysa, aramak için faaliyet gösterecek; bulduysa da tarab için, eğlenmek için bir faaliyet gösterecek." demek istiyor. 7 Kasım 1992 – Ankara

Hacı Bektâş-ı Velî'ye ithaf edilen veyahut ona aittir diye isnad edilen çeşitli eserler var... Maalesef ben itimad edemiyorum; çünkü itimad edilecek bir şey de yok...

Rüştü Şardağ bir eser neşretmiş. Aradım, taradım; Hacı Bektâş-ı Velî'ye aitliğini gösteren hiç bir delil ve belge yok... İç kritiğini yaptığınız zaman bir şey çıkartamıyorsunuz.

Makalât, Hacı Bektâş-ı Velî'nin midir?.. Doğru cevabını bulmak için, onu dahi soralım kendi kendimize... Evet, Makalât Hacı Bektâş-ı Velî'nindir. Bir kaç delille net olarak belli...

Velâyetnâme'de: "Said Emre, çileden çıktıktan sonra, erbainden çıktıktan sonra hoş bir hale büründü, Hünkâr'ın Makalât'ını Türkçe'ye çevirdi." deniliyor. Menâkıbnâme'de var... Demek ki, Makalât isimli eser Arapça'ymış; Said Emre isimli şahıs bunu Türkçe'ye çevirmiş. Bunu anlıyoruz.

İkinci bir eser var... Hatiboğlu Muhammed tarafından Makalât'ın nazmedilmiş bir şekli var... Hatiboğlu Muhammed, II. Murad zamanı alimlerinden; Fatih'ten önceki devrede yaşamış. Onun nazmen ortaya koyduğu bir Makalât var; Makalât'ın Manzum Tercümesi diyoruz buna... Orda da Arapça ve nesir olduğu, sonradan nazma çekildiği belirtiliyor.

İşte bu Said Emre veya Molla Saadeddin denilen kişi, bunu Arapça'dan Türkçe'ye tercüme etmiş ve yayılmış. Pek çok nüshaları var; fakat güzel, çok eski nüshaları henüz elimizde değil... Benim bu araştırmayı yaptığım zamana kadar, ele geçmemişti. Gölpınarlı'nın söylediği bir nüsha var; onu ben bulamamıştım. Bilmiyorum şu anda nerdedir, o biraz eski olabilir.

Arapça'sını aradım, bir Arapça nüsha buldum. Elimizdeki nüsha, kitabın küçük bir bölümü... Makalât'ın Arapça'sının bir bölümü, bizim çalışmalarımızla ortaya çıkmıştır. 7 Kasım 1992 – Ankara

Benim Hacı Bektâş-ı Velî ile doğrudan doğruya ilgilenmem olmayabilirdi. Amma, Ankara İlâhiyat Fakültesi'nde doktora tezimi İznikli Hatiboğlu Muhammed --İznik'li değil, aslında Denizli'nin Honaz kasabasından-- üzerinde yapmıştım. O böyle yüz hadis, yüz hikâye, tefsir kitabı vs. yazmış. Ben onun üzerinde doktora tezimi yaparken bir de baktım ki, bu Hatiboğlu Muhammed, Hacı Bektâş-ı Velî'nin bir eserini de manzum olarak, şiir halinde ortaya koymuş. Ordan meseleye girdim ve o manzum eseri okuyunca, çok hayret ettim. Baktım ki, Bektâşîlerle Hacı Bektaş arasında, bugün Hacı Bektaş'ı seven insanlarla, "Bu bizim pirimizdir, başımızın tacıdır." diyen insanlarla Hacı Bektâş-ı Velî'nin kitabındaki fikirler arasında çok büyük farklar var... O zaman, bu beni enterese etti, ilgimi çekti. Onun üzerinde doçentlik tezi çalışması yapayım diye düşündüm.

İkinci sebebi de, Anadolu'daki Türk edebiyatının 14. Yüzyıl'dan kalmış eserleri çok az... Çok kıymetli o eserler, antika yâni... Onlardan birisi oluyordu bu Hatiboğlu'nun tercüme ettiği eser; yâni Hacı Bektaş'ın makalâtı... O bakımdan ben de onu orijinal bir çalışma olacak diye aldım. Hakikaten de orijinal bir çalışma oldu ve çok büyük etkisi oldu. Bizim bugünkü fikir ortamımızda çok ilgi çekti. Televizyonlarda, gazetelerde, toplantılarda, anmalarda bahis konusu edildi. Yâni, benim ilgimi çektiği gibi, halkımızın da ilgisini çekti. . 27. 4. 1993 - Marmara Üniversitesi

Demek ki, tamamen Ahmed-i Yesevî'nin fikirlerini bu tarafa getirmiş bir kimse... Yeseviyye dervişi olduğu muhakkak... Ama, Ahmed-i Yesevî ile kendisinin arasında uzunca bir zaman var... Bu arada silsilenin halkasında kimler vardı?.. Bir Lokman-ı Perende ismi geçiyor. Perende Farsça, uçan demek... Peri de, kanatlı uçan şeylere deniyor; melek mânâsına... Lokman-ı Perende demek ki, evliyalık yoluyla uçan bir kimse olduğu için o ismi almış.

Fikir yapısı bakımından tamamen Ahmed-i Yesevî'ye bağlı... Ahmed-i Yesevî de biliyoruz ki, Abdülhalik-ı Gücdevânî Hazretleri'nin halifesi... Yâni Nakşiliğin ilk devresi olan Hacegâniyye tarikatından... Nakşî diyebiliriz Ahmed-i Yesevî'ye... Tabii Bahaddin Nakşıbend daha sonra yaşadığı için, Nakşîlik ismi sonra çıkıyor ama aynı kökten... Abdülhalik-ı Gücdevânî'den... O zaman Hacı Bektaş-ı Velî de Yeseviye tarikatından olunca, Nakşîlerle amcazâde oluyor, akraba oluyorlar, yakın oluyorlar; kesin... . 27. 4. 1993 - Marmara Üniversitesi

Şiilik ve batınîlik isnadı var Hacı Bektâş-ı Velî'ye... "Hacı Bektâş-ı Velî Alevî idi; Şia akîdesine, tevellâ ve teberrâya kail bir insandı." Tevellâ demek, Hazret-i Ali Efendimiz'e ve onun evlâdına dost olmak... Teberrâ da onun muhaliflerine düşman olmak; Ebûbekir ve Ömer ve Osman'ı (rıdvânullahi aleyhim ecmain) defterden silmek, aleyhinde olmak filân gibi bir takdir, uygulama... İran'da var bugün...

Böyle olduğunu söylüyor Ord. Prof. Fuat Köprülü söylüyor. Gel de inanma, koca ordinaryüs profesör söylemiş diye... Ama doğru değil!.. Çünkü inceliyorum ben... Nerden söylemiş, araştırıyorum. Diyor ki: "Makalât'ın manzum tercümesinin başında böyle bir ifade var... Bakıyoruz aslında yok... Sonradan başkası oraya bir şeyler yazmış, böyle sanılmış. Hadi o sonradan ilâve ama, yine aslında acaba böyle bir görüş olabilir mi?..

Eserine bakıyoruz; eserinde Sahâbe-i Kirâm'ın hepsine hürmet var, ayırım yok... Namaz var, oruç var, zekât var, hac var... Helâli helâl biliyor, haramı haram biliyor. Şeriatin emirlerine bağlı olduğunu açıkça ifade ediyor. "Bunlardan birisi eksik olursa, insan Allah'a ulaşamaz!" diye açıkça söylüyor. 27. 4. 1993 - Marmara Üniversitesi

Araştırmama göre, Kitâbül Fevâid'in bir kısmı Hacı Bektâş-ı Velî'nin olabilir diyorum. 27. 4. 1993 - Marmara Üniversitesi

Hacı Bektâş-ı Velî, bizim sünnî inancımızı sergiliyor bu kitapta... Şiî olduğunu, Alevî olduğunu gösteren bir şey yok... Namaza saygı var, hacca saygı var... Haccı çok ballandıra ballandıra anlatıyor. Görmüş bir insanın canlı anlatımıyla anlatıyor. Zekâtı, cihadı, şeriatin emirleri neyse onları güzelce anlatıyor. Yâni, şeriatçı... Bazıları üzülecek ama, Hacı Bektâş-ı Velî şeriatçı... Yunus Emre nasılsa, Mevlânâ nasılsa, o da öyle bir kimse... Yâni üçü arasında bir fark yok... 27. 4. 1993 - Marmara Üniversitesi

Özetlemek gerekirse, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin çağdaşı olan, Horasan'dan gelmiş, Nişâpur'lu, Peygamber Efendimiz'in sülâlesinden bir seyyid olması kuvvetle muhtemel olan --ben onu kabul ediyorum-- bir sâde, gösterişsiz, mütevâzi, mübârek zâttır Hacı Bektâş-ı Velî... Sizin İslâm ve din anlayışınız, Kur'an ve sünnet anlayışınız gibi, bizim anlayışımız gibi anlayışa yakın görüşleri olan ve ahlâka çok büyük önem veren ama, ibadetleri hor görmeyen, ibadetleri küçümsemeyen, ibadetleri ihmal etmeyen bir gerçek mübârek zâttır. Hakîkaten velî lakabı isabetle verilmiştir kendisine; Hacı Bektâş-ı Velî'dir.

Tabii o öyleyken ondan sonra bu uygulamalar niye onun ana zihniyetinden farklıdır?.. Çünkü Bektâşî tarikatının asıl kurucusu Hacı Bektâş-ı Velî değildir de, Balım Sultan'dan sonra gelişen başka zihniyette insanların katkılarıyla oluşan bir tarikattır. Umumiyetle böyle dinî bilgileri kuvvetli olmayan kimseler oldukları için, işin gerçeğini dinde ve Kur'an-ı Kerim'de olduğu şekilde anlayamayıp, an'anevî olarak işi götürdükleri için, bizim bugün garipsediğimiz bazı şeyler olabilir. 27. 4. 1993 - Marmara Üniversitesi

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

KIZIL ÎCÂZ’IN TERCÜMESİNİ TAKDİM EDERKEN

KIZIL ÎCÂZ’IN TERCÜMESİNİ TAKDİM EDERKEN

Kızıl Îcâz, Bedîüzzaman’ın mantıkla ilgili bir kitâbıdır. Kızıl İcaz, Abdurrahman Ah

ÜSTADIM SANA HAYRANIM

ÜSTADIM SANA HAYRANIM

Dağ gibi imanına, bağ çiçek irfanına, Hak yolu davasına pek derinden hayranım. Bana Kur’

BATI’YA KARŞI İSLÂM-WILLIAM I. CLEVELAND- 7. BÖLÜM

BATI’YA KARŞI İSLÂM-WILLIAM I. CLEVELAND- 7. BÖLÜM

MİHVER’E (AXIS) DOĞRU (…) Alacaklılarının akbaba misali tepesinden ayrılmadıkları ger

ALLAH’IN SUBUTİ SIFATLARI-8

ALLAH’IN SUBUTİ SIFATLARI-8

Allah’ın Tekvin Sıfatı Tekvin, yaratmak demektir. Allah’ın sıfatı olarak Tekvin, Allah’

ÜÇ SATIRLA ÂLİM OLMAK

ÜÇ SATIRLA ÂLİM OLMAK

Dr. Cüneyt Gökçe hocamız anlatıyor; Halil Gönenç hocamız –Allah uzun ömürler saadet ve a

UĞURSUZLUK İLE İLGİLİ HADİS

UĞURSUZLUK İLE İLGİLİ HADİS

Hadis karşıtlarının sürekli tenkide tabi tuttukları bir hadis de Ebû Hureyre’den rivâyet e

MUHAKEMAT NOTLARI-2

MUHAKEMAT NOTLARI-2

Ders: Muhakemat-2. ders İzah: Prof. Dr. Ahmed Akgündüz *Bir kitabın başında müelliflerin ki

MUSTAFA ÖZCAN İLE A’DAN Z’YE-8

MUSTAFA ÖZCAN İLE A’DAN Z’YE-8

Fatıma Mushafı Bu efsanelerden ikisi kayıptır, bu kayıplardan birisi Mushaf-ı Fatıma’dır.

“İŞE ÖNCE NEREDEN BAŞLARDINIZ?”

“İŞE ÖNCE NEREDEN BAŞLARDINIZ?”

Çin’in o meşhur filozofu Konfüçyüs’e sormuşlar; “Ülkenizi yönetme imkânı size verils

İSLAMİYET, CAMİLERE VE TÜRBELERE HAPSOLACAK MÜNZEVİLER DİNİ DEĞİLDİR.

İSLAMİYET, CAMİLERE VE TÜRBELERE HAPSOLACAK MÜNZEVİLER DİNİ DEĞİLDİR.

1-Camiler ilim merkezleri olmalıdır. Camiler, sadece namaz kılınan kurumlar değil, aynı zaman

İRİN VEYA YARA İLE İLGİLİ HADİS

İRİN VEYA YARA İLE İLGİLİ HADİS

Hadis karşıtlarının “irin hadisi” adını vererek iğrenç bir görüntü ve imaj ile insanl

"Ey İman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizlere de farz kılındı. Ta ki, korunasınız"

Bakara, 183

GÜNÜN HADİSİ

Takat getirebileceğiniz ameli alınız.Allah'a yemin olsun ki siz usanmadıkça Allah usanmaz.

Müslim, Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha

TARİHTE BU HAFTA

*Nizamü'l-Mülk'ün Şehadeti(14 Ekim 1092) *II.Kosova Zaferi(17 Ekim 1448) *Gedik Ahmed Paşa'nın Vefatı(18 Ekim 1482)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI