Cevaplar.Org

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-17

SON YILLARI-1958-1960 "Üstadın ikinci defa Ankara'ya teşrifleri" Hasan Okur anlatıyor; "Üstad Hazretleri ikinci defa Ankara'ya teşrif ettiler. Tahminen 28-29 Aralık 1959'da. Bu arada kendisini pek çok siyasî ve idarî bürokrat ile sayısız Nur talebeleri ve üstada muhabbet ve hürmetleri olan ehl-i iman ziyaret ettiler. Biz yine sabahlara kadar kapısının önünde idik


Necmeddin Şahiner

2016-07-01 15:22:27

SON YILLARI-1958-1960

"Üstadın ikinci defa Ankara'ya teşrifleri"

Hasan Okur anlatıyor; "Üstad Hazretleri ikinci defa Ankara'ya teşrif ettiler. Tahminen 28-29 Aralık 1959'da. Bu arada kendisini pek çok siyasî ve idarî bürokrat ile sayısız Nur talebeleri ve üstada muhabbet ve hürmetleri olan ehl-i iman ziyaret ettiler. Biz yine sabahlara kadar kapısının önünde idik. Bu defa Zübeyir Ağabey, 'Üstad çok yorgun, iki saat ancak yatar. Beni 1,5 saat uyuduktan sonra uyandırın' dedi. Kendisini gece 2.5'da uyandırdık. Hakikaten Üstad, o saatte odasında hareket halinde idi.

"Üstadı merdivenlerden ben indirdim"

"Burada mühim bir hususu arz etmek isterim. Ertesi gün sabah olmuştu. Üstad yine gitmek için hazırlanıyordu. Biz 48 saat kapısının önünde nöbet tuttuğumuz halde, üstad çıkmadan kapısının önü, Üstadın koluna girmek ve onu taşımak maksadıyla bazı zevat tarafından rekabete tutulmuştu. Biz bu hali görünce, oraya sırf ihlâsa zarar gelmemesi için terk ettik. Nihayet Üstad kapıdan çıktı. Üst katta merdivenlerin başına kadar geldi ve orada durdu, iki tarafına bakınarak 'Beni geçen sefer merdivenlerden birisi indirmişti. O kimdi? O beni çok iyi indirmişti' dedi. Bu arada ben yaklaştım, baktım, Üstad ısrar ediyordu. 'Bendim efendim' dedim. Yine ellerini omuzuma koydu. Her türlü iddiadan beri olan muhterem ihlâs abidesi Tahsin Tola Ağabey kolundan çıktı. Said Beyle biz, zemin katın salonuna kadar indirdik.

"İbrahim Cânan'ın çektiği fotoğraf"

"Bu arada Üstadla ikimizin omuzu başına, başını yaklaştırarak 'Ne olursun ağabey, biraz da ben taşıyayım' diye ısrarla talepte bulunan zât Tarihçe'deki fotoğrafta, elinde sepet olan Ilgazlı şoför Hulûsi kardeşimizdi. Baktım, Üstadım bu durumdan rahatsız olacaklar, yavaşça kolundan çıktım, o girdi. Ben gazetecilerin dışarıda herhangi bir toplu hücumuna karşı vaziyet almak üzere, otelin kapısından Üstadı rahatsız etmemek için iki büklüm tam çıkıyordum ki, halen Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanı olan Prof. Dr. İbrahim Cânan, elinde fotoğraf makinesiyle o fotoğrafı çekti. Üstad sağ eliyle 'Çekmeyin' mânâsında, yukarıdan aşağıya havayı kesti.

"Tarihçe-i Hayat'ta yer alan bu fotoğrafın çekiliş ânı, 30 Aralık 1959 Cumartesi, sabah saat 08 sıraları olarak hatırlıyorum. Üstad, o gün İstanbul'a gittiler. Hep gelip gitmelerinde kendilerini Ankara'daki Nur talebeleri fevkâlade bir tezahüratla karşılayıp uğurladılar. Ankara'ya gelirken ve giderken sayısız gazeteci topluluğu alâka göstermesine rağmen, Nur talebelerinin maddî ve manevî çemberinden yaklaşmak imkânını asla bulamadılar.

"Üstadla olan kısa hatıralarımı, ebedü'l-âbâdda daimi sümbüllendirmesini rahmet-i İlaâhiyeden niyaz ediyorum. Mâlûm olduğu gibi Üstad Hazretleri bu tarihten üç ay sonra vefat ettiler. Urfa'ya cenaze namazına iştirak etmek için gittiğimiz halde yetişmek nasip olmadı. Ancak kabrinin üzerine cenaze namazı kılabildik.(C:2, s: 91-92)

"Ne düşünüyorsun?"

Bayram Yüksel anlatıyor; "1959'da Antalya taraflarında Ağlasun dağlarına gitmiştik. Dağların en yüksek noktasında bir kayanın üzerine çıktık. Hüsnü kardeşimizle, Zübeyir Ağabey, Üstada çay yapmakla meşguldüler. Ben de Üstada şemsiye tutarak gölgelik yapıyordum. Üstad da Cevşen okuyordu. Ben dalmışım. 'Acaba bizim sonumuz ne olacak, ileride ne yapacağız?' diye derin düşünceler dalmıştım.

"Üstad benim düşünce ve halimi hissetmiş ki, 'Keçeli... Keçeli,' diye bana bir tokat vurdu. 'Ne düşünüyorsun? Sen sonunu düşünme. Senin sonun çok iyi olacak inşaallah' diye ikaz etti.

"Elhamdülillah Üstadımın sağlığında, hayatında ve vefatından sonra, hiçbir gün sıkıntı çekmedik.

"Birgün Üstadımız, 'Moğol ve Mançurya'ya gittin mi?' diye sordu. Ben 'Oralara gitmedim. Güney Kore'nin başşehri olan Seul, Pusan şehirlerine gittim' dedim. Şunu ilâve ettim. 'Amerika bir silah bulmuş. 150 metre uzaklıktaki kara karıncayı vuruyor. Ruslar da onu gören silahı bulmuşlar' dedim. Üstad, 'Ahmak, ben onları çoktan geçmişim' dedi. Sonra 'Allah-u âlem Ahirzamanda Ye'cücü ve Me'cüc Moğol ve Mançurya'dan çıkacak' dedi.(C:3, s: 75)

Şahsa değil, Şahs-ı Maneviye nazarları çeviriyordu

Abdullah Yeğin anlatıyor; "Üstad'ımızın son günlerinde, vefatından bir iki ay önce idi. Tenezzülen beni Urfa'ya yolcu etmek için Afyon Çay nahiyesine doğru arabada gidiyorduk. Ben Üstad'ımıza Diyarbakır'dan ve orada hizmet eden ağabeyden bahsettim, onu ziyaret edeceğimi söyledim.

"Üstad, 'Yok, Urfa oradan ileridir. Gitmeye lüzum yok!' diye bana iltifatla mukabele etti. Sonra da Hüsrev Ağabeyden bahsederek onu ziyaret etmeyi istemiştim. Yine Üstad'ımız ona da lüzum olmadığını, Risale-i Nur var, size kâfidir, diyerek reddediyordu.

"Başka bir şey, bir fikir sormak istiyorsan, işte Zübeyr' diye yanındaki Zübeyr Ağabeyi gösteriyordu. Fakat o anda başka birisi de olsa idi Sungur, Ceylân gibi onları da gösterir ve onlara da havale edebilirdi."(C:2, s: 172-173)

"Bir Ermeni Üstadı zehirlemişti"

İbrahim Fakazlı anlatıyor; "İstanbul'da Sirkeci'de Akşehir Palas Otelinin en üst katında Üstadın odasının karşısında bir hafta kadar kalmış ve hizmetinde bulunmuştum. Hatta bir gece yarısı Zübeyir, Muhsin, Ziya kardeşleri Süleymaniye'ye istirahat etmeleri için göndermiş, nöbeti devralmıştım. O gece saat l veya 2 raddelerinde kapım açıldı. Baktım ki Üstad Hazretleri, Çok şiddetli bir halde, "Çabuk, otel müdürünü bana çağır" dedi. Ben hemen aşağıya koştum, nöbetçiyi uyandırdım. Birkaç sandalyeyi birleştirip üstünde uyuyan Ziya kardeşi gördüm, o da uyandı ve yukarı çıktık.

Hz. Üstadın yemek kapı pencerenin dışında imiş, içine zehir atmışlar. Üstad yemekten yemiş, zehirli olduğunu anlamıştı. Komşu odalarda yatanların tahkikatını yaptırıyordu. Otelci işin içinden çıkamamıştı. Fakat Hz. Üstad, iki yan odalarda yatan yolcuların ifadelerini alarak içlerinden Ermeni Taşnak militanını bizzat tesbit etmişti. Bu adamın su-i kasdı yapmak üzere Edirne'den geldiğini, gece yarısı otele gelip yandaki odanın penceresinden Üstadın tabağına zehir attığını, Hz. Üstada itiraf edip af dilediğini gözümüzle gördük. (C:2, s: 182)

"Üstadı son ziyaretim"

İbrahim Fakazlı anlatıyor; Ben Hz. Üstadı son olarak bir yaz günü Emirdağ'da gördüm. Yine bir hizmet vesilesiyle ziyaretine gitmiştim. Yanında rahmetli Zübeyir kardeş ve Ceylan vardı. Beni o akşam evine misafir ettiler ve sabah kahvaltısı ettirdi. Kendi mübarek eliyle ağzıma siyah ekmekle dolaptan kavanozdan çıkardığı bal yedirdi ve o gün sabah postası arabasından 3 kişilik yer ayırttı. Parasını kendi verdi ve "Seni uğurlayacağım" dedi. Ve posta minibüsünde beraber Eskişehir'e uğurlayacağım" dedi. Ve posta minibüsünde beraber Eskişehir'e kadar geldik. Yıldız Otelinde odasına çıktık. Beni oradan salavatladı.

O gün sanki ruhum cesedimden ayrılmıştı. Nereye bastığımı, ne yaptığımı bilmiyordum. Annemden, babamdan görmediğim bir şefkat, bir samimiyet, bir arkadaşlık; tarifi mümkün olmayan bir zevk ve lezzet havası içinde idim. Gözlerim yaşlı, ruhum sevinçli idi. (C:2, s: 199-200)

Üstadın son zamanları

Hamza Emek anlatıyor; "Üstad Ankara tarafından Emirdağ'da yeniden ikamete mecbur tutulmuştu. Bu defa müracaatla Isparta'ya gitti. Tekrar hasta olarak Emirdağ'ına gelirken Çay kazâsından çevrilip, Afyon'a gönderildi. Afyon'daki iki gün kaldı. Bizler merakla beklerken Emirdağ'ına geldik. Dışarılarda çok kalabalık vardı. Üstad çok hastaydı. Bunu sezdirmemek için ben ve Zübeyir, Üstadın koluna girip bahçeye aldık. Sonra da ben Üstadı kucaklayıp yatağına yatırdım. Şiddetli hastaydı. Biz de başucunda bekliyorduk. Daha sonra aniden iki defa uyandı. Tebessüm ediyordu. Gülerek buyurdu ki: 'Kardaşlarım, korkmayınız, Risale-i Nur bu memlekete hakimdir. Masonların, zındıkların ve komünistlerin belini kırmıştır. Biraz zahmet çekeceksiniz, fakat sonu çok iyi olacak' diye sevinçlerle anlattı. Bilâhare yeniden uyandı. Hiçbirşey olmamış gibi namaz kıldı. Kardaşları çağırttı ve hepsiyle ayrı ayrı vedalaştı. Isparta'ya gitmek üzere Emirdağ'ından ayrıldı.

 "Üstadın kız çocuklarıma olan şefkati"

"Ayşe, Nurcan, Nuray ve Şirin isimli kızlarımdan Şirin'in ismini Üstad vermişti.

"Ayşe beş-altı yaşındayken, gidip Üstada olan sevgisinden cübbesinin altına girmişti. Üstad 'Bu kimin kızı?' diye sorunca, Zübeyir Ağabey 'Hamza'nın kızı' diye cevap vermiş. Sonradan Üstad bana lâtifeyle 'Hamza, pek acip bir kızın var' diye lâtifede bulundu.(C: 2, s: 425-426)

Müsbet Hareket

Mehmed Kayalar anlatıyor; Vefatından biraz önce Diyarbakır'da Üstaddan bir telgraf aldım. Derhal Ankara'ya gelmemizi istiyordu.

"Hemen uçakla Ankara'ya geldim. Demek son dersini vermek istiyormuş. Zaten ondan sonra görüşmek nasip olmadı. Ancak Urfa'da mübarek naşını görebildik. Orada, Ankara'da, birçok Nur Talebesi arkadaşlar vardı.

"Onlar senin muhafızların"

"Diyarbakır'da evimin etrafını askerî birlikler, tanklar muhasara altına almıştı. Bunu Üstada haber verdim. Üstad, 'Kardeşim onlar senin muhafızlarındır' diye haber gönderdi. Garip bir tecellidir ki, o subayların ekserisi sınıf arkadaşımdı. Demek ki insanları birbirine bağlayan sun'î dostluklar değil, mefkûre bağıymış.

"Müsbet hareketi ders veriyordu"

"Üstad son dersinde menfî harekete katiyyen izin vermemişti, katiyyen kılıç çekilemeyeceğini ve onların aleyhinde bulunulmayacağını ifade etmişti. Hattâ ben bir hadiste gördüm: 'Başınızda bulunanlar eğer düyevî umurunuzu tedvir ediyor ve dinî faaliyetinize ilişmiyorsa onlara karşı gelmeyin. Velev ki, başınızdaki karabacaklı bir Habeşli bile olsa.' Nitekim Üstad, 31 Mart ve Şeyh Said isyanlarında da menfî bir tavır takınmamıştı.

* * *

"Üstad, Millet Partisine ve kendilerine iltifat etmiyordu.

* * *

"Birgün Afyon'da Üstadı ziyaret ettikten sonra bir arkadaşımla birlikte, Afyon savcısının da bulunduğu bir toplulukta bulunduk. Orada muhtelif mevzularda konuştuk. Orada bulunanlar, 'Yüzbaşım, ne kadar da ihatalı, geniş bilginiz var. Muhtelif mevzularda bizi tenvir ettiniz' dediler. Avukat arkadaşım geveze birisiydi. 'Bu kimdir, biliyor musunuz? Bediüzzaman'dan geliyor' dedi. Bunun üzerine savcı,

"Şimdi olmadı işte yüzbaşım' dedi.

"Ben de dedim ki: 'Bütün o bildiklerim Bediüzzaman'a olan intisabımdandır.' Tabii yine muameleleri değişmedi. Ne garip bir durum: Tıpkı asr-ı saadette Yahudilerin Hz. Peygamber huzurunda Abdullah bin Selam'a yaptıkları muamele gibi..."(C:3, s: 236-237)

Hz. Üstad ve kardeşi Abdülmecid

Yaşar Gökçek anlatıyor; "Üstadın Urfa'ya hareket ettiği gün, öğleden sonraydı. Abdülmecid Efendilerin Mevlâna Meydanına çıkan bir sokaktaki evlerinin üst katında hep beraber oturuyorduk. Kapıları çalındı. Kapıya bakan Saadet, Üstad Hazretlerinin teşrif ettiklerini ve aşağıda arabada beklediklerin haber verdi. Abdülmecid Efendiyle beraber hepimiz kapıya indik. Üstâd, arabadan;

"Abdülmecid ben Urfa'ya gidiyorum. Belki bir daha görüşemeyeceğiz. Bana hakkınızı helâl ediniz' buyurdular.

"Abdülmecid Efendi:

"Seydâ! Bizim sana ne hizmetimiz oldu ki, hakkımız olsun. Asıl sen bize hakkını helâl et. Bizi sen okutup yetiştirdin' dediler.

"Bunu üzerine Üstâd:

"Senin de, Rabiâ'nın da bende çok haklarınız vardır. İkiniz de bana haklarınızı helâl ediniz' buyurunca karşılıklı helâllaştılar. Üstâd arabadan yerleşmek üzere biraz geri çekilmişken, tekrar eğildi ve Abdülmecid Efendiye:

"Abdülmecid, Abdülmecid! Bu kadar korkak olma! Vallahi mahpushanede sana Rabiâ'dan daha iyi bakarlar' buyurdu.

"Abdülmecid Efendi de,

"Seydâ! Ben neyleyeyim ki, Cenab-ı Hak benim cesaretimi de sana lütfetmiş, seninki iki kat olmuş, bende hiç kalmamış' dedi.

"Ertesi gün Urfa'dan Konya'ya ve hemen hemen bütün Türkiye'ye edilen telefonlar, o gün Üstadın fâni âlemden bakî âleme göçtüklerini haber veriyorlardı.

"Makamları Cennet-i âlâ olsun ve Cenab-ı Mevlâ orada da şefaatlerine hepimizi mazhar buyursun."(C:4, s: 291)

Üstadı İstanbul'a davet ettik"

Mehmed Fırıncı anlatıyor; "Eskişehir'de çıkan bir gazetede Üstad Hazretleri aleyhinde çok haince bir yazı çıkmıştı. İstanbul'da da yine bir gazetede Ali Kemal imzalı olduğunu hatırladığım mütecavizâne bir yazı çıkmıştı ki, daha evvelden de maalesef matbuat aleyhte neşiryat yapardı. Bekir Ağabey de vekaletnâme isterdi. Tâ mahkemeye versin. Fakat Üstad Hazretleri, 'Ben hakkımı helâl ettim, onlarla uğraşmam' derdi. Biz Tahsin Tola Ağabeye telefonla meseleyi anlatıp, 'Bu adamları mahkemeye verirsek, mutlaka mahkûm olurlar, Üstadımıza söyleyin, kendisi bu defa vekaletnâme verse çok iyi olur' diye kararlaştırdık. Bekir Ağabey söyledi. Sabahleyin telefon geldi ki, 'Vekaletnâme vereyim, lüzum görüyorlarsa İstanbul'a geleyim' diye Üstad Hazretleri cevap vermişlerdi. Onun üzerine ben, 'Madem Üstad böyle söylemiş, biz diyelim, Üstad İstanbul'a gelsin. Hem bir seyahat olur. Üstad kendi kendine gelmez, ama bizim davetimiz, gelmesi için bir vesile olabilir' dedim. Ve telefon ettik. Hazret-i Üstada söyleyin; mümkünse vekaletnâmeyi İstanbul'a gelip versinler. Onun üzerine Hazret-i Üstad hemen harekete geçip İstanbul'a doğru ertesi gün yola çıkar.

"Üstadı Kartal'da karşıladık"

"1959 senesinin son ayının son günü, kendisini Kartal'da karşıladık. Kartal'dan itibaren biz önde, Hazret-i Üstad arkada olmak üzere Üsküdar'a geldik. Araba vapuru sırasına girildi. Üstad Hazretleri, ikindi namazını iskeledeki Valide Camiinde kıldılar. Ben arabanın yanında beklemiştim. Namazdan sonra arabaya geldiler. Biraz sonra vapura binildi. Biz, Üstad Hazretleri için Piyer Loti Otelinin bir dairesini ayırtmıştık, fakat kimin geleceğini söylememiştik. Herhangi bir mümanaat olmaması için, karşıladığımız yerdeki benzin istasyonundan otele telefon edip, gelen zâtın Bediüzzaman Said Nursî olduğunu bildirmiştik.

O anda Üstad Hazretlerinin İstanbul'a geldiğini, hem Emniyet, hem de basın öğrenmişti. Araba vapuru Kabataş'a yanaşırken Üstad Hazretleri, Zübeyir Ağabeyle Bekir Ağabeyi ön tarafa, beni ise arka yanına oturttu. Bu esnada gazeteciler mütemadiyen flâş patlatıyorlardı. Ve bu flâşlardan Üstad Hazretleri rahatsız oluyordu, biz üzülüyorduk. Bu arada Üstad, Bekir Ağabeye 'Sen söyle, ben Şafiiyim, fotoğraf benim mezhebimde iyi değildir, çekmesinler' dedi. Bekir Ağabey söyledi. Fakat gazeteciler gittikçe, çoğalıyor ve flâşlar da patlıyordu. Zübeyir Ağabey 'Kardeşim, Üstad çok rahatsız oldu, şemsiyeyi aç, tâ ki ışıkları Üstada gelmesin' dedi. Bunun üzerine ben de Üstad Hazretlerinin başının üzerine şemsiyeyi öne doğru eğerek açtım. Şemsiye, flâşlardan Üstad Hazretlerini korudu. Araba vapurundan indik. Cağaloğlu istikametinden Çemberlitaş'ta Piyer Loti Oteline gidecektik.

 "Risale-i Nur aleyhine, İslâmiyet aleyhine neşriyat yapmazsanız hakkımı helâl ediyorum"

"Vilâyetin önüne geldiğimiz zaman Ayasofya birden göründü. Bekir Ağabey, 'Üstadım, işte Ayasofya' dedi. Üstad da, 'Mâşâallah, mâşâallah' dedi. Ve sonra Piyer Loti Otelinin önüne vardık. Hayret, biz hemen hemen hiç kimseye haber vermediğimiz halde, mahşerî bir kalabalık vardı. Bekir Ağabeyle Zübeyir Ağabey Üstadın kollarında, ben önündeydim ve şemsiyeyi tutuyordum. Gazeteciler fotoğraf çekemedikleri için, sinirleniyorlardı. Üstad Hazretleri gazetecilerin sinirlendiklerini anladıkları halde, 'Kaldırın' diye birşey söylemediği için, biz aynı halde otele girmeye çalışıyorduk. Fakat bir taraftan gazeteciler, bir taraftan halk, bir taraftan kardeşler öyle bir izdiham meydana getirmişti ki, 5 metrelik mesafeyi âdeta yürüyemiyorduk. Zaten biz haber verince otelin lobisi ve etrafı, santralı, kâtibi polis olmuş. Fakat polis bize bu hususta yardım etmiyordu. Veyahut kimsenin aklına gelmemişti. Güç belâ merdivenlerden çıkmaya çalışıyordu. Üstad Hazretleri gazetecilere, 'Risale-i Nur aleyhinde, İslâmiyet aleyhinde neşriyat yapmazsanız hakkımı helâl ediyorum. Ben size dua ediyorum. İslâmiyet aleyhinde neşriyat yapmayın, yoksa zarar edersiniz' diye tekrar ederek, merdivenleri akşam namazından sonraya doğru çıkabildik.

"Bizim mesleğimiz ihlâstır"

"Üstad Hazretleri tuttuğumuz iki odadan birine yerleştiler. Diğer odada hizmet edebilmek için ağabeyler ve biz bulunuyorduk. O anda orada gelen kardeşleri Üstad kabul etti. Hatırımda olanlar, dersin ilk bölümünde, Avukat Bekir Berk, Avukat Necdet Doğanata, Salih Özcan, Hakkı Yavuztürk, Mehmed Emin Birinci, Halil Yürür, Ankara'dan Üstadı arabasıyla getiren Hüsnü Ağabey (Bayramoğlu); ikinci bölümünde de Ahmed Aytimur, Ali Demirel, Zekeriya Kitapçı, Galip Gigin, Üzeyir Şenler idi. Üstad Hazretleri akşam namazından sonra uzun, çok uzun ders yaptı. Çok şiddetli konuşuyordu. Divanında dizleri üzerinde duruyor, bazan fılayıp ayağa kalkıyor, divan yaylanıyordu. Çok haşmetli bir vaziyeti vardı. Üç husus üzerinde durduğu hatırımda:

"Birisi, 'Bu mahşerî kalabalığı buraya niye topladınız?' diye bize kızıyordu. Ve diyordu, 'Bizi de kendilerine benzetirler. Bizi de nümâyişçi, âlâyişçi zannederler. Hâlbuki bizim mesleğimiz ihlâstır. Hizmetimiz böyle şeylere müsaade etmez. Biz her halükârda ihlâsı muhafazayla mükellefiz' diyordu. Fakat vâkıa o ki, o kalabalığı biz kimseye haber vermemiştik. Ben sadece kardeşim Mustafa'ya söylemiştim. O da Üsküdar'a gelmişti.

"İkincisi, 'Bizim vazifemiz yalnız ve yalnız ihlâs dairesinde imana hizmet etmektir. Risale-i Nur ehl-i küfrün belini kırmıştır. Merak etmeyiniz. Hiçbir halt edemeyecekler. Ermeni-Taşnak komitesi, mason komitesi, komünist komitesi benimle uğraştı. Dünyanın en müthiş komitesi Nurculuktur. Fakat kat'iyyen menfî harekete iznim yok. Her birinizi o genç Said kabul ediyorum' diyordu.

"Üçüncüsü, Risale-i Nur'un müsbet iman hizmetiyle memlekette âsayişin temin edileceğini söylüyordu. 'Risale-i Nur'da ve Nur talebelerinde kuvvet var. Fakat kullanmaya izin yok. Kur'ân müsaade etmiyor. Yoksa 28 senelik düşmanlarımdan bir günde intikamımı alırım. Masumlara zarar gelir. Kat'iyyen menfî harekete izin yoktur' derken, iki dizinin üstünde kollarını bize doğru sallayarak odanın içinde âdeta yıldırımlar çakıyordu. Bizler hayretler içersinde kalmıştık. O gece böyle geçti.

"Gazeteci, Üstadın resmini nasıl çekti?"

"1960 yılının birinci günüydü. Gazeteciler Piyer Loti Otelinin lobisini doldurmuştu. Bizim kardeşlerimizden bir grupla beraber Avukat Bekir Berk ve Necdet Doğanata bulunuyorlardı. Bekir Ağabey bir ara Risale-i Nur hakkında seminervâri bir konuşma yaptı. Biraz da İhlâs Risalesi'nden okudu. Gazeteciler soruyorlardı: 'Niçin geldi İstanbul'a?' Gazetecilerin sorusu Üstad Hazretlerine bildirildi. Üstad Hazretleri, 'Ankara'da basılmakta olan bir kitabıma Emniyetin müdahalesi üzerine avukatıma vekâlet vermek için geldim' diyordu. Bizler nöbetleşe bazan Üstadın yan tarafındaki odada duruyorduk. Foto muhabirleri fotoğraf çekmek için akla gelmedik işler yapıyorlardı. Otelin arka kısmındaki odaların önü boydan boya balkondu. Balkondan bütün odaların görünmesi mümkündü. Zübeyir Ağabey gazetecilerin diğer odalardan girip de balkona geçmemesi için, Üstadın odasının önüne gelen balkona nöbetçi bıraktı. O esnada Üstad Hazretleri öğle namazı kılıyordu. Namazdan sonra da Eyüp Sultanı ziyaret plânlanmıştı. Ben balkonda dururken foto muhabirlerinden birisi, diğer odaların balkon kapısından balkona çıkmıştı. Bana doğru yaklaştı. Zübeyir Ağabey odadaydı. Cam açık. Ben Zübeyir Ağabeye baktım. Zübeyir Ağabey, 'Bırak kardeşim, Üstadı o haşmetli vaziyetle çeksin' dedi. Adam camın önüne gitti. Üstad tahiyyatta iken, birkaç flaş patlattı. Ne çare ki, Üstad çok rahatsız olmuştu, namazı bozdu. 'Ne oluyor?' dedi. Zübeyir Ağabey sese koştu. Üstad Hazretleri çok hiddetlenmişti. Namazı yeniden eda etti. İstanbul seyahatının geri kalanını iptal edip Ankara'ya dönmeye karar verdi. Ve hemen araba hazırlandı.

İstanbul Valisinin beyanatı

"Üstad ikindiye doğru, İstanbul'dan ayrılıyordu. Böyle bir firaka, bir gazeteci sebep olmuştu. Gelirken meydana gelen mahşerî kalabalık ve gazetecilerin tecavüzkâr vaziyetleri giderken daha da fazlasıyla oldu. Ama biz daha evvelden iyi bir plânlamayla kardeşleri birkaç kat halka yapmıştık. Üstad Hazretleri oradaydı. Ve şemsiyeyi yine ben tutuyordum. Bu teşkilâtı şeyi hazırlarken Üstad, Bekir Ağabeye, 'Sen bir kumandan gibi hareket ediyorsun' diye iltifat etmişti. Ve ertesi iki gün, İstanbul matbuatı Üstadın ayrılışını manşetlerde 120 punto harflerle vermişti. Gazetelerde çok serzenişli makaleler çıktı. İnönü İstanbul'daydı. O gün Bursa'ya bir miting için vapurla giderken, vapurda 'Hükûmet nereye gidiyor? Bediüzzaman'ı koluna takmış, nereye gidiyor?' diye konuşma yapmıştı. Bu konuşmanın matbuatta yer alması üzerine İstanbul Valisi Ethem Yetkiner, hükümetin direktifiyle radyoda okunan bir beyanat verdi. Beyanat hülâseten şöyleydi:

"Yaşlı bir din âlimi, mütevazi bir seyahat yapmaktadır. Memlekette seyahat hürriyeti vardır. Hiçbir vatandaşın seyahat hürriyeti kısıtlanamaz. Eğer gazeteler meseleyi bu kadar büyütmeseler, bu zâtın, memleketin herhangi bir yerinden bir yerine gidişi bir mesele olmazdı.' Biz de, birkaç gün sonra, gazetelerde de çıkan bu beyanatı, 'Valimizin pak haklı ve isabetli beyanatını takdim ediyoruz' diye bir lâhika mektubu yaparak Anadolu'daki kardeşlere göndermiştik.

"27 Mayıs İhtilâlinden sonra Vali tevkif edilip Yassıada'ya götürülünce, ondan bu beyanatının hesabını sormuşlardı. Ve Galip Gigin'le beni Emniyete çağırarak, bize de 'Valiye bu beyanatı siz mi verdiniz?' diye sormuşlardı.

 "Çendan milyonlar talebe var..."

"1960 senesinin başındaydık. Bir gün Üstad Hazretlerine tayinat olarak ayrılan Şualar kitabından yüz tane kadar iki çuval içinde Emirdağ'a gitmek üzere Konya otobüsüne binmiştim. Emirdağ'a gece saat 2:30 sıralarında varacak idi. Hakikaten 2:30 sıralarında vardık. Fakat ben düşünüyordum. 'Bu kadar ağır yükü gecenin bu saatinde nasıl yalnız başıma götüreceğim' diye. Fakat Hazret-i Üstadın mânevî telefonları sayesinde işler kolaylaşmıştı. Bir de baktım ki, otobüsün durduğu noktada ağabeylerden iki kişi bekliyor. Birisi Ceylân Ağabey, ama diğerini hatırlayamıyorum. Meğer Hazret-i Üstad, gece saat 2'de kalktığında, ağabeyleri çağırmış, 'Gelen var, gidin, karşılayın' demiş. O saatte Üstad Hazretleri kabul etti. Çok memnun ve müferrah idi. Bana, 'Muhammed kardeşim, sana 250-300 banknot maaş versem azdır. Fakat Risale-i Nur'daki ihlâs müsaade etmiyor. Sen Risale-i Nur'un malını yeme. Çendan milyonlar talebe var. Fakat işi gören 50-60 fedakârdır. Sana bin tane anan kadar şefkat ediyorum. Merak etme. Bütün akraban duamda dahildir' dedi. Ben kalbimden, 'Üstadım Bursa için ne düşünür? Bursa'yı hizmet dairesinde aldı mı, almadı mı?' diye çok merak ediyordum. Çünkü Emirdağ'dan her dönüşümde Bursa'ya mutlaka uğrardım. Böyle düşündüğüm sırada, Üstad Hazretleri 'Bursa ve havalisini Barla ve Isparta gibi kabul ediyorum' diye kalbimdeki merakıma cevap veriyordu.(C: 4, s: 372-377)

Lâhika mektupları

M. Emin Birinci anlatıyor; "Hazret-i Üstad, zaman ahval-i umumiyeye dair bazı lâhika mektupları yazar ve neşrettirirdi. Bilhassa Ankara'daki erkân-ı hükûmeti, bazı desiselere mukabil ikaz ve irşad ederdi. Hükümet, Demokrat iktidarın elinde bulunmasına rağmen icra organı hükmünde bulunan bir kısım memurların keyfi hareketi de eksik olmuyordu. Nitekim Hazret-i Üstad Ankara'ya gelişleri hâdiseli geçmişti. Hazret-i Üstadın Ankara'ya gelişleri mânalıydı. Devleti yıkmak isteyen, hürriyet rejimini değiştirmek emelinde olan gizli dinsizlerin emellerini keşfetmişti. Bu endişesini dine müsamahakâr olan Demokrat Hükûmete duyurmak, anlatmak istiyordu.

"Bütün hayatı boyunca milletin iman selameti için çalışan Hazret-i Üstadı maalesef onlar da anlayamamışlardı. Ahval-i siyasiyenin karışık olduğu o zamanda ise Üstad, son vasiyeti manâsında talebelerine bazı telkinlerde bulunmuştu.

"Bu telkinlerinde Üstad Bediüzzaman Said Nursî, -bütün derslerinde olduğu gibi- daima müsbet hareket etmeyi nazara vermiş, menfi hareketlerden talebelerini men etmiştir. Bunun içindir ki Nur Talebeleri her devirde mânevî biz zabıta vazifesini görmüş, memleketin ilerlemesine, maddî-mânevî kalkınmasına yardımcı olmuşlardır.

 "Üstad İstanbul'a geliyor"

"Üstad Hazretleri Ankara'da bulundukları sırada en sona neşrolan Risele-i Nur Külliyatından Sikke-i Tasdik-i Gaybî eseri hakkında takibat açılmıştı. Üstad vekâletnâmesini Avukat Bekir Berk'e göndermiş, icap ediyorsa İstanbul'a gelebileceğini de ima etmişlerdi. Bunun üzerine Avukat Bekir Berk bir telgraf çekerek Üstad'ı İstanbul'a davet etti. Daveti kabul edip Ankara'dan hareketlerini bildirmeleri üzerine Piyerloti Otelinde yer ayırttık ve bir araba ile şehir dışında Üstadı karşılamaya gittik. Bir müddet bekledikten sonra Üstadın arabası hızla yanımızdan geçerken bizi görüp durdular. Üstad, 'Niçin karşılamaya geldiniz' diye biraz hiddet etti. Sonra hep beraber Üsküdar vapur iskelesine kadar geldik. İkindi namazını kılmak için camiye girdik. Üstad Hazretleri seccadesini sererek namaza durdu, biz de arka tarafta kıldık ve sonra arabalı vapurla İstanbul yakasına geçtik. Kalabalık bir topluluk ve gazeteciler Üstadın arabasını sarmışlardı. Bir fırsat bulup Piyerloti Otelinin önüne geldiğimizde Otelin etrafı hıncahınç dolmuştu. Gazeteciler mutlaka fotoğraf çekmek istiyorlardı. Üstad ise çektirmek istemiyordu. Bunun üzerine Zübeyir Ağabey bir şemsiye ile üstünü örttü biz de etrafını alarak Üstadı otele çıkardık.

"Üstad Hazretlerinde yorgunluk âlâmetleri yoktu, bir zindelik, bir cevvaliyet ve faaliyet halinde idi. Adeta 'Eski Said' tabir ettiği gençlik devirlerindeki sıra dağlara baş eğmeyen şehametli tavrını yaşıyordu. Ve o tavırla bize sanki diyordu ki:

"Ölüm mukadderdir. Hizmet-i imaniye için feda olan bu baş zındıkaya eğilmediği gibi, sizin başınızda eğilmesin. Kur'ân'ın hakikatlerini âleme duyururken, her türlü mehalike göğüs gerip benim hayatımı hüsn-ü misal alınız ve hizmetinize devam ediniz.'

 "Asayişin mânevî muhafızlarıyız"

"Ve biraz sonra içeri girdiğimizde lisan-ı halle vermek istedikleri ibret dersini lisan-ı kâl ile sifahen anlatmaya başladılar;

"Ehl-i dalâlet bir Said'den korkuyordu, şimdi Saidler, genç Saidler binler oldu, artık ehl-i dalâlet titremelidir. Dünyada birçok komiteler ver. Ermeni komitesi, Rum komitesi, Taşnak komitesi. Hiçbirisi Risale-i Nur kadar kuvvetli değil. Fakat bizim vazifemiz menfi hareket etmek değil. Biz müsbet hareketi şiar edinmişiz. Anarşiye karşı, bozgunculuğa karşı cihadımız var. Asayişin mânevî muhafızlarıyız.' Ve sözlerine yaydan fırlayan ok gibi ayağa kalkarak devam etti:

"Ben M. Kemal'e dedim, namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduttur, diye...' ve ilâve etti:

"Divan-ı Harpte mahkeme reisi beni çağırarak pencereden, asılan adamları gösterdi.

"Sen de Şeriat istemişsin!'

"O vakit dedim:

"Şeriatın bir meselesi için bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım...'

"Üstad bunları söylerken, sanki o anı yaşıyorcasına anlatıyordu. Heyecanlıydı. Doksan seneden beri takip ettiği kudsî davasının geçirdiği tarihî sahnelerden bölümler anlatıyordu. Ve neticede demek istiyordu ki, bunca tehlikeler, bunca zorluklar ve meşakkatlerle göğüs gererek bu davayı, bu iman hareketini, bu Risale-i Nur hizmetini buraya kadar getirdim. Hiç kimseden korkmadan, kimseden yılmadan ve asla taviz vermeden Allah rızası için çalıştım. Bugün Risale-i Nur'un kıymetini müdrik gençler Saidler benim meslek ve meşrebimi takip edip Risale-i Nur'a sahip çıkacak ve benden sonra bu hizmet-i imaniyeyi benim muhlis kardeşlerim yapacaklar.

"Üstadın İstanbul'a gelişini büyük puntolarla ilân eden gazeteciler de siyasî bir maksad aramakta ve hâdiseleri ters yönde değerlendirmekte idiler. Gazetelerin bu yargılarına mukabil İstanbul Valisi bir açıklama yaparak, ortada hiçbir hâdisenin olmadığını, bir Türk vatandaşı olarak seyahat hürriyetine sahip, ihtiyar bir zatın seyahat etmesi onun en tabiî hakkı olduğunu, binaenaleyh gazetelerin boş yere havayı bulandırmak istediklerini beyan etti.

"Gazeteciler ise, âdeta Piyerloti Otelinde karargâh kurmuş Üstad'ın fotoğrafını çekmek istiyorlardı. Bu arada Avukat Bekir Berk bir basın toplantısı yaparak Bediüzzaman Said Nursî'nin İstanbul'a geliş sebebini izah ederek, gazetecilerin sorularına cevap verdi.

"İstanbul'a gelişinin ikinci günü Üstad odasında öğle namazını kılarken arka balkondan giren bir gazeteci Üstadın fotoğrafını çekmek üzere pencerenin önüne geldi. Biz mani olmak istedik, fakat rahmetli Zübeyir Ağabey, 'ilişmeyin' deyince gazeteci fotoğrafı çekti. Bunun üzerine Üstad hiddet etti ve derhal İstanbul'dan ayrılacağını söyledi. Hemen harekete geçtik. Avukat Bekir Berk'in tedbirli organizesiyle Üstadın etrafını aldık. O zaman bu tedbiri gören Bekir Berk'e Hazreti Üstad 'Sen benim Abdurrahman'ım gibisin' diye iltifat etmişti. Bu şekilde Üstadı merdivenlerden indirdik ve arabasına binerek İstanbul'dan ayrıldı.

 "Korkmayın, muvaffak olacaksınız"

"Üstad İstanbul'dan ayrılmasından bir müddet sonra İzmir savcılığı tarafından Gençlik Rehberi ve Hanımlar Rehberi isimli kitapları neşredip dağıtmaktan maznun olarak dâvâ açıldı. Maznunlar arasında ben de vardım. Mahkemeden çıkınca Üstad Hazretlerini ziyaret etmek için bir minibüsle Isparta'ya müteveccihen yola çıktık. Minibüste şimdi hatırlayabildiğim kadarıyla Avukat Bekir Berk, Ahmed Aytimur, Said Özdemir, Mustafa Birlik ve Doktor Esat Keşşafoğlu vardı. Gece sahur vakti Isparta'ya indik ve bir otele giderek yatsı namazlarımızı kıldıktan sonra ziyaretçilerden bir kısmı, 'Üstada haber gönderelim belki kabul eder' dediler ve öyle yaptık. Hazret-i Üstad hilaf-ı âdet olarak hemen gelmemizi emrettiler, gittik.

"O gece mübarek Ramazan'ın ilk sahuruydu. Sahuru Hazret-i Üstadın medrese-i mübarekelerinde yaptık. Üstad, her zaman olduğu gibi Risale-i Nur'un ehl-i dalalete galip geldiğini, hizmet-i imaniyenin her tarafta yapılmakta olduğunu beyan buyurdular.

"Yanımızda yeni teksir edilmiş eskimez yazı Lem'alar'ın ikinci cildini getirmiştik. Hazret-i Üstad eline aldı, baktı baktı, gözleri buğulu idi. Bizi işaret ederek:

"Bunlar, dedi, İstanbul'da ve Ankara'da Risale-i Nur'u neşrederek yirmi şeyhü'l-İslâm kadar hizmet ettiler.' Ve ilâve ederek:

"Hem, korkmayın muvaffak olacaksınız. Bu avukatınız da size yardım etsin' buyurdular.

"Aziz Üstadın dar-ı bekaya intikalinden yirmi üç gün evvel kendisinden duyduğumuz son sözler idi bunlar. Ve hâlâ kulaklarımızda çınlamaktadır.(C:4, s:410-414)

 

"Üstadı müteakip ziyaretim"

Hakkı Yavuztürk anlatıyor; "Müteakip senelerde sayısını hatırlayamayacağım kadar Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret ettiğimi söylemiştim. Bunlardan bazılarını tafsilatıyla hatırlayamıyorum. Yalnız, Emirdağ'da rahmetli Zübeyir Ağabeyle Üstadın arkasında cemaat olarak namaz kıldığımızı; yine ziyaretimde, yoğurtla karıştırarak yapılar yumurtalı-yoğurt yemeğini bana ikramlarını, (o yemekteki lezzeti hâlâ unutamam) askere giderken 'Allah'a ısmarladık' demek için uğradığımda, o tarihlerde İşaratü'l-İcaz adlı eserin Isparta'da, rahmetli Hüsrev Ağabeyin kalemiyle yazılmış mumlu kâğıtlarla teksir baskısı yapılmakta olduğu cihetle, 'Kardeşim, namaz tesbihatında hatırladım, derhal İstanbul'a dön! Teksir için lüzumlu kâğıtları İstanbul'dan, Ahmed Isparta'ya göndersin' dediklerini, benim de, dönüp bu haberi intikal ettirdiğimi; yine bir başka ziyaretimde, Rahmetli Zübeyir Ağabeyi göstererek 'Zübeyir'e bin lira maaş verseler, Risale-i Nur'a hizmetini bırakıp memuriyete girmez...' meâlindeki hitaplarını ve yine o yıllarda bir kısım kardeş ve ağabeylerimizle birlikte otuz kuruş yevmiye üzerinden hesaplanarak, 'bez kese' içinde 'tayın bedeli' olarak tuğralı tek liralardan meydana gelen (sonradan bu liralar tedavülden kaldırılmıştır) paraları, kese içimde alışımı da o yılların en büyük ve en tatlı hatıraları olarak unutamadığımı zikredebilirim.

"Üstadın İstanbul'a en son gelişi"

"Son yıllar çok çalkantılı geçiyordu. O zamanlar, Üstad Hazretlerini gazetelerden ve diğer vasıtalardan âdeta gün-begün takip ediyorduk. Nihayet 1959 Aralık'ın son günleriydi ki Bediüzzaman Hazretlerinin İstanbul'a gelecekleri hususunda telgraf geldiğini ve daha sonra da Çemberlitaş-Piyerloti Oteline indiklerini öğrenmiştik. Başta kahraman Zübeyir Ağabey olmak üzere birçok Nur talebeleri oteldeydiler. Bir kısmı da daha sonra geldiler. Üstad Hazretleri çok yorgun olmasına, oteldeki odalarında istirahat halinde olmalarına rağmen, ilk gün akşam vakti odalarında bizlere topluca ders mahiyetinde eski Divan-ı Harp Mahkemesinde yaptıkları mahkeme müdafaasından bahisle, Divan-ı Harp Mahkemesinde beraat ettikten sonra Beyazıt'tan tâ Sultanahmet, Divanyoluna kadar 'Yaşasın zalimler için cehennem' diyerek kendilerini takip eden kalabalıkla topluca geldiklerini, Risale-i Nur'da geçen bazı mevzuları da ayrıca ders olarak anlattıklarını, ayrıca; kendilerini birçok vilâyetten şimdi dâvet ettiklerini, ancak Ankara, Konya ve İstanbul gibi birkaçına gidebildiklerini, ayrıca menfi milliyetçiliğin zararlarından bahsettiklerini hâlâ unutamam.

"Ertesi günü 1960 yılının yanlış hatırlamıyorsam ilk günüydü, sabahleyin erkenden yine gelmiştim. Otelde birçok Nur talebesi kardeş ve ağabeylerimiz vardı. Ayrıca, Emniyetten memurlar, bir kısım gazeteci muhabir ve bilhassa foto muhabirleri de vardı. Hususen bir ara İstanbul Yenikapı Ortaokulundan tanıdığım Rüçhan adındaki foto muhabirini, Üstad Hazretlerinin otelin üçüncü katındaki odaları karşısında, bitişik komşu evin dam kiremitleri üzerinde fotoğraf makinesiyle birlikte görmüştüm. Nasıl o dama çıkmıştı bilemem. Gerçi hemen mâni olmuştuk, ancak ertesi günü gazetelerde Üstad Hazretlerinin namaz kılarken çekilmiş fotoğraflarını görünce, bizler görmeden, belki rahmetli Zübeyir Ağabeyin müsaadesiyle o veya arkadaşları tarafından çekilmiş olduğunu tahmin etmekteyim.

"Üstad Hazretlerinin bir müddet İstanbul'da kalacağını tahmin ettiğimiz için, nasıl olsa sonradan söyleriz, gelir ziyaret ederler düşüncesiyle en yakınlarımıza dahi söylememiştik. Hâlbuki aniden rahmetli Zübeyir Ağabey; 'Üstadımız İstanbul'dan gidiyor' demişti. Hepimiz çok üzülmüştük. Amma çaresizdik. Üstadın çok kısa bir süre kalmaları, hepimizi de âdeta şaşkına çevirmişti. Zira, ben dahil oradaki bazılarımızın dünya gözüyle bir daha göremeyeceğimiz gidişleriydi bu.

 "Üstad İstanbul'dan ayrılıyor"

"Evet, hazırlıklar yapılmıştı. Artık İstanbul'dan gidiyorlardı. Topluca odalarındaydık. Av. Bekir Ağabey hepimizi ayrı ayrı Üstad Hazretlerinin cenahlarına göre bizleri düzenli şekilde vazifelendirmişti. 'Sen sağında, sen solunda, bu ön, o arka taraflarında vesair gibi' dizilmiştik. O sıra Üstad baktım, takdirle Bekir Ağabeyi izliyordu. 'Maşaallah kardeşim sen tam Abdurrahman'ım gibisin...' (rahmetli biraderzadesini kastederek) şeklinde, takdirli tabirler kullanıyorlardı. Düzenli bir halde otel odasından çıkmıştık. Yukarıda da belirttiğim gibi, otel; gazeteciler, emniyet mensupları ve diğer meraklılar tarafından hıncahınç bir şekilde doldurulmuştu... Hele otelin önü.. Üstad Hazretlerini kapı önündeki Hüsnü kardeşin kullandığı otomobile âdeta bindirmemize imkân yok gibiydi. Üstadı, başta rahmetli Zübeyir Ağabey, Bekir Bey, Fırıncı, Birinci, Zübeyir, Abdünnur, Abdülkafi... gibi şimdi hatırlayabildiğim birçok kardeşler ve ağabeylerle bir çember içine alarak zorla otomobile bindirebilmiş ve Kabataş araba vapuruna kadar takip ve teşci etmiştik.

"Nereden bilebilirdik ki; 'bu helâket ve felâket asrının güneşi...' İstanbul ufuklarından ufule gidiyordu. Âdeta güneş doğuda batmak üzere batıdan gidiyordu. Onu, ta Kabataş vapur iskelesine kadar uğurlamıştık. Evet, ne bilirdik ki o tarihten sonra geçecek her gün bir saniye gibi tez geçecek ve bir daha görmeden üç dört ay gibi kısa bir süre sonra; doğuda, nebiler, evliyalar yurdu Urfa'da ebede uful edecek. Nur içinde yatsın."(C: 4, s: 410-414)

Küfrün beli kırılmıştır"

Abdunnur Sezgin anlatıyor; "Daha sonra arkadaşlarla birlikte Üstad'ımızın kaldığı odaya çıktık. Burası bir hol ve iki odadan ibaret bir yer idi. Bir odasında Üstad, di-ğerinde onunla birlikte gelen Zübeyir ve Hüsnü Ağabeyler kalıyordu. Önce Üstad'ı ziyaret ettikten sonra diğer odaya geçtik. Bir müddet orada durduk. O sırada bir gazete muhabirinin, iki odayı birleştiren balkona yan taraftan atladığını gördük. Üstad'ın resmini çekmek isti-yordu. Hepimizin gözü ona çevrilmişti. O da eliyle, "N'olur bir resim çekebilir miyim!" diye işaret ediyordu. Zübeyir Ağabey, "Bırakın bir tane çeksin" deyince, "Hadi bir tane çek" diyerek izin verdiler. O da Üstad'ın penceresine geçerek iki adet fotoğraf çekmiş. Bunlar gazetelerde neşredildi. Bir tanesi Üstad tesbihatta otururken, ikincisi ise "Çekil!" diye eliyle işaret ederken çekilmiş fotoğraftı.

 

Üstad'ımız bu gelişinde cesaret verici sözler söylemişti: "Kardeşlerim, korkmayın, küfrün beli kırılmıştır, bundan sonra size hiçbir şey yapamazlar. Bunlar 31 Mart Hadisesi'nde bana bir şey yapamadılar, bundan sonra mı yapabilecekler!"

Üstad İstanbul'da birkaç gün kalıp, Eyüp Sultan Hazretlerini de ziyaret etmek istiyordu. Fakat gazetecilerin rahat vermeyeceğini düşünerek Ankara'ya gitmeye karar verdi.

"Hepinize hakkımı helâl ediyorum"

Hemen "Isparta 2001" plakalı arabasını hazırladık. Camlarını kağıtla kapattık. Ve araba otelin kapısına geldi. Biz Üstad'ın eşyalarını arabaya taşımaya başladık. Bu faaliyetlerini gören gazeteciler, Üstad'ın nereye gideceğini soruyorlardı. Biz ise hiçbir şey söylemiyor-duk. Nihayet Üstad'ın aşağıya indirilmesine sıra gelmişti. Üstad önce hole çıktı, biz de etrafını çevirdik. Siyah şemsiyesini önce ben elime aldım. Kapıyı açarken ben de şemsiyeyi açtım. Karşımızda foto muhabiri ordusu vardı. Biz merdivenlere doğru yürürken onlar da koridorda geri geri çekiliyorlardı. Ben şemsiyenin sapını Üstad'a yakın tutuyordum. Bu sırada Üstad'ımız şemsiyenin altından gazetecilere şunları söyledi: "Kardeşlerim, sizler vazifenizi yapıyorsunuz, hepinize hakkımı helâl ediyorum." Bir arkadaş bu sözleri daha sesli bir şekilde gazetecilere tekrar ediyordu.

Üstad'ımızı yavaş yavaş merdivenlerden indirerek arabasına bindirdik. Arka koltuğa oturdu. Ön koltukta ise direksiyonda Hüsnü Ağa-bey, onun yanında Zübeyir Ağabey ve Bekir Bey oturmuşlardı. Otomobil hareket etti, biz ve gazeteciler de arkasından takip etmeye başladık. O zaman Boğaz Köprüsü yoktu. Vasıtalar araba vapuruyla karşıya geçiyorlardı. Kabataş Araba Vapuru İskelesi'ne geldik. Yarım saat kadar sıra beklemek icap etti. Biz Üstad'ımızın arabasının etrafını çevirerek, gazetecilerin rahatsız etmemeleri için koruma vazifesi yaptık.

Gazeteciler resim almak istiyor, biz ise bırakmıyorduk. Bu yüzden de onlarla münakaşalarımız olmuştu. Gerek bu yarım saatlik bekleme esnasında ve gerekse vapurla karşıya geçinceye kadar ben araba-nın penceresinden devamlı Üstad'a bakıyordum. Bir dakikayı bile boş geçirmek istemiyordum. O ise yorganını gözlerinin altına kadar ört-müş olduğu hâlde arka koltukta oturuyor, hiç dışarıya bakmıyordu. Dışarısıyla hiç alâkadar olmuyordu. Zannederim bir şeyler okumakla meşguldü. Ben bu dakikaları azamî bir şekilde değerlendirmeye çalı-şırken zaman da çabucak geçivermiş ve vapurumuz Üsküdar'a gelmişti. Artık vedalaşmamız icap ediyordu. Burada Üstad'ımızla ebedî bir dostluğun arzusu ve hasreti ile çârnaçâr (çaresiz bir şekilde) vedalaşarak ayrıldık. Cenâb-ı Hak bizi ona en yakın dost ve en sâdık ta-lebelerinden eylesin! Âmin… Ertesi günkü bütün gazetelerde resimleri çıkmıştı. Yine her zaman olduğu gibi bütün gazeteler sayfalarını yalan haberlerle doldurmuşlardı...(C.5, s:33-35) 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın

Münafikün, 10

GÜNÜN HADİSİ

Hastayı ziyaret edin, açı doyurun, esiri kurtarın.

Riyazü's-Salihin

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI