Cevaplar.Org

HÜZÜNLÜ BİR SÜNNET HATIRASI

Yavuz Bülent Bakiler beyefendi anlatıyor; (Arif Nihat Asya merhum ile) Müşterek dostumuz şair Şemsi Belli’nin oğullarının sünnet düğününü konuşuyorduk. Yorgun ve mahzun görünüyordu. Bana “En son rûbaim işte bu!...” diyerek Şemsi Belli’nin çocukları için yazdıklarını okudu. Sesinde de bir hüzün vardı ki rûbainin havasına hiç uymuyordu


2018-12-01 10:04:23

Yavuz Bülent Bakiler beyefendi anlatıyor; (Arif Nihat Asya merhum ile) Müşterek dostumuz şair Şemsi Belli'nin oğullarının sünnet düğününü konuşuyorduk. Yorgun ve mahzun görünüyordu. Bana "En son rûbaim işte bu!..." diyerek Şemsi Belli'nin çocukları için yazdıklarını okudu. Sesinde de bir hüzün vardı ki rûbainin havasına hiç uymuyordu:

"Kalamış'ın bu en güzel yerinde

Üç Belli'nin sünnet düğünlerinde

Sorarsanız: 'Arif ne diye yoktu?'

Derim ki dördüncü olmaktan korktu"

"Muhterem hocam, dedim. Canınızı sıkan bir şey mi oldu?

-Bütün sünnet düğünleri, hatta sünnet davetiyeleri, beni hüzünlendirir. Kendi sünnetimi hatırlarım. Yetimliğim ve öksüzlüğüm gelip yakama yapışır. Bir de bunların üstüne, o çocukluk günlerimde, yaşamış olduğum yoksulluklar biner. İster istemez "merhaba hüzün!" derim. Benden sonra yazman kaydıyla söylüyorum işte:

Benim sünnetim zamanında yapılmadı. Çünkü hem savaş yıllarıydı hem de elde avuçta bir şey yoktu. Hatırlıyorum; Bolu Sultanisi'nin son sınıfındaydım. Bugünün ifadesiyle ortaokulu bitirmek üzereydim. Tatil için halamlara gitmiştim halamın kocası, Bağlarbaşı'nda ucuz tarafından bir ev tutmuştu. Kışın, bağ evinde oturulur mu? Yokluğun gözü kör olsun, oturuyorlardı işte! Eniştem sütünden, yağından, yoğurdundan, istifade etmek için bulmuş buluşturmuş 3-5 koyun satın almıştı. Tatil aylarında, o koyunları, Karacaahmet mezarlığı çevresinde otlatmak benim vazifemdi. Ben her sabah içinde ekmek peynirden başka bir şey olmayan azık torbamı sırtıma bağlar, koyunları önüme katardım. Artık o tarla senin, bu yamaç benim. Akşam ezanı okunmaya başlayınca eve dönerdim. Bir gün eniştem beni bir tarafa çekti:

Arif, dedi. Moda'da bir hayır kurumu varmış. Kimsesiz çocukları, Allah rızası için parasız sünnet ettiriyormuş. Bu cuma günü seninle oraya gideceğiz. Hazır ol emi?

Cuma sabahını artık iple çekmeye başladım. Çünkü ben de sünnet olmaya çok hevesleniyordum. Malûm: Sünnet olmak demek gençliğe veya erkekliğe ilk adımı atmak demektir.

Eskiden hafta tatilleri cuma günüydü. Cumaları biz tatil ederdik, pazarları da hristiyanlar. Neyse, bir cuma günü, eniştemle, Bağlarbaşı'ndan yürüye yürüye Moda'ya gittik. Salonu bulmak zor olmadı. Eniştem, ilgililere dedi ki:

-İşte size sünnet olacak bir delikanlı getirdim. Adı Mehmet Arif.

-Peki bu Mehmet Arif'in yatağı yorganı var mı? Sünnette giyeceği entarisi var mı?

-Vallahi yok!

-Peki ne yapacağız şimdi? Bu çocuğu nereye yatıracağız? Ona ne giydireceğiz?

Eniştem; "Bilmem ki!" diye boynunu büktü. Ağlamaklı olduğu el'an gözümün önündedir. Sünnet düğününü düzenleyenler, baş başa verip kendi aralarında konuşmaya başladılar. İçlerinden biri salondan çıkıp gitti. Bize de oturup biraz beklememizi söylediler. Öyle yaptık.

O giden adam bir süre sonra çıkıp geldi. Koltuğunun altında gazete kağıdına sarılı bir sünnet geceliği vardı. Üstümdeki elbiseleri çıkarıp enişteme verdim. Bir başkasının üzerinden çıkarılıp getirilen sünnet entarisini giyip sünnet odasına gittim. Tanımadığım bir adam kirvem oldu. Beni o odadan çıkarıp salona getirdiler. Peki şimdi nerede yatacağım? Sünnet bedava ama her çocuğun yatak getirme mecburiyeti varmış. Benim yatağım da yok.

Nihayet beni getirip bir başka çocuğun karyolasına uzattılar. Salonda her çocuk bir karyolada yatıyor. Salonda her karyolanın başında bir iki kişi var: Anneleri babaları veya yakın akrabaları.

Salonda yalnız bir karyola var ki içinde iki kimsesiz çocuk yatıyor. Ve salonda yalnız bir karyola var ki başında kimseleri yok. Ben sünnet olduktan bir süre sonra eniştem çıkıp gidince, orada, belki yüz kişinin ortasında yapayalnız kaldım.

Sünnet salonu baştan başa çelenklerle doluydu. Ömrümde o kadar çok çiçeği ilk defa görüyordum. Yanında uzandığım çocuğa sordum

-Senin annen baban yok mu?

-Yok. Garda çalışan bir amcam var. Ya senin?

-Benim de annem babam yok. Eniştem var, subay!

Biz böyle konuşurken, salona iyi giyimli kuşamlı adamlar geldiler. Bu yeni gelenler, sünnet olan çocukların karyolalarına gidiyor, onların hallerini hatırlarını soruyor, saçlarını okşuyorlardı. Kucaklarında getirdikleri hediyeleri birer ikişer dağıtıyorlardı. O adamlardan biri, bana da bir büyük çikolata verdi. Sünnet düğünümde aldığım ilk ve son hediye işte o çikolata paketidir. Sonra eğlence programı başladı. Herkesin görebileceği bir yere bir perde kurup orada Karagöz-Hacivat oynattılar. Sonra türkü söyleyenler, el çırparak oynayanlar ortaya çıktılar. Eğlence, gecenin geç saatlerine kadar sürdü. Derken salon yavaş yavaş tenhalaşmaya başladı. Bir fayton getirenler çocuklarını bindirip bindirip götürdüler. Yanımdaki çocuğun amcası da gelip yeğenini aldı. Salonda tek başıma bir ben kaldım. Allah'ım bu eniştem nerede acaba? Derken derken eniştem çıkageldi. Fakat eniştemin fayton tutacak parası yoktu. Peki ne olacak şimdi? Moda'dan Bağlarbaşı'na kadar yürümek lazım. Aradaki mesafe en az beş kilometre kadar. Eniştemin koluna girdim. Bir elimle de geceliğimin önünü tutup ileri doğru çekiyorum. Yavaş yavaş yürümeye başladık. Eniştem iki de bir soruyordu.

-Acıyor mu Arif? Oturalım mı biraz?

-Acımıyor enişte! Ama yoruldum ben. Biraz otursak iyi olur!

Bir bahçe duvarına veya bir taş üzerine oturup dinleniyordum. Esasında canım çok acıyordu. Ama ben, eniştem üzülmesin diye "Bir şeyim yok! Canım acımıyor" diyordum.

Moda'dan otura kalka, dura dinlene Bağlarbaşı'ndaki bağ evimize geldiğimizde horozlar ötmeye başlamışlardı. Ne günlerdi o günler Allah'ım! Şimdi ben ne zaman bir sünnet düğününe gitsem veya sokaklarda, cicili bicili elbiseler içinde sünnete hazırlanan çocuklar görsem aklıma hep benim o hazin sünnet günüm gelir.

Kendimi çiçeklerle süslü büyük salonda, anasız babasız bir sünnetli çocuğun karyolasında yapayalnız hissederek mahzunlaşırım. Bugünkü hüznüm de elli yıl kadar önce Moda'daki o sünnet günümdendir Yavuz Bülent!

KAYNAK

Yavuz Bülent Bakiler, Arif Nihat Asya İhtişamı adlı eserinden..

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

HÜZÜNLÜ BİR SÜNNET HATIRASI

HÜZÜNLÜ BİR SÜNNET HATIRASI

Yavuz Bülent Bakiler beyefendi anlatıyor; (Arif Nihat Asya merhum ile) Müşterek dostumuz şair

PEYGAMBERİMİZ EBU CEHİL’E GİTTİ Mİ?

PEYGAMBERİMİZ EBU CEHİL’E GİTTİ Mİ?

Âlemlerin Rabbi Kur’ân’ında Resûlullah aleyhissalatu vesselamı bizim için ‘en güzel ör

MEAL OKUMAK KUR’AN’I ANLAMAK MIDIR?

MEAL OKUMAK KUR’AN’I ANLAMAK MIDIR?

Bir bayan, öğretmenlikten emekli olduktan sonra "başımı kapattım, namazlarımı kılmaya başl

ŞEHİD ÖLDÜĞÜNDE NE HİSSEDER?

ŞEHİD ÖLDÜĞÜNDE NE HİSSEDER?

Abdullah bin Zübeyr, bir daha hücuma geçince Şamlı askerler hazan yaprakları gibi kılıcını

İRADEMİZİ TERBİYE EDELİM

İRADEMİZİ TERBİYE EDELİM

A.J. Cronin, Reader’s Digest, Amerika Otuz sene evvel(1920’ler) genç bir doktor olarak bulundu

PROF. DR. ALAADDİN BAŞAR BEYİN İBRETLİ BİR ANISI

PROF. DR. ALAADDİN BAŞAR BEYİN İBRETLİ BİR ANISI

“Lise son sınıftaydım. Bir gün hocamız sınıfa girdiğinde, tahtada ahlâk dışı bir resim

BİR ARAP ÂLİMİN İBRETLİ HİKAYESİ

BİR ARAP ÂLİMİN İBRETLİ HİKAYESİ

Merhum Mehmed Kırkıncı Hocaefendi anlatıyor; “1970’li yıllarda, İstanbul’daki bir sohbet

CEVAP YERİNE..

CEVAP YERİNE..

FETÖ’nün, genel anlamda İslam’a büyük zararı dokunduğu gibi, daha özel anlamda Risale-i

TARİH ŞUURU VE EHEMMİYETİ

TARİH ŞUURU VE EHEMMİYETİ

İnsanlar geçmiş zamanın hâtıratı ile zaman zaman neşeyâb olduğu gibi, milletler de mazinin

MUHAMMED ESED’İ SARSAN SURE

MUHAMMED ESED’İ SARSAN SURE

Aslen Yahudi kökenli bir Avusturyalı olan merhum Muhammed Esed(Leopold Weiss) “Mekke’ye Giden

BU DA GEÇER YÂ HÛ

BU DA GEÇER YÂ HÛ

Bu ümmet ne badireler atlattı uzun tarihi boyunca.. Ne ihanetler, kahpelikler gördü; ne zulümle

SİTE HARİTASI