Cevaplar.Org

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-14

Gençlik Rehberi mahkemesi Muhittin Yürüten anlatıyor: "Biz erkenden gidip mahkeme salonundaki yerimize oturmuştuk. Ortalık çok kalabalıktı. Üstad, ayağında yün çorapla eski bir lâstik ayakkabı, başında sarık ve sırtında cübbe ile geldi. Bu sırada içeride kalabalık bir grup halinde bulunan stajer hakimler ve avukatlar birbirlerine Üstadın geldiğini işaret ediyorlardı.


Necmeddin Şahiner

2016-06-07 14:27:00

ÜSTAD'IN İSTANBUL'DA KALDIĞI DEVRE-1952-53

Gençlik Rehberi mahkemesi

Muhittin Yürüten anlatıyor: "Biz erkenden gidip mahkeme salonundaki yerimize oturmuştuk. Ortalık çok kalabalıktı. Üstad, ayağında yün çorapla eski bir lâstik ayakkabı, başında sarık ve sırtında cübbe ile geldi. Bu sırada içeride kalabalık bir grup halinde bulunan stajer hakimler ve avukatlar birbirlerine Üstadın geldiğini işaret ediyorlardı.

"Üstad geçip yerine oturdu. Fakat içerisinin kalabalık oluşu sebebiyle hakimlerin rahat vazife görmesi pek mümkün değildi. Kalabalık, hakim kürsüsünün arkasına kadar her tarafı işgal etmişti. Polisler bu duruma mâni olamamışlardı.

"Hakim bu duruma çok kızmış ve 'Çekilin arkamdan, mahkemeye başlayacağım' diye bağırmaya başlamıştı.

"İçeride bulunan o kadar polisten yardım istedi. Polisler sanki Türkçe bilmiyorlar, aval aval hakimin yüzüne bakıyorlardı. Sinirlenen hakim, 'Yahu size diyorum. Siz Türkçe bilmiyor musunuz? Şu kalabalığı dağıtın, izdihamı önleyin' diyerek polislere bağırıyordu. Polislerde aynı sükût ve çaresizlik devam ediyordu. Hakim başını iki eli arasına alarak düşünmeye başladı. Sonunda Üstada hitaben şöyle dedi: 'Hocaefendi, lütfen talebelerinize söyleyin de çekilsinler. Mahkemeye başlayacağız.'

"Üstad ayağa kalktı ve 'Beni sevenler kapıya kadar çekilsinler dedi. Kalabalık kapıya kadar çekildi.

"Hakim Üstada, 'Sarığınızı çıkarınız' dedi. Üstad, 'Bu boynumu kesersiniz, fakat bu sarığı çıkaramazsınız' mânâsında eliyle boğazını işaret etti.

"Bu arada mübaşir, Üstadın, hakimin sözünü duymadığını zannederek yüksek sesle, 'Hocaefendi, Hocaefendi! Hakim, sarığınızı çıkarın diyor' dedi. Mahkeme başkanı mübaşire müdahale ederek, 'Tamam, biz anlaştık. Sen aradan çekil' dedi.(C: 3, s: 207-208)

 "Bize âlim demezler"

 Refet Barutçu anlatıyor; "1952'de Gençlik Rehberi mahkemesi için Üstad Bediüzzaman İstanbul'a gelmiş, Sirkeci'de Akşehir Palas'ta kalıyordu. Bir çok tanınmış şahsiyetler Üstadın ziyaretine geliyordu. Bu ziyaretlerden birisine şahit olan Refet Bey bu hatırasını da şöyle anlattı:

"Üstad otelin odasına, gelen ziyaretçilerle görüşüp konuşmak için döşeli bir vaziyet verdirmişti. Bir gün Urfa'lı hem vaiz, hem de avukat olan meşhur Mahmud Kâmil Bey ziyaretine gelmişti. Bu zat Beyazıd camiinde haftada bir gün bir saat ders veriyordu. Cami tıklım tıklım doluyordu.

Mahmud Kâmil Bey, Üstadın karşısına oturmuştu. Görünüşü çok heybetli, uzun boylu ve müşekkel bir zattı. Sohbet esnasında bir ara Mahmud Kâmil: 'Efendim, ben sizin Van'da bulunduğunuz sırada Urfa'da talebeydim, sizden ilm-i beyan hususunda ders almak istiyordum' dedi. Üstad ona iltifat ederek, 'Ben bu kardeşime ders verecek iktidarda değilim,' deyince o heybetli vücuduyla bir anda yere atlayan Mahmud Bey, Üstadın ayaklarına kapandı. Sonra Üstad: 'Risale-i Nur hepimize ders veriyor, Onun dersini beraber dinleyelim' diyerek orada bulunan bir üniversite talebesine Sözler Mecmuasındaki Hüve Nüktesini okuttu. Bazı yerlerini de kendisi izah etti. Dersten sonra hayretini etrafındakilerden gizleyemeyen Mahmud Bey; 'Bize âlim demezler; işte âlim bu eserin sahibine derler' dedi."(C:1, s: 389-390)

Mustafa Sabri Efendi'ye selam

Mustafa Akdedeoğlu anlatıyor; "1952'de Kahire'de okuyordum. 1953'te Türkiye'ye geldim. O günlerde İstanbul'a gezmeye gittik. Mısır'da beraber okuduğumuz Ali Özek Bey ile Fatih Camiinde karşılaştık. Bana hitaben, "Mustafa birisini bekliyorum, şimdi gelip bizi Said Nursi Hazretlerine götürecek" dedi.

Bekledik. Ne görelim, Konya'da beraber dersler yaptığımız Abdülmuhsin Elkonevi kardeşimiz. Birlikte Çarşamba semtinde iki katlı bir eve gittik. Üstad bizi kabul etti. Kendilerini karyolada bağdaş kurmuş vaziyette gördük. Ellerini öptük. Mısır'dan geldiğimi söyledim. Bize hitaben:"Sizin gelmeniz çok iyi bir tevafuk oldu. Safa geldiniz. Mısır'dan Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi bana bir kitabını göndermiş ve Risale-i Nur Külliyatı içinde neşrini istiyor. Fakat Risale-i Nur külliyatı içinde neşrine müsaade yok. Çünkü kitabınnın içinde çok ihtilaflı meseleler var. Risale-i Nur Külliyatının meşrebi ittifaktır. İhtilaf meşrebi değildir ve yeri yoktur. Benim çok selâmımı götürün. Yine de kitabının başım üstünde yeri vardır. Bunları aynen söyleyin."

Neticede Kahire'ye gittik. Mustafa Sabri Efendi hasta idi. Bu bakımdan yanına Ali Özek kardeşimi kabul ettiler. Üstadın selâmını ve söylediklerini nakletmiş. Mustafa Sabri merhum, "Peki, madem öyle, mesele yoktur" deyip Üstadın selâmını almış."(C:3, s:118-119)

"Albayın Üstada hayranlığı"

Mustafa Ramazanoğlu anlatıyor; "Yine sene 1952. Üstad Fatih'te Reşadiye Otelinde kalıyordu. Günlerden Cuma idi. Üstadı ziyarete gittim. Cuma namazı da yakındı. Otele vardığım zaman baktım ki, salonda, Üstad beni görünce eliyle yanağımı okşayarak, 'Hoş geldin oğlum' dedi. Arkasındaki talebelerine dönerek, 'Siz benimle gelmeyin, hükûmetin nazar-ı dikkatini çekmeyelim' dedi. Ve merdivenlerden indi. Arkasındaki cemaatin içinde bir de albay vardı. Resmî elbisesi ile gelen bu albay, 'Çocuklarımın maişeti olmasaydı, ben şimdi istifa eder, bu zat-ı muhtereme hizmet ederdim' dedi.

 "Üstad bir delikanlı zindeliğindeydi"

"Üstad otelin kapısından çıktı. Ben hemen dışarıya kendimi attım. Üstadı yolda giderken görmek istiyordum. Çünkü her ziyaretimde yatağında oturuyor bir vaziyette gördüğüm için, Üstadı zor yürüyecek bir durumda tahayyül ederdim. Otelden çıktığım zaman Üstadın, otelin bulunduğu kaldırımdan karşı kaldırıma 20 yaşındaki bir delikanlının çevikliğinde geçtiğini gördüm. Akasya ağacının engin dallarındaki yaprakları eliyle okşayarak çevik adımlarla Fatih Camiine doğru ilerledi. Üstadın bu dinç durumu beni çok mesruru etmişti.

"Üstad Fatih Camiinde"

"Fatih Camiine Cuma namazını kılmak üzere girdik. Ben artık Üstadın peşini hiç bırakmıyordum. Cuma namazından sonra beraber camiden çıktık. Camiden çıkan cemaat bir anda Üstadın etrafını sardılar. Birbirlerine, 'Bediüzzaman' diye yüksek sesle ve büyük neşe içinde haber veriyorlardı.

"Üstad, 'Taksi!' diye seslendi"

"Cemaat Üstadın elini öpmek için itişmeye başladı. Orada büyük bir izdiham oldu. Camii otele çok yakındı. Üstad camiye yaya olarak gelmişti. Üstad bu tezahürattan kurtulmak için orada bulunan bir taksiye 'Taksi!' diye seslendi ve taksiye hemen atlayıverdi. 'Beni otele götür' dedi. Bunu yapmasaydı camiden çıkan Müslümanlar Üstadın otele gitmesini en az iki saat tehir ettirebilirlerdi. Üstadın bu müdakkik hali beni hayran bıraktı.

"Üstadın Maraş'a olan alakası"

"Üstadın K. Maraş'a olan sevgisini de aksettiren bir mektuplaşma ile hatırama son vereyim.

"Kayalar Ağabey üstada bir mektup yazarak Diyarbakır'a davet etmişti. Kayalar Ağabeyin bu mektubu lâhika yapılmış, dağılmıştı. Bir tanesi de bana gelmişti. Ben bu davet mektubunu okuyunca hemen Üstada bir mektup yazarak K. Maraş'a davet ettim.

Üstad mektubuma şu cevabı verdi.

"Ben Urfa'yı, Diyarbakır'ı ve Maraş'ı aynı gözde görüyorum ve duama ismen dâhil etmişim. Diyarbakır'a gidersem Maraş'a da gelirim' demişlerdi. Diyarbakır'a da, K. Maraş'a da teşrifleri mümkün olmadı.

"Hafız Ali Efendinin ilmi ve fazileti"

"Merhum Zübeyir Ağabeyin getirdiği Risaleleri aldım, çok itimad ettiğim ve güvendiğim K. Maraş Müftüsü Hafız Ali Efendiye götürdüm. 'Şu eserleri okuyun da, okumaya değerse biz de okuyalım' dedim.

"Evvelâ muhterem Müftümüzün ilim ve fazilet derecesini kısa olarak arz edeyim. Müftü Hafız Ali Efendi uzun müddet K. Maraş müftülüğü makamını muhafaza ve ihya etmiştir. Kitap, okuma âşıkı olan bu zat, doktorun, 'Kitabı çok okuma, gözlerin görmez olacak' diye tavsiyede bulunmasına rağmen okumayı bir türlü bırakamamış, binnetice maddî gözleri görmez olmuştur. Bu defa da gözü gören dostlarına, meselâ Mahmut Kanadıkırık'a, bana, Şakir Efendi Hocaya okutarak dinlemek suretiyle talebe-i ulûm sıfatını asla kaybetmemiştir.

"Hacca giden bir K. Maraşlıya Medine-i Münevvere'den kitap sipariş etmiş. Hacı, istenilen kitabı ararken kitapçı, 'Bu kitabı Türkiye'de yalnız K. Maraş Müftüsü Hafız Ali Efendi anlar, sen bu kitabı kime alıyorsun?' demesi üzerine, Hacı Efendi, 'Ben de o zata alıyorum, onun siparişidir' demiştir.

"1961 yılında Diyanet Reisi olan eski İstanbul Müftüsü müfessir ve fakih Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri, fetva için gelen bir K. Maraşlıya, 'K. Maraş'ta Hafız Ali Hoca Efendi varken, K. Maraşlıya bizim fetva vermemiz icab etmez' demiştir.

"Özetleyecek olursak, bu zat, yalnız K. Maraşlının değil, bütün âlem-i İslâmın ilmî cihette nazarını çekmiştir. Müftü Efendinin vefatından sonra, bu zata ait olan kitaplar Hafız Ali Kütüphanesi ismiyle müsemma bir kütüphane açılarak bu kütüphaneye koyuldu, kocaman kütüphaneyi dolduran kitaplar böylece K. Maraş'ta kültür hizmetine girdi.

"İki yüz senedir dünyaya böyle bir eser gelmedi"

"Sadede gelelim. Merhum Zübeyir Ağabey, 1950 yılında telefondaki ricam üzerine eskimez yazılı Mektubat, Zülfikar, Sözler, Siracünnur ve Tılsımlar mecmualarını getirmişti. Müftü Hafız Ali Efendinin bize, 'Her kitap okunmaz, aldığınız kitabı bana bir gösterin de öyle okuyun' diye olan tavsiyesine uyarak, yukarıda isimleri yazılı Said Nursî Hazretlerine ait olan kitapların hepsini Müftü Efendiye götürdüm.

"Hoca Efendi, şu kitapları okumak istiyorum. Bir tetkik buyurun da okumaya değerse okuyayım.'

"Bırak da git.'

"Aradan iki ay geçmişti. Birgün Müftü Efendiye giderek, bıraktığım kitapların mahiyetini sordum.

"Hoca Efendi, kitapları okudunuz mu?'

"Okudum.'

"Nasıl buldunuz?'

"Oğlum, iki yüz senedir dünyaya böyle bir eser gelmedi, bundan sonra da geleceği meçhul.'

"Öyleyse verin de ben de okuyayım.'

"Yok, ben kitap vermem, sen kendine yenisini al.'

"Müftü Efendinin takdirini toplayan bu eserleri o tarihten beri, yani 1950 yılından beri okumaktayım.

"Ayağı öpülecek zatlar"

"Sene 1952. Üstad Said Nursî İstanbul'daydı. Ben de Üstadı ziyaret için bir İstanbul yolculuğuna hazırlandım. Zaman buldukça Risale-i Nur'ları okuyor ve Üstadı da ziyaret ediyordum, ama mübtedi olduğumdan ve echeliyetimden, Üstadın değerini tam olarak bilemiyordum. Nur talebelerinin üstada yazdıkları lâhika mektupları bana geliyordu. Mektubun sonunda, 'Mektubuma son verirken el ve ayaklarından öperim' hitabesini bir türlü hazmedemiyordum. Ve içimden, 'Ayak da öpülür mü yahu? Bu kadarı ifrattır' diyerek kendi kendime kızıyordum. Bu halimi de kimseye izhar etmiyordum.

"Üstadı ziyarete gideceğimi Hafız Ali efendiye söyledim. 'Bir diyeceğiniz var mı?' diye sordum.

"Müftü Efendi, 'Cenab-ı Said'e benden çok selâm söyle, el ve ayaklarından öperim' dedi. Hayretler içinde kaldım ve hatamı anladım. 'Demek ayağı öpülecek zatlar da olurmuş' dedim.

"Müftü Efendi, Üstada karşı bu beyanı ile benim kalbimdeki istifhamı çözmüştü. Aynı zamanda kerametini de izhar etmiş ve Üstadın ilim ve fazilet değerini bana tebliğ etmişti.

"Rüyada gördüğümü yaşadım"

"Müftü Efendi güzel de rüya tabir ederdi.

"1952 yılında bir rüya görmüştüm. Rüyamda Üstadı sırtıma aldım, bir camiye götürüyordum. Dizimin bağı çözüldü, yürüyemez hale geldim. Fakat Üstadı da sırtımdan bırakmadım. Güçlükle Üstadı götürüyordum. Üstadı götüreceğim cami uzaktaymış, yakınımızda bir cami gördüm. Üstada, 'Üstadım, dizimin bağı çözüldü, gidemez hale geldim, gideceğimiz cami de uzak, şu görünen camiye gitsek olmaz mı?' dedim. Üstad, 'Olur, bu camiye gidelim' dedi. Yakın olan camiye girdik, uyandım.

"Müftü Efendiye giderek rüyamı anlattım. Rüyayı şöyle tabir etti: 'Üstadı sırtına alman, onun eserlerini neşretmendir. Dizinin bağının çözülmesi; bu eserler sebebiyle sana hükûmet tarafından bir sıkıntı gelecek. Camiye girmeniz de; o sıkıntıdan kurtulacaksınız.'

"Tabiri aynen çıktı. 1952 yılında Ahmet Emin Yalman'ı vurmuşlardı. Bu hadise sebebiyle birçok Müslüman taht-ı muhakemeye alınmış ve tutuklanmıştı. Bu hadise sebebiyle benim evim de aranmıştı. Risale-i Nur külliyatından Zühretü'n-Nur eserini arama sırasında ellerine geçirmişlerdi. Bu sebeple tutuklandım. Malatya Cezaevine gönderildim. Orada 70 gün hücre hapsi uyguladılar. Malatya Ağır Ceza Mahkemesinde birinci celsede tahliye edildim. Bilâhare beraat ederek kurtuldum."(C: 3, s:187-191)

İstanbul'daki mahkeme

Mehmed Emin Birinci anlatıyor;"O günlerde Hür Adam Gazetesinde bir haber gördüm. "Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin yarın mahkemesi var' diyordu. Dizlerimde mecâl kalmamıştı. Heyecandan titredim. Birkaç yıldan beri nurlu kitaplarını okuduğum büyük ve eşsiz Üstadı görmek nasip olacaktı. Muhakeme olacak yeri öğrendim ve erken saatlerde mahkeme koridorunda beklemeye başladım. Kısa zaman içinde koridor tamamen doldu. Mahkeme saati yaklaşınca o kadar izdiham oldu ki, aşağıdaki caddeden tramvaylar geçemez oldular, otobüsler yollarını değiştirdiler. (O zamanki Adliye, şimdiki Büyük Postahanenin üst katı idi).

Halk, Adliyenin karşısındaki evleri ve hanları doldurmuş muazzam kalabalığa temaşa ediyordu. Mahkeme saati yaklaştı ve aziz Üstad, hasretini her an bütün duygularımla hissettiğim büyük insan, tarihî şahsiyeti ve kıyafetiyle koridorun başında göründü. Telaşsız ve fütursuz, vakur adımlarla dim dik yürüyerek binlerce kendisini karşılayanları iki eliyle selâmlayarak mahkeme kapısına kadar geldi. Yanında üniversitede okuyan sadık talebeleri vardı. Mahkeme kapısı açılınca kendimi içerde buldum. Yüz kişilik yere binlerce kişi girmek istiyordu. Mahkeme reisi bu izdiham karşısında mahkemenin cereyan edemeyeceğini, salonun boşaltılmasını rica etti. Fakat hiç kimse istifini bozmadı. Birkaç dakika sükûttan sonra Üstadın dönüp talebelerine bir bakması kâfi geldi ve kalabalık bir anda dışarıya çıktı. Fakat yine biz mahkemeyi içerde ayakta dinledik.

 Akşehir Palas'ta

"Üstadın Akşehir Palas'ta kaldığını öğrenince ertesi günü hemen otele gittim. Görüşmek istedim. Mahcubiyetimden ve heyecanımdan ısrar edemiyordum. Yanında kalan ve hizmet eden Üniversiteli Nur Talebelerine gıbta ediyordum. Ne olurdu ben de onların yanında bulunaydım, diye coşar bir arzu ile istiyordum. Kaç kere Akşehir Palas Oteline gittimse de orada görüşmek nasip olmadı.

"Yine bir defasında görüşmek için gittiğimde o zaman hizmetinde bulunan Üniversiteli Muhsin Alev dedi ki: Üstad yarın karşımızdaki küçük camide Cuma namazına gidecek, sen de gel oraya, görürsün.' Gittim. Üstad arka tarafta müezzin mahfelinde namaza durdu. Ayaklarındaki çorapları çıkarmıştı. Çok dikkatli bakıyordum. Her selâmdan sonra dişlerini misvaklıyordu. Namaz bitti. 'Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahüekber...' Sonra herkes dua etmeye başladı. Ben baktım Üstada. Tesbihatı bitirmediğinden bir eliyle tesbih çekiyor, diğer elini kaldırmış, umumî duaya âmin diyordu. Namazdan sonra görüşmek yine nasip olmadı. Bu arada Abdülmuhsin Alev'in kaldığı Süleymaniye'deki evine gitmeye başladım. Yavaş yavaş orada Risaleleri daha fazla okuyabiliyordum. Hem de oraya gelenlerle beraber okuyorduk.

"Bir gün Abdülmuhsin, benim bulunduğum otele gelerek 'Filan gazetede bir haber var. Onu Üstad görmek istiyor, tanıdığın bir bayi varsa, para vermeden emaneten o gazeteyi al, sonra iade edersin dedi. Ben de gittim, aldım, sonra bayiye geri verdim.

"Yine bir başka gün Abdülmuhsin yanıma gelerek 'Üstada sormak istediğin, yazılmasını arzu ettiğin bir sualin var mı? Üstad soruyor. Sualin varsa söyleyelim' dedi. Hiç unutmam. Demiştim ki: 'Namazın ta'dil-i erkânına dair bir kitap yazsa iyi olur.' Gülümsüyordu. Gitti. Ve ondan birkaç gün sonra bir bavulla bana gelerek, 'Bunlar senin yanında biraz kalsın. Üstad Hazretleri Akşehir Palas'tan çıkıyor. Fatih'teki Reşadiye Oteline gidecek. Bunları bir müddet sonra alacağız' dedi. Üstadın eşyaları imiş. Bir müddet sonra aldılar. Ve Üstad Akşehir Palastan Reşadiye Oteline gitti.

 "Üstadı ilk ziyaretim"

"Artık sabrım tükenmişti. Ne yapıp yapıp Üstadı görecektim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Fatih'e gittim. Reşadiye Otelini buldum. 'Falan odada kalıyor' dediler. Çıktım. Beni Abdullah Yeğin Ağabey karşıladı. Ve Üstadın hizmetinde bulunanların kaldıkları odaya götürdü. Üstad kendi odasından bir ara abdest almak için çıkınca tekrar odasına giderken beni gördü. 'Bu kimdir?' diye sormuş olacak ki, biraz sonra beni çağırdılar, gittim. Titreyerek, çekinerek, ürkerek Üstadın odasına gittim. Elini öpmek için yaklaşırken bana işaret ederek 'otur' dedi, oturdum. O esnada Hz.Üstad, Türk Milliyetçiler Derneği tarafından Süleymaniye Camiinde okutulmakta olan Mevlid-i Şerifi küçük el radyosundan dinliyorlardı.

"Mevlid yayını bitince kalktım ve büyük Üstadın elini öptüm. Hz. Üstad da alnımdan öperek nereli olduğumu ve ne yaptığımı sorunca dilim tutulmuştu. Orada beni tanıyanlar cevap verdiler. Risale-i Nuru okuduğumu, elimden geldiği kadar hizmet ettiğimi söylediler. Hz. Üstad bana dönerek:

"Seni, hem Zübeyir, hem Bayram, hem Ceylân, hem Hüsnü, hem Tahirî, hem de Abdülmuhsin gibi kabul ettim. Risale-i Nur'a hizmet eyle' dedi.

"Kendime geldiğim zaman, o mübarek zatın sıcacık eli hâlâ şakaklarımdaydı. Ruhumla birlikte bir anda bütün duygularımın yıkandığını hissetim. İkindi namazını oradaki arkadaşlarla kıldıktan sonra otelden ayrıldım. Bütün vücudumda bir hafiflik, bir rahatlık hissediyordum. Büyük Üstadın elini öpüp, onun mübarek duasına nail olmanın huzuru ve saadeti gönlümde bambaşka ufuklar açmıştı. Hele bana iltifat ederek bizzat kendine hizmet eden has talebeleri arasına dâhil etmesinin sevinci içimi daha bir başka yakmakta idi. Tarifi imkânsız bir saadete kavuştuğumu hissediyordum.

 "Kendimi Nurlara vermeliyim"

"Artık bundan sonra ben de kendimi Nurlara vermeliydim. Bu hayatımı Nur'un inkişâf ve tealisi uğruna vakfetmeli, feda etmeliydim. Nasip, kısmet bu. Cenab-ı Hakkın takdiri bu. Nereden, ne için İstanbul'a geldim? Nasıl, ne biçim hâdise ile karşılaştım. Elbette 'kader söylese ihtiyar-i cüz'î susar, iktidar-ı beşer konuşmaz.' Bizim de ihtiyar-ı cüz'îmiz sustu. Ve iktidarımız elimizde olmayan bir istikamete itildi. Ve Nur'un, Nur cemaatinin, halis-muhlis mü'minler topluluğunun müşfik kucaklarına düştüm. Merhamet dağıtan sinelerine rabt oldum. Memleketin ücra bir köşesinde gerçekten ihtiyarımız harici karınca kararınca birkaç seneden beri yapmakta olduğumuz, daha doğrusu istihdam edildiğimiz kudsî hizmetin, cihanşümûl îman davasının nurlu menbaını bulmuş, Allah'ın inayetiyle kafile-i Nur'a dahil olmuştum. Sevincim hudutsuzdu. Ehemmiyetsiz bir sebepten dolayı demek ki hıfz-ı İlâhî bizim gibi bir âcizi büyük Üstadın hizmetinde istihdam edecek bir kemter olarak kabul buyurmuş ki, böyle bir saadete nail oluvermiştim.

Halis niyetin kabule karin bir dua olduğunu Risale-i Nur'da okumuştum. Daha ilk Risale-i Nur'u Üniversite Nur Talebelerini duyup onların hizmetlerinden bahsedilirken kalbimden geçirmiştim ki, ne olurdu ben de aralarında olsaydım. Nasıl onlar Üstada ve Risale-i Nur'a hizmet ediyorlarsa ben de onlara hizmet edeydim. Cenab-ı Hak bu niyetimin kabûlünü Hz. Üstadı bilfiil ziyaret etmek suretiyle gösterdi. Hadsiz hudutsuz hamdü senâlar...

 Fatih'te Cuma namazı

"Üstad Hazretlerini ziyaretimden kaç gün geçtiğini bilemiyorum. Bir gün dediler ki: 'Yarınki Cuma namazını Üstad Fatih Camiinde kılacak.' Namaz vakti camiye gittim. Daha evvel tanıdığım birkaç arkadaş da orada idiler. Osman Köroğlu ismindeki bir arkadaş hemen orda bulduğu seyyar bir fotoğrafçıya tembihleyerek Üstad Hazretleri camiden çıkarken fotoğrafını çekmesini söylemişti. Hz. Üstad ezan okunurken camiye geldi. Namazı müezzin mahfelinde kıldıktan sonar, Nur Talebeleriyle birlikte dışarı çıktık. Üstad bizim beş metre kadar önümüzde gidiyordu. Tam Fatih türbesine girilen kapının önüne gelince durdu. Kabristana yarım dönük vaziyette ellerini açıp Fatiha veya dua okumaya başladığa zaman fotoğrafçı hemen birkaç resim çekti. Hz. Üstad ses çıkarmadı. Hep beraber Reşadiye Oteline kadar yürüdük. Onlar yukarı çıktılar. Biz de yerlerimize gittik.

"İkinci defa Üstadımızı görmüş olmak bana dünyalar verilse değişmeyeceğim bir sevinç verdi. Artık sık sık Süleymaniye'deki 50 numaralı eve gidiyor ve oradaki Nur Talebelerinden hizmetin usûl ve metodlarını öğreniyordum. Baktım olacak gibi değil. Otelde çalışırken biriktirdiğim bir miktar param vardı. 'Tevekkeltü Allah, bu bitinceye kadar Allah Kerim'dir' dedim ve otelden ayrılarak ben de onların yanında kalmaya başladım. Her hallerini dikkatle takip ediyordum.

 Sabah dersleri

"Sabah namazını evde kılıp çıkıyor, sabah derslerine Aksaray ve Saraçhanebaşı'ndaki parka münavebeli gidiyorduk. (Aksaray ve Saraçhanebaşı'nın şekli o zaman başkaydı.) Sabahın erken saati olduğu için etraf sessizdi. Oralarda bir-iki saat Risale-i Nur'dan okur ve tefekkür ederdik. Ara-sıra bazı kimseler de derslerimize iştirak ederlerdi.

"Yine bir gün Aksaray parkında Risale-i Nur'dan haşre dair bir bahis okunmaktaydı. Bir genç karşı kanepeye oturmuş bizi dinliyordu. Her meseleyi olduğu gibi, haşir meselesini de iki kere dinliyordu. Her meseleyi olduğu gibi, haşir meselesini de iki kere iki dört eder derecesinde isbat eden Risale-i Nur'un muknî ve müdellel izahlarına o genç hayran kalmış, bilhassa 'İncir ağacı kendisi çamur yer, yavrusu hükmündeki meyvelerine süt içirir' mealindeki cümle çok hoşuna gitmiş. Bundan sonra derslerimize devamlı gelmeye başladı. Artık yavaş yavaş arkadaşlara ısındım. Beraber hizmete devam ettik. Bir gün Abdülmuhsin 'Arkadaşlar! Üstad bir yerde diyor ki: 'Ben dünya yükümü bir elimle kaldırabilirim' (elindeki büyükçe bir bohçayı göstererek), 'İşte Üstadın dünyadaki malı mülkü, hepsi bu kadar' dedi.(C: 4, s.385-390)

Üstadın Çamlıca Ziyareti

Abdullah Yeğin anlatıyor; "1953 seneleri zannederim, Çamlıca'da köşkü bulunan Barla'lı eski talebelerinden bir zat Üstad'ı oraya davet etti. Üstad o gün benimle gitmişti. Yanımızda bir de şoför vardı. Çamlıca'ya vardık. Bir kaç zat da oraya gelmişlerdi.

"Öğle vakti yemek geldi. Fevkalâde bir ziyafet vardı. Üstad'ımız hane sahibine fevkalâde memnuniyetini söyledi ve sofraya oturmadı. 'Ben rahatsızım, midem rahatsız oluyor, bana bir parça ayırın, verin' diyerek bizden ayrı bir ağacın altına giderek sadece bir kap yemekten bir parça yemişti. 'Bunu padişah ziyafeti olarak kabul ediyorum' diye ev sahibi zata iltifat etti. Sonra arabada gelirken bana iktisattan ve böyle ziyafetlerin zararlarından ve su-i istimal edildiğinden, din hizmeti mukabilinde karşılık almanın zararlarından, bu gibi zevkli, dünyevî ahvalin faniliğinden bahsederek tenbihatta bulunmuştu.

"Zaten Üstad'ımız daima iki vakit yemek yerdi. Bir kuşluk vakti, bir de ikindiden sonra. Bir kap yemekten fazla yediğini pek bilemiyorum.(C:3, s: 169)

"Sen Ispartalısın"

Mehmet Fırıncı anlatıyor; "Üstad Hazretleri Gençlik Rehberi Mahkemesi için İstanbul'a gelmişti. Ben bu haberi Gece Postası gazetesinde okumuştum. O akşam Süleymaniye'ye gittim. Muhsin Alev'i buldum. 'Sabah namazında gel, Hazret-i Üstada gidelim' dedi. Ertesi gün beni Sirkeci'de Akşehir Palas Oteline götürdü.

"Üstad Hazretleri otelin üst katında, cadde tarafında bir odada namaz kılmış, dua ediyordu.

"Muhsin Alev Hazret-i Üstada,

"Bu Fırıncı Mehmed'dir' diye takdim etti.

"Üstad Hazretleri,

"Sen hoş geldin, safa geldin kardaşım!' dedi. Elini öptüm, o da beni başımdan öptü. Bundan sonraki diğer bütün ziyaretlerimde elini öptüğüm zaman, Hazret-i Üstad da başımdan öperdi.

"Halimi, hatırımı, annemi, babamı ve kardeşlerimi sordu. Büyüklerin hal hatır sorması, bir lütuf oluyordu. Benimle alâkalanması sanki 'Tevhid' çeker gibi, bir feyiz veriyordu.

"Memleketimi sordu. İnegöllü olduğumu söyledim. Aralıklı olarak tekrar tekrar, tam üç defa sordu. Sonuncusunda, 'Esas, esas nerelisin?' diye suali tekrarladı. Dedemin Ispartalı olduğunu söyledim. 'Dedem Uluborlu'dan İnegöl'ün Yenice Müslim köyüne gelip imam olmuş' deyince,

"Sen Ispartalısın' diye mülâtefe ettiler.

"Bundan sonra ilk Mecliste geçen hatıralarından bahsetti. 'Mecliste bir gün önce hariçten karışanları en şiddetli şekilde cezalandırmaya, hattâ idam etmeye karar almışlar. Fakat ben bilmedim. Bazıları namaz kılmıyorlardı, ben onları namaza davet edici konuşmalar yaptım.

Bu sohbetlerimizle, Abdurrahman ve Hafız Ali çok alâkadardır. Biraderzadem Abdurrahman tek başına otuz kişinin işini ve hizmetini görürdü. Şimdi Abdurrahman ile Hafız Ali buradadır.'

"Üstadın konuşmaları kalbimde derin tesir yapıyordu. Bilhassa Hafız Ali ve Abdurrahman mânâları ruhumda ve kalbimde çok derin izler bırakmıştır.

"Üstad mesleğimin fırıncı olduğunu öğrenince, 'Fırıncılar halkın gıda ihtiyacını karşılamak bakımından çok ehemmiyetli hizmet yapıyorlar. Namazlarını kılmak şartıyla, çalışmaları da aynen ibadettir' dedi.

"Ben, 'Efendim, ekmekçi değil, börekçiyim' dedim. Hazret-i Üstad, 'daha iyi' diye iltifatta bulundular. Konuşmasına devamla, kendisini müteaddit defa zehirlediklerini, Cenab-ı Hakkın hıfz ettiğini söyledi.

"Konya'da bir komünist komitesi, beni öldürmek için karar almışlar. Kırk bin lira ayırmışlar. Said'i kim imha ederse, bu parayı ona vereceğiz demişler' dedi.

"Üstad bana şeker ve tereyağ aldırarak börek yaptırdı"

"Hazret-i Üstad bu meseleyi anlattıktan sonra,

"Kardeşim, sen bana şeker ve tereyağ getir' diye para verdi. Yanında bir buçuk saat kadar kalmıştım. O kadar zaman içinde çok sohbet olmuştu, lâkin uzun zaman geçtiğinden hatırlamak mümkün değil. Elini öperek ayrıldım..

"Üstaddan ayrıldıktan sonra beni vesvese sardı. Acaba yağı ve şekeri nereden alsam, diye derin derin düşünüyordum. Çünkü bir yanlışlık yapabilirdim. Beni gafil avlayıp alacağım yağa bir hain zehir atarlarsa, ben ne yapardım? Bu vazife bana çok ağır gelmişti. Muhsin Alev'e, 'Üstad niçin benden istedi? Siz dururken, bana niçin söyledi?' diye sordum. Muhsin Alev'de, 'Seni hizmetine kabul ettiğinin delilidir bu' diye cevap verdi.

"Mısır Çarşısından kesme şeker aldım. Babamın Ömer Bey isminde bir dostu vardı. Halepli Ömer Bey yağcı idi. Ona gittim, çok mühim bir din âlimi için taze tereyağ almak isteğimi söyledim. O da, 'Bugün ne?' dedi. Ben 'Perşembe' dedim. O, 'Mısır çarşısının arkasında bir tavukçuya, Tekirdağ'dan benim yağım gelecek. Ben eve gelecek hafta götüreyim. Onu sen al' dedi. Ben gidip sordum, yağ gelmiş. Tartıp parasının Ömer Beye bıraktıktan sonra, böyle kendimce her cihette emniyetli bir şekilde yağı temin edebilmenin sonsuz şevk ve lezzeti içinde Hazret-i Üstada götürdüm.

"Şekerle yağı Üstada götürünce,

"Sen bana börek yap' diye buyurdu. Ve yağın bir kısmını verdi.

"Böreği yaparak ertesi sabah erkenden Üstada götürdüm.

"İşte o börektir ki, bizi, 'Fırıncı Mehmed' yaptı. ismimiz 'Fırıncı' kaldı.

"Artık hemen hergün yanına gidiyordum. Polisler kapıda gelenlerin hüviyetlerini tesbit ediyorlardı. Fakat benim hüviyetimi hiçbir kimse sormadı ve almadı.

"Öğretmenler çok mühimdir"

"Akşehir Palas'a yine bir sabah gittiğimde, Üstad Hazretleri Ebussuud Caddesine bakan tarafta, balkonda, şezlonga oturmuş; elindeki Asa-yı Musa eserini okuyordu.

"Saat on sıralarında bir misafir geldi. Bu zat göz doktoru Hüsnü Oğan'dı. Aynı zamanda Kuleli Askerî Lisesinde kimya derslerine giriyormuş. Üstad kendisini kabul etti:

"Kardeşim, hoş geldin, öğretmenler çok mühimdir, öğretmenlerin yeri ya kulenin başı, ya kulenin dibidir. Ortada tutunacak yer yok' dedi.

"Risale-i Nur'u çok okumak lâzım' diye elindeki eseri gösterdi. 'Kendim telif ettiğim bu kitabı, en az kırk defa okudum' diye ifade etti.

 

"Üstad hediye kabul etmezdi"

"Yine birgün, akşamla yatsı arası, Üstadın yanına gitmiştim. Yanında, talebelerinden Ziya Arun ve Muhsin Alev vardı ve çok üzgündüler. 'Ne oldu?' diye sordum. Onların müteessir olması bana da çok dokunmuştu. Onlar ne olduğunu söylemediler. Ben de üzgün vaziyette bir kenara oturdum.

Az sonra oturduğumuz odanın tam karşısında olan kapı açıldı. Kalblere ve ruhlara nüfuz eden şifalı bir tebessümle Üstad göründü. Elinde, ayaklı kristal bir kâsede kayısı reçeli, kapıda durdu. Ve biz de kendisine yaklaştık. Bana, 'Senin hatırın için bunları affettim' dedi. Kâseyi bize uzatarak, 'Siz az yiyin, çoğunu sen ye' diyerek ruhları ve kalbleri mest eden iltifatta bulunarak odasına çekildi. Sonra talebelerin suçunun ne olduğunu öğrendim. Meğer çok hürmet ettiğimiz ve sevdiğimiz Karabüklü Mustafa Osman Ağabey gelirken, yanında bir miktar portakal getirmiş, zorla kabul ettirmiş. Onlar da onu kırmamak için, hediyesini almışlar. Fakat Hazret-i Üstad sonradan çok hiddet etmiş. Hâdise buymuş.

"Necip Fâzıl'ın Üstadı ziyareti"

"Yine birgün Akşehir Palas'a gitmiştim. Sonradan bir müddet İslâm mecmuasını da neşreden İsmail Doyuk, otelin giriş kısmındaydı. Bana, 'Yukarıda Hazret-i Üstadın yanında Necip Fazıl Bey var. Biz bekleyelim. Biraz sonra o çıkınca biz ziyaret edelim' dedi. Ben de 'Peki' dedim. O çıkarken, biz de kendisiyle hal hatır ettik ve uğurladık. Biz de beraberce Hazret-i Üstadı ziyaret ettik.

"Üstada un kavurması yaptım"

"Bir müddet sonra Hazret-i Üstad, Fatih'teki Reşadiye Oteline geçmişti. O sırada birgün İsmail Doyuk, ben fırında çalışırken Hazret-i Üstadın beni istediğini haber verdi. Hemen Reşadiye Oteline gittim. Otelde deniz görünen, aydınlık ve güneşli bir odaya kapıdan girince, tebessümle elini sallayarak beni yanına çağırdı. Elinde 1916'da basılmış, biraderzade Abdurrahman Ağabeyin yazmış olduğu Hazret-i Üstadın kendi tarihçesi vardı. Kitabın birici sahifesinde beraber çektirdikleri resimi tebessümle göstererek, 'Sen bunu gördün mü?' diye sordu. 'Şimdi gördüm Üstadım, ' dedim. Neşe ve sürur içerisindeydi. Sonra, 'Sen bana yemek yap' dedi. Nasıl bir yemek olacağını sorunca, orada bulunan tereyağ ve unu alıp kavurmamı söyledi. Ben nasıl olacağını kavrayamamıştım. Lâtife ederek 'Bizim Kürtler yaparlar, unla yağı beraber kavuracaksın' dedi. Evden, gidip tencere ve yandan pompalı gaz ocağı getirerek Hazret-i Üstadın gözünün önünde un kavurması yaptım. Çok lezzetli olmuştu. Hazret-i Üstad bir parça da bize verdi, yedik. O gün âdeta hakikî bir cennette yaşamış gibi oldum. Bayram, bahar, şehr-i âyin gibi bir âlemdi o gün.

"Gönenli Mehmed Efendi ile Üstada çay hazırladık"

"Bir Cuma günüydü. Hazret-i Üstadın yanına gittiğimde hiç kimse yoktu. Kimsenin olmayışına hayret ettim. Kapısını vurdum. Beni görünce, 'Çok iyi oldu, geldin' dedi. Ve 'Seninle Cuma'ya gidelim' dedi. Biz Üstadla tam çıkarken, Salih Özcan'la Osman Köroğlu geldiler. Hazret-i Üstad odanın kapısını kilitleyerek anahtarı bana verdi. 'Sen burada nöbetçi kal' dedi. Beni nöbetçi olarak bıraktı.

Cuma'dan geldikten sonra çay yapmam için emretti. O zaman şimdiki gibi kolaylıklar pek yoktu. Mangal kömürü ile mangalı yakamaya çalışırken Gönenli Mehmed Efendi Hoca geldi. O da bana, 'Sana yardım edeyim' dedi. Beraber çayı hazırladık.

"Bir müddet sonra Ziya Arun gelince, Gönenli Mehmed Efendi ona,

"Bugün bu eller, onun kömürünü yaktı, çayını ısıttı' diye sevincini ve memnuniyetini ifade ediyordu.

"Üstadın anahtarını verip beni nöbetçi tayin etmesi, hayatımın en mesut ve zevkli ânıdır. O ânı, o lezzeti unutmam mümkün değildir.(C: 4, s: 345-349)

"Üstad benden börek yapmamı istemiş"

 Mehmed Fırıncı anlatıyor; "Birgün fırında yoktum. Ahmed Aytimur gelip bir not bırakmış. 'Kardeşim, Üstadımız senden börek yapıp getirmeni istedi. İmza: Aytimur.' Çok heyecanlanmıştım. Gene böyle bir nimet-i İlâhiyeye mazhar olmaktan ve Üstadla görüşeceğimden çok sevinmiştim.

Ertesi gece sabaha karşı böreği yapıp sabah namazına Süleymaniye'ye medreseye götürdüm. Fakat, vâesefâ, kardeşler gene tedbir düşüncesiyle bizlerin, sadece ben değil, diğer arkadaşların da bir müddet Üstadın yanına gitmemizin doğru olmayacağını ifade ettiler. Tabiî, Üstad İstanbul'da olduğu halde kendisiyle görüşmemek, çok büyük üzüntüye sebep olmuyor değildi.

Hakkı Yavuztürk, Üzeyir Şenler'den öğrenmiş ki, Üstad Marmara Otelinde. Ertesi gün Cuma idi. 'Hazret-i Üstadın Cuma'ya çıkar, ben de otelin önünde veya camide karşılaşırım, dolayısıyla görüşmüş oluruz' düşüncesiyle Marmara Palas Otelinin önüne gittim. Biraz karşıdan takip ediyordum. Cuma namazı vakti çok yaklaştı. Merak ediyordum. Üstad Hazretleri çıkmadı. Bu esnada başörtülü ve kıyafetinden otel hademesi olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca bir kadın otelden çıkıp bana doğru gelmeye başladı. Ben de ona doğru gidip sordum. 'Otelde yaşlı bir Hocaefendi kalıyor. Cuma namazına gitti mi?' diye. Kadın, 'Ah çocuğum, çok üzgünüm, Hocaefendi otelden ayrıldı' dedi. Ben, 'Nereye gitti!' dedim. 'Bilmiyorum. Şimdi bu otelde kalmıyor' dedi. Çok müteessir olmuştum.

Bir ara düşündüm, nereden öğrenebilirim diye. O sırada Beşiktaş'ta Vişnezade Camii imamlığını, Isparta'da Hazret-i Üstadın hizmetinde, Risalelerin telifinde çok hizmeti geçen Refet Barutçu Ağabey yapıyordu.

"Hem Cuma namazını orada kılmak, hem de ondan bir mâlûmat alabilmek ümidiyle, acele bir taksiye atladım. Cuma namazına yetiştim. Namazı kıldık. Namazdan sonra Refet Ağabeyle sohbet ettik. Ve bu arada Hazret-i Üstadın nerede olduğunu sordum. Onun ise, Hazret-i Üstadın İstanbul'da olduğundan haberi bile yoktu. 'Hadi bize genciz, bize söylemediler, ama Refet Ağabeye niye haber vermediler?' diye, hem şaştım, hem üzüldüm.

Oradan Süleymaniye'ye geldim, kimse yoktu. Gece hiç uyumamıştım. Onun için biraz yatmıştım ki birisi geldi, uyandırdı. Kapıyı açtım, içeri aldım. Hüseyin Kileci isminde bir gençti. Onunla biraz ders okuduk. Çay içtik. Bu arada hiçbir sebep yokken, kendi kendine gülmeye başladı. Ben merak ettim, 'Ne gülüyorsun?' diye ısrar ediyordum, ama o söylemiyordu. Neticede söylettim. Nasıl olduğunu bilmiyorum, fakat Üstad Hazretlerin ziyaretten gelmiş. Ve Üstad Hazretlerinin o gece, ikinci gece olarak Çamlıca'da Bodrumî Camii diye anılan bir camiin karşı sırasında kalacağını söyledi. Bunun üzerine 'Artık, ertesi sabah gideyim' düşüncesiyle fırına gidip o geceki işe başladık.

"Sabahleyin erkenden Fatih Çarşamba'dan Küçük Çamlıca'daki Bodrumî Camiine gitmek üzere yola çıktım. Oraya varana kadar vakit hayli ilerlemişti. Vardığımda camideki tanıdığım müezzin Ahmed, 'Üstad Hazretleri maalesef buradan ayrıldı' dedi. Ben dehşetli müteessir olmuştum. Bir türlü Üstada kavuşamıyordum. İzini yine kaybetmiştim.

"O teessür içinde döndüm, eve geldim, Akşam medreseye gittim. 12'ye yakındı. Kimse gelmemişti. Muhsin Alev'in Şehzadebaşında bir talebe yurdunda yeri vardı. Polislerin takibinden kurtulmak ve onları şaşırtmak için, yurda gittim ve müdüre, Muhsin Alev'in gelip gelmeyeceğini sordum. Müdür bu gece gelmesi ihtimalinin kuvvetli olduğunu söyledi. Ne olursa olsun bekleyeyim, dedim. Gece saat 1'e doğru Muhsin Alev geldi. Görüştük.

Tabiî üzüntüden birden, 'Neredesiniz? Sağ mısınız? Üstad nerede?' diye arka arkaya sormaya başlamıştım. O da bana anlattı. 'Sorma ahî. Ahşap bir otelin olmasını arzu etti. Aradık. Öyle müsait bir otel bulamadık. Çamlıca'da bir yerde, bir gece kaldık. Orada da dinsiz bir adam varmış. Üstad bundan çok rahatsız oldu. Ertesi sabah oradan da ayrıldık. Şimdi Bağlarbaşı'nda Helvacı Şükrü Efendinin evinde misafir bulunuyor. 'Yarın bir otel bulursanız bulun, yoksa İstanbul'u terk edeceğim' dedi.

"Üstadı kendi evime yerleştirmeyi düşündüm"

"Bu konuşma, beni birden bire çok fazla müteessir etmişti. Ve hattâ Hazret-i Üstadın İstanbul'u terk etmesi felâket işareti gibi geldi bana. Şiddetli bir ızdırap çöktü. Ve o anda ikamet etmekte olduğumuz ev, gözümün önünde tecessüm etti. Çok hoş, şirin ve rahat, arkasında bir miktar bahçesi ve çiçekliği olan bir evdi. 'Biz bu evi boşaltsak Hazret-i Üstad acaba orada oturmaz mı?' diye düşündüm. Ve hemen Muhsin'e söyledim. O da bir zaman düşünürken, ben 'İstersen gel, şimdi evi görelim. Sen sabahleyin git, Hazret-i Üstada arz et. Kabul buyururlarsa, fırının yanında iki odalı bir yerimiz daha var. Peder ve kardeşlerimi oraya naklederiz. Hazret-i Üstad da, tahmin ediyorum, orada rahat edebilir' dedim.

"Muhsin 'Peki' dedi. Yurttan ayrıldık. Fatih Camiinin avlusuna kadar konuşarak gidiyorduk. Orada Muhsin, 'Ben şimdi görsem de Üstad Hazretlerinin tekrar görmesi lâzım. Benim görmem veya görmemem birşey değiştirmez. Onun için, sen sabahleyin gel, beraber Hazret-i Üstada gidelim. Meseleyi anlatalım. Nasıl tensib ederse öyle yaparız' dedi. Ve yurda geri döndü. Ben eve gittim. Peder ve valideyi uyandırdım. Meseleyi anlattım. Onlar maalmemnuniye kabul ettiler. Ben de gece fırına çalışmaya gittim.

"Üstad Çarşamba'daki evimde kalmayı kabul etti"

"Sabahleyin Muhsin'le buluştuk. Bağlarbaşı'nda, Allah rahmet etsin Helvacı Şükrü Efendinin evinde, Üstad Hazretleriyle nihayet mülâki olduk. Elhamdülillah. Hazret-i Üstad, 'Hoş gelmişsen Fırıncı Muhammed kardeşim' dedi. Elini öptüm. Her zaman olduğu gibi, o da benim başımı öptü, sarıldı. Hal ve hatır ettikten sonra, maksadımızı kendisine arz ettik. Hazret-i Üstad 'Peki' dedi, 'sen şimdi git, biz arkadan gelelim.' Ve ben sür'atle Fatih Çarşamba'ya yol aldım. Eve geldim, Üstad Hazretleri de arabayla arkamdan geldi. Halbuki benim niyetim peder ve valideleri fırının yanındaki eve göndermekti. Tâ ki Hazret-i Üstad, evi rahatça görebilsin ve rahatça karar versin.

Ama böylesi de güzel oldu. Peder, valide ve kardeşlerim de Üstad Hazretlerini görmüş oldular. Üstad Hazretleri de onlara dua ettiler.

"Üstad Hazretleri evin şeklini beğendiler. Ve o andan itibaren evde kaldılar. Bir kısım eşyayı diğer eve naklettik. Hazret-i Üstad takriben üç ay kadar orada ikamet etti. Bir kısım ihtiyaçları Hazret-i Üstadın yanında bulunan kardeşlerle görüşerek temin ettik.

"Git haber ver, çok telâşlandılar"

"Bu arada bizim evde ve fırının bazı kısımlarında Risaleler muhafaza halinde bulunur, oradan sevk yapardık. O evde de epeyce, yani dört-beş sandık kitap vardı. Üstad Hazretleri onları görünce, 'Bunları buradan kaldır, kardeşim' dedi. Ve bir araba bularak, onları başka yere naklettik. Bu arada polis Hazret-i Üstadın izini kaybetmiş olduğu için, Üstad Hazretleri Muhsin Ağabeye, 'Git haber ver, çok telâşlandılar' dedi.

"Biz Hocaefendiyi muhafaza ile mükellefiz"

"Muhsin, Sirkeci'ye Emniyet Müdürlüğüne gitti. Ben de biraz istirahat etmek üzere fırın tarafındaki eve gittim. Bir saat olmuştu, uyandırdılar. 'Seni polisler arıyor' dediler. İndim baktım, iki sivil polis. 'Seninle biraz görüşelim' dediler. Niçin geldiklerini anladım. Üstad Hazretlerinin bulunduğu evin tarafında şimdiki imam hatip okulunun girişinin yanında bir kahvehane vardı. Orada polislerle uzun uzun konuştuk. Bana, 'Sen nereden tanışıyorsun? Niye evini verdin? Maksadın nedir?' gibi çok uzun sualler ve cevaplardan sonra, 'Biz Hocaefendiyi muhafaza ile mükellefiz, devamlı burada nöbetçi bulunduracağız' dediler. Ben polislerin yanından ayrıldım. Hazret-i Üstada meseleyi anlatmak üzere yanına gittim. Polislerin 'Biz Hocaefendiyi muhafaza ile mükellefiz' dediklerini anlatınca, 'Doğru' dedi, 'bana birşey olursa onlar mes'ul olurlar. Beni muhafaza etmek mecburiyetindedirler. Doğru söylüyorlar' dedi ve o gün böyle geçti.

"Mahalle sakinleri Üstadı tanımaya başlamıştı"

"Hazret-i Üstad âlayişli nümayişli, lüks görünüşlü, dünyevî câzibedar meskenlerden, mahallerden hoşlanmazdı. Bu bakımdan, bu mütevazı evde çok memnun ve huzurlu bir vaziyetteydi. İstanbul'daki dostlar yavaş yavaş Üstadın İstanbul'da olduğunu öğrenmeye başlamışlardı. Gelip gidenler çoğalıyordu. Mahalle sakinleri evvelâ meseleyi kavrayamadılar. Sonra gelip gidenlerin çok olmasından meraklandılar ve Üstadı yavaş yavaş tanımaya başladılar. Muhtar Hüseyin Efendi, mahallede dost ve ahbaplarıyla bir nevi mahalle nâmına ziyarette bulundular. Üstad onlara çok iltifat etti. Onlar da Üstaddan çok memnun kalmışlardı. Böylece mahalle Üstad Hazretlerin daha yakından tanıdı. Dolayısıyla bize karşı da çok daha farklı bir muhabbetle muameleye başladılar.

"Üstad Hazretleri burada kaldığı zamanlarda mevsim ilkbahar ve yaz idi. Üstad çok zaman gezintiye çıkardı. Bu gidiş gelişleri Draman otobüsleri ile olurdu. Üstad otobüsün en önüne otururdu.

"Bu bindiği otobüsler Cihangir-Draman arasında çalıştığı için, Taksim'de iner, Sarıyer otobüsüne biner ve boğaz tarafına hava almak için çıkardı.

"Üstad o gidiş gelişlerinin bir semeresi olarak Emirdağ Lâhikası'nın 2. cildinin 97-99 sayfalarında yer alan iki sualli mektubu yazmıştı.(C:4, s:351-355)

"Kahire'de Mustafa Sabri Efendinin ziyaretine giderdik...

 Ali Özek anlatıyor; "1952 senesinde eski şeyhülislâmlardan Mustafa Sabri Efendi Kahire'de Şehzade Şevket Beyin evinde kalıyordu. Biz Türk talebeler haftada, bazan da on beş günde bir defa ziyaretlerine giderdik. Kendileri de bizleri daima beklerlerdi. Güzel sohbetler olurdu, dinlerdik ve istifade ederdik.

"Bir defasında herkese memleketini soruyordu. Ben de Muğla'nın Fethiye kazasının Doğanlar köyünden olduğumu söyledim. Bizim köy Elmalı'ya yakındı. Elmalı Hamdi Efendinin hemşehrisi sayılırdık. Mustafa Sabri bu vesileyle Elmalı'ya olan hayranlığını izhar etti.

"Yine böyle bir sohbet sonunda elini öptüm, ayrılıyordum. Türkiye'ye izine geliyordum. Mısır'da okuyan Ezher Talebe Teşkilâtının sekreteri ve başkanıydım.

"Mustafa Sabri Efendi benden üç şey istemişti"

"Mustafa Sabri Efendi, 'Sana üç vazife vereceğim' dedi.

1. Kırkağaç kavunu (Mısır'da kavun yoktu)

2. Leblebi,

3. Şeyh Said Nursî'yi göreceksin. Bediüzzaman'ı ziyaret edip ne kadar talebesi olduğunu soracaksın. Sana bir rakam verecek. Bunun üzerine neden Türkiye'de bir hareket yapmıyor, neden duruyor, niçin bir İslâmî harekâta girişmiyor? Bunları sor' dedi. Emirdağ Belediye Reisi olan H. Ali Kılıçalp da Mısır'da talebeydi. O da selâm ve hürmetini söyledi.

"Bediüzzaman'ı ziyaretim"

"İstanbul'a geldiğimde Bediüzzaman da Fatih Çarşamba'da ahşap bir evde kalıyordu. Ziyaretimizde divan üzerinde, arkasında hafif eğik bir yastığa yaslanmış, uzanmış yatıyordu. Mustafa Sabri Efendinin selâmını söyleyince, kalktı, doğruldu, oturdu, 'aleykümselâm' diye selâmı aldı. 'Kelâmı nedir?' dedi. Bir saat kadar ziyaretinde kaldık.

"Bizim vazifemiz imandır"

"Ben selâmını söylemeden, 'Bizim H. Ali ne yapıyor?' diye sordu, ben de selâmını söyledim.

"Mustafa Sabri ne kadar talebeniz olduğunu soruyor Efendim' dedim

"Türkiye'de Risale-i Nur'u okuyan beş yüz bin şakirdim var' dedi.

"Sabri Efendi bu kadar talebesiyle neden İslâmî cihada başlamıyor, diyor.'

"Üstad:

"Şimdi sen Sabri Efendiye selâm söyle, bizim dâvamız imandır. Cihad, imandan sonra gelir. Şimdi imana hizmet etmek zamanıdır. Bizim vazifemiz imandır, imana hizmet etmektir...' diye iman hizmeti üzerinde uzun uzun durdu ve izahlarda bulundu. Müsaade isteyip ayrılırken, ayağa kalktı. Elini öptüm, ayrıldım, kendisi de yatağa oturdu.

"Emanetleri, bu arada Şevket Beyin istediği vatan toprağını çok sıkı arama ve kontrolden sonra Mısır'a götürdüm. Leblebi ve kavunu da Sabri Efendiye götürdüm.

"Şeyh Said Efendi haklıdır"

"Sabri Efendi artık iyice ihtiyarlamıştı. Bu sebepten rahatsızdı. Türkiye'de Bediüzzaman'la geçen konuşma ve hatıraları, aynen kendilerine naklettim. Dikkatle dinledi. Şu cevabı verdi:

"Şeyh Said Efendi gerçekten haklıdır!

"Evet söyledikleri doğrudur. O davasında muvaffak oldu. Biz hata ettik. O memleketten hiç bir yere ayrılmadı, sebat etti...' diye Bediüzzaman'ı tasvip etti."(C: 4, S: 441-444)

"Minarelerde o şarkıyı söyledin mi?"

Enver Galip Ceylan anlatıyor; "Bediüzzaman'ı ilk ziyaretim 1952'de Akşehir Palas Otelinde olmuştur. Yedek subaylığını yapan bir ziraat mühendisi de beraberimdeydi.

"Bediüzzaman ona dedi ki:

"Nerede olursanız olun namazınızı ihmal etmeyin. Siz zabit (subay) olduğunuz için diğer erler de sizden cesaret bulur ve onlar da kılarlar. Vakit bulamazsanız farz namazlarını kılınız.

"Mühendis arkadaşla konuştuktan sonra, Üstad bana döndü, mesleğimi sordu, müezzinlik yaptığımı söyledim.

"Üstad bir anda kaşlarını çattı:

"O şarkıyı siz de söylediniz mi?'

"Üstadın ne demek istediğini anlayamamıştım. Anlayamadığımı ifade edince, Üstad bu defa:

"Minarelerde söylenen o şarkıyı...'

"Türkçe ezanı kastettiğini anlamıştım. Çok utandım ve sıkıldım, mahcup ve suçlu bir halde:

"Evet... Maalesef! diyerek cevap verdim.

"Bu defa Üstad eski bir hatırasını anlattı:

"Bir talebem vardı. Bu yeni uydurma ezan çıktığı vakit bana geldi. Yeni ezan okuyayım mı, yoksa müezzinliği bırakayım mı?' dedi.

"Ben düşündüm... Bu muhlis kardeşim, bu vazifeyi bıraksın mı? Eğer bu vazifeyi bırakırsa, yerine bir fasık gelip, kendi isteğiyle okuyacak. Cahilliğinden bu ezanı hak bir şey zannedecek. O zaman kalbime şu geldi ve ona dedim ki: Sen müezzinliği bırakma. Minareye çıktığın vakit, kendi duyacağın kadar ezanın aslını oku. Aslî ezanı bitirdikten sonra onların istediklerini söyle. O zaman zaruretten dolayı, ezanın aslını okumuş ve tercümesini de duyurmuş olursun.'

"Üstadın anlattıklarını dikkatle dinliyordum. Müezzin olarak ben de böyle yaptığımı söyleyince Üstad çok memnun oldu.

"Öyleyse kurtuldunuz' diye bildirdi...

Üstad devamla:

"Ben bu hususu Hamdi Efendiye de(Akseki) bildirdim. Ezanı bu şekle çeviren, bir ilândan ibaret zannediyorlar. Hâlbuki böyle değildir. Ezan-ı Muhammedî bir ilânat değildir. O divaneler bilmiyorlar. Şayet öyle olsaydı, her millet kendi lisanına göre 'namaza gelin' diye çağırırdı. Hâlbuki bu ezan asr-ı saadetten beri öyle devam ediyor. Bu ilâ-yı kelimetullahtır. İmanın esasını günde beş defa dünyaya ilân etmektedir. İslâmın şeâiridir. Bu şeâir, farzlar kadar ehemmiyetlidir.'

"Namazı keskin hareketlerle kılıyordu"

"Bu ziyaretimden sonra, aradan üç-beş gün geçti. Üstad talebeleriyle, benim vazifeli olduğum Şişli Camiine namaza gelmişti. İkinci defa da burada elini öpüp dersini dinlemek nasip oldu. Burada da kendisinin başından geçen bazı hatıralarını anlattı. Bu arada 17 defa zehirlendiklerin anlattı.

Sirkeci'de halkın tehacümünden kaçtığı için sakin bir yer olan bizim camiye gelmişti. Namaz kılışına çok dikkat ettim. Namazı yavaş yavaş sofiler gibi kılmıyordu. Keskin hareketlerle kılıyordu. Çevik, tam bir delikanlı gibi kılıyordu. Sırtındaki cübbe ve başındaki sarığa ile bir asr-ı saadet Müslümanını andırıyordu. İstanbul gibi bir şehirde bile bu İslâmî kiyafetini değiştirmemişti.

"Çok heybetli bir zattı. Pırıl pırıl parlayan bir siması vardı. Kemali ve büyüklüğü her halinden belli oluyordu. Yanında hizmetinde bulunan Nur Talebeleri, cevval, pervane gibi etrafında dönen çok gayretli gençlerdi.(C:4, s: 460-462)

"Necip Fazıl'ın sözleri"

Avni Toktor anlatıyor; 3 Şubat 1952'de Necip Fazıl Kısakürek'i ziyarete gitmiştim. Sabahın erken saatlerinde Kadıköy'de ikamet ettiği evine varmıştım. Kapıyı çaldım açtı, beraberce yukarıya çıktık. Az sonra kapının önündü duran taksiyi işaret ederek binmemi söyledi. Beraberce Kadıköy'e gittik ve iskelede duran vapura bindik. Vapurda bana Bediüzzaman'ı ziyarete gideceğimizi, bir gün evvel randevu aldığını söyledi.

"Vapurda bana bu zat hakkında bilgim olup olmadığını sordu. Ben de bilgim olmadığını ifade ettim. Necip Fazıl, halkımızın birçok âlimler hakkında mübalâğalı şeyler anlattıklarını, veli olmayan insanlara veli nazarıyla baktıklarını söyleyerek Bediüzzaman'dan da bahsetti. Bediüzzaman'ın da bir âlim olduğunu söyledi, fakat 'Kendini beğenmişin birisidir' diye ilâve etti. Eserlerini okumadığını fakat okuyacağını da belirtti.

"Yolculuğumuz ve sohbetimiz devam ederken, tekrar sordu; 'Had'leri biliyor musun?' Sorunun cevabını beklemeden kendisi izah etmeye başladı.'Peygamberler insanların en mümtaz ve en müstesna şahsiyetleridirler. Onlar için ne kadar senakâr sözler söylesek yine de hürmetimizi ifade etmekten âciz kalırız. Yalnız onlara ulûhiyet verecek olursak 'had'di tecavüz etmiş oluruz. Velilik de vardır. Veliler büyük insanlardır. Onlar için de her türlü hizmeti ifa edebiliriz. Ama onlara peygamber diyecek olursak küfre düşeriz. Allah'ın mü'min kullarına da hürmet ve tazim duygularımızı söyleyebiliriz, ama onlara da veli dersek 'had'di aşmış oluruz.'

"Bu minval üzere devam eden sohbet Sirkeci İskelesinde sona ermişti. İskeleye çıktığımızda o zaman hukuk tahsili yapan Hüseyin Yananlı'yı bekler bulmuştuk. Hep birlikte bir taksiye binerek Akşehir Otelinin önüne geldik. Etrafta polisler vardı. İçeri girerken hüviyetlerimiz kontrol edildi.

"Otelin dördüncü katına çıktığımızda Bediüzzaman Hazretleri bizi kapıda ve ayakta karşıladı. Girişte Necip Fazıl selâm vermişti. Bediüzzaman Hazretleri daha selâmı almadan, kendisine has Şark şivesiyle,

 "Necip Fazıl Bey kardaşım, ben kendimi kendime beğendirmemişem!' demişti.

"Bu sözler bende bir anda irkinti yaptı. Bu sözlerden doğrudan doğruya gemide Necip Fazıl'ın konuşmasına bir cevap teşkil ediyordu. Kendisi yatağına, biz de gösterdiği sandalyelere oturduk.

"Bu büyük zatı belki bir daha görmek nasip olmaz diye düşünerek, bütün pisiko-fizik enerjimi topladım, her sözünü ve halini hafızamda toplamaya gayret ettim.

"Küçük otel odasına kapıdan girişte sol tarafta karyolası, karyolanın bitişik olduğu duvarda ise, beyaz bir torba asılıydı. İçinde kitap ve gazeteler olduğunu anlamıştım. Pencerede çaydanlık, demlik ve bardak duruyordu. Yere serilmiş bir hasır ve kenarda üç sandalye vardı. Üzerinde uzun, beyaz, pamuklu, kenarları dikişli bir hırka vardı ve belinde ucu sağ tarafa sarkmış bir kuşak bağlıydı. Başında takkeye benzeyen bir külâhin üzerine az renkli sarığı çaprazlama bağlıydı. Sarığın altında görünen saçları, kaşları ve kirpikleri bembeyazdı. Gözleri çok mânâlı ve haşmetliydi. Çok tesirli bakıyordu.

"Sohbet boyunca, Bediüzzaman Hazretleri mahkeme safahatından bahsetmişti. Konuşmalarda Arapça ve Farsça kelime ve terkipler çok olduğundan, o zamanki bilgimle çoğunu anlayamamıştım. Bu arada hatırımda kalan şu sözünü hiç unutmam: 'İslâmiyetin aleyhinde bulunanları mücahedemle zir ü zeber etmişem.'

"Bu arada Necip Fazıl sigara içmek için dışarıya çıkmıştı. Bediüzzaman Hazretleri bana Risale-i Nur'ları okuyup okumadığımı sordu. Hiç bilgim olmadığını ifade ettim. Rusya'daki esaretinde cereyan eden hadiseyi sormuştum. Kendileri de, 'Evet, öyle olmuştu' diye cevap verdi. Akabinde Risale-i Nur'ları okumamı tavsiye etti.

"Ziyaretimiz tahminen üç saat kadar devam etmişti. Görüşmeden sonra, Necip Fazıl Beyle evine döndük.(C.4, s: 332-335)

Üstadın arkasında cemaatle namaz kılardık"

 Mehmed Fırıncı anlatıyor; "Üstad Hazretlerinin yanında ikindi sırasında umumiyetle bulunmaya çalışırdım. Ve evde bulundukları zaman, cemaatla namaz kıldırırlardı. Bu vesileyle çok feyizli bir hal hâsil oldu. Bir gün ikindi namazını eda edecektik. Üstad kendi bulunduğu mahalde Ezan-ı Muhammedîyi okuturdu. Ziya Arun kardeşin abdest alması uzun sürdü. Namaza tahiyyat esnasında son ka'dede yetişti. Fakat imama uymadı. Üstad selâm verir vermez, biraz hiddetlenmiş gibi, 'Neden cemaate iştirak etmedin?' dedi. Ziya Arun 'Namaz bitmişti, artık sonradan kılayım dedim' diye cevap verince Üstad Hazretleri, 'Hayır, namazda selâm verene kadar iştirak edersen cemaatin sevabını alırsın' dedi. Tesbihatları gayet ağır ve her kelime üzerinde basa basa durarak yaparlardı

"Birgün yine Muhsin'le Üstadın yanına geldiğimizde görüşürken farklı bir hâlet-i Ruhiye hissettim, merak ettim ve sordum. Üstad Hazretleri o gün Fener Patrikhanesine giderek Patrik Athenagoras'ı ziyaret etmiş ve ziyaret esnasında kendisine hitaben, 'Siz Kur'ân'ı Allah'ın kitabı, Hz. Peygamberi de peygamber kabul etseniz ve Hıristiyanlığın da dini hakikîsiyle amel etseniz ehl-i necat olacaksınız' demiş. O da 'Ben kabul ediyorum' diye cevap vermiş. Üstad tekrar 'Dünyadaki diğer ruhanî reisler de kabul ediyorlar mı?' diye sormuş. O, 'Onlar kabul etmiyorlar' demiş. Üstad kendisini gayet hürmetle karşılamış olduklarını söyledi.

"Üstadı Edirnekapı Camiinde bulduk"

"Birgün eve gittim. Zili çaldım. Hiç kimse yoktu. Tam o esnada Ziya Arun geldi. Anahtar vardı, içeri girdik. Baktık, Üstad Hazretleri yoktu. 'Ne oldu Üstad kiminle gitti, nereye gitti?' diye merak ediyorduk. O esnada Ahmed Aytimur geldi. Konuşmaları neticesinde Üstad Hazretlerinin yalnız olarak dışarı çıkmış olduğu anlaşıldı. Üzülmüş ve telâşlanmıştık.

Ahmed Aytimur, Ziya ve ben vazife taksimi yaptık. Ziya ile ben Edirnekapı Camiine, Ahmed Aytimur da Eyüp Sultana giderek, Üstad Hazretlerini bulursak yalnız bırakmamış olmak niyetiyle hemen hareket ettik. Biz Edirnekapı Mihrimah Sultan Camiine gittik. Vakit ikindiydi. Baktık, Üstad Hazretleri camiin arka tarafında oturuyor. Ezan okunmasına on dakika vardı. Biz de arka plâna geçip oturduk. Ezana okunmaya başladı. Namaz kılındı. Tesbihattan sonra Üstad Hazretleri bizi görünce 'Mâşaallah, mâşaallah!' diyerek memnuniyetini ifade ettiler. Beraber camiden çıktık.

Avludan caddeye inmeden Üstad Hazretleri sordu; 'Burada yüksekçe, etrafı görecek bir yer yok mu?' Caminin kıble tarafındaki çevre duvarını elimle göstererek, 'Üstadım, burası var' dedim. Ve o tarafa doğru yürümeye başladık. Daha o zaman yüksek binalar yoktu. Bu semtlerde, eski İstanbul'un mütevazı binaları vardı. Caminin bulunduğu mahal yüksek olmakla beraber, çevre duvarı pek yüksek değildi. Duvarın yanına geldik. Hazret-i Üstada bana, 'Sen eğil, ben senin sırtına basıp duvara çıkayım' dedi. Ve ben hemen eğildim. Üstad bana bu sefer, 'Sen dur, Ziya eğilsin' dedi. Ve o eğildi. Onun üzerine basarak duvara çıktı. Ben aşağıdaydım. Ziya da Üstadın yanına çıktı. Üstad bana sordu:

"Şimdi sen hakem ol. Bu Ankara'dakiler bana, 'Sen bizim işimize yardım etmiyorsun' diye kızıyorlar. Sen ne dersen ben öyle yapayım. Ben onların yanına mı gideyim? Yoksa bildiğin gibi, Risale-i Nur hizmet tarzında mı çalışayım?' dedi. Ben ellerimi dua eder gibi Üstada doğru kaldırarak, 'Üstadım, nasıl olur, siz onların içersine nasıl girersiniz?' der demez yüksek sesle, 'Tam...' dedi. Ve kabristan tarafını bir eliyle göstererek, 'Bu ölülerin arasına gireceğim, bu delilerin arasına girmeyeceğim' dedi.

Sonra, 'Sen de yukarı çık' dedi. Ben de çıktım. Üstad Hazretleri mülâtefe ediyordu. Bana, 'Sizin evi buradan göster bakalım' dedi. Ben Draman Camiini ve avlusundaki büyük selvileri nirengi alarak evin yerini tesbite çalışırken, 'Vah zavallı, evini de kaybetti, nasıl gidecek?' diye mülâfete ediyordu.

Duvarın üzerinden indik. Eve doğru, şimdiki Vefa Stadının yanındaki yokuştan aşağıya inip sağ taraftaki mahalle aralarından Draman'a doğru gidiyorduk. Üstad Hazretleri siyah cübbesi ve başında kendisine mahsus sarığı, boynunda beyaz bir tülbent, nazar-ı dikkati çekiyordu. Geçtiğimiz yerlerde çocuklar, kadınlar üstada alâka duyuyorlar, bilhassa çocuklar, Hazret-i Üstadın etrafını sarıyorlar, Üstad onlara 'Siz masumsunuz, dualarınız makbuldür. Bana dua edin. Benim çok hastalıklarım var, tâ şifa bulayım' diyor ve bazılarının başlarını okşayarak seviyor, iltifat ediyordu. Böylece, bir saatlik bir zamanda, on dakikalık yolu ancak alabiliyorduk.

Samsun Mahkemesi

"Üstad Hazretleri İstanbul'da bulunduğu sırada Sungur Ağabey de Samsun' da mevkuf bulunuyordu. Üstad Hazretlerini de mahkemeye celbedip ifade almak istiyorlardı. Üstad Hazretleri gitmemek için rapor almıştı. Dostlarının gayretleriyle, 'Ne karadan, ne havadan, ne denizden gidemez' diye rapor verilmişti.

Fakat bir ara Samsun'a gitmeye karar verdi. Çok hiddetli ve sıkıntılı bir safha idi. Çünkü Birinci Şube Şefi sık sık gelip gidiyordu. (Sonradan bu zât dost oldu. Hattâ Üstadın o zaman yazdığı bir lâhika mektubunu Üstad ona okuyunca, kendisi 'Bunu teksir edip her yere göndermek lâzım' deyince, Hazret-i Üstad, 'Al, götür, teksir edip gönderilsin' dedi. Ve o mektup teksir edildi. Hayli yere gönderilmişti.) Üstad yanında bulunan kardeşleri de beraber götürecekti. Bana, 'İstanbul'da kitap ve neşir hizmetlerini sana bırakacağız, tevdi edeceğiz, biz Samsun'a gideceğiz' dedi.

Hem Üstadın İstanbul'dan ayrılma elemi içime çökmüştü, hem kendimin böyle birşeyi yapabileceğime kat'iyyen kalbim kanaat etmiyordu. 'Üstadım, ben nasıl yaparım bu işi, ben bilebilir miyim?' diye izhar-ı acz ettim. O zaman dokumacı Mustafa Gören diye bir kardeş vardı, âniden o içeriye girdi. Ve 'Mustafa da sana yardım etsin' dedi. Ben çaresiz boynumu büktüm. Kabul etmiş oldum. Fakat sonradan Samsun'a gitme işinden vazgeçildi.

"Üstad Hazretlerinin İstanbul'da iki defa ifadesine müracaat edildi. Üstad İstanbul sorgu hakimliğinde Tarihçe-i Hayat'ın 489-91. sayfalarında yer alan ve 'Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî bu müdafaayı İstanbul mahkemesinde okumuş ve mahkemesi beraatle nihayet bulmuştu' başlığı altında yer alan müdafasını okumuştu.

"O sıkıntılı vaziyetin, Muhsin'in pek Samsun'a gitmek istemeyişi olduğunu ve Üstadın hiddetlendiğini anladım. Hatırımda kaldığına göre... Cenab-i Hakka hamdolsun. Sanki o hizmette tavzif hâdisesi, ömrümüzün tamamını içine almıştı. Düşe kalka bugüne kadar gelebildik.

"İnşaallah fütûhat olacak"

"Birgün sabahtan, Üstad Hazretlerinin yanına (saat 10 civarındaydı) geldim. Üstad çok hiddetlendi ve yüzü kıp kırmızı idi. Elini sallıyor ve 'edepsizler' tabirini kullanıyordu. Elini salladığı zaman bina sallanıyordu. O gün gazeteler, Sungur Ağabeyin, Samsun Mahkemesinde 1,5 yıla mahkûm edildiğini yazıyordu. Birkaç gün o üzüntülü sahne devam etti. Üstad Hazretleri sonradan, 'Her ne ise, inşaallah fütûhat olacak' diyordu. Bu esnada Sungur Ağabeyin müdafaası gelmişti. Üstad Hazretleri okutturuyor, dinliyorduk. İkindi namazlarından sonra müteaddit defa okuttu. Dinledik. Sonra da bir kitapçık olarak bunun teksir edilmesini istedi. Ve yaptırdı.

İstanbul'un fethinin 500. yıldönümü

"Bu esnalarda Bayram Ağabey asker ve Kore'deydi. Ceylan Ağabey de askerdi ve Siirt'teydi. Üstad Hazretleri Bayram Ağabeyden hemen hemen her gün, 'Bayram şimdi Kore'de komünistlere karşı çarpışıyor' diye bahsederdi.

"Üstad Hazretleri İstanbul'da bulunduğu zaman İstanbul'un fethinin 500. yıldönümü idi. Çok geniş bir kutlama merasimleri programı hazırlanmıştı. Mehter yeniden kurulmuştu. İstanbul'da büyük bir bayram havası esmekteydi. Fatih Camiinin Akdeniz kapısı tarafından büyük bir şeref tribünü kurulmuştu. 29 Mayıs 1953'de İstanbul sevinç ve şenliğin zirvesindeydi.

"Merasım başlamadan önce emekli binbaşı Refik Bey, Üstad Hazretlerini ve arkadaşları alarak, Fatih'teki merasim mahalline getiriyor. Fakat çok şiddetli izdihamdan içeri girilemeyecek bir durum olduğunu görünce, Binbaşı Refik Bey, etrafa hiddetle bağırarak açılmalarını ve son derece büyük bir âlimin burada bulunduğunu ilân ediyor. Âsayiş vazifelileri derhal Üstad Hazretlerinin yolunu açmak için tedbir alıyorlar.

Halk da bu tedbir gereğince yolları kendiliğinden açıyor. Ve Üstad Hazretleri doğru şeref tribününe, o zamanın İstanbul Valisi Fahreddin Kerim Gökay'ın sağ tarafında ayrılan yere oturuyor. Ve oradan merasimi gayet şâşalı ve muhabbetli bir şekilde takip ediyorlar.

"Üstad Hazretleri, mehterin de resmi geçit yaptığı bu merasimden sonra eve döndüler. Ve istirahata çekildiler.

"Üstad, Hafız Cemiyetine katıldı"

"Yine birgün Gönenli Mehmed Efendinin talebelerinden hafızlığı itmam edenler için hafız cemiyeti yapılacaktı. Mehmed Efendi davet etti. Üstad Hazretleri de maalmemnuniye kabul ettiler. Fatih Camiindeki hünkâr mahfelini müezzinler açtılar. Üstad Hazretleri hafız cemiyetini, üç saate yakın bir zaman hünkâr mahfelinden takip etti.

Üstadın Ramazan'daki usulü

"Ramazan gelmişti. Üstad Hazretleri bütün Ramazan boyunca hiç yatmadı. Usulü şöyleydi. Derdi ki: 'Ramazan'da insan oruçla ibadet halinde olduğundan, uykuda da olsa farz bir ibadeti ifa etmiş oluyor. ' Her dakikası bire bin verebilen bir ayda ibadetsiz bir zaman boşluğu bırakmak istemiyordu. Onun için iftardan sonra zaten akşamla yatsı arası kendisinin her zaman normal olarak evrad vaktidir. Tâ sahura kadar, İmsak vakti girer girmez hemen sabah namazını kılar, tesbihatı kendisine mahsus ifadan sonra istirahata çekilirdi. Tâ kuşluğa kadar. Ondan sonra kalkar, gene Nur dersleri ve evrad-ezkâr ile meşgul olurdu.

Benim hayretimi mucip olan bir husus olmuştu. Üstad Hazretlerinin karşısındaki evler yüksekti. Oradan Üstadı görmek için kadın-erkek, çoluk çocuk hepsi toplanırlardı. Üstadı görmek ve ibadetini seyretmek için. Biz de mecburen kapatıyorduk. Sonradan komşulardaki yaşlı hanımlarla konuştuk. Onlar, 'Niye kapatıyorsunuz? Hocaefendi sabaha kadar evrad-ı ezkâra devam ediyor, biz de onunla beraber devam ediyoruz' dediler. Üstad Hazretleri geceleri çok parlak ışıkta evrad ve ezkâra devam ederdi. Loşluktan hoşlanmadığını görürdüm.

Bizim vazifemiz Risale-i Nur'un neşri

"Birgün Galatasaray Lisesinde okuyan ve sonradan eczacı olan Said Mutlu ziyarete gelmişti. Ben son ânında geldim. Tatsız bir vaziyet vardı. O anda anlayamadım. Onun ayrılmasından sonra Hazret-i Üstad, o anda hizmetinde bulunan kardaşlara çok hiddet etti. 'Çocuk bunlar, çocuk olmasa tardedeceğim, bilmiyorlar. Çocuk bunlar' dedi. Ben de meseleden çok endişeli bir hâlet-i ruhiyeye girmiştim. Bu sırada Üstad Hazretleri karyolada oturuyordu. Ben ise yerde ve halının üzerindeydim. Birden bana hitaben, şöyle dedi:

"Muhammed, kardeşim! Sen hakem ol, ben diyorum ki Risale-i Nur'un neşir ve medrese tarzı hizmetlerinin devam ve inkişafı lâzım: bunlar ise başka yerler, başka hizmetler düşüncesinde. 'Ben meseleyi 'başka hizmetler' tabirinden anlamakla beraber, 'Üstadım bizim vazifemiz, Risale-i Nur'un neşri ve medreselerin devamıdır' deyince Üstad yüksek sesle 'Tamam' diye ifadede bulundu. Ve o hiddet hali, akşama doğru hayli hafifledi. Sonra Muhsin Ağabeye sordum. Said Mutlu kardeşin bizim tarz-ı hizmetimizi pasif telâkki etmesi ve orada bazı konuşmaların cereyan etmesi, Üstadın hiddetlenmesine sebep olmuş.

"Üstad fitresini bana verdi"

"Ramazan sonuna doğru Hazret-i Üstad, bana -şu anda miktarını bilemiyorum- 'Sen bana buğday al' dedi. Birkaç kiloluk buğday aldım, getirdim. Üstad Hazretleri iki elini birleştirerek, avucuyla doldurdu. Ve 'Benim fitrem' diye buğdayla fitresini bana verdi. Ben de o fitreyi köye götürdüm. 'Köyün tarlalarında bu buğday ekilsin' dedim. 'Bereket getirir.' Ve ektiler. Hakikaten de köyde son 15-20 senedir bereket kıtlığı vardı. O sene bol mahsul alındı.

"Zübeyir Ağabey, Abdullah Ağabey, Hüsnü Ağabey Urfa'da bulunuyordu. Hizmetler inkişaf ediyordu. Bir mesele için, Valiye bir dilekçe verirler. Dilekçenin başında 'Bismihi Sübhanehu, Ve in min şey'in Esselâmü Aleyküm, ilâ âhir' yazarlar. Bunun üzerine Vali kendilerini nezarete aldırır. Savcılığa havale eder. Savcının tevkif talebiyle sevk ettiği sorgu hakimliğinde tevkif edilirler. Bir müddet Urfa hapishanesinde kaldıktan sonra, kendilerini Isparta'ya sevk ederler. Ramazan boyunca Isparta hapishanesinde kalırlar. Tam bayrama bir gün kala tahliye edilirler. Bayram günü, üçü birden İstanbul'a Üstadın yanına gelirler.

"Onların gelişi hepimize birden, bilhassa Üstadımıza büyük bayramın sevincini birkaç kat arttırmıştı. Zübeyir Ağabey gelince Üstad Hazretleri yeni bazı hizmetler yaptırmaya başlamıştı. Evvelâ 6., 7., 8. Meyve'leri yeni yazıyla bir araya getirerek Tamirci Atom Bombası ismiyle bir kitap yaptı. Sonradan Asâ-yı Musa'dan Akan Nur Çeşmesi isimli kitabı yine yeni yazı olmak üzere daktiloyla mumlu kâğıda yazdırarık teksir ettirdi. Sonunda Avrupalı 45 feylesofun Kur'ân-ı Kerim, Peygamberimiz (a.s.m.) ve İslâmiyet hakkında müsbet şehadetlerini ihtiva eden beyanlarını ilâve etti. Hz. Üstad bir müddet sonra onları yine Urfa'ya hizmetin başına gönderdi.

Beyazıd Camiinde Cuma namazı

"Yazın en sıcak günleri yaşıyorduk. Cuma günleri mümkün olduğu kadar namaza Üstadla beraber gitmeye gayret ederdim. Yine bir Cuma günü Üstada gittim. Fakat Hz. Üstad evden çıkmış. Nereye gittiğini de bilemedim. Düşündüm. Ben de Beyazıt Camiine Cumaya gittim. Namazdan sonra baktım; Hz. Üstad, Muhsin de yanında, bizim birader Mustafa da var. Birlikte camiden çıktık. O zaman caminin tam önünden Draman'a taksi dolmuşları kalkardı. Tam bu sırada dolmuşçuluk yapan bizim yakın dostumuz Adnan Ağabeye işaret ettim. Üstad Hazretleri ve Muhsin arabanın ön tarafına oturdular. Biraz bekledik. Beşinci müşteri gelmeyince, 'Adnan Ağabey, çekip gidelim' dedim. Üstad yine müdahale etti, arabayı hareket ettirmedi. Ben tekrar söylemeye cesaret edememekle beraber, çok şiddetlice sabırsızlanıyordum. Birden babam Sultanahmet'den yürüyerek Draman dolmuşlarının olduğu yere geldi. Hepimiz birden şaşırıp kalmıştık. Çok sürurlu ve neşeli bir hava meydana gelmişti. Üstad Hazretleri lâtifeler ediyordu. Çarşamba'ya bizim fırının sokağına geldiğimiz zaman arabayı durdurduk. Üstad Hazretleri sanki veda ediyormuşcasına bizimle muamele etti.

Ve hakikaten o gün akşama yakın, Emirdağ'dan Hamza Emek ve terzi Sadık Efendi gelmişler; bir arabaya Üstad Hazretlerini Emirdağ'a alıp götürmüşler. Akşam namazı esnasında Üstad Hazretleri uçmuş gitmişti. 'Yeller eser ol saltanatın şimdi yerinde' sözü gibi ev öyle bom boş, karanlık bir mahzen şeklinde göründü ki, teessürümden şaşkınlığa düşmüştüm. Muhsin Alev, bereket versin oradaydı. Onun tesellîsi bana kuvvet verdi. Artık orada beraber birkaç saat sohbet ettik. Ömrümüzün bir parlak sayfası böylece kapanmış oldu.

"Asker dönüşü Üstadı ziyaret ettim"

"Üstad Hazretlerinin İstanbul'dan ayrılışından bir ay sonra askere gittim. Askerden geldikten sonra bir müddet fırındaki işlerimizi bir düzene koydum. Ve Isparta'ya Üstad Hazretlerin ziyarete gittim. Üstad Hazretleri bu ziyaretten çok memnun ve mütehassis olmuştu. O esnada Afyon mahkemesindeki dâvâ affa girmekle beraber, kitaplar yönünde devam etmekteydi. Mahkeme, kitapları Diyanet'e göndererek tetkikinden sonra bir karara varılmasını kabul etmişti. Tam o günlerde kitaplar (5 sandık) Ankara'ya gönderilmişti.

"Üstad beni Ankara'ya gönderdi"

"Hazret-i Üstad bana, 'Senin geldiğin çok iyi oldu, çok güzel oldu' diyerek tekrar etti. Ve 'Ben Ceylân'ı Ankara'ya gönderecektim, sen geldin, iyi oldu. Şimdi seni Ankara'ya göndereceğim' dedi. Ve 12 veya 13 mektup Ceylân Ağabeye dikte ederek Ankara'daki bir kısım dostlara hitaben yazdırdı. Mektupların mahiyeti, hatırımda kaldığı kadarıyla, 'Risale-i Nur bu asırda çok ehemmiyetli bir hakikattır. Vatana ve millete büyük hizmeti geçmiş ve geçecektir. Gizli dinsiz münafıklar aleyhimizdeki propagandalarıyla adliyeyi şaşırtıp, aleyhimize çevirip bizi sıkıntılara soktular. Bunun için şimdi Diyanet'e tetkik için gelen kitaplarımızın hakkı teslim edilerek lehinde beraatı için rapor tanzim edilmesi hususunda gayretlerinizi rica ederiz' mealindeydi. Hatırımda olduğuna göre, imza, 'Üstad Hazretlerinin Hizmetkârları' şeklindeydi.

"Bu bölüm hatırımda böyle kalmış, eksik fazlasını bilemiyorum. Ben Ankara'ya gittim. Daha evvel Ankara'da kalabalık bir ehl-i hizmet grubu bulunuyormuş. O sırada çeşitli sebeplerle sağa sola gitmeleriyle bir dağılma olmuş. Verilen adreslerde bir türlü kimseyi bulamamıştım. Ankara'ya ilk defa geliyordum.

"Âtıf Ural'ı buluyorum"

"Nihayet bir akşam üsta talebe yurdunda Konyalı birisinin delâletiyle Âtıf Ural'ı buldum. O zaman Cebeci'nin üst tarafında gecekondular vardı. Derenin yamacında tek odalı bir gecekonduda buluştuk. Daha evvel 1952'de, Üstad Hazretleri İstanbul'da iken Âtıf'ı gördüğümü hatırlıyorum. O anda Âtıf Ural'ın hakikaten çok muhlis ve fevkalâde hizmet aşkı ile dolu, aklı, fikri, zikri devamlı Üstad ve Nur'larla meşgul olduğunu gördüm. Hattâ bir ara, 'Hayalimde Üstad ve Hüsrev Ağabeyden başka dünya varlıklarından hiçbir şey temessül etmiyor' demişti.

Âtıf Ural, o esnada Hukuk Fakültesi talebesiydi. O da beni Üstadın yanından gelmiş olarak görünce, fevkalâde sevinçten mesrur idi. Mektuplarla geldiğimizi anlattım. O da, 'Tamam, yarın inşaallah o hizmetleri ifa ederiz' dedi. Ve 'Bu akşam bir yere ziyarete gidelim' diye, Gazi Lisesinde Türkçe Öğretmeni Celâl Bey diye bir zâtın evine gittik. (Sonradan Sözler'in neşrinde çalışmıştı) O gece o zâtla çok güzel sohbet oldu. Abdullah Cevdet'le hayli arkadaşlık yapmış, o yüzden itikadı sarsılarak pekçok sıkıntı çekmiş ve iki defa Bakırköy Akıl Hastanesine yatmış. Ne zaman ki Sözler mecmuası eline geçmiş, dünyası aydınlanmış, nurlanmış. 'Tahmin etmiyorum ki sizler benim gibi Sözler'i anlayasınız. Öyle ki, bu harflerin benim için her çengelinde âdeta bir kandil asılı gibi, nurlandırıyor' diyordu. Sözler'deki Tevhid hakikatlarının ispatları karşısında kimsenin durmasının mümkün olmayacağını, mutlaka teslime mecbur olacağını, Abdullah Cevdet'in eline geçseydi mutlaka kurtulacağını ifade etti. Ve onun daima tekrar ettiği mısrasını söyledi.

"Takıldı kaldı fikrim nokta-i Tevhidde diye' mütemadiyen tekrar ederdi. Onun bu sarsıntıları beni de sarsmıştı. Fakat benim elime Sözler geçti, kurtuldum. Onun eline geçmedi ve o gitti.'

"Saatler geçti, gece geç vakit oldu. Ve ayrıldık.

"Ertesi gün Diyanet'teki bazı dostlar, Avukat Hulusî Bitlisî Aktürk, Afyon DP milletvekillerinden bazılarını ziyarete giderek mektupları verdik. Bu arada Mustafa Türkmenoğlu da Hukuk Fakültesinde okuyordu. Onunla da akşamları buluşuyorduk. Üç günlük Ankara seyahatimden sonra neticeleri Isparta'ya Âtıf'la beraber bir mektupla bildirip İstanbul'a döndüm.

"Süleymaniye'de 46 numaraya geçtik"

"Bir müddet daha fırında çalıştıktan sonra Süleymaniye'de 46 numaraya geçerek doğrudan doğruya hizmete başlamıştık. Çünkü o esnada Ziya Arun Isparta'daydı. Birinci Ağabey ve Hakkı askere gitmişti. Ahmet Ağabey de havluculuk yapıyordu. Medresede devamlı kalacak kimse yoktu. Ben artık ondan sonra medreseye kapağı atmıştım. Üstad Hazretlerinden lâhika mektupları gelirdi. Onları teksir eder, gerek dünyanın, gerekse Türkiye'nin değişik yerlerine, yaklaşık 120 yere gönderdik. 1956 senesinin başlarında Diyanet'ten çıkan müsbet rapor neticesinde Afyon mahkemesi bütün Risalelerin iadesine karar vermişti. İstanbul'a o sıralarda Isparta'dan ekseriyeti hatt-ı Kur'ân, pek az da yeni yazı Risaleler gelirdi. Bazan da Mersin'den gelirdi. Mersin'den kimden geldiğini bilmediğimden sordum: 'Mersinde kaç tane Nur talebesi var' diye 'Yalnız Mustafa Ezener var. Başka kimse yok' dediler. O zaman 'Biz de burada teksir edelim kitapları' diye kitapları israr ediyordum. Bir türlü muvaffak olamadık. Bu esnada yine Isparta'dan şapoğrafla (ispirtolu teksir) çoğaltılmış 30 tane Yirmi Üçüncü Söz gelmişti. O anda medreseye birkaç kişi Anadolu'dan, birkaç kişe de İstanbul'dan gelmişti. Kitapların hepsi bir anda bitti.

"Isparta'ya Üstadı ziyarete gittim"

"Ben bir-iki gün sonra Isparta'ya Hazret-i Üstadı ziyarete gitmek için yola çıktım. Bursa'ya, İnegöl'e uğrayıp Isparta'ya gittim. Isparta'da Hazret-i Üstad yoktu. 'Eğridir'e gitti' dediler. Medresede Hüsnü Bayramoğlu Ağabey vardı. Ben o gün Eğridir'e gittim. Orada hizmetlerin tedvirinde Çilingir Ali Savran vardı. Onunla görüştük. Üstadın Barla'da olduğunu söyledi. O arada birden bire hava çok bozdu. Şiddetli bir kar fırtınasıyla göl haşin, dalgalı bir vaziyete girmişti. İki gece Eğridir'de kaldım. Hava biraz sakin görünüyordu. Ali Savran'a Demirci Salih Efeye, 'Beni bırakın, mutlaka ben Barla'ya gideceğim' diye ısrar ettim. Mevsim kış olduğu için onlar da bırakmak istemiyorlardı. Çarnâçar bıraktılar. Elbisem zayıftı. Ayaklarımı dolaklara sardılar. Boynuma uzun bir atkı ve külâh verdiler. İki de ekmek verdiler. Biri bana, birini de Üstad Hazretlerine vermek için. Ben öylece yaya olarak yola çıktım.

"Adnan Menderes Nur'ların neşri için emir verdi"

"O zaman Barla'ya otomobil gidecek yol yoktu. Atla veya eşekle gidiliyor, gölden de kayıkla geçiliyordu. Şimdiki göl kenarında su pompası olan noktaya gelmiştim. Bir ara güneş çıktı. Oradan gölden bir abdest alayım, dedim. Abdest aldım, çoraplarımı, ayakkabılarımı giydim. Bir de baktım, Barla tarafından bir kafile geliyor. Evvelâ tanımadım. Sonra baktım; bir işlek. Üzerinde sepetler, ibrikler, Ceylân ve Bayram Ağabey arkasında yaya olarak yürüyor, onların arkasında da yedeğinde bir at olduğu halde Zübeyir Ağabey geliyordu. Çok acip bir mülâkat vuku buldu. Üstad Hazretlerine koştum. Ellerini öptüm. Böyle yol ortasında soğuk bir havada karşılaşmak çok enteresan olmuştu. Bana 'Sen Muhammed Fırıncı'sın' diyerek mütemadiyen lâtife ediyor ve Risale-i Nur'un fütühatından bahsediyordu. 'Adnan Menderes, Maarif Vekili Tevfik, Nur'ların neşri için emir verdi. İnşaallah yakın zamanda neşrolacak, merak etme' diye çok sürurlu bir haldeydi. 'Ne kadar yol parası masraf ettin?' diye sordu. 'Üstadım, ehemmiyetsiz' dediysem de, çok ısrar ediyordu. 'Olmaz, mutlaka ben senin yol paranı vermem lâzım' diyordu. Ben ne kadar yalvardıysam da, Üstad kabul etmedi. 2 lira verdi. Mecbur oldum, kabul ettim. Hava birden bire çok sert bir fırtına şekline dönmeye başladı. 'Siz' dedi, 'Ceylân'la konuşarak, sohbet ederek gelirsiniz. Benim nâmıma Ceylân'la konuşursak, sohbet ederek gelirsiniz. Benim nâmıma Ceylân'la ne istersen konuş. 'Kendisi için getirdiğim ekmeğin yarısını bize verdi. Ata bindi. Zübeyir Ağabey çekiyor, Bayram Ağabey de Üstad Hazretlerini atın üzerinde ayağından tutuyordu. Sür'atlı bir şekilde gitmeye başladı. Üstad Hazretleri biraz sonra durdu. Adnan Menderes'in ve Maarif Vekili Tevfik'in Nurların neşrine karar verdiğini tekrar etti ve yine tekrarla, yol parası ne kadar masraf ettiğimi sordu. Ben, 'Üstadım 2 lira tamamdır' dediysem de, Üstad kabul etmedi. Zorla 2 lira daha verdi. Ve 'Sen istasyona git. Mahmud'a söyle, sabahleyin gelsin, bizi alsın. Sen medresede bu gece kal, bizi bekle' dedi. Ve hızla yola devam etti. Ben Eğirdir yakınındaki tren istasyonunda Ceylân Ağabeyin yarıdımıyla akşam üzeri trene bindim. O gece Isparta'da medresede kaldım. Mahmut Çalışkan sabableyin gitti. Hazret-i Üstad 10 sıralarında Isparta'ya gelmişti.

"Kardeşim, sen tayinatı alacaksın"

"Üstad gelince tekrar yanına gittik. Bir miktar ders okundu. Mesnevî-i Nuriye'nin Arapça kısmından haşir bahsi, Onuncu Söz den de Türkçe olarak karşılıklı olarak devam ediyordu. Bu esnada 'Levlâke levlâke Lemâ halaktu'l-eflâk' hadis-i kudsîsi geçmişti. Üstad Hazretleri, 'Ben bu hadis-i kudsîyi, şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediye olarak kabul ediyorum' dediği hatırımda kalmış. Dersten sonra ağabeylere hitaben beni gösterek, 'Bu olmasa idi, ne Muhsin, ne Ahmed, İstanbul'da iş yapamazdı' dedi. Ve 'Kardeşim Muhammed ben sana tayinat vereceğim' dedi. 'Benim mutlaka vermem lâzim senin tayinatını' diye israr etti. Ben boynumu büktüm. O sırada ders bittiği için ağabeylerle çıktık. Tahirî ağabeye dedim: 'Ağabey, ben tayinat mes'uliyetini kaldıramam, taşıyamam, sonra mânen benim için tehlikeli olur, korkarım, siz ne dersiniz?' dedim. Tahirî Ağabey boynunu büktü, 'Ahî, bilmem ki' diye bir iki kelime söyledi. O sırada Üstad tekrar çağırdı. 'Kardeşim sen tayinatı alacaksın' dedi. Üstada itiraz edememiştim. Ama gene içimden, 'Yahu, ben şimdi birkaç saat çalışmakla 10 lira yevmiye kazanıyordum. Üstad neden ısrar ediyor acaba?' diye tereddütler içersinde odadan çıktım. Ağabeylerin odasında Mesnevi-i Nuriye'nin Türkçe tercümesini Abdülmecid Ağabey Konya'dan göndermiş, onu tebyiz ediyorlardı. Ben de yanlarında oturdum. O esnada Üstad Hazretleri birden kapıdan içeri girdi. Biz ayağa kalktık. 'Kardeşim, sen günde 10 banknot kazansan da tayinatı almalısın' dedi. Ve ben artık ses çıkaramaz olmuştum. O zaman tayinat günde bir ekmek parasıydı.

"Hüsrev Ağabey'i ziyarete gittim"

"Sonra ben Hüsrev Ağabeyi ziyarete gitmek istedim. Ağabeyler 'Peki' dediler, gittim. Hüsrev Ağabey çok alâkadar oldu. Memnun oldu. Ben yeni yazı Yirmi Üçüncü Söz kitaplarını İstanbul'a diğer kitaplar gibi Hüsrev Ağabey göndermiş zannıyla, 'Ağabey, ' dedim, '30 tane Yirmi Üçüncü Söz göndermişsiniz, fakat geldiği anda bitti. Bunları gönderirken biraz fazla miktarda göndermeniz daha iyi olur.' Hüsrev Ağabey, 'Kardeşim, talebeler çok çoğalmış, elhamdülillah, artık Isparta'daki çalışmalarımız kâfi gelmiyor. İstanbul'da siz de yapın' dedi. Neşriyat için böyle bir teklifle karşılaşmış olduk. 'Peki' dedim, 'inşaallah İstanbul'da da başlayalım. 'Sonra Ayetü'l-Kübra'nın okunmasının ehemmiyeti, ondaki Tevhid hakikatının yüksekliği hakkında uzun sohbet oldu. Hüsrev Ağabeye veda edip, Üstadın yanına gittim. Gider gitmez Üstad çağırdı. 'Ben seni Hüsrevin yanına gönderecektim, iyi oldu, gittin' dedi. 'Ceylân ve Zübeyir benim evlâdımdır, bunlarla benim nâmıma hizmetler hakkında ne istersen konuşabilirsin' dedi. Ayrılma saati de yaklaşmıştı. Üstadın elini öpüp ayrıldım. Ağabeylerin odasında Ceylân Ağabey bana Hüsrev Ağabeyle ne konuştuğumuzu sordu. Ben de konuşmamızı olduğu gibi anlattım. O anda öğrendim ki, Yirmi Üçüncü Sözü'ü Ceylan Ağabeyler sapoğrafla teksir edip göndermişler. Ceylân Ağabey 'Siz Yirmi Üçüncü Söz'ü mumlu kâğıda yazın ben İstanbul'a gelirim' dedi.

"İlk olarak Yirmi Üçüncü Söz'ü teksir ettik"

"O gün Isparta'dan ayrılıp İstanbul'a geldim. Yirmi Üçüncü Söz'ü, o zaman lisede talebe olan Galip Gigin'le mumlu kâğıda daktilo ettik ki, Ceylân Ağabey geldi. Yirmi Üçüncü Söz'ün metninde bulunan âyetleri, duaları yazdı. Hizmetleri gözden geçirdi. Ve döndü. Böylece Hazret-i Üstadın emriyle, Hüsrev Ağabeyin de yeni yazıya yukarıda anlattığım şekilde teşvikiyle başlamış oldum. Yirmi Üçüncü Söz, Hanımlar Rehberi, İman Hakikatleri, Risale-i Nur Hakkında Verilen Bir Konferans (Ankara Üniversitesinde) kitaplarını neşrettiğimiz sırada Ankara'da, Samsun'da ve Antalya'da da matbu neşriyatlar başlamıştı. Biz halen hazırlık yapmakla beraber, tab'a geçememiştik. Bu arada İman Hakikatleri ile Konferans risalesinin teksirleri bitmişti. Acele bir miktar ciltletip Isparta'ya tekrar gittim. Üstad Hazretleri kitaplardan memnun olmakla beraber, 'Ankara çalışıyor, Antalya çalışıyor, İstanbul duruyor' dedi. Ben ise götürdüğüm kitaplar için Hazret-i Üstad iltifat edecek zannediyordum. Demek teksir devri kapanmıştı. Üstad Hazretleri, matbaayla neşriyata başlamamızı emir veriyordu. Bu arada ben Konferans'tan çok istifade ettiğim için, matbu olarak bunun İstanbul'da basılması hususunda teklifte bulundum. Hem Hazret-i Üstad, hem ağabeyler kabul etmişlerdi.

Üstadın sadakat ve fedakârlık dersi

"Bu arada bazı dersler de vermişlerdi. Risale-i Nur'a ömür boyu hizmet edebilmek için bazı şakirdlerin mücerred kalması lüzumunu beyan ederken, bana hitaben, 'Sana dünyada 10 tane Cennet hurisi de verseler, Zübeyir evlenmez. Sen küçük kardeşini evlendirme' demişti. Üstad Hazretlerinin fedakârlık hususundaki telkin ve dersleri umumiyetle akla kapı açıp da, o talebenin bizzat kendisinin fedakârlığa talip olmasını temin etmekti. 'Sana on tane huri verseler, Zübeyir evlenmez' tabirinde çok lâtif nükte vardı. Zübeyir Ağabeye sonradan bunu hatırlattığım zaman çok güler, 'Mübarek Üstadımız nasıl irşad ve telkinde bulunuyor' derdi.

"Hazret-i Üstad bence çok mühim bir ders daha vermişti. Şöyle ki: Bulunduğu odasını tarif ederek, kapının arkasında bir Nur talebesi bulunduğunu, kapıdan girince karşıda da iki tane hanım Nur talebesi bulunduğunu, onlara ders verdiği sırada dışardan Hafız Ali Ağabeyin odaya girdiğini, hanımları görünce, 'Üstad iki hanıma ders veriyor demek' diye geri çekilip odaya girmediğini ve kapının arkasındaki talebeyi görmediğini, sonradan Hafız Ali Ağabeye 'Bu iki kadınla odada oturduğumu görünce, aklına ne geldi?' diye sorduğunu, onun da, 'Üstadım, zavallı iki masume fırsat bulmuşlar, Üstadımdan ders alıyorlar' dediğini anlattı ve 'Kalbine dikkat ettim, aynen samimî, öyle söylüyordu. Sen dışardan odama girsen, (başucundaki sehbayı göstererek) şunun üzerinde şarap şişesini görsen, sarsılmaman lâzım' diye bence çok müthiş bir ders vermişti. Seneler sonra Zübeyir Ağabeye anlattığım zaman, 'Kardeşim, Üstad sana âzamî sadakat ve fedakârlık dersi vermiş' demişti. Maalesef o mânâlara yetişemedik, ama Allah hizmetin dışına atmadı.

"Risale-i Nur'ları basmaya başlıyoruz"

"Konferans sonradan Ankara'da Sözler mecmuasının arkasına ilâve edilmeye karar verilmişti ve daha sonra da kitap halinde basılmıştı. Biz İstanbul'da basmamıştık.

"Üstadın yanından ayrıldık. Ceylân Ağabey matbaacılık hakkında bana bilgi verdi. Çünkü ben matbaacılık tabirlerini hiç bilmiyordum. İstanbul'da da bilen yoktu. Ahmed Aytimur, Hakkı Yavuztürk ve ben bu neşriyatı plânlamaya karar verdik. Ve Hanımlar Rehberi'nin sonundaki, hanımların yazdığı mektupları Çeltüt matbaasında dizgi ve baskı için anlaştık. 10.000 adet Küçük Sözler ile 5000 adet hanımlar mektubu basılacaktı. Fakat neticenin nasıl olacağını, polis müdahale edecek mi, etmeyecek mi, bilmiyorduk. Aynı gün basıldı, 2500 adedini Anadolu'ya postaladık. 7500 adedini de bir akrabanın boş bir odasına koyduk. Polis bizi ne zaman arayacak, diye bekliyorduk. Polisten, savcılıktan hiçbir ses çıkmadı. Ondan sonra diğer kitapların basımı için başka matbaalarla da çalışmaya başladık. Sonradan Birinci Ağabey de İstanbul'a geldi. Galip Bey ve diğer bazı arkadaşlar, bir neşriyat komisyonu haline girmişti.

Hanımlar mektubu

"Bir müddet sonra hanımlar mektubu için tahkikat açılmış. "Polis bizden, 'Bu mektubu kim yazdı?' diye sorunca, biz de 'Bilmiyoruz, Isparta Savcısı, Üstad Hazretlerinin evine giderek, 'Bu mektubu siz mi gönderdiniz?' diye sormuş. Zübeyir Ağabeyin sonradan anlattığı üzere, Üstad, 'Bilmiyorum, oku bakalım nedir?' diye savcıya okutmuş. Bu defa Üstad Hazretleri, 'Ne var bunda, gayet güzel' demiş. 'Ben göndermedim, ama mektup gayet güzel.' Savcı geri dönmüş gitmiş. Faturaları benim üzerimize kestiğimiz için, matbaadan sormuşlar. Bu defa savcılık beni çağırttı. Müftüoğlu diye bir İstanbul başsavcısı vardı. Bizzat kendisi kabul etti. 'Bu yazıyı siz mi yazdınız, yoksa başkası mı yazdı? Bu kadınlar nerededir?' diye sordu. Hakikaten ben o kadınları tanımıyordum. Ve savcıya o şekilde ifade ettim. Mesele o şekilde kapandı. İstanbul'da neşriyat hakkındaki ilk adlî muamele böyle kapanmış oldu.

"Formaları Hazret-i Üstad tashih ederdi"

"Matbaalarda kitaplar dizildiğinde forma halinde tashihler bize verilir, biz de Hazret-i Üstada ya bizzat kendimiz, ya da ziyaret etmek isteyen birisiyle gönderirdik. Formalar Hazret-i Üstada okunur, Üstad Hazretleri tashih edilecek yer varsa eder, tekrar İstanbul'a gönderir ve basılırdı. Ankara'da matbuat aynı şekilde cereyan ederdi.

"Abdülkadir-i Geylânî şimdi gelse..."

"Neşriyat esnasında Isparta'ya forma götürdüğüm bir defasında, dersten ağabeyler yeni çıkmışlardı. Üstad Hazretleri dersin sonunda şöyle bir sohbette bulunmuş. Zübeyir Ağabey taze taze nakletmişti:

"Kardaşlarım, Abdülkadir-i Geylânî şimdi gelse, 'Said, sen bu mesleğinden bir parça taviz versen, milyonlar insanlar senin kitaplarını okuyacak, fakat öyle yapmasan hem bunlardan mahrum kaldığın gibi, hapislerde zulümlerle, eziyetlerle cefa çekeceksin' dese, 'Hayır Üstadım, ben bu zulümlere, işkencelere razıyım, fakat mesleğimden en küçük bir taviz vermem' diye ona söyleyeceğim.'

"Üstadın Ankara'ya gidişi"

"İstanbul'da matbu neşriyata devam ederken bir taraftan da hatt-ı Kur'ân'la Lem'alar mecmuasını teksire devam ediyorduk. Seneler gittikçe ilerliyordu. 59 senesinin son günlerindeydik. Yenikapı'da Hakkı Yavuztürk'lerin evinde sabaha kadar çalıştığımız teksir makinasından kalkıp Bekir Ağabeyin yazıhanesine gitmiştik. O esnada Üstad Hazretlerinin Ankara'ya geldiğini öğrendik. Çok hayret etmiştim. 'Acaba İstanbul'a gelmez mi?' diye çok düşündüm. Bu arada Üstad tekrar Emirdağ'a döndü. Matbuat, 'Said Nursî geziyor, dolaşıyor' diye çalkalanıyordu. Üstad Hazretleri, bir ara Konya'ya gitti. Mevlâna türbesini ziyareti esnasında mahşerî bir kalabalık toplanınca, bundan emniyet fena halde ürkmüştü. Bu esnada Ankara'da Sikke-i Tasdik-i Gaybî kitabına matbaada el konmuştu. Üstad Hazretleri, talebelerin bundan dolayı müteessir olup da menfî bir harekete tevessül etmemesi için midir bilmem, Emirdağ Lâhikası'nın sonunda bulunan vasiyetname şeklindeki konuşmayı Ankara'da yapmıştı.(C: 4, s:345-372)

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

"Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

Ahkaf,13

GÜNÜN HADİSİ

Yeryüzünde bir kötülük işlendiği vakit, ona şahid olan bunu takbih ederse (kötü olduğunu te'yid ederse), o kötülüğü görmemiş gibi zararından kurtulur. O kötülüğe şahid olmadığı halde, işittiği zaman memnun kalan kimse, sanki şahid olmuş gibi manen zarar

Ebu Davud, Melahim 17, (4345)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI