Cevaplar.Org

FELAKETTEN FELAKETE NEKBE’DEN NEKBEYE!

Abbasi devletinin yıkılması Muhammed Kazım Nakşibendi gibi ulema ve füzeladan zevata göre İslam’ın felaketi iken, Osmanlı hilafetinin yıkılması da Arap milletinin felaketi olarak nitelendirilmiştir. 1985 yılında Vehbe Yayınevi tarafından yayınlanan Muhammed Hayyır Abdulkadir’in kaleme almış olduğu Nekbetü’m Ümmeti’l Arabiyye Bisukiti’l Hilafeti’l Osmaniyye: 1875/1925 kitabı Osmanlı devletinin yıkılmasını Araplar için bir felaket olarak nitelendirmektedir


Mustafa Özcan

mustafaahmetozcan@gmail.com

2016-11-14 09:47:11

Abbasi devletinin yıkılması Muhammed Kazım Nakşibendi gibi ulema ve füzeladan zevata göre İslam'ın felaketi iken, Osmanlı hilafetinin yıkılması da Arap milletinin felaketi olarak nitelendirilmiştir. 1985 yılında Vehbe Yayınevi tarafından yayınlanan Muhammed Hayyır Abdulkadir'in kaleme almış olduğu Nekbetü'm Ümmeti'l Arabiyye Bisukiti'l Hilafeti'l Osmaniyye: 1875/1925 kitabı Osmanlı devletinin yıkılmasını Araplar için bir felaket olarak nitelendirmektedir (2). Bu felaketin muhtevasını en iyi anlatanlardan birisi de sabık Ezher müdürlerinden Muhammed Behiy'dir. Ezher müdürlerinden Muhammed El Behiy, El İlmaniyye ve'l İslam Beyne'l Fikri ve't Tatbik/ Fikirle uygulama arasında İslam ile Laiklik adlı eserinde (3) ortak çatının yıkılmasıyla birlikte ortak davaların da ortada kaldığına parmak basmış ve bariz olarak Filistin'i örnek vermiştir. Selam Feyyaz gibi eski Filistin başbakanları da bu gerçeği tasdik etmiş ve eksen meselenin unutulmasıyla birlikte Filistin'in sahipsiz kaldığını ve işlerin sarpa sardığını ve İsrail'in gemi azıya aldığını ifade etmiştir (3). Selam Feyyaz, İslam davasında ana eksen olan Filistin meselesinin derkenara çekildiğini ve marjinalleştirildiğini ifade etmiştir (4).

Nasıl ki Selçukluların yıkılmasına müteakiben Anadolu ve sair yerlerde cemaatler devletin yerine geçmişse Osmanlı sonrasında da öyle olmuştur. Devlet çökünce içtimai ve sosyal hamiyet devreye girmiştir.

Ümmet altı cemaatler, devlet altı hareketler

Ümmet altı yapı olarak; Osmanlı devleti hayatta ve ayakta iken elbette cemaatler vardı. Bu cemaatler bazen bidatler gibi bazı davalar etrafında şekillenerek akımlar/hareketler halini de alabiliyorlardı. Kadızadeler hareketi gibi. Kimileri onları Hanefi mezhebine bağlı erken Anadolu Vehhabiliği sayıyorlar. Vehhabiliğin ya da Selefiliğin Anadolu'daki ilk ataları veya selefleri olarak görenler de var. Vehhabilik deyimi onlar açısından maksadı aşan bir ifade olsa da günümüzde Afganistan ve Pakistan'da faaliyet gösteren ve kendilerine dini akım olarak Diyobendi, siyasi hareket olarak Taliban denilen bazı gruplar da Osmanlı dönemindeki Kadızadeleri andırıyorlar. Kadizadeler gibi Diyobendi ekolü de Hanefi mezhebine bağlıdır. Arada geçişlilik hali söz konusudur. Selefiler, Hanefi alimlerinden, kelamcılarından ve muhaddislerinden Ebu Cafer et-Tahavi'ye ilgi duyarlar ve onu kendilerinden sayarlar. Yine Hanefi İbnu Ebu'l İz'in Tahavi Akidesi üzerine yaptığı şerh, selefi çevrelerde muteber ve çok makbul tutulmaktadır. 

 Coğrafi farklılıklar nedeniyle Diyobendilik Hindistan'da daha yumuşak dokuyu temsil ederken Afganistan'da ve Pakistan'ın kuzeyinde çelik çekirdek gibidir. Başarısız Emanuallah Han modernizasyonu sırasında Diyobendilik ülke çapında yasaklanmıştır. Belki dikkatlerden kaçan hususlardan birisi şudur: Rıza Şah İran'da Kemalist inkılâpları taklit ve kopya etmeye çalışsa da mollaların iç düzenini kaldıracak aşamaya gelememiştir. Kendinde molla sınıfıyla yüzleşecek cesareti bulamamıştır. Daha önce de Cemaleddin Afgani'nin kışkırtmalarıyla seleflerinden Kacar hanedanından Nasirüddin Şah suikastla öldürülmüştür. Afganistan'da Kemalist model uygulayan Emanullah Han ise cüretkâr bir biçimde inkılâpları kopya etmek istemiş; bu suretle ulema ve kabile şeflerini şimşeklerini üzerine çekmiştir. Ulemanın değil de daha ziyade kabile şeflerinin hışmına uğramış, bu yukarıdan dayatma modernizasyon yüzünden tacını tahtını kaybettikten sonra Türkiye'ye gelmişse de burada da pek yüz bulamamıştır. Düşenin dostu olmaz. 

Kadizadeler ve Vehhabilik benzeri cereyanlar veya hareketlerin dışında Osmanlı ve sair İslam devletlerinde resmi kabul gören meşrepler veya kurumsal hizmet üniteleri daime olmuştur. Özellikle de Osmanlı'da tarikatlar resmi olarak örgütlenmişlerdir. Bununla birlikte heterodoks/sapkın/batini kabul edilen Kalenderilik, Melametilik gibi yapılar daima hayatın periferisinde kalmıştır. Merkezde kabul görmemiştir. Tarikatlar ve meşrepler müteşerri çizgiyle münasebetleri, mesafeleri oranında kabul görmüşler veya reddedilmişlerdir. Elbette zaman zaman bu tarikatlar veya meşrepler üzerinde siyasi tercihlerde de değişiklikler olagelmiştir.

 Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut ile birlikte İslami referansa bağlılıkta bir gevşeme zuhur etmiştir. Batılılaşma sürecinin ayyuka çıkması veya yüzeye vurmasıyla birlikte karşı dalga da zuhur etmeye başlamış ve İttihatçıların devletin çarklarını ele geçirmeyle birlikte devletin referans sistemi tersyüz olmuş ve ilk İslamcılık deneyimleri meşruiyet dışı sayılmış, irtica ile damgalanmaya başlanmıştır. 

Tanzimat dönemiyle birlikte Batılılaşma dalgasının kabarması üzerine Derviş Vahdeti gibiler İslami duyarlılığı artırmaya çabalamışlardı. İttihad-ı Muhammediye Cemiyeti veya fırkası bunlardan birisidir. Bediüzzaman bu cemiyetle var olan ilişkisini yöntem uyuşmazlığı nedeniyle dondurmuştur (5). Bazı hususlara çekince koymuştur (kayd-ı ihtiraz). Özellikle de ismi umuma ait bir adlandırmadır. Özelleştirmesini kabul etmemiştir. İslamiyet güneş gibidir kimsenin tekeline alınamaz, sığmaz! Burada cemiyet davetin, cemaatin ötesinde bir organizasyon ve bir teşkilatı ve hareketi akla getirirken 'fırka' Fransız Devriminden sonra Osmanlı'da klik anlamı da kazanmıştır. Halbuki, İslam'da fırka ana gövdeyi, yolu tarif ve temsil eder. Fırka her ne kadar mezhep olarak algılansa da bir yönüyle mezhebi aşan ve kurtuluşla birlikte anılan ( fırka-i naciye) ana fırkayı, geniş yolu tarif eder. Fırka birden fazla olduğunda ise tefrika olur. Fırkalardan biri doğru diğerleri batıldır. Ama en azından fıkhi mezhepler için bunu diyemiyoruz. Zaten fıkhi/ameli mezhepler için fırka tabiri kullanılmaz. Bediüzzaman bu isimlendirme ve kavram umumun malı olduğundan dolayı kimsenin zimmetine geçirilemeyeceğini ve özelleştirilemeyeceğine kail olmuştur.

Cemaat hem umum hem de özel manalar kapsayabilir. Cemaat de genel anlamda 'cemeatü'l müslimin/Müslümanlar cemaati' şeklinde bütün Müslümanları veya İslami gövdeyi ifade eder. Bundan dolayı Mısırlı Şükrü Mustafa cemaatine Cemaatü'l Müslimin adını verince İsam Attar gibiler aynen Bediüzzaman gibi bu isimlendirmeye karşı çıkmışlar ve ümmetin tekelini özelleştirildiğini ve kimsenin buna hakkı olmadığını söylemişlerdir. Bununla birlikte hizmet ünitesi olarak yani pratik olarak cemaatler sonsuza kadar genişleyebilirler. Mademki, hadiste üç kişi bir araya geldiğinde bu topluluk küçük bir cemaat ünitesi sayılıyor ve bir emiri oluyor demek ki fazlasının bir zararı yok. Tek şartla: İdeolojik olarak müttehit ve bir olmaları kaydıyla. Herkes kendini hizmet ünitesi değil de haddi olmadan fırka-i naciye sayarsa orada dananın kuyruğu kopar! İdeolojik ayrışma ise fırkalaşmaya götürür. Bunu şöyle izah etmek mümkündür: Kâbe veya kıble birdir ama bütün camiler onun şubesidir. Beni İsrail'e göre de baş sinagog ya da Süleyman Mabedi (Tapınak) tektir ama sinagoglar ne kadar çoğalırsa çoğalsın onun mahalli bir şubesi ve kaim-i makamıdır. Böyle olunca da tanımda sıkıntı aşılır. Bu nedenle de İsam Attar, Şükrü Mustafa'nın isimlendirmesi için şöyle bir tashihte bulunmuş ve düzeltme yapmıştır: Cemeatü'l Müslimin değil cemaatün mine'l müslimin. Müslüman Cemaat değil Müslümanlardan bir cemaat. Müslüman Cemaat ümmeti ve ideolojik fırkayı temsil eder. Müslümanlardan bir cemaat ise hizmet ünitesini temsil eder ve bu surette ne kadar dala ayrılırsa ayrılsın ortak çatının, gövdenin altındadır ve tezat ve zıtlaşma ortadan kalkar.

Burada günümüzün cemaatlerin niteliğine ve yapısına gelebilir, etrafında analizler yapabiliriz. Burada öncelikli olarak ve özetle Mısır ve Arap diyarında etkin olan Müslüman Kardeşler ile Risale-i Nur çizgisini karşılaştırabiliriz.

Bu karşılaştırma zemininde belki de Risale-i Nur anlayışını Hasan el Benna'dan ayıran en temel faktör Müslüman Kardeşlerin metin eksenli olmaktan ziyade kişi eksenli olmasıdır. Merkeziyetidir ve doğrudan siyasetle iştiğalidir. Bir anlamda teşkilatı veya Bediüzzaman'ın deyimiyle cemiyeti hatıra getirmektedir. Müslüman Kardeşler hem yatay hem dikeydir. Risale-i Nur ise sadece yataydır. Bediüzzaman şahıs merkezli ve eksenli olmamaya gayret göstermiştir. Lakin daha sonra peşinden gelenlerden bir kısmı asli çizgiyi tutturamamış, diğer ekollerle farkı muhafaza edememişlerdir.

Hasan el Benna, ihya hareketine girişince açıyı geniş tutar. Onun açısı bizzat İslam'ın da açısıdır. İman noktasında bu açıda bir sıkıntı yokken aksiyon ve amel bazında sıkıntılar zuhur ediyor.

 Elbette İslami olup da çile nöbetleri geçirmeyen cemaat veya hareketler yoktur. 

 Çağdaş İslami hareketlerin liderlerinin hemen hemen hepsi basın ve yazarlıkla iştigal etmiştir. Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Muhibbiddin Hatip, Hasan el Benna, Mevdudi, Bediüzzaman ve Abdulhamid Bin Badis'e kadar hepsi basınla iç içe olmuşlar lakin gazeteciliği meslek olarak edinmemişlerdir. Cemil Meriç ısrarla, yazar ile gazeteciyi birbirinden ayırır. Ona göre yazarın alanı fikri meşguliyettir. Havadisle meşgul olan fıkra yazarı değildir. Çağdaş dava erleri ve cemaat liderleri basını yayını hizmet ve dava minberi olarak görmüşlerdir. 

 İslam'a hizmet etmek başka onu bir cemaatin çatısı altına almaya kalkışmak daha başkadır. Güneş yıldızlara tabi olmaz. Müceddit dahi olsa insanlar İslam'a bir yönüyle hizmet edebilirler. Yükün bir kısmını kaldırabilirler. İslam'ı bütünüyle kucaklamak insanı ve çağını aşar. Bu nedenle de İskilipli Atıf Hoca her çağın Kur'an ve İslam'dan behresi ve nasibi olduğunu ifade için 'İslam asri değil, a'saridir' demiştir. Asırları bir asra indirgemek, sığdırmak mümkün değil. Kur'an cevherlerini de def'aten ele geçirmek de kabil değildir. İslam bütün asırlara bakar ve kucaklar. Nesiller zincirleme bir surette onun halkalarını oluştururlar. İmam Rabbani'nin deyimiyle hizmette nesillerin halkaları birbirine ulanır ve telahuku efkâr (fikirlerin birbirini takip etmesi) suretine dönüşür. Mücedditler derin ve goncası açılmamış hakikatleri zamanın sağlaması üzerinden asırlarına aktarırlar.

Cemaatten harekete; Hareketten cemaate!

Osmanlı döneminde ümmeti temsil doğrultusunda bir cemaat veya meşrep olarak hareket eden yapılar Osmanlı sonrasında devlet altı harekete dönüşmüşlerdir. Zira devlet zırhı ortadan kalkmıştır. Devletin İslami anlamda bıraktığı boşluğu doldurmakla mükelleftirler. Bunu tebliğ ve davet suretinde yapanlar olduğu gibi siyasi arenaya taşıyanlar da olmuştur. Hasan el Benna Risalelerinde bu meseleyi açıkta ifade eder. Herkesin bıraktığı, terk ettiği vazifeyi İhvan olarak kendilerinin üstlendiğini kaydeder. Bu sözü İncillerdeki bir sözü hatırlatır: Ustaların terk ettiği taş, köşe taşı, başı olmuştur. 

Bediüzzaman da devletin bıraktığı boş alanı kendisinin doldurmaya namzet olduğunu bir rüyaya mebni olarak dile getirir: "Eski Harb-ı Umûmiden evvel ve evâilinde, bir vâkıâ-ı sâdıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: "Ana korkma; Cenâb-i Hakkın emridir. O Râhim'dir ve Hâkim'dir." Birden, o halette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: "Î'câz-ı Kur'ân'ı beyan et." Uyandım, anladım ki bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılâptan sonra, Kur'an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an kendi kendini müdâfaa edecek. Ve Kur'an'a hücum edilecek; î'câzı, onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu î'câzın bir nevini şu zamanda izhârına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım (Hizmet Rehberi, s.23)."

 Yıkılan surlar elbette devletin kolu kanadıdır. Devlet dine siperdir ve dini ve dindarı korur. Bu nedenle de Hazreti Osman ( Radiyallahu Anhu) 'Allah Kur'an ile yola getirmediğini otorite ile yola getirir (6)' buyurmuştur. Bizde bunun karşılığı şu ifadedir: Nush ile etmeli tektir tektirden anlamayanın hali kötektir. Medenilere galebe ikna iledir. Din ve otorite ikizdir. Gazali de' din esas, otorite ise bekçidir ve muhafızdır' der. Temeli olmayan yıkık ve bekçisi olmayan da zayidir (7). 

Dipnotlar

1-Cevahirü'l Ulumi'l Kazimiyye, s: 240, Daru'l Kütüb el İlmiyye, Beyrut

2-http://www.dar-alkotob.com/2015/11/blog-post_438.html

3- https://emadbassim.wordpress.com/2011/09/05

4-http://www.addustour.com/17394

5- http://www.saidnursi.de/yazarlar/halil-akgunler/5724-agri-daginin-infilaki.html

6-" إن الله يزع بالسلطان ما لا يزع بالقرآن "

7-İmam Gazali, Memun Garib, s: 101, Merkezü'l Kitabi Linneşr, Kahire

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

ASYA MÜNAFIKLARI ve AVRUPA ZALİM KÂFİRLERİ-1

ASYA MÜNAFIKLARI ve AVRUPA ZALİM KÂFİRLERİ-1

BİRİNCİ BÖLÜM: 1: NİFAKIN GENEL TARİFİ VE BAĞLANTI NOKTALARI: a) Nifak: “Küfrünü gi

ŞEHİTLER VE ÖZELLİKLERİ

ŞEHİTLER VE ÖZELLİKLERİ

Şehid, ism-i fail manasında şahid, ism-i meful manasında da meşhuddur. O, Cenab-ı Hakk’ın

YETENEK AVCILARI, YETENEĞE KASTEDENLER

YETENEK AVCILARI, YETENEĞE KASTEDENLER

İslami kesimlerin başarısızlığında biraz da takdir eksikliği var. Bu, ‘ şımarmasın’ m

İSLAMİ KESİMLERİN SİYASETLE İLİŞKİLERİ

İSLAMİ KESİMLERİN SİYASETLE İLİŞKİLERİ

İslami kesimlerin siyasetle ilişkilerini üç kategoride değerlendirmek mümkündür. 1- Siyas

FELAKETTEN FELAKETE NEKBE’DEN NEKBEYE!

FELAKETTEN FELAKETE NEKBE’DEN NEKBEYE!

Abbasi devletinin yıkılması Muhammed Kazım Nakşibendi gibi ulema ve füzeladan zevata göre İs

KURMACA BİR HAREKET VE SONU

KURMACA BİR HAREKET VE SONU

Osmanlı’nın yıkılmasından itibaren İslam dünyasında ulus devletleri kuruldu ve İngilizler

İSLAMİ HAREKETLER YOL AYRIMINDA

İSLAMİ HAREKETLER YOL AYRIMINDA

Arap Baharı sonrasında Müslüman Kardeşler, düşman baskısıyla yöntem sıkışması arasınd

İYİ VE KÖTÜ ÂLİMLER

İYİ VE KÖTÜ ÂLİMLER

Kötü âlimler: İlimden maksatları, dünyada refah içinde yaşamak, itibar, makam ve mevki sahib

HİÇ BİR ŞEY, DARBE YAPMA HAKKI VERMİYOR!

HİÇ BİR ŞEY, DARBE YAPMA HAKKI VERMİYOR!

Hangi açıdan bakarsanız bakın, hiçbir şey, hiçbir kimseye darbe yapma hakkı vermiyor. İnsan

YATSI NAMAZI PENCERESİNDEN HALİMİZE BAKIŞ

YATSI NAMAZI PENCERESİNDEN HALİMİZE BAKIŞ

18.07.2016 yatsı namazı için bir camiye gitmiştim. İlk sünnetten sonra cübbe ile sarığı ba

HİÇ BU MERHAMET DİNİ ADINA TERÖR CİNAYETİ İŞLENİR Mİ?-2

HİÇ BU MERHAMET DİNİ ADINA TERÖR CİNAYETİ İŞLENİR Mİ?-2

Ayette terör düşmanını gebertecek üç büyük silaha dikkat çekiliyor: 1-İlim. Kitabı oku

Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın

Münafikün, 10

GÜNÜN HADİSİ

Îmân altmış bu kadar şu'bedir. Hayâ da îmânın bir şu'besidir.

BUHARİ,KİTÂBÜ'L-ÎMÂN, EBU HUREYRE(r.a.)'dan

TARİHTE BU HAFTA

*Hilafetin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat kanunun kabulu.(3 Mart 1924) *Selahaddin Eyyubi'nin Vefatı(4 Mart 1193) *Abdulgani Nablusi Hz.lerinin Vefatı(5 Mart 1713) *Piri Reis'in Vefatı(6 Mart 1554) *Yıldırım Beyazıd'ın Vefatı(8 Mart 1403)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI