Cevaplar.Org

RİSALE-İ NUR’DA GELECEK TASAVVURU-3

3.Vuku bulacak olanlar: Önceki sahifelerde kısmen ifade edildiği gibi, geleceğe dair kanaat belirtmek ve isabetli söz söylemek herkese müyesser olacak şeyler değildir. Bununla beraber, yakın gelecekle ilgili herkes az çok bir kanaat sahibi olabilir.


Nail Yılmaz

naimyilmaz740@gmail.com

2016-10-17 14:55:24

3.Vuku bulacak olanlar:

Önceki sahifelerde kısmen ifade edildiği gibi, geleceğe dair kanaat belirtmek ve isabetli söz söylemek herkese müyesser olacak şeyler değildir. Bununla beraber, yakın gelecekle ilgili herkes az çok bir kanaat sahibi olabilir.

Fakat elli sene, yüz sene ve üç yüz sene sonrasına dair mektup yazmak, söz söylemek hem de isabet ettirmek ancak Bediüzzaman gibi zatlara nasib oluyor. Üstad "ben kışta geldim siz cennet asa bir baharda geleceksiniz" diyor. Kıştan baharı gören Bediüzzaman'a o gün 'kendi görüşüdür' diyenlere mukabil, biz bugün o nurani müjdelerin bayramlarını kutluyoruz. Daha nice bayramlara…

1-MUAZZAM ORDU;

"Cenab-ı Hak bin seneden beri Kur'anın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat ârızalarla inşâallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir."(1)

2-TÜRKLER VE ARAPLAR BİRLEŞECEK:

"Onun için Cenab-ı Hakk'a şükür Kur'an-ı Hakîm'in işarat-ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisan-ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu'cize-i Kur'aniyenin Risale-i Nur namıyla bir dersi intişara başlamış."(2)

 "Risale-i Nur; beşeri anarşistlikten kurtarmağa bir derece vesile olduğu gibi, İslâm'ın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arab'ı birleştirmeye, bu Kur'anın kanun-u esasîlerini neşretmeğe vesile olur."(3)

3-HEM ŞARKTA HEM GARPTA İSLAM DEVLETİ: "

Hatta Hürriyetin birinci senesinde İstanbul'da Câmiü'l-Ezher'in Reis-i Uleması olan Şeyh Bahît Hazretleri (r.a.) İstanbul'da Eski Said'e sordu: "Osmanlı hükümetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir?" O vakit Eski Said demiş: Çok emarelerle hem şarkta hem garpta Avrupa içinde bir İslam devleti çıkacak"(4)

MEDENİYETİN MEHASİNİ GALEBE EDECEK:

"İnşallah istikbaldeki İslâmiyet'in kuvveti ile medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek."(5)

RİSALE-İ NUR KANUN OLACAK:

"Merhum Bayram Yüksel diyor ki; "Üstadımızdan işittim. Mükerrer defalar, 'Risale-i Nur kıyamete kadar devam edecektir. Dünya devletleri bunları kanun olarak kullanacaklardır' demişti"(6)

YEDİ MESNEVİ KADAR

"Kalbime ihtâr edildi ki; nasıl ki, Mesnevi-î Şerif, şems-i Kur'ân'dan tezâhür eden yedi hakikattan bir hakikatın âyinesi olmuş, kudsî bir şerâfet almış; Mevlevîlerden başka daha çok ehl-i kalbin lâyemut bir mürşidi olmuş. Öyle de, Risâle-i Nur şems-i Kur'âniyenin ziyâsındaki elvân-ı seb'ayı ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nûru birden âyinesinde temessül ettirdiğinden-inşâallah yedi cihetle şerîf ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl-i hakikata bâkî bir rehber ve bir mürşid olacak."(7)

RİSALE-İ NURUN TÜRKÇEDE DE İMAM OLACAĞI

 Üstadın edip ve şair talebelerinden Milas'lı merhum Halil İbrahim ağabey şöyle yazıyor; "Şu devrede Türk lisanının sadmeler geçirmesine bakılırsa, "Risale-i Nur", Türkçede, lisan üzerinde de imam olacağına; yani yarın hâlis Türkçe olan Risale-i Nur'un kesb-i imtiyaz edip diğerlerini terk edeceklerine dair işaret-i Kur'aniyedendir demiş olsam hata etmemiş olurum zannederim."(8)

İLERİDE YAZILACAK RİSALELER

Risale-i Nur'da Bediüzzaman Hazretleri tarafından ileride yazılacağı müjdesi verilen "Rahman Suresi'nin Tefsiri", "Dokuzuncu Şua'ın Dokuz Ali Makamı", Haşir Risalesi'nin Şerhi" gibi ayrıca Şua'lar adlı eserinde ise; " Belki inşâallah Risale-i Nur'un bir şakirdi, Sure-i Rahman'ı tefsir edip bu mes'eleyi de halleder "(9) diyerek ileride bir talebesinin Risale-i Nur'da belirtilen yerleri yazacağını müjdelemiştir. Bunlar:

1- Rahman Suresi'nin Tefsiri,

2- Dokuzuncu Şua'ın Dokuz Âli Makamı,

3- Yirmi Dokuzuncu Söz ve Haşir Risalesinin Şerhleridir.

4. Farklı Mukadderat ve Kaza İlişkisi

Giriş bölümünde gayb ile ilgili bir kısım genel tanımlamalar yapıldı. Fakat vuku bulmayan ve farklı şekilde tezahür eden ihbarat-ı gaybiyeye bağlamında Üstadın gayb ile ilgili şu tesbitleri de bahsin anlaşılması için çok önemlidir:

1-"Âlem-i şehadet, âlem-i gayb üstünde tenteneli bir perdedir."(10)

2-"Âlem-i melekût, âlem-i şehadetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir."(11)

3-"Bu maddî ve cismanî olan âlem-i şehadet bir ceseddir, bir lafızdır, bir surettir; âlem-i gaybın perdesi arkasındaki esma-i İlahiyeye dayanır."(12)

 R.Nur külliyatının birçok yerlerinde bu üç cümleden de anlaşıldığı üzere Bediüzzaman Hz. Âlem-i şehadeti izafi gayb olan, âlem-i melekût-üzerinde bir perde olarak gördüğü gibi, âlem-i melekûtu da esma-i İlahiye dediği Ulûhiyet dairesi olan mutlak gayba bir perde olarak görüyor.

"Gaybı Allahtan başka kimse bilemez"(Neml Suresi; 65) ayetinin yanında Allah'ın dilediği bazı kullarını bilgilendirdiğinin anlatıldığı bazı ayetlere göre, (Âli İmran: 3/179. el-Cin:72/26-27) Mutlak gayb, vahye mazhar resullerden başka kimseye açılmaz. Kendi başıyla da, kimse âlem-i gaybın ikinci kısmı olan âlem-i melekûta giremez.(13)

Gayb perdelerini aralayarak bakmasına izin verilen, Allah'ın dilediği bazı kullarının özelliklerinin nazara verildiği R.Nur'da yazıldığına göre, kulun maddi ve manevi her bir uzvunu Allah'ın emrettiği şekilde istimal etmesiyle kalp veya ruh cevherine vedia olarak bırakılan,(14) latife-i Rabbaniyeden gaybi âlemlere pencereler açılır. "(15)

Ve diğer "Hissiyat-ı insaniye (de) ruh derecesine çık(tıkları) vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mazi ve müstakbel olan vakitler, onlara nisbeten hazır hükmüne"(16) geçerek, "mazi ve müstakbel bir derece gaybîlikten çıkar."(17) Başkalarına göre meçhul olan birçok şey onlara göre malum ve maruf olur.

Fakat bu lûtfa mazhar olan ehl-i hakikat ve bir kısım ehl-i keşif ve ehl-i velayet zatların, istihraç ve keşif ile haber verdikleri fereç ve fütuhatın bazıları zuhur etmiyor. Böyle ehl-i velayet ve keşif neden hilaf-ı vaki haber veriyorlar?(18) " Bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilaf-ı vaki' ve hilaf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?"(19)

Üstad Hz. 26. Sözün ikinci mebhasının baş tarafına düştüğü bir notta "Ehl-i ilme mahsus en derin ve en müşkil bir sırr-ı kader mes'elesidir. Bütün ulema-i muhakkikînce en ehemmiyetli ve münazaralı bir mes'ele-i akaid-i Kelâmiyedir. İnce bir tedkik-i ilmîdir " dediği gibi, ihbarat-ı gaybiye dair, sorulara verdiği cevapların başına da "Mes'ele-i İlmiye-i İtikadiye-i Kaderiye"(20) hatırlatmasıyla başlar. R.Nur'da ve diğer İslami kaynaklarda bu mesele üç ana başlık altında müzakere edilir.

1.Levhi mahfuz ile levh-i mahvı isbatın yazıları.

2.Kaza kader ve ata münasebetleri.

3. Nesih ve Beda'nın hükümleri.

1) Levhi mahfuz ile levh-i mahvı isbatın yazıları: R. Nurda: "Levh-i Mahv-İsbat "sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u A'zam'ın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır"(21) diye tarif edilir.

Ra'd suresindeki bir ayette ise, mahv ve isbat için: "Allah dilediğini mahv, dilediğini isbat eder. Kitabın aslı onun katındadır" (Ra'd 13/39) diye tarif edilir. Buna göre, mahv: "levh-i mahfûzda yazılı olan bir şeyi silmesi", İsbat ise "bir şeyin yerine başka bir şeyi kaydetmesi" veya "tabiattaki bazı şeyleri silip yok ederken diğer bazı şeyleri sabit tutması" manasındadır. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu'l-Gayb, V, 308-312) (22)

2) Kaza, kader ve ata münasebetleri: Kader, kazâ ve ata ilişkilerinde en önemli meselelerden biriside; "kader ve kazânın değişip değişmeyeceği hususudur. İslam âlimleri: Allah'ın zâtî ilminden ibaret olan kader değişmez. Fiilî ilminden ibaret olan kader ise değişebilir" demişler. Bu da levh-i mahfûzda veya meleklerin ellerinde bulunan sayfalarda insanların işledikleri amellere göre vuku bulan değişikliktir."(23)

Üstad Hz. bu değişikliği şu kısa ve veciz cümleyle anlatır; "Cenab-ı Hakk'ın atâ, kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar. Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kaza demektir. O kararın ibtaliyle hükmü kazadan afv etmek, atâ demektir"(24)

Atâ'nın kazayı kazanın da kaderin hükmünü bozma şartı ise: "Hadis-i sa­hihte vardır ki: "Bazen bela nazil olur, karşısına sadaka gibi bir şey çıkar, mukabele eder. O kader dahi tahavvül eder. Bazıların (kazâ-i) mübremden ayrı olan (kazâ-i) muallakı geldiği halde bir vesile ile teehhür ettiğini ehl-i tahkik hükmetmişler. "(25) Yani, Falan şöyle olsun tarzında kesin olarak verilmiş (ve asla) değişmez bir hükmü ifade eden şeylere, kazâ-i mübrem, ancak şart ve sebeblere bağlanan şeylere kazâ-i muallâk denir.(26)

3) Nesih ve Beda'nın hükümleri:

Bir kısım ayet ve hadislerde bazı hükümlerin daha sonra değiştirilmesi Nesh ve Beda başlığı altında müzakere edilmiştir. Mesela Neshe mevzu bahis olan bazı ayetlerde " Allah'ın dilediğini silip dilediğini ibka edebileceğini ifade eden âyet (er-Ra'd 13/39) ile günahkârlar hakkında hükmedilen dünyevî azabın tövbe sebebiyle kaldırılacağını anlatan âyetler (el-A'râf 7/152-153) Yûnus peygamberin kavminden dünyevî azabın kaldırılması (Yûnus 10/98), İsmail'in kurban edilmesinden vazgeçilerek yerine koçun kurban edilmesi (es-Sâffât 37/101-107)" gibi, ayetlerden İlahi hükümlerde de değişiklik olduğu görülmektedir.(27)

Bu değişikliği Ehl-i Sünnet âlimleri "şer'i bir hükmün daha sonra gelen şer'i bir delille kaldırılmasına Nesh demişler.(28) Muhammed Bâkır ve Ca'fer es-Sâdık'a dayanan bir grub şii kaynakları ise 'nesh' ile ilgili bir kısım ayetlerde görülen bu değişikliği 'bedâ' kavramıyla açıklamışlar.

Beda:"Gizli bir şeyin sonradan ortaya çıkması, kişinin bir konuda beliren birkaç görüşten birini tercih etmesi" mânalarına gelen bedâ, terim olarak "Allah'ın belli bir şekilde vuku bulacağını haber verdiği bir olayın daha sonra başka bir şekilde gerçekleşmesi" şeklinde tarif edilir.(29)

Ancak: "Bedâ, Allah'a bilgisizlik ve eksiklik nisbet etmeyi gerektirdiği için Ehl-i sünnet, tarafından reddedilmiştir. Zira nesih, şer'î delille sabit olmuş bir hükmün yeni bir şer'î delille yürürlükten kaldırılması demek olup kaldırılan hükmün müddeti ve bitiş zamanı önceden Allah nezdinde mâlumdur."(30)

Bu genel tespitlerden sonra R. Semaniye'de yer alan ve Mes'ele-i İlmiye-i İtikadiye-i Kaderiye hatırlatmasıyla başlayan, bir lahika mektubuyla bu bahsi hûlasa edecek olursak:

1. "İhbarat-ı gaybiye iki kısımdır. Bir kısmı zamanımıza nisbeten vukua gelmiştir. Meşiet-i İlahiye taalluk etmiş. Bu vaki olan hadisata dair olan işaretler, ihbarlar katiyetle hüküm edilebilir. Çünkü kabil-i tebdil ve tağyir değil. Fakat bize nisbeten istikbalde gelecek hadisata dair işarat-ı Kur'aniye, vâki hadisat gibi katiyeti mutlaka ile hükmedilmez. Çünkü meşiet-i İlahiye hâkim-i mutlaktır, o mahkûm olamaz…

2. Her hadisenin gizli bazı şeraiti bulunabilir. Levh-i mahfuz'un hadisat-ı zamaniye dairesinde bir nüshası olan Levh-i Mahv İsbat namın­daki bir sahife-i Kaderiye kabil-i tebdildir, değiştirilebilir.

3. Levh-i Mahfuzda kader-i ezeli ile ecel-i mübrem dahi, gayet kutsî bir zâtın meşiet-i ilahiyeden istimdat ve niyazı ile tebdil edildiği kuvvetle ihbar edilmiştir. Demek, istikbale ait işarat-ı gaybiye bazı şerait-i mühimme dâhilinde meşiet-i İlahiye hükmeder, o ihbaratı ta'dil veya tebdil eder.

4. "lâ yağlemu gaybe illâllah" düsturuyla gayb kapısı yakiniyet ve katiyet suretinde Resullerden başkalarına açılmaz. Ve "lâ yağlemu gaybe illâllah" düsturu daimi ve küllîdir. Evet, gaybı O bilir, O bildirir. Meşiet hâkimdir mahkûm olamaz."(31)

5.Bir önceki sahifedeki soruda, ehl-i velayet ve ehl-i hakikat zatların keşif ve kerametle, haber verdikleri fereç ve fütuhat niçin zuhur etmiyor. Ve böyle hilaf-ı vaki' ve hilaf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir denilmişti? Mektubat ve Lem'alarda, bu mühim soruya verilen cevaplar özetle:

"Mukadderat, bazı şeraitle vukua gelirken geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasıyla o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallâk gibi Levh-i Ezelî'nin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat'ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî'ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor."(32)

Hem, "Onlar ehl-i hak ve hakikattırlar; hem ehl-i velayet ve şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihatasız olan halet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tabirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlış"(33) olması sebebiyle, "iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler."(34)

Çünkü "Rü'yadaki adam kendi rü'yasını tabir edemediği gibi, o kısım ehl-i keşf ve şuhud dahi rü'yetlerini o halde iken kendileri tabir edemezler. Onları tabir edecek, "asfiya" denilen veraset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya makamına çıktıkları zaman, Kitab ve Sünnet'in irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler; hem etmişler."(35)

-devam edecek-

Dipnotlar

1-Mektubat. 327

2-Emirdağ Lahikası-2. 244

3-Emirdağ Lahikası-2 244

4-Münâzarat( 78 / 92)

5-Tarihçe-i Hayat. 94

6-Bayram Yüksel, Son Şahitler 3. Cilt. 110

7-Yirmi Sekizinci Lem'a(26/58)

8-Emirdağ Lahikası-1. 99

9-Şua'lar s.338

10-Hutbe-i Şamiye. 111

11-Mesnevi-i Nuriye 180

12-Şualar.76 13

13-Sözler. 389

14-İşarat-ül İ'caz. 17

15- Muhakemat. 116

16-Mektubat. 51

17- Şualar. 200

18-Lem'alar.103

19-Mektubat. 81

20- R. Semaniye. 221

21-Sözler. 548

22-D.İ.A: 27.cilt, 395

23-D.İ.A, 24. Cilt. 62

24-Mesnevi-i Nuriye. 206

25-R. Semaniye. 21

26-D.İ.A, 24. Cilt 62

27-D.İA, 5.cilt, 290

28-D.İ.A: 32.cilt. 579

29-D.İ.A: 5.cilt. 291

30-D.İ.A: 5.cilt. 291

31-R. Semâniye,221

32-Lem'alar. 104 

33-Mektubat 81 

34- Kastamonu Lahikası 195

35- Mektubat. 81

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Onlar ne hayır işlerlerse karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları bilir.

Al-i İmran, 115

GÜNÜN HADİSİ

İman ve İslam'ın Fazileti

"Mü'min kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır! Zira her işi onun için bir hayırdır. Bu durum, sadece mü'mine hastır, başkasına değil: Ona memnun olacağı birşey gelse şükreder, bu ise hayırdır; bir zarar gelse sabreder, bu da hayırdır" (Müslim, Zühd 64, (2

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI