Cevaplar.Org implant

RİSALE-İ NUR’DA GELECEK TASAVVURU-1

Manisa İlim ve Kültür Vakfı’nın 14 senedir düzenlemiş olduğu Soma Seminer Programı, bu yıl 25. 07. 2016 tarihinde “Mukadderat-ı İslam” ana başlığı altında müzakere edildi. Biz de “R. Nur’da Gelecek Tasavvuru” adlı sunumumuzla seminer programına iştirak ettik. Şimdi de nazarlarınıza arz ediyoruz


Nail Yılmaz

naimyilmaz740@gmail.com

2016-10-03 11:08:41

Manisa İlim ve Kültür Vakfı'nın 14 senedir düzenlemiş olduğu Soma Seminer Programı, bu yıl 25. 07. 2016 tarihinde "Mukadderat-ı İslam" ana başlığı altında müzakere edildi. Biz de "R. Nur'da Gelecek Tasavvuru" adlı sunumumuzla seminer programına iştirak ettik. Şimdi de nazarlarınıza arz ediyoruz. İstifadeye medar olması dileklerimle. Nail Yılmaz

'Gelecek Tasavvuru' veya geleceğe dair mülahazalar, doğu kültüründe olduğu gibi, batı kültüründe de önemli bir yere sahiptir. Gelecekle ilgili kanaat belirtmek, bir kısım tahminler yapmak veya kehanetlerde bulunmak, hem doğu hem de batı kültürlerinde bir ilim dalı olarak kabul edilmiştir..

Dini kaynaklarda bu ilim dalı 'İhbarat-ı gaybiye' batı kaynaklarında ise 'Fütürizm'(1) kelimeleriyle ifade edilir. Her iki kavramın ortak paydası, gelecek penceresine negatiften daha ziyade, pozitif anlam yüklemeleridir. İslam âleminde Hz. Ali (ra), Muhiddin-i Arabî ve Abdülkadir Geylani gibi zatlar, bir kısım ayet ve hadislerden istihraç ile ihbarat-ı gaybiyeye dair müstakil eserler telif etmişlerdir.

Bediüzzaman da 'nurani üstadlarım' dediği Hz. Ali (ra), Muhiddin-i Arabî ve Abdülkadir Geylani gibi, geleceğe ilişkin düşünce, görüş, kanaat ve 'tasavvurlarını' bir kısım ayet-i kerime, hadis-i şerif ve bazı kudsi metinlerde bulduğu ihbarat-ı gaybiyeye dair işaretleri ihtiva eden eserler ile belirtmiştir.

Tasavvur: "bir şeyi zihinde canlandırmak, tasarlamak veya herhangi bir varlık hakkında bilgi edinme sürecinde (tahayyülden sonra ikinci) merhaleyi oluşturur."(2) Tasavvur kelimesi 'tasavvurat' şeklinde kullanıldığında, 'tasdikat'ın zıddı anlamına gelmektedir.(3) Buna göre bilgi, 'tasavvurat' ve 'tasdikat' olmak üzere iki bölümde incelenmiştir.(4)

Tasavvur, şimdiki halden ve geçmişten ziyade gelecek yani istikbal ile ilgili olmakla beraber, şimdiki hâl ve maziden de bütün bütün kopuk değildir. Âlem-i şehadet ve âlem-i gaybın kesişme noktasında ve berzahında bulunan insan, cismaniyeti ile şimdiki hale ve Âlem-i şehadete baktığı gibi, manevi cihazatıyla da istikbale ve âlem-i gayba nazar eder.(5)

 Çünkü mü'min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar hatta ezelden ebede uzanan manevî bir ömrü vardır. Maddi ve manevi cihazlarıyla her iki hayatın nurundan meded ve yardım alır.(6) İnsan cismaniyeti ile şimdiki zamanda yaşadığı halde kalp ve ruhun elleri ve gözleri hükmünde olan akıl tahayyül ve tasavvur gibi manevi hissiyatıyla, mazinin en derin derelerine gidebildiği gibi, istikbalin en yüksek dağlarına ve süslü bağlarına bakabilir. "Mazi (yi) istikbalin âyinesi"(7) olarak gören Bediüzzaman'a göre, insan şimdiki hale ve maziye nüfuz edebildiği nisbette istikbale bakabilir. 

İbn-i Haldun, "Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer" der.."(8) Ahmed Hamdi Tanpınar ise, "Mazisiz bir geleceğin tasavvur edilemeyeceğini ifade eder.(9) Mazi belli bir yere kadar bir kısım belgelerle bilinebilirken, geleceğe ait isabetli söz söylemenin zorluğu açıktır. Bu zorluk, sebep ve sonuçlarıyla ortaya çıkmış olan maziye mukadderat olarak bakılmasına karşın, sebep sonuç ilişkisinin her zaman doğru orantılı işlemediği istikbale teklif yani imkân noktasında bakılmasıyla ilgilidir.(10)

Çünkü yaşamış olduğumuz sebebler dünyasında, özellikle de sosyal hadiselerde her zaman aynı sebeplerin aynı sonuçları doğurmadığını, Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, şu cümlelerle(sadeleştirilmiş haliyle) ifade ediyor;

" Olaylar üzerinde cereyan eden bilimsel araştırma ve buluşların, delile dayanarak mantıkî neticeler çıkarmanın bile yarın için hükmü bir kıyastan öte geçemez. Matematiksel bir kesinlik ifade etmez. Dış görünüşe göre düşünüp fikir yürütmek başka; meydanda, açık olmak yine başkadır. Yüce Allah henüz vücuda çıkarmamış olduğu gaybını kimseye açmaz, açığa çıkarmaz."(11)

Tasavvur ile gayb arasındaki irtibat göz ile ışık arasındaki ilişkiye benzer. Bir ayağı mazide bir ayağı müstakbelde olan, tasavvur ve tahayyül şimdiki 'halde ve burada' idrak edilen zihni bir faaliyettir. Fakat tasavvur ve tahayyül zaman ve mekân bakımından şimdide ve burada değildir. Çünkü ruhi bir faaliyet zamanı ve mekânı kendine mesken ittihaz etmez.(12)

Gaybın tanımı ve mahiyeti ilgili kanaat belirten ehl-i ilim ve ehl-i tahkik çok farklı tarifler yapmışlar. Bir kısım müfessirler bazı Kur'an ayetlerinde âlemde, insan tarafından müşahede edilen her şeyin görünen ve bilinen yönünün yanında (mülk) birde görünmeyen ve bilinmeyen bir ciheti ( melekût) olduğunu belirtmişler ve gaybı ne zahiri duyularla, ne batıni hislerle, ne de akıl ile hakkında hiçbir bilgi elde edinilemeyen şey diye anlamışlar. (Ragıb el-İsfahani, Muhiddin-i İbnül Arabî, Muhammed Ali Tehanevi. Seyyid el Şerif el Cürcani)(13)

Diğer bir kısım İslam âlimleri ise Kur'an'da gayb ile ilgili altmış ayetten bazılarına dayanarak, daha esnek ve daha kuşatıcı bir tarif yapmışlar. Hakkında hiçbir delili bulunmayan sadece Allah'ın bildiği kısmına mutlak gayb, Onun bildirdikleri tarafından da bilinebilen ve delili olan kısmına ise izafi gayb demişler.(14) Bu tasnife göre:

1. "Bilinmesi imkânsız Mutlak Gayb: Yaratılmışların sonsuza dek muttali olamayacağı gaybi hallerdir. Yani; ebedi olarak ihata ile bilinemeyecek ve idraki mümkün olmayan şeylerdir. Bunlar, Allah'ın zat-ı akdesi ve sıfatlarıdır. Hiçbir mahlûk, ihatalı bir şekilde, Allah'ın zatını ve sıfatlarını idrak edemez, onun için; Allah'ın zatı ve sıfatları, ihata noktasından ebedi olarak bize gaybi olacaktır.

2. Zamana, mekâna, kabiliyet, araç ve gereçlere göre değişen gaybi şeylere de İzafi veya Nispi Gayb denir."(15)

Cenab-ı Hak, Âlem-i Gayb'ın üzerine tenteneli bir perde olarak serdiği, âlemi şehadetin cismani perdelerini aralayıp, Âlem-i Gayb'ın keşfi için insana bir takım manevi cihazlar ve hisler vermiş. Aynen Âlem-i şehadet ve cismaniyete mukabil göz kulak ve burun pencerelerini açtığı gibi, âlem-i gayba da bakabilecek birçok manevi pencereler açmış.

Nasıl ki, Cenab-ı Hakk istediği kulunun kalbine, ancak cüz'-i ihtiyarının sarfından sonra iman ve hidayet nurunu ilka eder.(16) Aynen öyle de, kalp ve ruh cevherine emanet olarak bırakılan pencerelerin açılarak, gaybi ve melekûti âlemleri seyretme şartını da kulun maddi ve manevi herbir uzvunu Allah'ın emrettiği şekilde kullanma şartına bağlamış.(17) 

'İnsanda binlerce hissiyat var' diyen Bediüzzaman, gaybi okumalarda ve dersimizin de konusu olan geleceğe ilişkin kanaatlerini ifade etmede, insandaki o binlerce histen bazılarına vurgu yapmış, gelecek tasavvurunu o pencereler ve vasıtalar aracılığıyla ifade etmiş. Bunlar pek çok olmakla beraber, bazıları şunlardır; Bir kısım Kur'an ayetleri ve hadis-i şerifler, kudsi metinler, Peygamber mucizeleri, ebced ve cifir ilmi, yakîn, ilham ve ihtarlar, hads, yakaza hali, tevafukat, evliyaullahın keşif, keramet ve zuhuratları, sadık rüyalar ve hadisat-ı âlem.

Üstad Bediüzzaman bazı itirazlara rağmen bu Kur'ani, İslami ve insani kaynaklara dayandırdığı gaybi okumalarını Risale-i Nur Külliyatında yer vermekten çekinmemiş. Nur külliyatında Sikke-i Tasdiki Gaybi ve Rumuzat-ı Semaniye isimli iki müstakil eser gaybi hadiselere dairdir. 1932'de telif ettiği Rumuzat-ı Semaniye isimli eserine iki yıl vakit ayırmış. Yaklaşık 700 sahifeyi bulan bu eserlerinde, mazi ve müstakbele ilişkin kanaatlerini, birçok İslam ulamasının da eserlerinde yer verdiği, ebced ve cifir, ilham ve ihtarlar keramet ve zuhuratlar, sadık rüyalar ve yakaza üzerinden yapmış. Çünkü:

Başta İmam-ı Azam olmak üzere birçok İslam âlimlerine göre, velilerde görülen keşif keramet ve zuhuratlar, Hz Peygamber (a.s.m) vefatından sonra onun devam eden hissi mucizeleri olarak değerlendirilmiş.(18) Buna göre, velilerin kerametleri kendilerine nispeten keramet, peygambere nispeti itibarıyla mucizedir.(19) Gerçi bazı İslam âlimlerince objektiflikten uzak olması ve sû-i istimale açık olması gibi bazı sebeplerden dolayı bunlar ilmi bir delil kabul edilmemiştir.(20)

Fakat ebced ve cifir, ilham ve ihtarlar keramet ve zuhuratlar ve sadık rüyaların hak olması ayrı bir mesele, ilmi bir delil kabul edilmemesi ise ayrı bir meseledir. Yani ilmi bir delil kabul edilmemesi yanlış ve dine aykırı anlamına gelmiyor.

 İnsan psikoloji üzerindeki tesiri açısından, enfüsi delil ile afakî deliller arasında mukayeseler yapan Bediüzzaman, Mesnevi Nuriye'de, enfüsi bürhanlardan birisi olan vicdani bürhanın, hak olmakla beraber hususi ve şahsa özel olma sebebiyle, ilmi bir delil kabul edilmese de, insan psikolojisine daha çok tesir ettiğine dikkat çekerek, ehemmiyeti üzerine şu paragrafla vurgu yapıyor; "Âfâkî malûmat, yani hariçten, uzaklardan alınan malûmat, evham ve vesveselerden hâli olamıyor. Amma bizzât vicdanî bir şuura mahal olan enfüsî ve dâhilî malûmat ise, evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh merkezden muhite, dâhilden harice bakmak lâzımdır."(21)

Üstadın eserlerinde en çok eleştiriye maruz kaldığı bahislerin başında ihbarat-ı gaybiyeye dair hususlar yer alıyor. Bu itirazlar, ihbarat-ı gaybiyeyenin istinat ettirildiği delillerin bir kısmının, ilmi ve nazari olmayıp, enfüsi delil dediğimiz hali ve vicdani delillere dayandırıldığı için olmalıdır. Peki, Hz. Üstad hali ve vicdani olup ilmi ve nazari olmayan bu meselelere niçin bu kadar yer vererek Nur Külliyatının yaklaşık 700 sahifesini bu meselelere tahsis edilmiş denilirse?

Çünkü ilham ve ihtarlar, keşif keramet ve zuhuratlar, sadık rüyalar, yakaza ve tevafukatlar mukadderat, dediğimiz yani iman-ı bilkaderin bir cüz'ünü teşkil etmesi itibariyledir. Misal olarak, bunlardan rüyayı sadıka ile kader ilişkisinin nasıl kurulduğunu şu iki paragraf çok güzel ifade ediyor.

1. "Rü'ya-yı sadıka (ile) doğrudan doğruya mahiyet-i insaniyedeki latife-i Rabbaniye, âlem-i şehadetle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem-i gayba karşı bir münasebet bulur, bir menfez açar. O menfez ile vukua gelmeye hazırlanan hâdiselere bakar ve Levh-i Mahfuz'un cilveleri ve mektubat-ı kaderiyenin nümuneleri nev'inden birisine rast gelir, bazı vakıat-ı hakikiyeyi görür."(22)

2. "Rü'ya-yı sadıka benim için hakkalyakîn derecesine gelmiş ve pek çok tecrübatımla, kader-i İlahînin her şey'e muhit olduğuna bir hüccet-i katı' hükmüne geçmiştir."(23)

26. Söz'de yedi sahife ile izah edilen bir kısmının da sadece ehli ilme mahsus olan kader bahsi; bir laboratuar çalışması niteliğinde olan, Sikke-i Tasdiki Gaybi ve Rumuzat-ı Semaniye'de yaklaşık 700 sahife ile bir cihette şerh edilmiş. Farklı süreçleri havi olan bu eserlerdeki ihbarat-ı gaybiyeler, gelmiş geçmiş tarihsel şeyler değil, halen aktüelliğini koruyan, nevi beşer, İslam dünyası, Osmanlı devleti ve nur talebelerinin mukadderatı ile yakından ilgilidir.

-devam edecek-

Dipnotlar

1-http://blog.milliyet.com.tr/futurizm-nedir-/Blog/?BlogNo=157699

2-Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt; 40, s: 126

3-http://fethigungor.net/dirilis-postasi/tasavvuru-dogru-kurmak/

4-Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt; 40, s: 126

5-Mesnevi-i Nuriye, s:246

6-Şualar, s: 756

7-İşarat-ül İ'caz, s: 207

8-İbn Haldun, Mukaddime, Çeviren: Z. Kadiri Ugan, C. 1, İstanbul, 1989, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, s.20.

9-Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, İstanbul, 1982, Dergâh Yayınları, s. 124.

10-Sözler, s: 710

11-Elmalı Hamdi Yazır, Hak Dili Kur'an Dili: 8.cilt, s:387

12-Mesnevi-i Nuriye, s: 167

13-Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt: 13, s: 407

14-Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt: 13, s: 407

15-http://reshamisal.blogcu.com/gayb/5405884

16-İşarat-ül İ'caz. s: 42

17-İşarat-ül İ'caz, s: 17

18.-Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt: 25, s:268

19-İmam-ı Azam, Fıkh-ı Ekber, s:192

20- Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt: 25, s:267-268

21-Mesnevi-i Nuriye, s: 123

22-Mektubat, s:348-349

23-Mektubat, s:348-349

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç bir ortak koşmasın.

Kehf, 110

GÜNÜN HADİSİ

Allah'ın en sevdiği isimler

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah'ın en ziyade sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman'dır." Müslim-Edeb:2 Ebu Davud-Edeb:59

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI