Cevaplar.Org

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-6

MİRZA FETHALİ AHUNDOF Rus çarlığı, tebaası olan büyük Türk dünyası ile Anadolu insanının arasındaki bağları koparmak için büyük bir plan düşündü ve imparatorluğumuzun son yıllarında Mirza - Fethali Ahundof adında Azerbaycanlı bir adamı 1863’de Türkiye’ye gönderdi. Onu bana ilk defa Arif Nihat Asya anlattı. Ben bu Mirza Fethali’yi Azerbaycan’a gittiğimde rahmetli Profesör Bahtiyar Vahapzâde’den de uzun uzun dinledim, dinsiz, imansız, Allahsız bir adam.


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2019-03-01 08:56:48

MİRZA FETHALİ AHUNDOF

Rus çarlığı, tebaası olan büyük Türk dünyası ile Anadolu insanının arasındaki bağları koparmak için büyük bir plan düşündü ve imparatorluğumuzun son yıllarında Mirza - Fethali Ahundof adında Azerbaycanlı bir adamı 1863'de Türkiye'ye gönderdi. Onu bana ilk defa Arif Nihat Asya anlattı. Ben bu Mirza Fethali'yi Azerbaycan'a gittiğimde rahmetli Profesör Bahtiyar Vahapzâde'den de uzun uzun dinledim, dinsiz, imansız, Allahsız bir adam.

Bu Mirza Fethali Ahundof geldi. O zaman İstanbul'da dille alakalı bir ilmi cemiyet vardı. Ahundof onlara dedi ki; "bu Arap elifbası zordur. Bunu derhal üzerinizden atın, Latin elifbasını getirin. Latin elifbası kolaydır. Kısa bir zaman içerisinde milletinize okuma imkânları sağlamış olursunuz."

İlim cemiyeti düşündü ve benim kanaatlerime göre çok doğru olarak dedi ki; "Söylediklerinize bir itirazımız yok. Evet, Latin alfabesi Arap alfabesinden daha kolay olabilir. Ama biz bin yıldan beri bu alfabeyi kullandık. Bin yıldan beri bütün eserlerimiz bu alfabe ile.

Sadece bu alfabeyi biz kullanmıyoruz. Bu alfabeyi Rusya'da yaşayan soydaşlarımız da, sizler de kullanıyorsunuz. Hac dolayısıyla, seyahat dolayısıyla, ticaret dolayısıyla Anadolu'dan çıkan bir takım kimseler Türkistan veya İran'a gidiyorlar. Veya oradan bizim ülkemize gelenler oluyor. Bunlar beraberlerinde bir kitap getiriyorlar veya bir kitap götürüyorlar. Bir kitap bir cihan demektir. O bakımdan, biz bu harf değişikliğine gidersek, bu irtibatı kaybederiz. O bakımdan bu Latin alfabesi kolay olmasına rağmen biz bu alfabeden vazgeçemeyiz."

Mirza Fethali Ahundof Rusya'ya döndü. Dedi ki; "Türkler alfabelerini değiştirmiyorlar. "

Biz alfabemizi değiştirmeyince, 1925 yılında Ruslar kendi sınırlarında yaşayan soydaşlarımızın alfabesini değiştirdiler ve onlara Latin alfabesini getirdiler. Onlar Latin alfabesi ile okuyup yazmaya başladı.

Bundan üç yıl sonra Mustafa Kemal Paşa İstanbul'da Sarayburnu'nda harf inkılâbı yapacağımızı açıkladı. Ve bizi Latin alfabesine götürdü. Böylece yine Rusya ile aramızda alfabe birliği meydana geldi. Bu defa Ruslar kendi topraklarımızda yaşayan bizim soydaşlarımızın alfabelerini derhal değiştirdiler ve onları Kril alfabesine götürdüler. (Haber Türk, Öteki Gündem Programı, 6 Kasım 2014), (Türk Ocağı Genel Merkezi, Arif Nihat Asya ve Türk Bayrağına Saygı Konferansı), (Haber Türk, Başka Şeyler Programı, Türkçe Elden Gidiyor mu?), (TV Net, Net Bakış Programı), Medipol Üniversitesi, 24 Aralık 2014, Geçmişten Günümüze Türk Dili Konferansı)

ATATÜRK'ÜN ÜÇ DİL ANLAYIŞI

Atatürk'ün üç ayrı dil siyaseti vardır. Bu üç ayrı dil anlayışından ikisi ummanları dolduracak kadar yanlıştır. Nitekim kendisi 1932 yılından 1934 yılına kadar, dilimize giren ama herkes tarafından bilinen, şiirlerimizde, destanlarımızda, hikâyelerimizde, atasözlerimizde yer alan kelimelerin dilimizden çıkarılıp atılmasını emretmiştir. Yanlış..O kadar büyük bir yanlış ki bu, kimse kimseyi anlayamaz hale geldi.

Hatta Atatürk "şey" kelimesini bile Arapçadır diye yasakladı. Falih Rıfkı Atay Çankaya adlı kitabında diyor ki; "bir gün ben kendisine dedim ki; "yapmayın paşam, Anadolu mezarlıklarında milyonlarca insan yatıyor. Bir mucize olsa da bu insanları diriltsek, bunların ilk imkânda söyleyecekleri kelime "şey" dir. Paşam, şey kelimesi Arapça olmasına rağmen o kadar Türkçeleşmiştir. "

"Nitekim" diyor, İçişleri bakanımız Şükrü Kaya bir konuşma yapmıştı ve o konuşmada kullandığı kelimeler o toplantıda bulunan kimseler tarafından anlaşılmamıştı. Dışarı çıktığımız zaman ben dedim ki; "Paşam, İçişleri bakanımızın beyanını hiç kimse anlayamadı." O zaman masasının yanma bir sandalye çekerek oturmamı emretti ve dedi ki; "Çocuk! Dili bir çıkmaza saplamışızdır. Bırakırlar mı ki dili bu çıkmazdan? Bırakmazlar. Ben de bu işi başkalarına bırakmam."

Ve Atatürk 1932'den 1934 yılma kadar sürdürdüğü yanlış dil politikasından vazgeçti. (Haber Türk, Öteki Gündem Programı, 6 Kasım 2014), (Yıldırım Bayezıd Üniversitesi, Varlık Sebebimiz Türkçe Semineri, 23.03. 2016) (TV Net, Net Bakış Programı)

Atatürk 1934 yılında dilde tasfiye hareketinden vazgeçti ve dilde Türkçe inancı içerisinde oldu. Bu dilde Türkçe inancı 1911-12 yıllarında Selanik'te çıkan "Genç Kalemler" dergisinde Ömer Seyfeddin, Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem tarafından ortaya atılmıştı. Kısaca onun ifadesi şöyledir; "Türkçeleşen Türkçedir." Başka dillerden dilimize giren, ama dağdaki çobandan, Çankaya'daki Cumhurbaşkanına kadar herkes tarafından bilinen, kullanılan, sevilen kelimeler artık bunlar "Arapçadır, Farsçadır" diye çıkarılıp atılamaz.

Atatürk de 1934-35 yılları arasında bu çizgide oldu. Ufukları kucaklayacak kadar doğru bir yol. Sonra Atatürk 1935 sonrası dil konusunda anlatılmaz ölçüler içerisinde büyük bir yanlışın içerisine girdi. O yanlışlığın ismi "Güneş Dil Nazariyesidir." (Yıldırım Bayezıd Üniversitesi, Varlık Sebebimiz Türkçe Semineri, 23.03. 2016) (TV Net, Tarih Atlası Programı), (TV Net, Tarih Atlası Programı, 17.01.2014), (TV Net, Net Bakış Programı). (Medipol Üniversitesi, 24 Aralık 2014, Geçmişten Günümüze Türk Dili Konferansı),(Düzce Üniversitesi, Mehmed Akif Söyleşisi), (MPL TV,

Güzin Osmancık, Bâb-ı Âlem Programı)

GÜNEŞ DİL TEORİSİ

1966 yılında Ankara'da idim. Hisar dergisinde yazıp çiziyordum. Hisar'ın sâhibi Mehmed Çınarlı bir gün bana dedi ki: -Senin için Yâkub Kadri Karaosmanoğlu'ndan randevu aldım. Git ona, Atatürk üzerine bir röportaj yap. Soracağın sorularda seni tamamen serbest bırakıyorum. Röportajı bu Kasım ayında yayınlayalım.

Belirtilen günde Yâkub Kadri'ye gittim. Bir odada karşılıklı oturarak konuşmaya başladık. Ses alma cihazım yoktu. Anlattıklarını dikkatle dinliyordum. Bir ara üstada sordum:

"Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'yle ilgili ne düşünüyorsunuz?"

"O Güneş Dil Teorisi, akıl dışı, idrak dışı, mantık dışı, insaf dışı, ilim dışı bir görüştür. Bizi bütün dünya milletleri önünde çıkmazlara sokan bir safsatadır."

Bu açıklamanın bir kelimesini bile kaçırmak istemedim. Kalemimi çıkararak yazmak istedim. Yâkub Kadri, yerinden kalkarak başucuma dikildi. Bileğimi kavrayarak havaya kaldırdı. "Bu cümlemi yazarsanız tekzîb ederim. Ben böyle bir cümle söylemedim derim. Yazmayacaksınız!" diyerek yazmama mâni oldu.

"Tamam efendim, anladım. Yazmayacağım. Anlatın lütfen!"

"Avusturyalı bir dil-heveslisi vardı. Adı Kıverniç miydi Kıvırgıç mıydı neydi... Adam Atatürk'ün şoven duygularla Türk milliyetçisi olduğunu duyunca oturmuş, Türkçe üzerine akıl dışı, mantık dışı bir tez hazırlamış. 50-60 sayfalık bu tezini, tutup bizim basın yayın genel müdürlerimizden olan Vedat Nedim Tör'e göndermiş ki Atatürk'e ulaştırılsın. Vedat Nedim de beni aradı:

-Yâkub, dedi. Sen Atatürk'ün sofrasında olan adamsın. Bu Avusturyalı adamı alıp Atatürk'ün huzuruna çıkarsana!

Ben de Kıverniç'i alıp Çankaya'ya çıkardım. Adam, Atatürk'e dedi ki:

-Ekselans! İlk insan, güneşi gördüğünde hayretinden sevincinden "A!" dedi. Böylece Türkçedeki ilk sesli harfi telaffuz etmiş oldu. Sonra geceleri gökyüzünde on binlerce yıldıza bakınca şaşırdı ve "Ooo!" dedi. İlk insan uzaklık duygusunu "Uuu!" diye ifade etti. Sizin Türkler olarak uzaklık duygusunu "uuu" diye ifâde etmeniz, ilk insandan kalmadır. Yine ilk insan, bir konuyu sormak için " E? E? E?" sesiyle seslendi. Çeşitli tabiat olayları karşısında Türkçedeki ö, ü, ı, i gibi sesleri kullandı. İlk insanın kullandığı ilk hece "Ağ, ağ, ağ" dır. Ağ, hem güneş hem beyaz manasında bir kelimedir. Sonra ilk insan, bu ağ hecesine başka heceler ekleyerek söylendi. "Ağ+an+ağ+ ak+ar+ağ: Ağanağakağ, ağanacakağ" demeye başladı. Zamanla bu heceler topluluğundan bazı heceleri atarak "Angara! Angara!" demeye başladı. Bu angara kelimesi, Ankara'nın ne kadar eski bir şehir olduğunu göstermektedir. Ekselans! İlk insan Türk'tür. İlk lisan Türkçedir ve bütün dünya dilleri Türkçeden doğmuşlardır. 

Adam başka örnekler de verdi.

Atatürk, Kıverniç'in açıklamasını büyük bir zevkle dinledi. Ama ona, "Efendi! Ağzından bal damlıyor. Yalnız ilk insanla günümüz arasında milyonlarca yıl var. Sen nereden biliyorsun ilk insanın güneşe bakarken "Aaa!" dediğini? Nereden biliyorsun ilk hece olarak "ağ!" diye seslendiğini? Yanında mıydın? Tahmin başka, ilim başkadır. Söylediklerinin hiçbirisi(ilim)değildir. Çünkü yazıyı bundan beş bin yıl önce Sümerler bulmuşlardır. Bırak milyon yıl öncemizi, on bin yıl öncesine dâir elimizde hiçbir ciddi belge yoktur" demedi. Aksine, etrafındakilere emir verdi. İlk insanın Türk, ilk lisanın Türkçe olduğuna dâir araştırmalar yapmalarını istedi.

Sonra Atatürk'ün gözüne girmek isteyenler, uydurmalara başladılar. Konya'da Hâzım Nâzım Onat isimli bir adam, Arapçanın tamamen Türkçeden doğduğuna dâir iki ciltlik bir eser yazdı. Sonra bizim soyumuzun Bering Boğazı'nı geçip Amerika'ya ayak bastığında Niyagara şelâlelerinin eteğine gittiğini; orada suların büyük gürültüsü karşısında "Ne yaygara! Ne yaygara!" diyerek öfkelendiğini ve bizim ne yaygara şikâyetimizi Batıkların, "Niyagara! Niyagara!" diye değiştirdiklerini; Amazon isminin, esasında, "Amma da uzun!" olduğunu ileri sürenler oldu. Örnekler çoktur.

Atatürk, bu görüşü, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne ders olarak koydurdu. Çocuklarımız, 1935-1940 yılları arasında Kıverniç'in saçmalıklarını ders olarak gördüler. Dersleri Hasan Reşit Tankut verdi.

1940 yılında Ankara'da bir Türkoloji kongresi yapıldı. Yabancı Türkologlar, bizimkileri kaldırıp kaldırıp yere vurdular. Adamların tenkitlerine, bizimkiler cevap veremediler. Kalkıp Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'ye gittiler. Durumu anlattılar. "Paşam" dediler. "Meslektaşlarımızın haklı tenkitlerine cevap veremiyoruz." İnönü, emir verdi. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nden, o Güneş Dil Teorisi derslerini kaldırttı. İyi mi etti? Hem de çok iyi etti."

Yâkub Kadri'nin yanından ayrılarak Hisar bürosuna gittim. Mehmed Çınarlı, beni bekliyordu.

"Yavuz Bülent, Yâkub Kadri bana telefon açtı ve dedi ki 'Yavuz Bülent'in hazırladığı röportajı görmeden ve imzam olmadan yayımlarsanız mutlaka tekzip ederim.' Hayrola, ne oldu, ne var?"

"Hiçbir şey yok Mehmed ağabey. Atatürk'ün ölümü üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen korkuyor. Ondan böyle çırpınıyor."

"Neden korkuyor, kimden korkuyor anlayamadım?"

"Kendisine Atatürk düşmanı denilmesinden korkuyor. Bundan büyük korku var mıdır?" (Yıldırım Bayezıd Üniversitesi, Varlık Sebebimiz Türkçe Semineri, 23.03. 2016), (TV Net, Tarih Atlası Programı), (TV Net, Net Bakış Programı), (Medipol Üniversitesi, 24 Aralık 2014, Geçmişten Günümüze Türk Dili Konferansı), (Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, En Büyük Sevdamız Türkçe Söyleşisi), (Düzce Üniversitesi, Mehmed Akif Söyleşisi), (Haber Türk, Öteki Gündem Programı, 6 Kasım 2014), (Öteki Gündem Programı, Haber Türk, 25 Aralık 2014 Perşembe, Vatan Şairi Mehmet Akif),

Not: Hisar Dergisinde bu mülakat için derginin 1966, Sayı 35, sh. 8-10 sayfaları arasına bakınız.

Hâzım Nâzım Onat'ın Arapçanın tamamen Türkçeden doğduğuna dair eseri sonradan bazı kimseler tarafından tenkit edildi. Bu şahsın oğlu dedi ki; "Siz bu kitabı tenkit ediyorsunuz, ama o kitap dolayısıyla Atatürk çok memnuniyetini ifade etti."

Şimdi demek ki Atatürk'ün memnuniyetini ifade etmesi bütün ilmi değerlerin, bütün ciddi itirazların dışında bir husus.

Ben geçen hafta İzmir'de bir toplantıda Atatürk'ün bu yanlış dil anlayışlarını dile getirdim. Altmış-altmış beş yaşları arasında bir öğretmen ayağa kalktı ve bana hitaben bağırarak; "bütün dünya milletleri Atatürk'ü anlıyor ve siz anlayamıyorsunuz" dedi.

Ben dedim ki; "Efendim, bunların yanlış olduğunu bizzat Atatürk kendisi söylüyor. Bırakıp gitmeyin, oturun, konuşalım" dedim. Tahammül edemedi, bıraktı gitti. (TV Net, Tarih Atlası Programı), (Medipol Üniversitesi, 24 Aralık 2014, Geçmişten Günümüze Türk Dili Konferansı), (Haber Türk, Öteki Gündem Programı, 6 Kasım 2014)

ATATÜRK'ÜN BİR SINIFTA SÖYLEDİKLERİ

Atatürk'ün 1937 yılında Sivas'ta 4 Eylül lisesinde yapmış olduğu bir açıklama var. O toplantıda bizzat bulunan Sanayi Ve Ticaret odalarının genel sekreteri Fikret Polater bir toplantıda bunu anlattı. Atatürk matematik dersine girmiş. Ön sıraya oturmuş, dersi takip ediyor.

Hoca tahtaya bir paralel çizmiş. Aşağıya doğru da bir çizgi uzatmış. Oradaki dış bükey, iç bükey açıların birbirine eşit olduğunu anlatıyormuş. Atatürk demiş ki; "muallim bey, nedir o tahtaya çizdiğiniz?"

"Paralel efendim" demiş.

"O ne demek" demiş Atatürk.

Hoca; "sonsuzda kesişmeyen iki çizgidir Paşam" demiş.

"Hayır" demiş Atatürk, ben onu sana sormuyorum. Bu kelime nereden geliyor?"

Paralel Latince bir kelimedir demiş hoca..

"Hayır" demiş, "yazmıyor mu bunu sizin kitaplarınız?"

"Yazmıyor" demiş hoca.

"Getir bakayım bana Matematik kitabını" demiş.

Fikret Poleter diyor ki; "bizim hocamızın bir özelliği vardı. Kitabı forma forma cebinde taşıyordu. Hoca cebinden kitabın katlanmış olan formasını çıkarınca, Atatürk formayı masanın üzerine çarptı ve bağırmaya başladı; "Bu ne biçim iş? Sen ne biçim bir öğretmensin? Bu tavrınla çocuklara nasıl örnek olabilirsin? Bu kitap bu hale mi getirilir" diye bağırdı.

Hoca zangır zangır titremeye başladı. Korkusundan ölecekti. Atatürk "çekil kenara" dedi. Kendisi tahtanın başına geçti; "çocuklar! Hiç öküz arabasına bindiniz mi?" diye sordu. Cevap verdik; "Efendim, bütün çocukluğumuz öküz arabalarının üzerinde geçti."

"Peki, o öküz arabalarının tekerleklerinin toprak üzerinde bıraktığı ize dikkat ettiniz mi?" dedi.

"Ettik efendim" dedik.

"Peki, nasıldır o izler" dedi.

"paralel" diyoruz, "hayır" diye bağırıyor.

"Çocuklar, İki arkadaş yan yana yürüdükleri zaman biz onlara nasıl yürüyorlar deriz?" diye sordu.

Arka sıralardan hasta, yırtık, korkak bir ses;

"Beraber yürürler efendim" dedi. Atatürk'ün beklediği cevap buydu, "kalk, bağıra bağıra söyle" dedi.

Zaralı bir arkadaşımız kalktı, bağırdı; "Beraber yürürler efendim" dedi..

Atatürk; "Doğru, öyle deriz. İşte batılılar bizim ''barabar"ı alarak onu ''paralel" şekline soktular. Paralel, Türkçe olan "barabar" dan gelmektedir. Anladınız mı çocuklar?" dedi.

Sonra tam kapıdan çıkarken, döndü dedi ki; "çocuklar! Batılıların kullandığı bülten kelimesinin aslı bizim belleten kelimemizdir. Onlar bizim belleten kelimesini aldılar, ondan bülten kelimesini çıkardılar. (Medipol Üniversitesi, 24 Aralık 2014, Geçmişten Günümüze Türk Dili Konferansı)

"BÜTÜN KEMÂLLER EŞEKTİR(!)

Cemal Granda, Atatürk'e 12 yıl hizmet eden bir kimsedir. Hatıraları, Hürriyet Yayınları arasında "Atatürk'ün Uşağı İdim" adıyla çıktı. Orada dediğine göre Atatürk bir gün Çankaya'da etrafında bulunan kimselere demiş ki; "ben adımı değiştiriyorum. Kamal yapıyorum. Bütün Kemaller eşektir" demiş.

Atatürk sandı ki, böyle söyleyince Türkiye'deki bütün kemaller isimlerini Kamal diye değiştirecekler. Hiç kimse Kamal ismimi almadı. Hatta Kemalizm'i Kamalizm olarak yazdılar. Atatürk'ün nüfus cüzdanındaki ismi Kamal'dir. Atatürk, Mustafa ve Kemal isimlerini katiyyen benimsemedi, sevmedi. Mustafa'yı M olarak kullandı, Kemal'i de Kamal yaptı.

Ama kendisinden başka hiç kimsede Kamal ismini alamadı. Ne demek Kamal? Kemal varken Kamal'e gerek var mı?

Ve Atatürk bütün Kemalleri eşeklikle suçlamıştır. Düşünebiliyor musunuz, Yahya Kemal eşek, Behçet Kemal eşek, Namık Kemal eşek.. Olmaz öyle şey.

Kemal ve Mustafa kelimelerinden hoşlanmama sebebi Arapça oldukları için. Arapça isim taşımak istemiyor. Sevmiyor.. Sevmesin sevmediği kadar. Ama Atatürk sevmiyor diye ben de Kemal kelimesinin karşısına mı dikilip durayım. Hayır. İstediği kadar Kamal deyip dursun.. (Haber Türk, Öteki Gündem Programı, 6 Kasım 2014), (TV Net, Net Bakış Programı)

ATATÜRK'ÜN ENGİN HOŞGÖRÜSÜ(!)

Size şunu söyleyeyim, ben Atatürk hakkında yazılmış 93 kitap okudum, yüze tamamlamak istiyorum. Atatürk'ün zamanında ve Atatürk'ün çevresinde bulunan kimseleri kastederek söylüyorum. Ve bu benim samimi inancım. Atatürk bulunmuş olduğu bir mecliste demiş olsaydı ki; "arkadaşlar! İki kere iki 179 eder." Bir tek kişi ama bir tek kişi "Paşam acaba iki kere iki dört etmez mi?" diye bir soru soramazdı Atatürk'e.. Katiyyen.. Evet, Paşam, iki kere iki 179 eder" diye onu tasvip ederlerdi. (Haber Türk, Öteki Gündem Programı, 6 Kasım 2014) (Yıldırım Bayezıd Üniversitesi, Varlık Sebebimiz Türkçe Semineri, 23.03. 2016), (TV Net, Net Bakış Programı)

SADRİ MAKSUDİ ARSAL'IN BAŞINA GELENLER

Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, Ankara Üniversitesinin kurulmasında devletimize çok yardımcı oldu.. Atatürk de Sadri Maksudi'nin çalışmaları dolayısıyla onu Şebinkarahisar milletvekili olarak TBMM'ye aldı. Arsal'ın önüne bir gün bir kanun tasarısı geldi. Hükümet, denizcilik hizmetlerimizin gelişmesi için "Denizbank" diye bir banka kurmak istiyordu. Sadri Maksudi söz alarak dedi ki:

"Bu terkip, Türkçe bakımından yanlıştır. Türkçede Denizbank denilmez. Denizcilik Bankası veya Deniz Bankası dememiz lâzım."

Teklif Atatürk'ten geliyordu. Atatürk'ün dalkavukları durumu akşam sofrasında Atatürk'e bildirdiler. Atatürk çok öfkelendi. Etrafındakilere emir verdi:

"Şimdi kalkıp Ankara Radyosu'na gideceksiniz. Yayını kestirerek mikrofonu elinize alacaksınız. Bu Sadri Maksudi Arsal'ın ne kadar cahil bir adam olduğunu millete anlatacaksınız." dedi.

Atatürk'ün emri derhâl yerine getirildi. Üstelik Sadri Maksudi milletvekilliğinden de kovuldu. Hani hayatta en hakiki mürşit ilimdi? Bir ilim adamına böyle davranılır mı? Falih Rıfkı Atay bunu kendi gazetesinde uzun uzun yazdı..(TV Net, Derin Tarih; Mehmet Akif Ersoy, 12. 03. 2016), (TV Net, Net Bakış Programı) 

-Devam edecek-

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-12

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-12

MEVLEVİLİĞİ Ben her defasında Arif Nihat Asya’nın elini öperdim. Bana elini kolay kolay ve

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-11

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-11

ARİF NİHAT ASYA İLE TANIŞMAM Ben Arif Nihat Asya’yı ilk defa Türk Ocağında tanıdım. Ger

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-10

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-10

ARİF NİHAT ASYA VE BAYRAK ŞİİRİ Arif Nihat Asya bir bayrak şairi olarak bilindi, öyle yaşa

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-9

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-9

ARİF NİHAT ASYA’NIN İLK HAYAT DEVRESİ Arif Nihat Asya Tokat’ın Kapusuz köyünden. Dedeler

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-8

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-8

BİR BAKANIN MEHMED AKİF CEHALETİ Yavuz Bülent Bakiler beyefendi anlatıyor; "Ben 1986 yılında

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-7

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-7

OKUMAYAN ATATÜRKÇÜLER Ben Ankara televizyonundayken 1976 yılında, Şaban Karataş TRT genel m

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-6

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-6

MİRZA FETHALİ AHUNDOF Rus çarlığı, tebaası olan büyük Türk dünyası ile Anadolu insanın

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-5

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-5

SİVAS’TA AVUKATLIK YILLARI Sivas’ta avukatlık yıllarım daha ziyade memleket şiirleri ile y

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-4

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-4

EN ÇOK ETKİLENDİKLERİM Ben en çok önce Necip Fazıl’dan etkilendim. Çünkü on yaşımdan

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-3

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-3

NEDEN HUKUK? Benim yaşayışımda askerliğin ve öğretmenliğin anlatılmaz ölçüde kıymeti v

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-2

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-2

ŞAİRLİĞE İLK ADIM Ben edebiyata halk tarzında şiirler yazarak başladım. Benim memleketim

Çünkü Allah, haktır. O'ndan başka taptıkları ise hiç şüphesiz batıldır. Gerçekten Allah çok yüce, çok büyüktür.

Lokman, 30

GÜNÜN HADİSİ

Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.

Tirmizi, Savm 82, (807); İbnu Mace, Sıyam 45, (1746)

TARİHTE BU HAFTA

*Fatih Camii'nin yeniden ibadete açılışı(15 Nisan 1772) *Turgut Özal'ın Vefatı(17 Nisan 1993) *Türk-Yunan savaşının başlaması(18 Nisan 1897) *Miladi takvime göre Efendimiz'in (s.a.v.)dünyaya teşrifleri(20 Nisan 571)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI