Cevaplar.Org implant

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-18

URFA’DA VEFATI Üstad, vefat edeceği tarihi bildirmişti Abdunnur Sezgin anlatıyor O günlerde bir Risale-i Nur dersinde, Üstad’ımızın ilk talebelerinden Re’fet Ağabeyle tanışma imkânım oldu. Emekli subay olan Re’fet Ağabey o günlerde Beşiktaş’taki bir camide imamlık yapıyordu. Ben de hemen her gün ikindi namazında onun yanına gidiyordum.


Necmeddin Şahiner

2016-07-08 15:40:36

URFA'DA VEFATI

Üstad, vefat edeceği tarihi bildirmişti

Abdunnur Sezgin anlatıyor O günlerde bir Risale-i Nur dersinde, Üstad'ımızın ilk talebelerinden Re'fet Ağabeyle tanışma imkânım oldu. Emekli subay olan Re'fet Ağabey o günlerde Beşiktaş'taki bir camide imamlık yapıyordu. Ben de hemen her gün ikindi namazında onun yanına gidiyordum. Birlikte namazı kıldıktan sonra deniz kenarına gidiyor ve bankların üzerine oturarak hem Boğaz'ı seyrediyor, hem de konuşuyorduk. Bana hatıralarını anlatıyordu. "Üstad'ı ilk defa nasıl tanıdığını, Risale-i Nur'un nasıl telif edildiğini, o günlerde neler yaşadıklarını, Eskişehir ve Denizli mahkemelerine nasıl götürüldüklerini, hapishanelerde neler çektiklerini ve hapishanelerin Risale-i Nur'la nasıl ıslâh olduğunu uzun uzun anlatıyordu. Bu hatıraları not ederek neşretmeyi çok düşündüm, fakat maalesef yapamadım.

Üstad'ımızın vefatından sonra yine bir gün Re'fet Ağabeyin ziyaretine gitmiştim. Bana "Eddâî" şiirini göstererek, "Yahu Üstad'ımız senelerce evvel vefat edeceği tarihi burada bildirmiş; ben bu şiiri defalarca okuduğum hâlde hiç farkına varamamıştım!" diye üzüntüsünü ifade etmişti. "Eğer bilseydim hiç buralarda durur muydum? Gider eşiğine başımı koyar, yanından ayrılmazdım" demişti. Hakikaten ben de o şiiri defalarca okuduğum hâlde fark edememiştim. O güne kadar da kimse farkına varamamıştı. Demek ki Cenâb-ı Hak bu sırrı vefatına kadar saklamıştı.(C. 5, s: 35-36)

"Vefat tarihini haber vermişti"

Muhittin Yürüten anlatıyor; "Üstadın, Abdülvahid Tabakçı'nın evinde kalırken, sık sık ziyaretine giderdik. 1959 senesi Ramazan ayında birgün yanına vardığımızda şöyle dedi:

"Muhiddin, bak, sesim kısıldı. Artık meramımı muhataplarıma çok zor anlatır oldum. Anladım ki, vazifem bitmiş. Fakat bana bir sene daha ömür verildi.'

"Üstad, bu sözlerini Ramazan ayının ortalarına doğru söylemişti. Hakikaten ertesi sene Kadir Gecesi, Üstad vefat ettiği zaman, bir sene önceden söylenen sözlerinin bir işaret olduğunu anladık, ama iş işten geçmişti."(C:3, s: 204)

"Vasiyetini yazdırıyordu: Kabrim gizli olsun"

 Bayram Yüksel anlatıyor; "Hususan Üstadımızın kabrinin gizli olma meselesinde o kadar bâriz kerametini gördük ki; hakikaten harfiyyen, aynı aynına çıkmıştır. Üstadımız sık sık vasiyetini yazdırıyordu.

"Birincisin, Ceylân ve Zübeyir Ağabeylerle beraberdik, Yalvaç yolu üzerinde bir dere kenarında söğüt ağacının altında yazdırdı: 'Evlâtlarım, ben bu vasiyetimi bir ihtara binaen yazdırıyorum. Ben size vasiyet ediyorum ve bunu da kaleme alın, nasıl Gavs-ı Azam, Cenab-ı Allah'tan biraz ömür istemiş, Cenab-ı Hak hizmet için ömrünü uzatmış. Ben de Cenab-ı Allah'tan ömür istiyorum. Risale-i Nur külliyatının baskısı matbaalarda bitinceye kadar. Ta ki ehl-i dünyanın nazarı bende olsun, matbaalarda ve Risale-i Nur'larda olmasın.'

Hakikaten Üstadımız hergün Barla'ya veyahut başka bir semte gider, orada Nurları okur, veya tashih eder, evradıyla meşgul olurdu. Hem Isparta hükümeti, hem Ankara hükümeti Üstadla meşgul olurlardı. Polisler telsizle, 'Bediüzzaman namaz kıldı, şurada burada' diye Ankara'ya malumat verirlerdi. Üstadımız onları uyuturdu. Üstad onları meşgul ederken hem Ankara, hem İstanbul, hem Samsun, hem Antalya'da Risale-i Nur'lar basılıyordu. Üstadımız, matbaalarda Sözler basılırken, 'Ya Rab! Bunu görsem gideceğim' dedi. Ondan sonra Mektubat basılmaya başladı, 'Bunu görsem gideceğim' dedi. Lem'alar basılmaya başladı aynı şekilde 'Bunu görsem gideceğim' dedi. En sonunda Şuâlar'ı ve Sikke-i tasdik-i Gaybî mecmuasını gördü. 'Ya Rab! Artık ben gideceğim, benim vazifem bitti' diye sık sık söylerdi. 'Allah'tan ömür istedim ve hadsiz şükür olsun, bunları da gördüm. Yalnız benim kabrim gizli olsun. İki-üç talebemden başkası bilmesin. Nasıl ömrümde mukabilsiz hediyeler bana dokunuyordu. İsabet-i nazar verecek haller var, Risale-i Nur'un mesleğindeki azamî ihlas için bu hastalık verilmiş. Çünkü bu zamanda şan, şeref perdesi altında riyakârlık yer aldığından azamî ihlâs ile bütün bütün enaniyeti terk lâzımdır. Dostlar uzaktan ruhuma fatiha okusunlar. Mânevî dua ile ziyaret etsinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur'daki azamî ihlas ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir mânevî sebep hissediyorum. Kendini Risale-i Nur'a vakfetmiş olan, yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında bulunup bu mânâyı, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler.'(C: 3, s:75-76)

"Benim kabrimi kimse bilmeyecek!"

 Salih Özcan anlatıyor; "1954 yılının yazı idi. Emirdağ'da Mustafa Acet, Sâdık ve ben, Üstadla birlikte dağa çıkıyorduk. Bir ağacın altına gelince, Üstad orada yarım saat kadar durdu ve tefekkür etti. Sonra bizi yanına çağırdı ve şunları söyledi:

"Keçeli, keçeli! Kimse benim kabrimi bilmeyecek. Sen de bilmeyeceksin. Ben senin memleketinde vefat etmek isterim. Halilullahın civarında ölmek isterim.' Üstadın bu sözlerini Mustafa Acet yazmıştı.(C:3, s; 240-241)

Son Ramazan

Bayram Yüksel anlatıyor; Üstadımız 1960'ta 'Bu sene teravihi beraber kılacağız' dedi. Bizler çok sevindik. Ceylân Ağabeyle konuşmuştuk. 'Bu sene Ramazan'ı Isparta camilerinde sırayla gidip kılalım.' Mübarek Tahiri Ağabey teravihi bir buçuk iki saatte kıldırıyordu. İflahımız kesiliyordu. Üstadımızdan böyle müjde gelince çok sevindik. O sırada Ceylan Ağabeyin babası kamyon almış. Ceylân Ağabeyi istiyordu. O da Emirdağ'a gitmişti. Ramazan geldi, namaza başladık. Üstadımız yatsı namazının farzını kıldırıyordu. Tahiri Ağabey de teravihi kıldırıyordu. Bizim yattığımız odanın karşısındaki odayı mescit olarak kullanıyorduk. Odada Üstadımız, Tahiri Ağabey, Zübeyir Ağebey, Sungur Ağabey, Hüsnü kardeşle beş-altı kişi oluyorduk. Ramazan'ın tam on beşiydi. Üstadımız çok rahatsız oldu. Zübeyir Ağabey Tahiri Ağabeye, 'Ağabey, yarıda keselim, sonra tamamlarız' sözüne Üstadımız, 'Yok tamam kılacağız' dedi. Ve tamam kıldık. Üstad çok ağırlaştı. Yatağına götürüp yatırdık. Sungur Ağabeyle Cevşen okumaya başladık. Zübeyir Ağabeyin yatağının bir tarafında ben, bir tarafında Sungur Ağabey oturduk. Benimle Sungur Ağabeyin kulağımızdan tuttu, 'Evlatlarım, evlatlarım, katiyyen müteessir olmayın. Risale-i Nur dinsizlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Katiyyen merak etmeyin. Ben kemal-i ferahla gideceğim' dedi. Koltuğuna girerek yatağına götürdük. Ramazan'ın on beşinden sonra hiçbirimiz yatmazdık. Üstadımız dâhil ağabeyler hep ayaktaydık. Sabah oldu, Üstad bizleri çağırdı, 'Emirdağ'a gideceğiz' dedi. Bana da 'Hazırlan, seni annenin yanına götüreceğim' dedi. Ben de Emirdağ'a gidince muhakkak köye uğrarız, köylüler Üstadımızın elini öpeceğiz diye rahatsız ediyorlardı. 'Sungur Ağabey gitsin' dedim. O Ankara'ya gidecekti. Tarihçe-i Hayat'ın mahkemesi vardı. Üstadımız, 'Doğru, Sungur'u götürelim' dedi. Beraber gittiler. Ben bilemedim. Oysa Üstadımız annemle vedalaşacakmış. Nitekim Emirdağ'da ağabeylerle vedalaştı, geldi. Bu Üstadın son gidişiydi.(C:3, s. 78)

 *Mehmed Çalışkan anlatıyor; Üstadın Emirdağ'da geçirdiği son günlerdi. Isparta'ya doğru yola çıkmak için hazırlık içindeydiler. 'Benim gidişime hiç merak etmeyin!' deyince bende müthiş bir hüzün başlamıştı. Meğer bu ayrılık son ayrılıkmış! İçim hüzünlendi, gözlerim nemlendi. Ayrılırken bu şekilde 'Merak etmeyin' demezdi. Sanki bir daha dönmeyecekmiş gibi bir hali vardı. Ayrıldıktan sonra arkadaşlarıma sıkıntımı açtım.

"Birkaç gün sonra Zübeyir'den bir telgraf aldım. Telgraf Urfa'dan çekilmişti. Daha da şaştım. Zübeyir şunu yazmıştı tele: 'Salimen Urfa'ya vardık. Binler selâm.'

"Üstad iyileşmiş, Urfa'ya gezmeye gitmiş, diye sevinmiştik. Ertesi gün bir tel daha almıştık. 'Urfa valisi bizi burada durdurmuyor. Acele Başbakana müracaat edin. Burada kalmamız için emir versin.' Bu haber üzerine hemen sağa sola telefon ettik. Arkasından bir üçüncü telgraf daha gelmişti. Bu tel ise son ve acı haberi bildiren bir telgraftı. Kara ve acı tel dünyayı, gökleri simsiyah etmişti. Günlerce Türkiye'ye gökten çamur yağmıştı. 'Üstad vefat etti. Namazı cemaatle kılınacaktır!' "Gözler ağladı, gönüller ağladı. Ulu Sultan uçmuştu. (C:2, s: 360)

"Hoca Efendi nereye gitti?"

 Bayram Yüksel anlatıyor; "Üstad Emirdağ'a son olarak 17 Mart 1960'ta gitti. İki gün orada kaldı.

"Üstadımız, Zübeyir Ağabey, Hüsnü kardeşimiz ve Sungur Ağabeylerle birlikte sabah saat sekizde Emirdağ'a hareket ettiler. Evimizin önünde polis bekliyordu. Tahirî Ağabeyle ben Isparta'da kalmıştık, bir saat sonra polisler geldi. Zili çaldılar, aşağı indik. 'Hoca Efendi ne tarafa gitti' dediler. Biz de, 'Bilmiyoruz, gideceği yeri söylemez. Emirdağ'a mı, Barla'ya mı? Bilmiyoruz' dedik. Hemen gittiler, muhtelif yerlere telefon ederek Üstadı aramışlar.

"Hazret-i Üstad, 19 Mart 1960 Cumartesi günü, ikindi namazından sonra geldi. İkindiden evvel de bir polis gelmişti. 'Hoca Emirdağ'dan hareket etmiş' dedi. 'Gelmedi' dedik. Hakikaten bir saat sonra geldi. Eve gelmeden korna çalardı. Üstadın arabasının kornasını bilirdik. Korna çaldı. Tahirî Ağabey ile beraber hemen aşağıya indik. Kapıyı açtık, araba içeri girdi.

 "Urfa'ya gideceğiz"

"Üstadımız arabanın arka koltuğunda yatıyordu, zorla kucağımıza aldık, arabadan çıkardık. Merdivenden çıkarken sırtımıza almak istedik, binmedi. Kollarına girdik. Tahirî Ağabey ile beraber yatağına yatırdık. Çok şiddetli ateşi vardı, yanından hiç ayrılmadık. Namazları da nöbetle kılıyorduk.

"Üstadımızın hizmetinde o anda Tahirî Ağabey, Zübeyir Ağabey ve Hüsnü kardeşimizle dördümüz bulunuyorduk. 19 Mart 1960 gecesi saat iki veya iki buçuktu. Zübeyir Ağabey ile beraber Üstadın başında nöbet tutuyorduk. Zübeyir Ağabey kollarını ovuyor, ben de ayaklarını ovuyordum. Üstadımız bana baktı. 'Gideceğiz' dedi. 'Üstadım, nereye gideceğiz?' dediğimde, 'Urfa.. Diyarbakır...' dedi.

"Tekrar, 'Gideceğiz' dedi. 'Nereye Üstadım?' dediğimde, 'Urfa'ya gideceğiz diye söylenince, Zübeyir Ağabey, 'Çok ateşli de ondan öyle diyor' dedi. Burada şunları da yazmak isterim:

"Bizler çok gafletteyiz. 1951'de Üstadımız bütün hususî kitaplarını Urfa'ya göndermişti. Mevlânâ Halit Hazretlerinden kendisine kalan cübbeyi de göndermişti. Köyümüzden Emirdağ'a Üstadı ziyarete gitmiştim. O sırada Eskişehir'den Astsubay Ahmet Özyazar ve Urfa'dan Vahdettin Gayberi, daha başkaları astsubaylar da vardı. Üstadımız, 'Tam tam, siz Eskişehir'de meşveret edin. Eğer münasip görürseniz, Bayram, benim Albay Reşat Beyde muhafaza olan hususî kitaplarımı, hem Mevlânâ Halit'ten kalan cübbeyi götürsün' demişti. 'Hem Bayram Urfa'da kalsın' demişti. Eskişehir'de meşveret ettiler. 'Trenle gönderelim. Bayram Eskişehir'de kalsın' dendi ve askere gidinceye kadar Eskişehir'de kaldık. Bazen Urfalılardın Üstadı ziyarete gelenlere, 'Ahir ömrümde Urfa'ya gideceğim. Ben Urfa'ya dua ediyorum. Urfa'nın taşı da, toprağı da mübarektir' derdi. Urfa'dan da kardeşler sık sık mektup yazıyorlardı. Üstadımızı Urfa'ya davet ediyorlardı. Üstad da, 'Geleceğim' derdi. Abdullah Ağabeyle Hüsnü Kardeşimiz o zamanlar, yani 1951-1957 arası Urfa dershanesinde kaldılar. Devamlı Üstadımızla muhabere ederlerdi.

"Bizlerin hiç hatırına gelmezdi ki; Üstadımız artık Urfa'ya gidecekler. Bizler Üstadımızın öleceğine hiç ihtimal vermiyorduk. Çünkü Üstadımızı çok seviyorduk. Annemizden, babamızdan görmediğimiz şefkat ve merhameti, terbiye ve nezaketi, ilmi, irfanı, şecaati, cesareti, ihlası, uhuvveti, kahramanlığı, tevazu ve mahviyeti hep onda görüyorduk. Acîb bir mahviyet.

Üç dört sene evvelinden vasiyet etmeye başladı:"Kardeşlerim, evlâtlarım, artık ben gideceğim. Cenab-ı Allah'tan biraz ömür istedim. Tâ ki, bu günleri göreyim, Risale-i Nurlar matbaalarda basılsın, ehl-i dünyanın nazarı bende, benimle meşgul olsun ki, Risale-i Nur Külliyatı matbaalarda tamamlansın.'

"Hakikaten mühim mecmualar tamamlanmıştı.

 "Arabayı hazırlıyoruz"

"Saat iki buçuk civarında, sık sık tekrarlamaya başladı, 'Sabah olsun hemen Urfa'ya gideceğiz' diyordu. Diyarbakır, bir sefer ağzından çıktı. Daima Urfa diyordu. Tahirî Ağabeyle Hüsnü kardeşimiz nöbete geldi. Biz Zübeyir Ağabeyle sahur yemeği yemeye gittik. Üstadımız yine, 'Urfa'ya gideceğiz hazırlanın' diyor, Hüsnü kardeşimize. Hüsnü de 'Lastikler arızalı' diyor. Üstad, 'Urfa'ya gideceğiz, başka araba da olabilir ve iki yüz elli lira olsa veririz. Hattâ cübbemi bile satabilirim' diyordu. Hüsnü geldi, hemen arabayı hazırlamaya başladık. Hakikaten lastikler patlaktı. O zaman yeni lastik bulmak zordu. O sırada Üstadımız, Tahirî Ağabeyi, 'Git, sen de yardım et' diye bir kaç sefer gönderdi. 'Kardeşim, ben de yardım edeyim, Üstad acele ediyor, çabuk olun' dedi.

"Arabayı hazırladık. Üstadımız da hazırlandı, Zübeyir Ağabey de akşamdan beri, 'Keşke Bayram da beraber gitse, bize çok yardım eder, yalnız başımıza çok zor oluyor' diyordu.

"Çünkü Üstadımız Ankara veya İstanbul'a giderken kimseyi götürmüyordu. Yalnız Zübeyir Ağabey ile Hüsnü kardeşimiz gidiyorlardı. Zübeyir Ağabey de, 'Nazar-ı dikkati fazla celbetmesin diye, Üstadımız yanında fazla kimseyi götürmüyor' demişti. Üstadım da hazırlandı, kapıdan çıkacağı zaman, 'Efendim Bayram da gidecek mi?' diye Zübeyir Ağabey Tahirî Ağabeye sordurdu. Üstadımız da, 'Gidecek' dedi. Zaten ben de hazırlanmıştım. Üstadımızı arabanın arkasına yatak koyarak yatırdık. Zübeyir Ağabeyle biz şoför mahaline oturduk.

"20 Mart 1960 saat tam dokuzdu. Üstadımızın evinin önünde caddede iki polis bekliyordu. İnönü, Menderes'e hücum etmişti. O zaman hükümet bildirisi olarak radyoda 'Said Nursî'nin Emirdağ ve Isparta'da oturması tavsiye olunur' diye okumuşlardı. Polisler, ekseri Ankara veya İstanbul'a gider diye çok korkuyorlardı. Onun için bilhassa o günlerde çift polis bekliyordu. Araba hareket etmeden, ev sahibi Fitnat Hanım, arabanın yanına geldi.

 "Allah'a ısmarladık"

"Üstadımız, 'Hemşirem Allah'a ısmarladık, bana dua edin, çok rahatsızım' demişti.

"Üstad çok hüzünlü ayrıldı. Fitnat Hanımın da gözleri yaşarmıştı. Biz ayrıldıktan sonra, Fitnat Hanım Tahirî Ağabeye, 'Bu sefer Üstaddan ben şüphelendim. Vallahi yerini aramaya gidiyor' demiş. Biz Tahirî Ağabey ile anlamıştık, 'Biz ayrıldığımızda polislere kapıyı açma, hemen yat' demiştik. Çünkü Tahirî Ağabeyi 'Hoca nereye gitti?' diye suale çekecekler, bizim ne tarafa gittiğimizi öğreneceklerdi.

"Tahiri Ağabey da hiç kapıyı açmıyor, polisler ev sahibesine geliyorlar. 'Teyze, Hoca Efendi ne zaman gitti, nereye gitti, biliyormusunuz?' dedikleri zaman, Fitnat Hanım polislere, 'Ben bekçi miyim, ne bileyim, siz bekliyorsunuz ya. Siz bilmiyorsunuz da ben mi bileyim?' diyor.

"Biz garajdan çıktığımızda yağmur yağıyordu, en çok Konya Valisinden korkuyorduk. Çünkü o zamanlar gazetelerin baş manşetlerinde, 'Nurcuların kökünü kazıyacağım' diye her gün aleyhte sözleri çıkıyordu. Eğirdir'e vardığımızda yağmur çok şiddetlendi. Polis karakolunun önünden geçerken, polisler, yağmurun şiddetinden içeri girmişlerdi, bizi görmediler.

"Şarkikaraağaç'a varmadan arabanın plakasına çamur attık. Orada da kimse görmedi. Şarkikaraağaç'ı geçtikten sonra Üstad iyileşti. Arabadan çıktı, abdest tazeledi, geldi. Şarkikaraağaç'ı bir kaç kilometre geçtikten sonra yolun sonunda bir çeşme vardı. Bir taşın üzerinde namaz kıldı. Konya'ya varmadan evradları bitirdi, epeyce düzeldi. Meram bağlarına yaklaştığımızda Üstad yine hastalandı. Hiç konuşamıyordu. Konya'ya girişimizde bir bakkaldan zeytin ve peynir aldık. Akşam iftarda yemek için kullanacaktık. Parasını da Üstadımız verdi. 'Evlâtlarım ben çok hastayım, benim yerime siz yiyin' dedi. Konya Valisinin şerrinden korkuyorduk, 'Buradan bizi geri gönderir' diye endişe ediyorduk. Onun şerrinden kurtulmak için daima Ayetü'l-Kürsî'yi okuyordum. Ben Isparta'dan çıkışımızdan itibaren devamlı okuyordum. Zübeyir Ağabeyle Hüsnü kardeş de aynı şekilde okuyorlarmış, sonradan öğrendim. Konya'dan bizi kimse görmeden inayet-ı Hakla, Mevlânâ Camii yanından, Adana yolu üzerinden hareket ettik. Karapınar'dan geçtik. Ereğli'ye varmadan, Üstadımız öne doğru uzandı ve Zübeyir Ağabeyle benim kulağımdan tuttu.

 "Merak etmeyiniz"

"Evlatlarım siz hiç merak etmeyin. Risale-i Nur, dinsizlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Siz hiç merak etmeyin' Bunları mükerrer söyledi. Bazı şeyler daha söyledi. Üstadımızın sözü çok zor anlaşılıyordu.

"Bunlar beni anlayamadılar, bunlar beni anlayamadılar, bunlar beni anlayamadılar, bunlar beni siyasete bulaştırmak istediler' dedi. O zamanlar İstanbul'daki talebeler yürüyüş yapmak istiyorlar, vali de, 'Peki, karşı tarafa da müsaade etsem razı mısınız?' diyor. Solcu talebeler ise, 'Biz razı değiliz. Bize de müsaade etme, onlara da' diyorlar. Bunları Üstadımız duymuştu çok üzülmüştü. 'Ben buradan gitsem bunlar tokat yiyecek, karışacak' demişti. Hakikaten karıştı.

"Ereğli'ye varmadan ikindi namazını kıldık. Burada Üstadımız namazı arabada kıldı. Akşam namazından Ulukışla'ya vardık. Üstad 'Acaba biraz yemek yiyebilir miyiz?' dedi. Zübeyir Ağabeyle lokantadan pirinç pilavı aldık, pilavdan Üstada yemek yapacaktık. Arabanın arkasında gaz ocağı vardı, fakat ayağı kırıktı ve kış olduğu için çok soğuktu. Pozantı'yı geçerken tren yolu bekçisi sobayı yakmış ısınyordu. Ben memura rica ettim, 'Hastamız var, ocağımızın ayağı kırıldı, parasını verelim, azıcık yemek ısıtacağız' dedim. Memur razı oldu, 'Buyurun ısıtın' dedi. Zübeyir Ağabeyle Üstad arabada kaldı. Hüsnü kardeşle ben yemeğin suyunu süzdük, çok az tereyağımız vardı çaykaşığı ile kattık, bir yumurta ve biraz da yoğurt kattık. Üstadımız bir kaşık aldı, yiyemedi. Boğazından geçmedi. Gece Adana'dan geçtik, yatsıdan sonra Ceyhan'a vardık. O zaman yol Ceyhan'ın içinden geçiyordu. Ceyhan'ın kıyısında yatsı namazını kıldık, Hüsnü de bir saat uyudu, devamlı arabayı kullanıyordu. Sahurda Osmaniye'ye vardık, girişte benzin aldık. Ve sahur yemeği yedik. Üstadımız ise hiçbir şey yiyemiyordu. Sabah namazını da Alman Pınarının başında, biz dışarıda, Üstadımız yine arabanın içinde kıldık. O zamana kadar o dağa Gâvur Dağı derlerdi. Sonra da o dağa Nur Dağı ismini koydular.

 "Urfa'ya varıyoruz"

"Sabahleyin 7:30 sıralarında Gaziantep'e vardık. Ben lokantadan çorba aldım ve yolu sordum. Antep'te hiç eğlenmedik. Nizip yolundan giderken, kar yağdığından dolayı yollar çok bozuk ve çamurdu. Arabaların birçoğu yollara saplanmış kalmıştı. Bizim ise ne lastiğimiz patladı, ne de arabamız bozuldu. Adeta rüzgâr gibi gidiyorduk. Zübeyir Ağabey ve Hüsnü kardeşimiz Urfa'da çok kaldıkları için Urfa yollarını çok iyi biliyorlardı. Urfa'ya girdiğimizde saat tam on biri gösteriyordu.

"Doğru Kadıoğlu Camiine gittik. Çünkü Abdullah Yeğin Ağabey oradaydı. Camiye yakın bir yere vardık. Zübeyir Ağabey camiye Abdullah Ağabeyi çağırmaya koştu. Üstad, 'Çabuk gidelim benim beklemeye vaktim yok' dedi. Abdullah Ağabey, Zübeyir Ağabeyle koşarak geldiler. Abdullah Ağabeye sorduk, 'Hangi otel temiz ise, bizi oraya götür.' Bu arada yanımızda başkaları da vardı. İpek Palas'a gittik. Üstadı indirirken çok kalabalık bir cemaat geldi, daha çokları Üstadı bilemiyordu. Otelin üçüncü katına çıkardık. Üstadımızı kollarımızın arasından kendini yere atıverdi. Biz Üstadımızın koltuklarına girerek yatacağı odaya götürerek yatırdık. Köşede, 27 numaralı oda idi.

"Ramazan-ı mübarek olduğundan, Urfalılar hatim okumakla meşgul idiler. Halk Üstadın Urfa'ya geldiğini duyunca, İpek Palas'a doğru akın etmeye başladılar. Çokları, 'Neden bize haber vermediniz? Eğer evvelden haber verseydiniz, biz Antep'e kadar gelir, Üstadımızı karşılardık' dediler. Büyük ziyaret başlamış oldu. Zübeyir Ağabey ziyaretçileri kapıdan sırayla gönderiyordu. Ben de Üstadın ellerini tutuyordum, Üstadın ellerini öpüyorlardı. Üstad da onların başından öpüyor, bırakmak istemiyordu. Ben, 'Sen git de başkası gelsin' dediğimde, 'Bak Üstad bırakmak istemiyor' diyorlardı. Bizler de hayret ediyorduk. Çünkü bu bizim hiç görmediğimiz bir hâdise idi.

"Isparta'da olsun, Emirdağ'da olsun, hasta olduğu zaman kimseyi yanına almazdı. Hattâ Isparta'da iken Üstadın hastalığı anında, 'Üstadım, filanca ağabeylerimize söyleyelim mi?' dediğimizde Üstad, 'Hayır sizden başka kimse gelmesin' derdi.

"Urfa'da ise hiç kimseye itiraz etmedi. Bütün Urfalıları kucaklıyordu. Biz bilemedik. Mübarek Üstadımızı bütün Urfalılar ziyaret ettiler. Halk, esnaf, subay, asker; hep ziyaret ettiler. Mübarek Üstad hiç itiraz etmedi. Hem tahammül etti, hem de yatmadı. Bizler de yatmadık. Hüsnü kardeş, 'Ben arabayı götüreyim, bir yere koyayım' dedi. Ben de Üstadın yanında idim.

"Nöbetle Zübeyir Ağabey ve ben Üstadı yalnız bırakmıyorduk. Ben nöbeti Zübeyir Ağabeye teslim ettim. Birden iki sivil polis memuru geldi. Bana, 'Şoför nerede, hazırlanın gideceksiniz' dedi. Ben de, 'Üstadımız hasta' diye konuşurken on-on bir resmî ve sivil polis daha geldiler, 'Hazırlanın hemen, Isparta'ya gideceksiniz' dediler. Ben de, 'Üstadımıza söyleyeyim' dedim. Üstadın yanına girdim, vaziyeti anlattım.

"Üstad, onları da çağırdı, onlar da Üstadın yanına girerek İçişleri Bakanı'nın emri olduğunu, Isparta'ya dönülmesi lâzım geldiğini söylediler.

 "Ben buraya ölmeye geldim"

"Üstad, 'Acayip ben buraya ölmeye geldim. Belki de öleceğim. Siz benim halimi görüyorsunuz, siz beni müdafaa edin' dedi.

"Polisler, 'Biz emir kuluyuz, biz ne yapalım,' dediler. Ve Hüsnü kardeşi araba ile beraber otelin önüne getirdiler, halk müthiş kalabalıklar halinde toplandı. O anda otel müsteciri Mahmud Efendi, komiseri merdivenden aşağıya itti. 'Benim misafirimi nasıl zorla göndermek istersin?' diye bağırdı. Halk müthiş bir heyecan içinde idi. Biz de, 'Üstadı zorla ısparta'ya gönderiyorlar' diye halka söyleyince halk daha fazla heyecana geldi. 'Nasıl olur da böyle kıymetli bir misafirimizi, ölüm döşeğinden zorla kaldırıp gönderirler?' diye bağrışmaya başladılar. Vaziyet çok gerginleşti. Polisler artık yukarı çıkıp otele giremez oldular. O zaman, 'Aman şoför nerede, arabayı buradan götürsün' diye rica ettiler. Araba otelin önünden ayrıldı. Araba gittikten sonra millet biraz teskin oldu. Halk da yine Üstadı ziyarete devam ediyorlardı. Esnaf, memur, âmir, bütün particiler, askerler hep geliyorlardı. 'Üstadı göreceğiz, Üstadı ziyaret edeceğiz' diye...

"O arada bir doktor geldi, Üstadı muayene etmek için emniyetten bizzat gönderilmişti. Doktor muayene etmeden tekrar doktoru geri çevirdiler. Çünkü doktor muayene etse, mümkün değil ki sağlam raporu versin. Hasta raporu almaması için muayene ettirmeden geri çevirdiler.

"Tekrar komiser rica etti, kendisi bizzat Üstad ile görüşmek istedi. Hattâ komiser şöyle demişti:

"Yaman Üstadınız var. Ona söyleyin, yukarıdan, vekâletten katî emir var, hemen Urfa'dan çıkacaksınız. Doğru geldiğiniz yere, kendi arabanız ile gidemezseniz, sizi ambulansla göndereceğiz.'

"Efendim hastalığı şiddetlidir, tekrar 24 saatlik yol zahmetine katlanması imkânsız. Biz Üstadımıza müdahale edemeyiz, zaten bitkin bir haldedir' dedik.

"O da, 'Buraya nasıl kalkıp geldi ise, öyle de gidecek. Bizzat Vekil Beyden gelen emir katîdir. Hemen Urfa'dan çıkacaksınız.'

"Biz hiç müdahale edemeyiz, siz gelin, bizzat söyleyip, durumu arz edin, bize gidelim derse biz de gideriz. Biz kendisine hiçbir şey söyleyemeyiz. Sizin emrinizi de biz ona tebliğ edemeyiz.'

Emniyet Müdürü ve memurlar hiddetlenip, bağırıp çağırıyorlardı. 'Ne demek o öyle, siz ona en küçük birşey de mi söylemezsiniz?' "Evet, efendim, söyleyemeyiz. Üstadımız ne derse harfiyyen yerine getiririz.' "Ben de âmirlerime bağlıyım. İki saat içinde burayı terkedip, Isparta'ya döneceksiniz' diyorlardı.

 "Bediüzzaman'ın kılana halel gelmeyecek"

"Bu esnada Bediüzzaman'ın Urfa'dan çıkarılacağı haberi bütün havalide süratle yayılıyordu. Durumu haber alan DP İl Başkanı Mehmed Hatiboğlu koşarak Emniyete gelip Emniyet Müdürüne sertçe çıkışıyordu. 'Ne oluyor, eğer Bediüzzaman Hazretlerini buradan çıkarırsanız, karşınızda beni bulursunuz. Bir kılına halel gelmeyeceği gibi, buradan bir adım dahi attıramazsınız. Bu bizim misafirimizdir.'

"Efendim, üstten, vekâletten emir var. Derhal geldiği gibi dönecek' diyorlardı.

"Nasıl döner yahu, adamcağız şiddetli hasta, kıpırdayacak halde değil, çok muhterem bir zattır, misafir olarak buraya gelmiş. Tanrı misafiridir. Bu kadar tazyike lüzum yok.'

"Efendim, Ankara'dan gelen emir çok şiddetlidir ve katîdir, derhal dönmesi lâzım' denince, hiddetlenen Hatiboğlu tabancasını masaya dayadı.

"Bediüzzaman'ın Urfa'dan götürüleceğini haber alan beş-altı bin kişi otelin önünde toplanmışlardı. Bu durum karşısında hastaneye koştuk. Baştabibe bir dilekçe ile müracaat ederek, yola devam edemeyecek olduğunu arz ile muayenesini istedik. Mehmed Hatiboğlu hükümet doktorunu getirdi. Bediüzzaman'ı muayene eden Doktor, 'Siz ne cesaretle buraya geldiniz, kırk derece ateşi var. Bu durumda hiç bir yere gidemez. Yarın dokuzda gelin, bu zata heyet raporu verelim. Bu hali ile bir yere gidemez' diye teminat verdi.

 "Meğer Üstad vefat etmiş"

"Akşam namazından sonra ben bir türlü ayakta duramadım. Durumu Zübeyir Ağabeye anlattım. 'Kardeşim, git yat' dedi ve ben de yattım. İki saat filan uyumuşum ki Zübeyir Ağabey geldi. 'Kardeşim tahammül kalmadı, bir haftadır uyumadım.' Ben de, 'Gel Zübeyir Ağabey, hemen nöbeti değişelim' dedim. Yatsı namazını kıldım. Zübeyir Ağabey yattı. Hüsnü kardeşimizle beraberdik. Hüsnü, 'Düşeceğim, ayaklarım da uykusuzluktan sancıyor' dedi. Hüsnü'ye 'Ben iyiyim, sen de git' dedim. Hüsnü de Zübeyir ve Abdullah Ağabeyin kaldığı odaya gitti.

"Ben, Üstadın yanında idim, kapı arkadan kilitliydi. Gündüzden Üstad çok hararetli olduğu için, buz istemişti. Biz aramış bulamamıştık. Gece arkadaşlar bir yerden buz bulup getirmişlerdi. 'Buz bulduk Üstadım' dedim, istemedi. 'Üstadım çay yapayım' dedim. Üstad 'İstemez' diye işaret etti. Üstadın mübarek dudakları kuruyordu. Ben ıslak mendille siliyordum, bu hiç görülmemiş bir hararetti. Saat iki buçuk sıralarında idi. Ben Üstadın üzerini örtüyordum. Üstad atıyordu. Bir müddet böyle devam etti. Üstad ışıktan rahatsız olmasın diye lâmbaya mendil sararak ışığı azaltmıştım. Bir ara birden Üstad boynumu tuttu, ben üstadın kollarını ovuyordum. O anda Üstad ellerini göğsüne koydu uyudu. Ben de Üstad uyudu diye sobayı yaktım. Üstadın ayak ucuna geçip uyanacak diye bekliyordum. Ağabeyler de gelecek de sahur yemeği yiyeceğiz diyordum.

 "İnna lillah..."

"Ah bilmiyordum ki, Üstadım ebedî âleme göçmüş. Bu fani dünyaya gözünü yummuş. Başımdan hiç geçmemişti ki, nasıl bileyim, Üstadımın vefatını anlamayarak uyudu zannediyordum. Sahur da geçti. Abdullah ve Zübeyir Ağabeyle Hüsnü kardeş geldiler. 'Bayram, uyuyakalmışız' dediler. Ben de 'Siz gelin, Üstad uyudu, üşütmeyin, ben sabah namazını kılayım' diye onların yattığı odaya geçip namaz kıldım. Cüz'üm vardı, onu okuyup biraz yatayım derken, birden içeriden ağabeyler, 'Yahu Bayram, Üstad Hazretlerinden ses gelmiyor' dediler. Ben, 'Üstad uyudu, onu üşütmeyin' dedim. Tekrar geldiler. 'Bayram, Üstaddan ses gelmiyor' deyince ben de beraber Üstadın odasına vardım. Zübeyir Ağabey başucunda, dördümüz Üstada bakıyoruz. Üstaddan hiç ses gelmiyor. Fakat vücudu sıcacık. Bizi müthiş bir telaş aldı. Zübeyir Ağabey 'Üstada böyle haller olur, geçer' diyordu ama ben fena üzülüyordum. Hiçbirimizin başından böyle bir hâdise geçmemişti. Zübeyir Ağabey, 'Urfa'da Elazığlı Vaiz Ömer Efendi var, ona haber gönderelim, o bilir' dedi. Haber gönderdik, geldi. Üstadı görünce; 'İnna lillah ve inna ileyhi raciûn. Üstad vefat etmiş kardeşlerim' dedi.

"Haber kısa zamanda yayıldı"

"Zübeyir Ağabey, 'Üstada böyle haller olur, geçer' dedi. Ben de Üstadın vefatına katiyyen inanmıyordum. Afyon hapsinde Üstadımızı zehirlemişlerdi. Üstadın dili kızarmıştı. Biz devamlı ağlıyorduk. Zübeyir Ağabeyle Ceylân Ağabeyler beraberdi. O anda Ahmed Feyzi Ağabey:

"Budalalar ne ağlıyorsunuz, daha Üstadın ömrü uzun' demişti. 1949'da söylemişti. O anda Ahmed Fevzi Ağabeyin sözleri hatırıma geldi. 'Acaba yine Üstadın ömrü uzun mu?' diye kendimi teselli ediyordum. Kimseye bir şey diyemiyorduk.

"Zübeyir Ağabey, Hüsnü kardeş, Abdullah Ağabey, Üstadın yanından ayrıldılar. Isparta, Ankara, Emirdağ, İstanbul, Diyarbakır v.s. yerlere Üstadın vefat haberin telgraf çekerek bildiriyorlardı. Sabahleyin halk yine Üstadı ziyarete başladı. Ben de pencereden, 'Üstadımız uyudu' dedim. Üstadımızın üstüne bir tülbent örtmüştük. Az sonra otel sahibi gelmiş, kapıdan şöyle bakınca durumu anlamıştı. Eyvah deyip dizlerine vurarak feryad etmeye başlamıştı. Dışarıda otelci ile Emniyet Müdürü karşılaşınca, Emniyet Müdürü, 'Bu telaş nedir?' diye soruyor, o da, 'Bediüzzaman Hazretleri vefat etti' demiş.

"Ben şüpheleniyorum"

"Hakikat mı?' diyor, o da 'Evet' diyor. Emniyet Müdürü ve bütün emniyet teşkilâtı ve otelin önüne Üstadı Isparta'ya zorla göndermek için gelen jandarma teşkilâtı geri döndüler. Hemen Emniyet Müdürü aslı olup olmadığını anlamak için bir doktor gönderdi. Doktor geldi ve Üstadı muayene etti ve 'Allah Allah çok fazla hararet var' dedi. Bana, 'Bir ayna var mı?' diye sordu. Üstadın ağzına, getirdiğim aynayı koydu, nefes gelmediğini görünce, 'Evet Üstad vefat etmiş' dedi. 'Fakat hiç ölüm haline benzemiyor, yalnız bu cenazenin hemen kalkmasını istemiyorum. Biraz kalsın, ben şüpheleniyorum' dedi. Daha sonra doktor raporu yazdı ve emniyete verdi. Zaten biz de hemen kalkmasın istemiyorduk. O arada tereke hâkimi geldi. Üstadın saat, cübbe, seccade, sarık gibi eşyalarını tesbit etti. Bunları kardeşine verilmesini kararlaştırdı.

"Vefat haberini alan binlerce Urfalı akın ederek otelin önünü doldurdular. Bütün illere telgraflarla, telefonlara Üstadın vefat haberi duyuruldu. Mehmed Hatiboğlu ve diğer Urfa'nın ileri gelenleri, 'Üstadı Dergâhta yıkayacağız ve oraya defnedeceğiz diye karar aldılar. Üstadın mübarek naaşı öğle namazından sonra İpek Palas'tan alındı ve iki saatte ancak Dergâha gidebildi. Müthiş bir kalabalık vardı. Bütün Urfalılar dükkânlarını kapamışlardı. Cenaze giderken ben ve Hüsnü kardeş bayılmıştık. Abdullah Yeğin Ağabey de bizi teselli ediyordu. 'Çocuk musunuz' Kendinize gelin' diye...

"Urfa'da şimdiye kadar böyle bir kalabalığın daha meydana gelmediğini söylüyorlardı Urfalılar...

 Urfa'ya akın

"Dergâha vardığımızda çok kalabalıktı. Dergâha girmek de çok zordu. Bizim içeri girmemiz için açıldılar. Üstadın cenazesini Dergâhın içinde yıkamak mümkün oldu. Üstadın cenazesini Molla Abdülhamid Efendi (Urfa'nın tanınmış ve çok sevilen âlimlerinden) yıkadı. Molla Abdülhamid Efendi, Şafiî mezhebindendi. Üstadın hizmetkârları Zübeyir Ağabey, Hüsnü kardeş, Abdullah Ağabey ve Hulusi Ağabey beraber yardım ettik. Oradan Ulu Camiye Üstad için hatim okumaya gittik. Cenazeyi beraber götürdük. O gece üstadın cenazesi camide kaldı. Diyarbakır, Elâzığ, Maraş, Gaziantep, Adana ve Urfa civarı, vilâyet, kaza ve köylerden gelen çok kalabalık bir cemaatle sabaha kadar hatimler okundu. Cenaze Cuma günü kaldırılacakken Urfa'da çok fazla izdiham olmasından dolayı vazgeçildi. Bir de Isparta milletvekilleri Menderes'e çıkarak, Üstadın cenazesini Isparta'ya götürmek istediklerini söylemişler.

"Urfa halkı bunu duyunca, 'Biz buradan cenaze vermeyiz' dediler. Ve günden güne de sadece Türkiye'den değil, dış devletlerden duyanlar da, Üstadın cenazesine geliyorlardı. Bu durum üzerine Urfa Valisi Şerafettin Atak, bizi çağırdı ve rica etti. 'Cenaze Cuma günü kalkacaktı, çok fazla dâhilden ve hariçten kalabalık gelmeye başladı, sizden rica ediyorum, biz bugün ikindi namazını müteakiben cenazeyi defnedeceğiz' dedi. Aniden belediye hoparlörüyle ilân edildi: 'Cenaze namazı Perşembe günü ikindi namazından sonra kılınacak' diye. Bir gün önce de Cuma namazında kılınacağı ilân edilmişti. Ve Perşembe günü ikindi namazını müteakiben, Vali ve Belediye Reisi de dâhil olmak üzere cenaze namazı kılındı.

"Şunu arz etmeden geçemeyeceğim: Cenaze yıkanırken, muhtelif renk ve büyüklükte çeşitli kuşlar geldiler, biz hayret ettik ve hafif hafif de yağmur devam ediyordu. Urfa'da Mübarek Şeyh Müslim isminde bir zat, 1954 yılında Dergâhı tamir ettirdiği sırada ayrıca kendisi içinde iki kubbeli yeri yaptırıyor. Talebeleri ve müritleri vasiyeti anında, 'Seni buraya defnedelim' dediklerinde, 'Benim yerim başka yerdik. Buranın sahibi vardır ve gelecektir, burası onundur' diyor.

"Üstadımızı defin anında, cenaze kabre indirilirken, çok fazla kalabalıktı. Hattâ bir ara Vali yere düşüp altta kalarak eziliyordu. Cenazeyi taşımak için birlikler, halk ve polis birbirlerinin ellerinden âdeta zorla alıyorlardı.

"Acayip bir kalabalık vardı. Perşembe günü ikindi namazını müteakip Üstadımız defnedildi. Ancak, hususî araba tutanlar yetişebildiler. Ceylân Ağabey, Çalışkan Hanedanı, Emirdağ Nur Talebeleri çok zor yetiştiler. Merhum Ceylân Ağabey çok fazla üzüldü. 'Kaç sene Üstada hizmet ettik ve vefatında bulunamadım' diye. Çokları da Cumaya kalacak diye, Cuma günü sabah geldiler. Emniyet mülahazasıyla askerî birlikler, Urfa'nın etrafını tanklarla çevirmişti.

 "Kabrimde nöbet tutacaksın"

"Birgün Üstadımız bana, 'Sen benim kabrimde nöbet tutacaksın' demişti. Üstadın vefatından sonra ben Urfa'da kalmak istedim, fakat ağabeyler ısrar ettiler. 'Hiç olmazsa biriniz Isparta'da kalın' diye. Ben hakikaten Urfa'da kalmak istedim. Fakat Zübeyir Ağabey 'Kardeşim, Üstad bana da kabrimi bekle' demişti. 'Şimdi ben kalayım, hem rahatsızım, siz Isparta'ya gidin' dedi. Birkaç gün sonra Üstadı götüren araba ile Ceylân Ağabey, Sungur Ağabey, Hüsnü kardeş, Tahirî Ağabey, Isparta'ya gittik. Hüsrev Ağabeyi ziyaret ettik. Hüsnü ve Ceylân Ağabey oradan memleketlerine gitmek üzere ayrıldılar. Tahirî Ağabey ile biz Isparta'da kaldık.

"İki ay sonra ihtilal oldu. Üstadın vefatından sonra Zübeyir Ağabeyi Urfa'dan çıkardılar. O da Isparta'ya geldi. İki gün sonra polisler geldi. Zübeyir Ağabeyle beni Valinin yanına götürdüler. Vali bize çok kızdı, hakaret etti. 'Derhal Isparta'yı terkedin. Burada yılan gibi çöreklenmişsiniz' tabirini kullandı. Üstadımızın evine gittik. Tahiri ve Zübeyir Ağabeyle, 'Ne yapacağız?' diye meşveret ettik. Zübeyir Ağabey, 'Bunlar memleketlerimizde hizmet ettirmezler. Ben Eskişehir'e gideyim, saatçilik öğreneyim. Köylerde saat tamir edeyim. Sen de şoförsün, Nazilli'de Mustafa kardeşin yanına git. Onun traktörleri var. Bu sıkıntı geçinceye kadar idare edelim' dedi. Ertesi gün Zübeyir Ağabeyin memleketinden 'Baban hasta' diye telgraf geldi. O Konya'ya gitti. Benim üzerimde baskıyı arttırdılar, 'Derhal burayı terk et' dediler. Hüsrev Ağabey, 'Bayram, şimdi ihtilal hükümeti seni zorla çıkartırsa bir daha Isparta'ya koyamayız. Bir müddet buradan ayrıl. Hatta gideceğin yeri de bunlara söyle' dedi. Biz zaten ayrılmaya karar vermiştik. Polisler Terzi Mehmet Ağabeye ve Rüştü Ağabeye gidiyorlar, 'Yukarıdan emir var, Bayram Isparta'dan ayrılsın' diyorlar. Tahiri Ağabey, Mustafa Ezener Ağabeyle beni otobüse bindirdiler. Nazilli'ye vardım. Hacı Mustafa Öztürk çok memnun oldu. 'Arkadaş, başımın üzerinde yerin var' dedi. Üst katta yatak hazırladı. Menderes'in yanında büyük bir çiftiği vardı. Hergün gidip geliyorduk. Allah razı olsun o cesaret ve fedakârlığı hiç unutmam. Bize Isparta'daki Ağabeyleri hapis ediyorlar, sonra beni arıyorlar. Tahiri Ağabeyden bir mektup geldi. 'Seni arıyorlar yerinden ayrılma' diyordu. Zübeyir Ağabey de Ankara'dan telefon etmiş, 'Bayram'ı arıyorlar yerinden ayrılmasın' diye. Meğer Üstadın kabirini kaldıracakmışlar, tedbir alıyorlarmış. Hatta yukarı kabristanda nöbetçiler bir müddet beklemiş.

"Bir gün Menderes'in kenarında çadırda yatıyorduk. Rüyamda acayip bir ses, uçak sesi. Ve Urfa'da dergâhın üzerinde beyaz ir uçak. Uçaktan çok fazla gürültü geliyordu. 'Bekleyin geliyoruz, bekleyin geliyoruz' diye müthiş bir ses geliyordu. Birde tam dergâhın üzerine bir uçak indi. Uçaktan iki mübarek zat indi. Bembeyaz sakalları vardı. Ben hemen vardım birisinin elini öptüm. Arkadan ses geldi, 'Bediüzzaman'ın hizmetinde olan, başkasının elini öpemez' diyordu. Ama ben öptüm. Birkaç gün sonra gazeteler yazdılar, 'Bediüzzaman'ın naaşı denize atıldı v.s.' diye.

"Çiftlikte su motoru vardı. Motor Menderes'ten su çekiyordu. Üç-dört adam pamukları suluyordu. Kadınlar da çapalıyorlardı. Ben çadıra girdim, İhlas Risalesini okudum, sonra çıktım. Bir başçavuş çadırın önüne geldi, benden sordu: 'Burada bir Nurcu varmış.' Ben de 'Nurcu ne demek?' dedim. 'Ben ne bileyim?' dedi ve gitti. Üç ay falan Nazilli'de kaldım. Oradan İstanbul'a, daha sonra Ankara'ya geçtim. Ankara'da on altı yıl kaldım.

"İhtilâl oldu. Bizi çağırdılar, 'Derhal burayı terk edeceksiniz' dediler. Bizi çok sıkıştırdılar. Ben de, 'Eserlerimi aldınız, eserleri geri alıncaya kadar olsun Üstadın evinde kalayım' deyince polisler, 'Size samimi söylüyoruz, tekrar yukarıdan emir geldi. Siz buradan gideceksiniz' dediler. Ağabeyleri de sıkıştırdılar. 'Bayram Isparta'yı terk etsin' diye ısrar ediyorlardı. Ağabeyler de, 'Senin üzerinde fazla duruyorlar, ayrıl' dediler. Ben de ayrıldım. On beş gün sonra ağabeyleri hapsettiler. Beni de aradılar, bulamadılar. Ben Nazilli'de idim.(C:3, s: 79-91)

Abdullah Yeğin anlatıyor; "Askerlik yıllarımız hariç Urfa'da sekiz sene kaldım.

"Üstad, hayatının son yıllarında gezmeye başlamıştı. Biz, mutlaka Urfa'ya da gelir diye bekliyorduk. Hattâ davet etmiştik. Gazetelerden seyahatlarını takip ediyorduk. Vefatından bir iki ay önce Isparta'ya gitmiştim. Ziyaretimde:

"Üstadım! 'Urfa'ya geleceğim dediniz' gelemediniz. Oradaki yatak vesair eşyalarınız ne olacak?' demiştim.

"Sen ne yaparsan yap, seni vekil ediyorum' dedi.

"Ben de 'Satarım' dedim. 'Sen bilirsin' gibi cevaplar vermişti. Artık ben Urfa'ya geleceğinin ümidini kaybediyordum. Belki de gelemeyecek diye düşünüyordum.

"Üstad geldi"

"O sırada Üstadımız çok seyahat ediyordu. Lehinde, aleyhinde yazılar gazetelerde çıktığı gün, gazeteleri takip ediyorduk. Kadıoğlu Camii hücresinde kalıyordum. Hüsnü kardeşim ve Zübeyir Ağabey Üstadımızın yanında idi. Abdülkadir Badıllı da askere gitmişti. Onun için yalnızdım. Gelen giden ziyaretçiler, Risale-i Nur isteyenler oluyordu. Bir Pazartesi günü, öğle yakındı. Abdest alırken hararetle birisi geldi. 'Üstad geldi, Üstad geldi' diye acele söyledi. Ben ayaklarımı yıkarken Zübeyir Ağabey acele ile dış kapıdan içeri girdi. Telaşla Üstad geldi. 'Acele gel' diye beni çağırdı. Acele ile ayaklarımı yıkadım. Hemen beraber koştuk. Sabri Küçük, 'En iyi otel, İpek Palas otelidir' demişti. Taksiye bindik, o tarafa gittik. Takside Üstadımızın halini, zafiyet ve halsizliğini görünce, çok perişan olmuştum. Âdeta ağlamak istiyordum. Daha evvelki görüşmelerimizde sık sık bize diyordu: 'Bana bağlanmayanız. Risale-i Nur'a bağlanınız. Ben aciz bir insanım, kusurlarım var. Risale-i Nur, Kur'ân'ın malıdır, ona bağlıdır. O size yeter. Ben de sizin gibi bir ferdim. Beni büyük bir zattır diye tanımayınız. Risale-i Nur'da konuşan delil ve bürhan, hakikattır.' İşte bu sözlerin mânâsını düşünüyorum. Şaşkın bir halde idim. Üstad'la konuşmadığımız için üzgün olduğum gibi hastalığının şiddetini de görüyor, müteessir oluyordum. 'Bana bağlanmayınız' sözlerini düşünüyordum. Hemen Üstadımız geldi, diye seviniyor, hem de hastalığının şiddetinden çok müteessir oluyordum.

"Üstad çok rahatsızdı. Ayakta duramayacak bir halde idi. iki koluna girerek İpek Palas Oteline çıktık. Bu esnada gelen polisler Üstad'ın kim olduğunu soruyordu. Biz de cevap veriyorduk.

 "Küfür ölmüştür"

"Salı sabahı, yani gelişinden bir gün sonra rahatlar ve iyileşir gibi olmuştu. Yanına girdiğimde bana hitaben, 'Hiç merak etme! Küfür ölmüştür. Bundan sonra birşeyler yapamazlar!' diyordu. Elimi bırakmak istemiyor, Urfa'nın ehemmiyetinden bahisle Urfa'lıların İslâmiyete olan hizmetlerinden anlatıyordu. Urfa'nın Türk, Arap, Kürd gibi Müslüman kardeşleri birleştirmeye vesile olacağından bahsediyordu. Gelen ziyaretçilere de çok alâka ve iltifat ediyordu. Yüzlerce Urfa'lı otele gelip, ziyaret edip elini öpüyorlardı.

"Polisler, zabıta müdürleri, çeşitli memurlar, gruplar halinde ziyaretine geliyorlardı. Otelin etrafı mahşerî bir kalabalıkla kuşatılmıştı. Üstad polislere hitaben: 'Biz sizlerin yardımcısıyız. Biz de emniyet ve asayişe hizmet ediyoruz' diyordu.

 "Hastayım, Urfa'dan ayrılamam"

"Gelen memurlar, Üstad'ın Urfa'yı terketmesini istiyorlardı. Yukarıdan gelen emri tebliğ ediyorlardı. Üstad, onlara cevaben:

"Siz görüyorsunuz, ben hastayım. Belki de buraya ölmek için geldim. Bu vaziyette ben yola gidemem. Biz birbirimizin yardımcısıyız. Risale-i Nur ve talebeleri daima emniyet ve asayişe hizmet etmişlerdir. Biz ehl-i dünyanın işlerine karışmıyoruz. Benim halimi şimdi görüyorsunuz. Siz benim namıma gidin, çalışın, ben buradan gidemem' diyordu. Polisler gittikten sonra halkın eşrafı ve Demokrat Parti ileri gelenleri otele girerek üstad'ın durumu ile çok yakından ilgilendiler. 'Biz Üstad'ı hiç bir yere vermeyiz' diyerek vermemek için çalışacaklarını söyleyip ayrıldılar.

"Başvekil Adnan Menderes'e telgraflar çekildi. Senelerden beri imana hizmet eden, bütün ömrünü İslâmiyete vakfeden, daima milletimizin selâmetine çalışan ve dua eden, doksanlık bir İslâm mücahidinin Urfa'dan gitmesini istemek, neden icap etsin? Müfsitlerin, memleket ve din düşmanlarının iğfaline hükümetin, iktidarın vesile olmaması, âhir ömründe bu zatın serbest nefes almasına mani olunmaması için telgraflar çekilmesini, civar vilâyetlerdeki kardeşlerimize telefon ve telgrafla bildiriyorduk. Urfa'lıların müracaatlarıyla hükümet doktoru ve sıhhat müdür gibi zatlar Üstad'ı muayeneye geldiler ve hastalığını gördüler. Katiyyen ve asla bu zat böyle yola çıkamaz, diye kararlarını verdiler. Salı günü halk ve hükümet arasında adeta bir hâdise çıkacak gibi idi. Urfa'lılar: 'Biz Üstadımızı bırakmayacağız' diyorlar ve hükümet ise Üstadımızın gitmesinin tekrar tekrar Ankara'dan Dahiliye Vekâletinden bildirildiğini söylüyorlardı. Urfa Demokrat Parti Başkanı merhum Mehmed Hatipoğlu celâlet ve şecaatla 'Üstadımızı vermeyeceğiz' diye çalışması binlerce tebriklere şayestir. Nihayet o gün mücadele ile geçti. Hattâ Üstadımızın geldiği arabayı Hüsnü Bayram kardeşimizden polisler teslim aldılar. Anahtarlarını alıp, 'Yarın sizi yola çıkaracağız' diye hazırlıkta bulunmalarını söylediler.

 "Üstad vefat etmişti"

"Üstadımızın başında sıra ile nöbet bekliyorduk. Otelci bize çok yardımda bulunuyordu. Kolaylık gösteriyordu. 'Benim misafirime polisler nasıl karışır, misafir olan böyle bir zatı nasıl rahatsız edebilir? Bunu kanun da kabul etmez, insanlık da' diyerek İslâmî şecaat ve cesaretini gösteriyordu. Gece geç vakte kadar Urfa'lı çok kimseler Üstadımızı ziyaret ettiler. Üstadımız hararetle onları okşuyor, vedalaşıyordu. Üstadımızın vefat edeceği hatırımıza geliyor ve fakat hizmetinin bitmediğini düşünerek aklımız kabul etmiyordu. Fakat bir kaç ay önce Isparta'daki ziyaretimde, 'Ben Risale-i Nur neşroluncaya kadar bir ömür istiyorum. Ondan sonra bana lüzum kalmamıştır. Benim vazifemi Risale-i Nur yapar' şeklinde konuşmuş idi. Fakat biz bunları düşünecek halde değildik. Gece saat üç sıralarında ben postahaneye merhum Adnan Menderes'e yıldırım telgrafı çekmeye gittim. Telgarafta 'Doksan senelik ömrünü dinine, milletine hizmet için vakfeden kahraman-ı İslâm, Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'nin bunca sene çektiği zulüm ve işkence yetmiyormuş gibi, bir de kendi memleketinde misafirliğine dahi müsaade edilmiyor. Bu zulmün müsebbipleri hesap vermeyecekler mi?' gibi ifadeler vardı.

Merhum Adnan Menderes, o zaman İstanbul Pera Palas Otelinde misafir idi. Ben postahaneden otele geldim. Bazı kardeşlerimiz Üstadımızın yanındaki başka bir odada idiler. Üstadımızın yanında Bayram Yüksel kardeşimiz bekliyordu. Ben de bir bakayım diye gittim. Bayram kardeşimiz bir kenarda, Üstadımızın odasında dua ediyordu. Bana gürültü etmeyelim, diye işaret etti. Fısıltı ile bana dedi ki: 'Üstadımız uyudu, Şimdi çok rahat, gürültü etmeyelim, uyanmasın. 'Ben yaklaştım. Nabızlarına baktım, atmıyordu. Nefes alışına dikkat ettim. 'Kardeşim! Nefes aldığını hissetmiyorum.' Bayram kardeş de, 'Üstadımız bayıldı. Eskiden de bir defa böyle olmuştu' dedi. Sonra Zübeyr Ağabey geldi. O da Üstadımızın bayıldığına ve uyuduğuna inanıyordu. Vefatını kabul etmiyorduk. Halbuki Üstadımız (Allah ondan ebediyen razı olsun) saat 03:00 sıralarında derin derin nefes alarak yatarken, Bayram kardeşimizi onun başucunda bekliyormuş. Üstadımız hafif doğrularak Bayram kardeşimize sarılır gibi yaparak uzanmış ve sakin bir hale geldiğinden Bayram kardeş, Üstadımız bayıldı zannederek etrafını örtmüş. 'Rahat etsin inşaallah iyi olur' diye bekliyormuş

"Biz hepimiz üzüntü ve ızdırap içinde sabahı bekledik. Namazdan sonra Urfa'lı Kurrâ Hafız Mehmed Efendi geldi. Üstadımızı ziyaret etmek istiyordu. Bir gün evvel ziyaret etmek için, zannedersem Mahmud Hasırcı ile beraber göndermiştim. 'Gelsin diye haber verilmişti. Üstadımızın kapısını açtık. Üstadımızın yüzünü açarak gösterdik. Mehmed Efendi 'İnnâ Lillah ve innâ İleyhi Râciûn' diyerek mağfiret duasında bulundu. 'Niye haber vermiyorsunuz?' dedi ve gitti.

 "Her tarafa haber saldık"

"Biz her tarafa, kardeşlerimize telefon veya telgrafla Üstadımızın vefat haberini bildirmeye başladık. Sabahleyin saat sekiz sıralarında bir Albayla, Emniyet Müdürü otele geldiler. Bize sert sert: 'Ne duruyorsunuz? Gitmeyecek misiniz?' diye çıkıştılar. Hemen bizden evvel otelci: 'Gitmeyecekler, boşuna uğraşmayın. Üstad vefat etmiştir' diye onlara cevap verdi. Onlar da süratle dönüp gittiler. Ağlamak istiyorduk. Gözyaşları, hıçkırıklar boğazımızda düğümleniyordu. Fakat gelen telefon, sorulan şeylere cevap vermek zorunda idik.

"Üstadımızın kabrinin Dergâhta olmasına karar verildi. Çarşamba ve Perşembe günleri Üstadımızın naaşı yıkanarak bekletildi. Urfa Valisi Urfa'da bulunmuyordu. Perşembe günü akşam üzeri Vali Bey, bizlerle görüşerek, fazla bekletilemeyeceğini ve imkân kalmadığını söyledi. 'Bu mübarek Cuma gecesi onu kabre koyalım' diyordu.

"Herkes Urfa'daydı"

"Nihayet biz de o gece Kadir Gecesi olması ihtimali, Ramazan'ın yirmi beşinci Cuma gecesi olması ve Urfa'ya çok Nur Talebesinin gelmesi gibi sebeplerle ister istemez, kabre konulmasına taraftar olduk. Diğer vilâyetlerden 'Üstadımızın namazına biz de yetişelim' diyerek, telefon ve telgraflar geliyordu. Dergâhta Üstadımızın gasli için tedbirler alındı. Otelden Dergâha kadar kalabalık ve sokaklar almayacak derecede izdiham içerisinde Üstadımızın tabutu eller üzerinde götürüldü.

Sanki bütün dünya Urfa'ya toplanmış gibi bir hal vardı. Urfa'nın eski hocalarından ve Üstadımıza çok hürmet ve sevgisi bulunan Molla Hamid Efendi ve daha birkaç hoca ve imamlarda Üstadımızın yıkanmasında hazır bulundular. Nihayet oradan alıp Ulu Cami'ye namaz kılınması için onbinlerin elleri ve başı üstünde götürülmüştü. Caminin içindeki sol taraftaki bir odada akşama kadar bekletildi. Perşembe gecesi tabutu caminin içine alınarak hatimler indirildi. Sabahlara kadar dualar edildi.

Muhteşem bir cenaze namazı

"Perşembe günü ikindi namazını müteakib Ulu Camiin avlusunda cenaze namazı kılındı. Her taraf, meydanlar ve binaların üzerleri dahi insanlarla dolu idi. Ekseri Nur Talebeleri, Urfa'lılar ve hariçten gelenler, Vali, Belediye Reisi, hep namaz da hazır idiler. Mübarek tabutu tekrar eller üzerinde, askerler, polisler yardımıyla ve iştirakiyle Halil-ür-Rahman Dergâhına götürdük. Gerek Üstadımızı Halil İbrahim Dergâhına götürürken, gerekse çıkartırken senelerce Üstadımızın hizmetinde bulunmuş Zübeyr, Bayram, Hüsnü birbirlerine kolkola vermişler, adeta kendilerini kaybetmişler, ağlıyorlar, 'Ah Üstadımızı' diye feryad ediyorlardı. Ben bir zaman onlara demiştim: 'Kardeşim, kendinize gelin, biz Üstadımızın fani şahsına bağlı değiliz.' Merhum Ceylân kardeşimiz de buna cevaben dedi ki: 'Sen ne konuşuyorsun, Üstadımız herşeyiyle Kur'ân'ındır, İslâmındır' diye cevap verdiler... O gün adeta kıyamet kopmuş gibi bir hal vardı. Yağmur yağıyordu. Sema ağlıyordu...

"Etraftan bütün bizi tanıyan kardeşlerimiz, 'Nur Talebeleri başınız sağ olsun' diyorlardı. Senelerce evvel Üstadımızın bana hitaben: 'Sana başın sağ olsun diyecekler, keçeli keçeli' dediğinin mânâsını o acı günde anlamıştım. Hayatımda böyle bir manzara ve bir hal ile karşılaşmamıştım. Böyle bir vefat hâdisesini görmemiştim. Üstadımızın senelerce evvel 'Ben de Urfa'ya geleceğim' demesi bu şekilde hiç beklemediğimiz bir tarzda tecelli etmişti. Bütün Urfa'lılar bizimle alâkadar oluyorlar, acılarımızı paylaşıyorlar ve bizleri teselli etmeye çalışıyorlardı. Bütün gelen misafirleri kurbanlar keserek memnun ediyorlardı. Ziyafetlerle, İslâmî kardeşliği yaşayışlarıyla temsil ediyorlardı. Ulu Camiin önünde müteaddit kazanlar konulmuş, yemekler pişirilmişti.

 Hükümetin evhamı

"Üstadımızın Urfa'ya gelişi hükümeti ve bilhassa muarızları evhama düşürmüştü. Üstadımızın kabrinin çok mübarek bir yerde bulunması, ziyaretçilerin her taraftan gelmesi, hususan etraf köylerden ahalinin kabri ziyaret edip, yüzlerini kabre sürmeleri gibi halleri ve aynı zamanda Şafii Mezhebinde cenaze namazının kabre karşı durarak da, mevta kabirde iken de kılınabildiğinden, Üstadımızın cenaze namazına yetişemeyen Şafiîlerin kabre namaz kılmaları zulmetli münevverler arasında su-i zanna sebep oluyordu.

"Gelenlerden bazıları şişelere Dergâhın suyundan dolduruyorlar, kabrin üzerine koyup dua ettikten sonra hastalarına şifa olsun diye içiriyorlardı. Yine bir kısmı Üstadımızın kabrinin üzerine şeker koyuyor ve onu hastasına götürüyordu. Bazıları da hatıra olarak, kabrin toprağını ceplerine koyup götürüyorlardı. Baktık ki kabirde toprak kalmıyor, beton ile üzerini sıvamak mecburiyeti hâsıl oldu.

 

"Üstad sağlığında mütemadiyen mezarının gizli kalması için Cenab-ı Hak'tan niyazda bulunurdu. Bunun sebebi kendisine sorulduğunda, 'Bu insanlar mezar ziyaretinin usulünü bilmiyorlar, mezarda yatan makbul kulları vesile ederek Cenab-ı Hakkın dergâhına el açacaklarken, tehlikeli bir şekilde mezarda yatanlardan dilekte bulunuyorlar. Hayatta rahat yüzü göremedim, mezarımda rahatsız edilmemek için Rabbimden mezarımın gizli kalmasını niyaz ediyorum' derdi. Gerçekten de mezarının bir kaç ay Urfa'da kalması esnasında bu arzunun ne kadar isabetli olduğu açıkça anlaşılmıştı.

 27 Mayıs'çıların tutumu

"Ziyarete gelenlerin ekserisi 'Talebelerini göreceğiz' diye bizlerle görüşmeden gitmiyorlardı. Bu hal ehl-i dünyanın işine gelmezdi. Çünkü o havalide kuvvetli bir dinî cereyan daima ilerleyerek Risale-i Nur daha çok inkişaf edecek, dinsizlerin plânları târ ü mar olacaktı. 27 Mayıs'tan sonra da kaç gün ziyaretçiler devam etti. Türkiye'nin her tarafında bulunan talebeleri yer yer bazı vilâyetlerde, kazalarda ve köylerde sırf Allah rızası için halka Risale-i Nur'u okuyarak ders dinlettiriyorlardı. İmandan gelen bir fedakârlıkla Kur'ân-ı Kerim'in hakikatlarının öğretilmesine, tahkiki imana vesile olmaya çalışıyorlardı. 27 Mayıs'tan bir kaç gün sonra dinsizlerin ifsadı neticesinde Urfa'daki tanınmış Risale-i Nur Talebelerine karşı hükümet harekete geçti. Zaten ordu idareyi ele almıştı. Onbeş-yirmi kadar, Urfa ve civarındaki Nur Talebelerinden bir kısmımızı topladılar ve jandarma merkez kumandanlığına götürdüler. İhtilâl olalı bir-iki gün olmuştu. Bir kaç gün orada beklettikten sonra, sıra ile ifademizi almaya çağırdılar. İki binbaşı, bir kaç asker bizi tekrar tekrar çağırarak, muhtelif sualler sordular.

"Jandarma karakolunda ilk ifademde çok şüphelendiklerini binbaşı soruyor, ben de cevap veriyordum. Binbaşının hakaret ve tehditlerini unutmuş vaziyetteyim. En çok üzerinde durduğu nokta, 'Niçin Urfa'da duruyorsun? İaşeni nasıl temin ediyorsun? Neden izinsiz camilerde ders okuyorsun?' sualleriydi. Sonra Zübeyr Ağabeyin de ifadesi alındı. Ondan sonra sıra ile hepimiz hakim üsteğmenin yanına esas ifademiz için gönderdiler. Hakim üsteğmen insaflı ve adaletliydi. Sandalye verdi, oturduk ve bir arkadaş gibi ifademizi aldı. Biraz konuştuktan sonra, 'Sizi yanlış anlatıyorlar, bizim bildiğimiz gibi değilmişsiniz. Sizin suçunuz yoktur. Siyasiler işi karıştırıyor. Hükümete, askeriye hakim olduğu için böyle oluyor' diye konuşmuştu. O gün ifadelerimizi aldıktan sonra hepimizi serbest bıraktılar. (C:2, s: 160-167)

 İbrahim Fakazlı anlatıyor; "Ondan sonra ne kadar zaman geçtiğini hatırlayamıyorum. Hz. Üstadın Urfa'ya hareket ettiğini duyduk. Bir sabah 7.30 ajansında Menderes'in radyodan Hz. Üstad'ın vefat haberini verdiğini duyduk. İnebolu'da bir minibüs kiraladık. Başta Ahmet Nazif Ağabey olarak rahmetli Hacı Dursun Efendiyi de alarak Ankara üzerinden Urfa'ya Cuma gecesi ulaşabildik. Hz. Üstad defnedilmişti. Biz yolda Üstadın geçtiği yerlerde Üstaddan haberler soruyor ve son hızla devam ediyorduk. Urfa'ya yaklaşırken tank birliklerine rastladık. Bu tanklar herhangi bir hâdise olur diye Urfa'yı kuşatmışlardı. Urfa'da bütün dükkânlar kapanmış, halk sokaklara dökülmüştü. Cenaze namazını l50 bin kişi kılmış. Yalnız o gece mezar başında masım 7-8 yaşlarında yavrular 500 hatim indirmiş. Bütün Urfalılar gelen misafirleri evlerine taşıyorlardı. Halilürrahman hınca hınç dolup taşıyordu.

***

Hz. Üstad bir Chawrollet araba ile gidiyormuş. Arkasından ona en hızlı arabalar bile yetişemiyormuş. Urfa'da Mehmet Bey isminde bir otel sahibi Hz. Üstadı otelinin bir odasında misafir etmiş. Fakat zâbitler, Üstadı otelden almak istemişler, fakat otelci vermemiş. İçişleri Bakanlığı ise, "Ölüsünü veya dirisini geldiği yere götürün!" diye sıkı emir vermiş. Ancak binlerce Urfalı Başvekile telgraf çekerek, "Biz Hz. Üstadı vermeyiz" demişler ve sabaha kadar otelin etrafını doldurmuşlar. Ankara'dan emir bekliyorlarmış. Sabahleyin Adnan Menderes, Üstadın vefat haberini kendi ağzından duyurmuş."(C:2, s: 200)

"Ben öldükten sonra yerimin bilinmemesini istiyorum"

Tahir Barçın anlatıyor; "Yine o tepede, vefatından bahsetti. 'Ben ölürsem ne yaparsınız?' deyince?' Mehmet Çalışkan:

"Burada Hacı Yusuf Dede vardır, sizi oraya, o zatın yanına defnederiz!' dedi.

"Üstad cevaben:

"Yok, beni Ispartalılar isterlerse onlara verin. Hem ben öldükten sonra yerimin belli olmamasını istiyorum. Çünkü türbeye gelenler kimi ekmek asacak, kimi ip bağlayacak, kimisi de benden dilekte bulunacak. Beni kabrimde rahatsız edecekler. Şimdi birisi gelip de elimi öpmek istese bana tokat vurmak gibi oluyor. Hiç böyle şeyleri istemiyorum. Mezarımın bilinmemesini istiyorum...'

"Daha sonraki cereyan eden hâdiseler malum..

"Zulmettiler ona, onlar zulmetti, fakat Cenab-ı Hak Üstad'ın duasını kabul etti..."(C:2, s:435)

 Üstadın cenazesine iştirak ettim"

Mustafa Ramazanoğlu anlatıyor;"Sene 1960. Üstad Urfa'da tebdil-i mekân, tahvil-i hayat etmişti. Üstadın vefatını Abdullah Yeğin Ağabey bana telefonla bildirince, telefon gayriihtiyarî elimden düşmüştü. Gözümden pınar gibi yaş gelmeye başlamıştı. Hayatımda Üstadın vefatına ağladığım gibi hiçbir şeye ağlamamıştım. Üstadın cenazesine iştirak etmek ve yetişmek için garaja koşuyordum. Bir taksi tutarak Urfa'ya âcilen gitmek istiyordum. Büyük bir telâş ve figân içinde giderken Risalelerle alâkalı Ökkeş Tiyek Ağabey karşımdan geldi.

"Mustafa, dur bakalım, nereye gidiyorsun? Bu halin nedir? Niçin ağlıyorsun?' diye sordu. Üstadın Urfa'da vefat ettiğini, cenazesine yetişmek için taksi tutmaya gittiğimi söyledim.

"Üstad iktisatçıdır. Senin bu hareketine razı olmaz, sen Üstadın ruhu için buradan okursun, saniyesinde yerini bulur' dedi.

"Bu söz beni tesir altına almıştı. Zira Üstadı o kadar çok seviyordum ki; onun rızasına muhalif bir halimin olmasın asla istemiyordum. Zira beni sefahet bataklığından Allah'ın lütuf ve hidayeti ile onunKur'ân tefsiri Risale-i Nur eserleri kurtarmıştı.

"Yolumu değiştirerek her yerde rehberim olan Müftü Efendiye yine gittim. Fetvahaneye vardığım zaman hıçkırıktan bir türlü konuşamıyordum. Müftü Efendi, 'Neyin var oğlum? Annenle mi döğüştün, babanla mı döğüştün? Niye ağlıyorsun?' diye sordu. Bir müddet konuşamadım. Teskin olduktan sonra, 'Üstad vefat etmiş, ben cenazesine gidecektim. Ökkeş Tiyek, bu hareketimin israf olduğunu, Üstadın buna razı olmayacağını söyledi, ben de zat-ı âlinize danışmaya geldim' dedim.

"Ney! Eğer dersim olmasaydı şu kör gözümle o veliyullahın cenazesine de giderdim. Böyle bir evliyanın cenazesine gitmek israf olur mu?' dedi.

"Merhum Müftü Efendinin bu sözleri beni çok sevindirdi. Dünyayı bana bağışlasaydı bu kadar ikrama geçmezdi. Çok memnun ve mesrurdum. Hemen oradan kalkarak taksi tutmak için koştum. Tuttuğum taksi ile kısa zamanda Urfa'ya vâsıl oldum.

"Her on dakikada bir hatim"

"Üstadın cenazesine iştirak için Türkiye'nin hemen her vilâyetinden Nurlarla alâkalı zatlar gelmişti. Urfa sokakları gelen cemaati almaz olmuştu. Ulu Caminin on yerinde hafızlar ve Kur'ân okumasını bilenler ellerinde Kur'ân cüzleri, Üstadın ruh-u mübarekine hatimler indiriyorlardı. Bu cüzlerden okumayı Rabbim bana da nasib etti. Her on dakikada bir hatim indiriliyordu. Bu hatim okuma faslı geceli gündüzlü 24 saat devam etti. Böylesine bir duanın kimseye nasip olduğunu zannetmiyorum.

"Üstadın cenazesi Cuma günü kalkacaktı. Türkiye çapında ilânat böyle yapılmıştı. Fakat Urfa'ya dolan Müslümanlardan lüzumsuz endişe duyan Vali, Perşembe günü âni bir emir vererek ikindi namazının müteakip cenazesini defnettirdi. Cenaze namazına iştirak eden Müslümanlar Ulu Caminin içerisine sığmadı. Üstadın nâş-ı mübareki camiin içerisindeydi. Camiin iç, dış ve bahçesi cenaze namazına iştirak eden cemaatle dolmuştu.

"Cenaze parmaklar üzerindeydi"

"Böyle muhteşem bir cemaat, padişahların cenazesinde dahi görülmemiştir. Bu cenazeye ve cenaze namazına iştirak sırf Allah içindi. 'El-hubb-u lillah' düsturu burada tam tecellî etmiş ve zahir olmuştu. Bu cemaat-i azîme, Said Nursî Hazretlerini Kur'ân'a ve imana hizmetinden dolayı seviyordu. Bu sevgi uhrevî idi, hakikî sevgi de işte budur.

"Cenazeyi götürürken el değiştirmenin imkânı olmuyordu. Parmağını tabuta değdirebilen, bu küçük hizmetinden dolayı çok memnun ve mesrurdu. Nihayet cenazeyi defnettik. Ben de K. Maraş'a hareket ettim. Karşımızdan gelen otobüsler cenazeye iştirak için gidiyorlardı. Birkaç otobüs bizi durdurarak cenazeyi sordular. Defnedildiğini söylediğimiz zaman yetişemediklerine çok üzüldüler. Mezarını ziyaret için Urfa istikametine devam ettiler.

 "Kafama takılan mesele"

"K. Maraş'a gelirken yolda kafama takılan iki mesele vardı. Birisi, Üstad vefatından önce bir mektup yazmıştı. Bu mektupta, 'Benim mezarımı 4-5 kardeşim bilecek, başkalarına söylemesinler; nasıl ki bir hakikat beni teveccüh-ü nastan uzak tutuyor, aynı hakikat vefatımdan sonra da beni teveccüh-ü nastan uzak tutuyor. Heykellerine perestiş edilenlerin durumuna düşmek istemiyorum' demektedir. Üstadın cenazesine iştirak eden iki yüz beni aşkın kişi vardı. Bunlar Üstadın mezarını görüyor ve biliyordu. Üstad neden 'Mezarımı 4-5 kardeşim bilecek' demişti? Bu mesele kafamı bir hayli karıştırdı.

"Kafamdaki bu sorunun cevabını 27 Mayıs 1960 ihtilâlcileri verdi. 1960 İhtilâlini yapan kişiler, Üstadın mezarından çıkartarak ıssız, sessiz; kimsenin bilmeyeceği, görmeyeceği bir mahalle defnettiler. Üstadın kerametvari mektubundaki isteğini, bu adamlar bilmeyerek yerine getirdi.

Evet şimdi Üstad kimsenin, evet, kimsenin bilmediği yerde, istediği ve arzu ettiği gibi, teveccüh-ü nastan uzak, perestişten âzade bir şekilde ebedî istirahatgâhında istirahat etmektedir. onu ziyaret etmek isteyenler, hatm-i şerif, Yâsin-i Şerif ve Fatiha-i Şerif hediyeleri ile manen ziyaret etmektedirler. Onun ruh-u mübarekine senede binlerce hatim indirilmektedir. Onun eserlerini okuyarak Allah'ın hidayetine erenlerin, İslâmî yaşayışlarından hâsıl olan bütün sevaplarının bir misli 'Essebebü kelfail' sırrınca defter-i hasenatına geçmektedir. Böyle bir nimete mazhar olmak her insana nasip olmaz.

"Üstadın vefat edeceği tarihi bilmesi"

"Kafama takılan ikinci mesele ise şu idi. Üstadın eserinde bir 'Eddaî' şiiri vardır. Bu şiirde:

"Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde,

"Said'den yetmiş dokuz emvat ba-âsâm âlâma.

"Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş.

"Beraber ağlıyor hüsran-ı İslâma.

"Mezar taşımla pür emvat enindar o mezarımla

"Revânım saha-i ukba-yı ferdâmâ...

"Yâkînim var ki, istikbal semavat ü zemin-i Asya

"Bahem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâma

"Zira yemin-i yümn-ü imandır

"Verir emn ü eman ile enama' diyordu.

"Said'den yetmiş dokuz emvat ba-âsam âlâma'nın açıklamasında, Hicrî 1379 yılına kadar yaşayacağını söylemektedir. Söylediği gibi çıkmış. Hicri 1379 yılında vefat etmiştir. Halbuki insanların vefat edeceği günü bilmemesi lâzımdır. Bu gaybî bir meseledir. Kafama takılan bu meseleyi aydınlığa çıkarmak için, K. Maraş'a gelir gelmez yine Müftü Hafız Ali Efendiye gittim.

"Muhterem Hocam, Üstad şu elimdeki kitapta vefat edeceği yılı haber veriyor, aynen haber verdiği gibi de çıkıyor. Nasıl olur, bu gaybî bir mesele değil mi?7

"Hoca Efendi bu soruma gülümseyerek şu cevabı verdi:

"Mustafa, istisnalar kaideyi bozmaz. Böyle bir velinin vefat edeceği yılı bilmesini çok mu gördün?'

"O gün ikindi namazını kılmak için Ulu Camiye gitmiştim. Müftü Efendi herzaman olduğu gibi, bu Ramazan-ı Şerifte de ikindi namazından sonra vaaz ediyordu. İkindi namazını kıldıktan sonra yine vaaz kürsüsüne çıktı, cemaata hitaben, 'Ey Müslümanlar, dünyaya ilim ve faziletiyle şöhret salan Cenab-ı Said de gitti' dedi. Müftü Efendi bu hitabı ile hem Üstadın ebedî hayata intikalini bildiriyor, hem de Üstadın ilmî değerini ilân ediyordu.

"Müftü Efendinin gözleri görmez olmuş, kitap okuyamaz hale gelmişti. Ben her gün fetvahaneye giderek Risale-i Nur'lardan ders okuyordum. Büyük bir heyecan ve zevkle, 'Evet, evet' diyerek tasvibini izhar ede ede dinliyordu.

 "Bu eserlere itiraz eden, İslâm dairesinin dışına çıkar. "

"Birgün Hasan Gürpınar ve Hasan Birbilen'le Hoca Efendiyi ziyarete gittik. Bizden başka da birçok ziyaretçi vardı. Biz varınca o ziyaretçiler de dinî bir sohbet olur düşüncesi ile kalkmadılar. Ben Hoca Efendiye, 'Hoca Efendi, bir ders okuyalım mı?' diye sordum. Hoca Efendi çok tedbirli bir zattı. Ziyaretçiler içinde münafıklar da olabilir düşüncesi ile sükût geçti. Ben Hasan Birbilen'e, 'Oku' diye işaret ettim. Öğretmen Hasan Birbilen dersi okudu, ders bittikten sonra Hoca Efendi, 'Burada kim olduğunu bilmiyorum, kim olursa olsun' diyerek elini soldan sağa doğru salladı ve 'Bu eserlere itiraz eden, İslâm dairesinin dışına çıkar' dedi. Böylesine bir ilim sahibi bu eserlere meftun olursa bizim gibi iman ve Kur'ân hakikatlarına susamış kimselere durmadan bu eserleri okumak düşmez mi?"(C: 3, s: 191-195)

"Üstadın Urfa'ya teşrifi ve sonsuz yolculuğa çıkışı"

Vahdeddin Gayberi anlatıyor; "Zamanı gelince Üstad Hazretleri Urfa'ya teşrif ettiler. Hasta idi, gidip elini öptük, vefatını ümit etmiyorduk. Ziyarette, önceleri hiç görmeyenlere daha çok imkân veriyorduk.

"Âni vefatı Urfa'yı yerinden oynattı âdeta. Mahşeri bir kalabalık Urfa'yı doldurdu. Sonradan Urfa bir ziyaretgâh görünümünde büründü. Şehir dolup taşıyordu.

"27 Mayıs İhtilalinden birkaç ay sonraydı. Birgün sabah namazına giderken baktık, yollar tanklarla tutulmuş, köşebaşları silâhlı askerlerle dolmuştu. Camiye gitmeye yol vermediler. Gün açıldıktan sonra baktık ki, Üstadın kabr-i şerifi parçalanmış, açılmış, içinde kimse kalmamış. Halk büyük bir üzüntü içinde...

 "Bu yerin sahibi gelir"

"Özel bir kubbesi, ayrı müzeyyen bir yeri olan kabrin yeri hâlen çiçeklerle döşeli pırıl pırıl bir ziyaretgâh olarak muhafaza edilmekte, yerli ve taşradan gelenler tarafından ziyaret edilerek Fatihalar okunmaktadır. Tam karşısındaki hücrede ikindi, yatsı ve sabah namazından sonra evrad-ı fethiye üç defa okunmakta, yine aynı hücrede hergün akşamla yatsı arasında Kur'ân-ı Kerim okunarak hatim yapılmaktadır.

"Üstadın vefatından 15-20 sene evvel cami yeniden yapılırken, camiyi yaptıran Müslim Hafız ismindeki veli bir zat, Üstadın defnedildiği yeri boş bırakarak soranlara, 'Bu yerin sahibi gelir' diye haber vermişti. Orası şimdilik itina ile muhafaza edilmekte ve bir ziyaretgâh olarak durmaktadır."(C: 3, s: 212)

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-18

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-18

URFA’DA VEFATI Üstad, vefat edeceği tarihi bildirmişti Abdunnur Sezgin anlatıyor O günlerde

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-17

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-17

SON YILLARI-1958-1960 "Üstadın ikinci defa Ankara'ya teşrifleri" Hasan Okur anlatıyor; "Üstad

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-16

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-16

ISPARTA HAYATI(1953’DEN SONRA) "Üstada Isparta'da ev kiraladım" Mehmed Babacan anlatıyor; "19

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-15

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-15

EMİRDAĞ HATIRALARI Üstadın ilmî dehası Namık Şenel anlatıyor; "Diyanet İşleri eski Ba

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-14

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-14

Gençlik Rehberi mahkemesi Muhittin Yürüten anlatıyor: "Biz erkenden gidip mahkeme salonundaki y

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-13

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-13

AFYON HAPSİ SONRASI DÖNEM-1949-1950 Diyanet işleri riyasetinde Selahaddin Çelebi anlatıyor; "

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-12

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-12

İLK EMİRDAĞ DÖNEMİ-1944-1948 Hamza Emek anlatıyor; 1944'de İstanbul Vefa Lisesinde talebeydi

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-11

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-11

DENİZLİ MAHKEMESİ VE HAPSİ -1943 "Aradığınız nedir?" Selahaddin Çelebi anlatıyor; "1942

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-10

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-10

KASTAMONU HATIRALARI(1936-1943) Yıl: 1936 Nasrullah Şadırvanına, ilk defa gördüğü yaşlı

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-9

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-9

KISA SÜRELİ ISPARTA DÖNEMİ(1934) "Üstad bize çay getiriyordu" Onun bu nezaket ve tevazuunu

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-8

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-8

BARLA HATIRALARI-1926-1934 Köye bir Hoca Efendi gelmiş Bahri Çağlar hatıralarını şöyle an

O gün ne mal fayda verir, ne de evlat. Ancak Allah'a selim bir kalb ile gelenler (fayda görürler.)

Şuara, 88-89

GÜNÜN HADİSİ

"Şüphesiz Allah, verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmek ister."

Tirmizî.

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI