Cevaplar.Org

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-148

Ders: 29. Mektup, Dokuzuncu Kısım, Telvihat-ı Tis'a İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *Efe hazretlerinin (Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi) huzurunda çok bulunduk. Onun sohbetleri bambaşkaydı. O ihtiyar haliyle öyle bir aşka gelirdi, öyle bir şevke gelirdi. Defe vururdu, ondan başka bir şeyler dökülürdü. O ihtiyar haliyle kendinden geçerdi böyle.


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2017-02-16 12:59:21

Ders: 29. Mektup, Dokuzuncu Kısım, Telvihat-ı Tis'a

İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi

*Efe hazretlerinin (Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi) huzurunda çok bulunduk. Onun sohbetleri bambaşkaydı. O ihtiyar haliyle öyle bir aşka gelirdi, öyle bir şevke gelirdi. Defe vururdu, ondan başka bir şeyler dökülürdü. O ihtiyar haliyle kendinden geçerdi böyle.

Biz geride dururduk. Efe hazretleri ortada, müridleri etrafında dururdu. Geriden seyrederdik. Hiç unutmam, Efe hazretleri "elem neşrah leke" der, müridleri bır bır okurlardı. Yahut ihlas okunurdu.

Onun bu memlekete çok hizmeti olmuş. Alvar'da imamlık yapmış bir zat anlatmıştı. Alvar'da imam olduğu için Efe'yi iyi biliyor. O zat demişti ki; "Hocam, Pasinler'e namazı Efe getirdi. Pasinler'de namaz yoktu." Her köye gidermiş. Köyde oturur, sohbet edermiş. Böylece atla dolaşarak Pasinler köylerini irşad etmiş.

Sonra Erzurum'a geldi. Burada da çok büyük hizmetleri oldu. Allah rahmet eylesin. Garik-i rahmet, şefi-i ahiret eylesin.

Nadir bir insan idi. Onun mürşidine ilk seyahatını da söyleyeyim. 17-18 yaşlarındayken buradan Bitlis'e, Bitlis şeyhi Muhammed Küfrevi hazretlerini ziyarete gitmiş. Efe'nin babası Hüseyin Efendi de daha önceden Küfrevi hazretlerine intisaplı imiş.

Şeyh efendi de hiç Türkçe bilmezmiş. Kürtçe konuşurmuş ve haftada bir sohbeti varmış. Diğer zamanlarda kapılar kilitlenirmiş. Sohbetin olduğu gün gitmişler. Bakmışlar ki, büyük bir kalabalık sohbetin saatini bekliyorlar. O da gitmiş, onların içerisinde oturmuş.

Biraz sonra kapı açılmış. Dışarı çıkan bir adam demiş ki; "Erzurum'dan gelen bir misafir varmış. Efendi onu çağırıyor, hele o bir gelsin." Demişler ki; "Burada Erzurum'dan gelen bir kimse yok, sadece bir çocuk var. Adam; " O zaman o gelsin" demiş.

Efe demişti ki; "Sadece ben içeri alındım. Beni ayakta karşıladı, kucakladı. Öyle bir sıktı ki, sandım başım arş-ı âlâya vurdu."

Not: Efe hazretleri bu ilk ziyareti şöyle anlatır divanında;

Bin üçyüz yedide oldum revane,

Eriştim Ravza-i darül emane.

Cihan gülzar içinde bir gül-i ter,

O şehr-i Bitlis idi verdi ahmer.

Mübarek bir zaman kıldım ziyaret,

Ziyarette vardı bir işaret.

Verirdi feyz-i feyyazdan nişanı,

Var idi Bitlis'in bir âlişanı."

Başka bir yerde de, Hocamızın naklettiği hadiseyi şöyle şiirleştirir;

"Şah-ı Şirvani ki ol pir-i Akdes,

Bab-ı feyz-i rahman, zat-ı mukaddes,

Kıblegah-ı enam, melce-i herkes,

Ezele mutabık ne güzel devran

Feyz-i nazarına kavuştum ey can.

Başım arşa değdi kendim ferid-i devran

Hükmüllah'a razı olsun gönüller."...(Salih Okur)

Evet, Efe böyle nadir bir insandı. Hayır denilince akla o gelir, mürşid denilince biz onu gördük yani..

Sohbetlerinde öyle misaller, öyle temsiller bulurdu ki, aklım dururdu. O zamanlar bizi karakollara, emniyete, birinci şubeye götürürlerdi. Efe tabii bunları duyuyor. Bana dedi ki; "Ula oğul, Poşalar(Kafkasya'dan gelen ve kendilerine Lom da denilen göçebe tacirler) herhangi bir köye girerler, O poşaların uzun sırıkları vardır. O köyün köpekleri de onları daha önce görmedikleri için ve poşaların elbiseleri farklı olduğundan, o poşalara hücum ederler. O poşalar o sırıkları uzatırlar. Köpekler de o poşaların sırıklarıyla uğraşır dururlar. Bu sırada poşalar da alışverişlerini ederler. Böylece ne köpekler onlara zarar verir, ne de onlar köpeklere vururlar.. Böylece giderler. Ula oğul, siz de böyle sırıkları uzatın da, rahat edin" derdi. Böyle çok enteresan misalleri vardı.

Not: Kırkıncı Hocamızın Efe hazretleri ile ilgili anıları için bkz. Mehmed Kırkıncı, Hayatım Hatıralarım, s. 19, 45-49-Zafer Yayınları, İst. 2013)

*Babadereli Ahmed Efendi vardı. Alim, müderris. Seyyid onlar zaten. Bu Abdulgafur Efendi'nin babası. Ben onun sohbetlerinde çok bulundum. Benim medresemin karşısında Karaşeyhli Ziya efendi vardı. Babadereli Ahmed Efendi gelir, ona misafir olurdu. Sabahtan kalkar, Kümbete gelirdi, sohbet ederdik.

Babadereliye demişler ki; "yahu senin dünyada hiçbir şeyin yok, bir söğüdün yok. Sana biraz tarla, çayır tapu edelim. Senin nüfusun da kalabalık." O da demiş ki; "Ben bir Efeme(Alvarlı Efe hazretlerine) danışayım da sonra gelir, size cevap veriririm. Sonra Efe'nin huzuruna gidiyor. Sohbet sırasında o daha sormadan Efe diyor ki; "Ahmed Efendi kardaşım, bilirmisen, ha şimdi bana bütün Pasinler ovasını tapu etseler, emin ol ben onun için tapu dairesine gitmem." Ahmed Efendi geri geliyor diyor ki "ben istemem.. Ne arazinizi, ne tarlanızı.."

Babadereli Ahmed Efendi de nadir insanlardan biriydi. Çok sohbetlerini dinledik. Sonra bir adam hiç yoktan yere Karaşeyhli Ziya efendi'yi vurdu, öldürdü. Onun evi Ayazpaşa camiinin karşısındaydı. Sonradan Ahmed efendi Murat Paşa Camii imamı Mihrali Efendi'nin evinde misafir olmaya başladı. Kendisi bizim birader merhum Hacı Musa'yı çok severdi. Hacı Musa onu hacca da götürmüştü. 

Bir gün Hacı Musa dedi ki; "Ağabey, Babadereli Ahmed Efendi, Mihrali Efendi'ye misafir gelmiş, gidip ziyaret edelim."Gittik, ziyaret ettik. Elini öptük, sohbetine oturduk. Hacı Musa'ya dedi ki; "Allah sana çok mal versin." Bana döndü "sana yok, sana yok." İçimden "iyi, iyi" dedim, "iyi dua aldık."

Not: Merhum Hocamızın Babadereli Ahmed Efendi hakkındaki bu ve diğer hatıraları için bak. Mehmed Kırkıncı, Hayatım Hatıralarım, s. 20-23-Zafer Yayınları, İst. 2013)

*İmam-ı Azam kırk tane müçtehid, üç bin tane fakih yetiştirmiş.

* "Evet şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan"(Mektubat, s: 443) Nasıl bir hurma çekirdeği bütün hurma ağacını içine alıyorsa, insan da kainat ağacının meyvası olduğu için, bütün kainatı içine alıyor. Bütün kainat insanda var, o ağacın çekirdekte olması gibi. Bütün kainat insanda var ama insanda olan kainatta yok. Ağacın bir meyvesi oluyor, onu yiyoruz, onun tadı o ağaçta yok. Ama o meyvenin çekirdeğinde o ağac gizli. Kainat ağacının meyvesi de câmi, kainatı içine alıyor.

* "İnsanın kalbi binler âlemin harita-i maneviyesi hükmündedir."(Mektubat, s: 443) Şah-ı Nakşibend hazretleri sofrada yemek yiyormuş. Demişler ki; "Sen bu kainatı nasıl biliyorsun?" Demiş ki; "Önümdeki sofra kadar biliyorum."

*Bazen kazana sütü koyarlar. O süt ateşin üzerinde kaynar. Bazen kaynadığında taşar mı? Taşar. Bazen öyle taşar ki, sanki kazanı içine alır. İşte insanda bulunan maneviyat taştı mı, kainatı içine alır.

Not: Üstad, bu gibi büyük zatların tesbihlerinin şumulüne bir yerde şöyle değiniyor; "İşte Kur'anın tilmizlerinden Şah-ı Geylanî, Rufaî, Şazelî (R.A.) gibi şakirdleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerratı, katarat adedlerini, mahlukatın aded-i enfasını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar. Cenab-ı Hakk'ı zikir ve tesbih ediyorlar."(Lem'alar, s: 119)

Aynı mesele Nur'un İlk Kapısında şöyle ifade edilmiş; "O şecere-i tûbâ-i Kur'aniyenin hadd ü hesaba gelmez münevver meyvelerinden Kutb-u Geylanî, Rüfaî, Şazelî gibi zâkirleri dinle. Nasıl, tesbih tanelerine bedel zerrat-ı kâinatın silsilelerini ellerinde tutmuşlar, öylece Mabudun zikrini çekiyorlar.(Nur'un İlk Kapısı , s: 95)

Not:2: Merhum Kırkıncı Hocamız, Rahmetli M.Sungur ağabeyi 28.09. 2000 tarihinde Bedi apartmanındaki ziyaretinde yukarıdaki misali söylüyor. Sungur ağabey de gülerek; "Allah Allah, ne güzel misal buldun ya" diyor. Her ikisine de Mevla-yı Zülkemal'den rahmet dilerim.(Salih Okur)

*İstanbul'da o kütüphanelerdeki kitapları büyüklerimiz nasıl yazmışlar yahu? Millet olarak çok aşağıya düştük arkadaşlar. Fahreddin-i Razi hazretleri üç yüz yetmiş cild eser yazmış. Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin 600 eseri olduğunu söylüyorlar. İmam-ı Gazali hakeza yine öyle. Bu nasıl iş yahu? Onlar yazmışlar, biz şimdi onların yazdıklarını okuyup anlayamıyoruz. 

*Bazıları diyorlar ki; "Hocam, Risale-i Nur'u okuyor, okuyor anlayamıyoruz." Ben de dedim; "okuya okuya anlayamıyorsanız, öyleyse okumaya okumaya anlayın."

Not: Kırkıncı Hocamızın bu konudaki bir suale cevabı için bak.

www.mehmedkirkinci.com/index.php-s=article&aid=1060.htm

Daha nere kadar aşağıya düşelim? Fuzuli'yi anlayamıyorsun, Mehmed Akif'i anlayamıyorsun? Necip Fazıl'ı anlayamıyorsun? Daha ne kadar düşelim kardeşim, yeter yahu...

Not: Merhum İsmail Çetin Hocaefendi'de aynı konuda dertlilerdendir. Şöyle der; "Türkiye'de Arabca okuyanlar dahi, icaze alanlar bile, köklü olarak Arabî bilmemektedirler. Dolayısıyla bütünüyle Arabî ilim zayi olmaktadır. Türklerin asıl dili olan Osmanlıca, Arabcadan daha fazla zayi olmaktadır. Osmanlıca denildiği zaman yabancı bir milletin dil anlaşılıyor. Mesela asrımızda yaşayıp vefat eden Mehmet Zihni Efendi'nin Nimet-ul-İslam'ını, Ömer Nasuhi Bilmen'in Kâmûs-i Fıkhıyyesi'ni yahud Elmalı Tefsiri'ni, yahud Üstad Bediüzzaman'ın herhangi bir eserini ilahiyattan mezun bir gencin eline verdik.. Bakar, bakar: "Bunun dili çok ağır. Ne demek istiyor? Haa! Bu Osmanlıcadır" der. Okuyamaz, anlayamaz."

"Ey tahrifçiler! Kevser suyu gibi Bediüzzaman'ın deyim ve terimlerini, Türkçeleştiriyoruz, izah ediyoruz, şerhediyoruz bahanesiyle, neden gençlerimizi, dini, ıstılahi kelimelerden uzaklaştırıp eskiyi unutturuyorsunuz? Bu tahrif mi, tashih mi, tahrir mi? Ne?.. 

Bu hususta el-Makalat-ul-Kevseri'yi okuyalım. Kendimizi tanıyalım: Ne idik, ne olduk? Üstadı da aslından okuyalım. Necib Fazıl'ın ne demek istediğini bilelim. Ne Mısır'a gidelim ne Pakistan'a. Ne Fransa'ya ne Hindistan'a."(İsmail Çetin, İttiba Ehl-i Sünnetedir, s. 294-295, Dilara Yayınları, Isparta, 2009) 

* Kaç sene evveldi. Tokat'tan buraya bir cemaat geldi. Kendileri bir şeyhe mensup idiler. Neyse oturduk, sohbet ettik. Dediler ki; "Hocam nur talebeleri iyi de, niye tarikata karşısınız?" filan dediler. "Allah Allah, bunu size kim dedi" diye sordum. Hani üstad "zaman tarikat zamanı değildir" demiş ya, onu dediler.

Dedim ki; "Yahu bakın, bir zaman tarikatı yasak etmişler. O zaman ki mürşidler hep evlerinde oturmuşlar. Ama Üstad o zamanda eline kalemi almış, Telvihat-ı Tis'a'yı yazarak tarikatı müdafaa etmiş. Şuna bakın hele. Ne kadar kolay konuşuyorsunuz. Telvihat-ı Tis'a ortada. Siz bunu nasıl konuşabilirsiniz" dedim. Dondu kaldılar. 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-154

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-154

Ders: 2. Lem’a, 5. Nükte İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *“Asıl musibet ve muzır musi

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-153

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-153

Ders: Kastamonu Lahikası, s: 109 İzah: Prof. Dr. Şener Dilek İzah edilen kısım: “Bu acib a

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-152

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-152

Ders: 2. Lem’a, 2. Nükte İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *Eyyub(a.s)’ın hastalığı, m

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-151

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-151

Ders: Münazarat(s: 95) (3. Ders) İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *Hased, ekabirlik, ‘ben yaparı

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-150

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-150

*İzah edilen metin, Münazarat’ta geçen “Zindan-ı atalete düştüğümüzün sebebi nedir?

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-149

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-149

Ders: 26. Söz, Zeyl İzah: Prof. Dr. Alaaddin Başar Not: Bu dersle alakalı ayrıca Alaaddin bey

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-148

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-148

Ders: 29. Mektup, Dokuzuncu Kısım, Telvihat-ı Tis'a İzah: Mehmed Kırkıncı Hocaefendi *Efe

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-147

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-147

Ders: 29. Mektup, Altıncı Kısım, Beşinci ve Altıncı Desise-i Şeytaniyye İzah: Mehmed Kır

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-146

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-146

Ders: Sual Cevap İzah: Prof. Dr. Şener Dilek Not: Şener Dilek beyin 30.12. 2011 tarihinde Düss

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-145

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-145

Ders: 33. Söz, 20. Pencere İzah: Prof. Dr. Şener Dilek *Mantık ilmi itibarıyla mahlukatı ç

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-144

RİSALE-İ NUR DERS NOTLARIM-144

Ders: 4. Şua, İkinci Mertebe-i Nuriye-yi Hasbiye(3. Ders) İzah: Prof. Dr. Alaaddin Başar *Her

Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır.

Bakara, 185

GÜNÜN HADİSİ

Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.

Tirmizi, Savm 82, (807); İbnu Mace, Sıyam 45, (1746)

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI