Cevaplar.Org

DERS: 32 OTUZ ÜÇÜNCÜ SÖZ BİRİNCİ PENCERE

Üstad, ‘’Haşir Risalesin’’deki hakikatlara ’’bab ’’ diyor, burada da ‘’pencere’’ diyor. İnsan dışarı bakmak istediğinde duvardan değil, pencereden bakar. Cenab-ı Hakkı gösteren marifet dersleri olduğundan dolayı ‘pencere’ tabirlerini kullanıyor.


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2016-06-01 11:37:15

"Bilmüşahede görüyoruz ki: Bütün eşya, hususan zîhayat olanların pek çok muhtelif hacatı ve pek çok mütenevvi metalibi vardır. O matlabları, o hacetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münasib ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak: Zahirî ve bâtınî hasselerin ve onların levazımatı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyas et.

İşte bütün onlar, birer birer, vücud-u Vâcib'e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi- o hal ve bu keyfiyet- perde-i gayb arkasında bir Vâcib-ül Vücud'u, bir Vâhid-i Ehad'i, hem gayet Kerim, Rahîm, Mürebbi, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir.

Şimdi ey münkir-i cahil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i hakîmaneyi, basîraneyi, rahîmaneyi ne ile izah edebilirsin?

Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz camid esbabla mı izah edebilirsin?..."

Üstad, ''Haşir Risalesin''deki hakikatlara ''bab '' diyor, burada da ''pencere'' diyor. İnsan dışarı bakmak istediğinde duvardan değil, pencereden bakar. Cenab-ı Hakkı gösteren marifet dersleri olduğundan dolayı 'pencere' tabirlerini kullanıyor.

Konuya girmeden bir hususun bilinmesinde fayda vardır. Bilirsiniz, fıkıh ilmine ait meseleler değişmez, inkişaf etmez. Bir anlamda kesindir demektir. Diyelim ki, namazın şartları kaçtır? on ikidir, altısı içinde altısı dışındadır. Biz bunu yüz defa okusak on üçe çıkar mı veya on dörde çıkar mı? Bir defa okudun daha okumadın on bir veya ona düşer mi düşmez. Zira fıkhı meseleler sabittir değişmez. Bir defa öğrenildi mi, kâfidir yeterlidir. Amma imani meselelere taalluk eden meseleler öyle değildir. Onlar çekirdekler gibidir. Tohumlar gibidir, okudukça iman inkişaf ediyor. Gelişme ve inkişaf olunca usanma olmaz. Zira;

''İman, yalnız icmalî ve taklidî bir tasdike münhasır değil. Bir çekirdekten, tâ büyük hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misalî güneşten tâ deniz yüzündeki aksine, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi; imanın o derece kesretli hakikatları var ki, binbir esma-i İlahiye ve sair erkân-ı imaniyenin kâinat hakikatlarıyla alâkadar çok hakikatları var ki: "Bütün ilimlerin ve marifetlerin ve kemalât-ı insaniyenin en büyüğü imandır ve iman-ı tahkikîden gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kudsiyedir" diye ehl-i hakikat ittifak etmişler.

Evet iman-ı taklidî, çabuk şübhelere mağlub olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikîde pek çok meratib var. O meratibler denilmelyakîn mertebesi, çok bürhanlarının kuvvetleriyle binler şübhelere karşı dayanır. Halbuki taklidî iman bir şübheye karşı bazan mağlub olur.

Hem iman-ı tahkikînin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esma-i İlahiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur'an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Hem bir mertebesi de hakkalyakîndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zâtlara şübehat orduları hücum da etse, bir halt edemez. (Emirdağ Lahikası-1 107- 108 )

Başka bir misal vereyim; Dağın arkasın bir duman var. Bu ne demektir? Bu orada bir ateş yanıyor ihtimal. Bu "ilmen yakindir."amma ateşten başka bir şeye de delalet edebilir. Yüzde yüz ateş olmayabilir. Yukarıya çıktın baktın, hakikaten bu bir ateştir. Bu nedir; "aynelyakin." Bir de gittin, ateşi kullandın, kebap yaptın veya elini soktun, yakıcılığını bizzat hissettin, bu da oldu "hakkalyakin." İşte bu anlamda, böyle bir imana sahip olan bir insanın diğer insanlara faydalı olması, diğer insanlardan çok daha fark eder. Üstad Hazretleri böyle iman sahiplerine şübehat orduları taarruz etse ihtimaldir ki ona vesvese ve zarar vermez diyor.(Kastamonu:18) Ama diğeri ufak bir rüzgârda düşebilir.

Son olarak şunu da belirteyim; Üstad Hazretleri 33. Sözün sonundaki ''ihtarda'' Önemle şu vurguyu yapar:''Şu Otuzüç Pencereli olan Otuzüçüncü Mektub, imanı olmayanı inşâallah imana getirir. İmanı zaîf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlettirir. İmanı geniş olana bütün kemalât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir; daha nurani, daha parlak manzaraları açar.

İşte bunun için, "Bir pencere bana kâfi geldi, yeter" diyemezsin. Çünki senin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise; kalbin de hissesini ister, ruhun da hissesini ister. Hattâ hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh herbir pencerenin ayrı ayrı faideleri vardır.''(Sözler, 674-675)

Bu girişten sonra konumuza başlıyoruz.

''Bilmüşahede görüyoruz ki: Bütün eşya, hususan zîhayat olanların pek çok muhtelif hacatı ve pek çok mütenevvi metalibi vardır. ''

Yazmakla, saymakla bitmez. Taşın sertliğe ihtiyacı, suyun mailiğe ihtiyacı var, ağacın meyveye ihtiyacı var, insanın saça ihtiyacı var, bütün mahlûkat zihayat namına mevcudat namına ne yaratılmışsa onlara münasip bir vücud bir şekil bir özellik vermiş Allah. Yani zihayat (canlılar) olanların ihtiyaçları çok fazladır.

''O matlabları, o hacetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münasib ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. ''

Anne rahminde çocuk göbeğinden besleniyor, doğuyor ağız menfeziyle yeme içme devreye giriyor. Kış gelince nebatat sanki öleceğinin farkına varmış gibi, yüklerini ve fazlalıklarını atıyorlar. Bir yaşlı ihtiyar işini gücünü evlatlarına terk edip, ''artık benim yaşım geçti, müesseseye sizler bakın, ben bir evin kenarında oturup ibadetimle, evradımla ezkarımla meşgul olayım'' der gibi ve baharda meyvesini yaprağını çiçeğini taşıyan nebatat dahi, kış mevsimi yaklaşınca ne oluyor? Meyveleri gidiyor, çiçekleri gidiyor, yaprakları gidiyor, suyu da asgari bir seviyeye düşürüyor ki, kış boyu yetecek suyu nem nev'inden koruyor. Aksi halde donar, nebatat namına hiçbir şey çıkmaz. Allah sistemi değiştiriyor, ağırlığını atıyor, aynı insanlar gibi...

Evet, her şey münasip vakitte yaratılıyor. Portakallar kışın geliyor, kirazlar yazın geliyor. Tersini düşünün, yazın karpuzlar kışın gelse, kimin ihtiyacı olacak, kimin iştahı olacak, kimin ihtiyacı vardır ki iştahı olsun? hepsi layık ve münasip vakitte gönderiliyor. İşte burada bir kasıt var, bir irade var, bir ilim var, bir hikmet var, bunlar abes başıboş olaylar değildirler...

Hayvanların memelerinden gelen süte bakınız. Bir Hollanda ineği bir teneke süt veriyor, yirmi litre süt veriyor. Biz zannediyoruz o torbanın içi süt dolu. Halbuki; yağ tabakasıdır o. Kurbanları kesince görüyoruz o torbanın içi, yağ tabakasıdır; ama yirmi litre süt nasıl geliyor.? O torbanın tamamı süt olsa yirmi litre gelmez. O ineklerin verdiği sütün yüzde on beş, yüzde yirmisi kanallarda mevcuttur. Diğeri, sağarken yaratılıyor o anda yaratılıyor.

Üstad buna başka misaller de veriyor. Nil-i mübarek, Kamer dağından çıkıyor, asırlardan beri akıyor. Menba-ı kaynak itibariyle eline nem bile geçmiyor, nereden yağdırılıyor? Altı aylık akıntısını, sarfiyatını toplasa, dağdan daha büyük oluyor, tamamı su olsa altı ayda bitiyor, diyor Üstadımız. Nereden geliyor, niye bitmiyor, tükenmiyor.?diyor.

''Faraza o dağlar tamamen su kesilse ve mahrutî birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle sür'atli ve kesretli cereyanlarına müvazeneyi kaybetmeden, birkaç ay ancak dayanabilirler. Ve o kesretli masarıfa karşı galiben bir metre kadar toprakta nüfuz eden yağmur, kâfi vâridat olamaz. Demek ki, şu enharın nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek hârika bir surette Fâtır-ı Zülcelal, onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor.''(Sözler, 20. Söz, 1. Makam, 273)

"Mısır'ın kumistanını bir cennete çeviren Nil-i Mübarek; cenub tarafından, "Cebel-i Kamer" denilen bir dağdan mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Vâridatı ise; o mıntıka-i harrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o müvazene-i vasiayı muhafaza edemediğinden, o Nil-i Mübarek âdet-i arziye fevkinde bir gaybî cennetten çıkıyor diye rivayeti, gayet manidar ve güzel bir hakikatı ifade ediyor. (Şualar, 7. Şua, 109)

Bir örümcek, ipini bir ağaca bağlıyor, kendini rüzgâra verir denizi geçer, saldığı ipi topluyorsun kendinden on misli fazla ve ağırlığında yer işgal ediyor. Nereden geldi, nereden geliyor.? Kader bir şeyleri evirip çeviriyor. Rahmeti ilahiye bol bol yaratıyor. Bunun başka izahı yok ki…

''Halbuki o hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz.''

Bir adam saçı dökülüyor, gidiyor saç ektiriyor kendi saçına sahip çıkamıyor. Bir saç ekmek ne kadar zor bir şey. İnsanın zamanını, saatlerini alıyor, ama bak Allah nasıl çıkarıyor canlı canlı. Hiç düşündün mü?...

Bir diş doktoru porselenden diş yaptırıyor, diyor ''abi bir doktoruma bak nasıl diş yapıyor.'' Soruyorsun canlı mı? Yok. Allah otuz iki tane dizmiş hepsi canlı ve hissediyor. Ya porselenden yapanı takdir ediyoruz da, canlısını yapanı takdir etmeyecek miyiz? Ampule bakıp Edison'u takdir ederken, güneşe bakıp Allah'ı unutmayalım. O güneş, ampulden ne kadar büyükse, Allah ondan daha fazla şükre ve hamde layık değil midir?...

''Basar masnuatı görüp de, basiret Sâni'i görmezse çok garib ve pek çirkin düşer. Çünki o halde Sâni'in manen, kalben görünmemesi, ya basiretin fıkdanındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır.'' (Mesnevi, 10. Risale, 203 )

Basar; maddi gözümüzün görmesi, basiret ise, kalp gözünün görmesidir. Yani kalbinhem aklen, hem vicdanen bilmesi ve görmesi demektir. Göz bir eseri gördüğü halde, basiret onun yaratıcısını, yapıcısını görmezse çok garip düşer. Süleymaniye'yi görüp Sinan'ı düşünmemek, hatta kabul etmemek ne kadar garip ve çirkin ise, bir sofradaki nimetleri görüp onları ikram edeni kabul etmemek ondan daha çok öte bir cehalet yahut nankörlük değil midir?

''Sen kendine bak: Zahirî ve bâtınî hasselerin ve onların levazımatı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın.''

 Cenab-ı Hak şuraya bir kulak vermiş. Üstad, Kader Risalesinde dai ve sebep, sual ve cevap ikisi de Hak'tandır diyor. (Sözler,26.Söz, 503)

Bu harika tesbiti misallendirelim: Ana rahminde bize takılan her cihaz bir sualdir. Sanki her organ, her duygu, hal dil ile soruyor; Benim vazifem ne, ben ne iş göreceğim? O dar menzilde bu soruların cevabı mevcut değil. Cevaplar bu dünya aleminde.

Mesela ayak bir sualdir. O sualin cevabı yürünecek mekandır. Göz ayrı bir sual, cevabı güneş, ay ve bütün ışık kaynakları. Mesela sual bir kulaksa, ona sesler âlemi bir cevaptır. İkisini de kim yaratmış? Biri birisiz olmaz ki. Allah buraya bir göz vermişse sualdir, cevabı nedir? ışık. Güneşsiz göz neye yarar. Işıksız neye yarar? Yarar mı yaramaz.

Allah buraya bir mide vermişse önüne ne sermiş? Bir bahar sofrası sermiş. Bakın ikisi de Cenab-ı Hak'tan bize düşen menfezleri niyetle açmak o kadar. Gözünü açtın mı ışığı görürsün o kadar.

Üstadımız diyor ki "Küçük şeyler büyük şeylerle merbuttur. Sivrisinek gözünü halk eyleyendir mutlaka, Güneşi hem kehkeşi halk eylemiş. Pirenin midesini tanzim edendir mutlaka, manzume-i şemsiyeyi nazmeylemiş. (Sözler, Lemat, 754 )

Küçük şeyleri Allah, büyük şeylerle bağlamış. Dolayısıyla biri birisiz olmuyor. Küçüğü çektin mi arkasından büyük geliyor.

Allah böyle bir bütünlük olarak vermiş yaratmış ki, limonu çektin mi tezgâhı geliyor. Limon kiminse, tezgâh onundur. Limonu yapana tapılır, ibadet edilir; Sivrisineğin gözünü kim yaratmışsa güneş sistemini de O yaratmıştır. Kim görmeyi vermişse, güneş O'nun. Kim pireye mide vermişse, baharı da onun önüne seren O'dur.

Akıl noktasında makulata muhtacız. Aklın işlediği zeminler var, fenler var, felsefeler var. Allah kalbe bir iman hissi vermiş, önüne bir din koymuş, inanç ve itikad bu da onun cevabıdır.

''Sen kendine bak, ne kadar muhtaçsın.''

Evet, ''insan, kâinatın ekser enva'ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet'i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal'i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı ebedîden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acaib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına ilticaya muhtaçtır.'' (Sözler, 23.Söz, 2.Mebhas,346 )

''İşte bütün onlar, birer birer, vücud-u Vâcib'e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi,

O hal ve bu keyfiyet, perde-i gayb arkasında bir Vâcib-ülVücud'u, bir Vâhid-i Ehad'i, hem gayet Kerim, Rahîm, Mürebbi, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir.''

Cenab-ı Hakkın bir varlığı var, bir de vücubiyeti var. Yani Cenab-ı Hakkın varlığı vacibtir.

Varlıkları Üstad Hazretleri üçe ayırıyor:

Vacibul Vücud (Allah'tır. Zat, Sıfat ve Esması ile)

Mümteni-ül vücud (Allah'ın şeriki olmaz.)

Mümkün-ül vücud, Allah'tan başka varlıklarda da varlığı yokluğu müsavi gurubuna giriyor.

Şimdi Cenab-ı Hakk'ın vacip olduğunun alametleri nelerdir? Mesela Cenab-ı Hak, ''Hay'' diyoruz, yani hayat vermiş. Allah, Basir'dir, görmeler vermiş.

Cenab-ı Hak Rezzak'tır, rızıkları veriyor. Allah Sanidir, her şeyde sanat var. Allah vaciptir, âlemde icap ettiren şeyler yaratmış. Olmazsa olmazlar. Bunlar, güneş doğdu mu illa gündüzdür, demektir.

Her isim bir varın alameti. Ağaç diyorsam, bu isme sahip bir varlık olduğu içindir. Toprak, su, hava, deniz, yer, gök... vs hep varlık isimleridir. Bu varlıkların var edilmelerini, yokluğa veremeyeceğimize göre bütün bunlar Allah'ın varlığına birer delil, birer alamettir ve O nun vücud sıfatına birer şahittir. Yani bu nereden geliyor? Bu Allah'ın vücubiyetinden geliyor. Allah'ın varlığının alametleridir demektir.

Bütün isimleri ve sıfatları nurani olan Allah a iman etmek de ayrı bir nurdur. Evet, 'iman hem nurdur, hem kuvvettir'. (23. Söz, 3. Nokta, 340)

Kalbi imanla nurlanan insanın his dünyası da Kur'an ahlakı ile nurlanır. Ahirete iman ile istikbali nurlanır. Bir dakika sonrası hakkında hiçbir bilgisi olmayan insan, bu iman sayesinde kabri görür, mahşeri görür, Cennet ve Cehennemi görür.

Göz, Allah'ın eserlerinde dolaşır, akıl onlardaki hikmetleri anlamaya çalışır. İmanda ise tasdik vardır hayret vardır. Ayet diyor: ''Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?'' (Gaşiye, 20)

Demek şu akıl Allah'ı görür, ama akıl iman dürbünüyle bakarsa görür. Akıl var, ama iman dürbünü yok, görür mü, görmez. Nasıl göz, mikropları görmez, ancak mikroskopla görür. Gören yine bu göz.

Akıl, Allah'ı görür, nübüvvet dürbünü olursa görür, kitap dürbünü olursa görür, iman dürbünü olursa her akıl görür. Yoksa akıl ne kadar mükemmelse o filozoflar, o profesörler, o fenni bilenler materyalizmin içinde yüzüp gidiyorlar, göremiyorlar. Zavallı bir mümin aklı bunlar kadar olmamakla beraber elhamdülillah elinde dürbün var ya, uzağı yakınlaştırıyor net gösteriyor.

Böyle bir nimetin içerisindeyiz. Akla gösteriyor. Aman Ya Rabbi bu maddeciler bu bakışı nasıl anlamıyorlar? Şu telefona bak deyince, ne ile bakılır? Kulak ile bakılır.

Peki, Allah'a bak denince, akıl Allah'ı görür. Ne demek bu? Yani, kalp dürbünüyle bakacaksın demektir.

Radyoya bak, haberlerde ne var? Şeklinde bir söze mahatap olan kimse gidip, radyoyu açarak haberleri dinliyor. Radyonun yüzüne bakmak yerine düğmesini çeviriyor. Bu adam gözünün görmediğine inanmayan bir cahil olsa,haberleri inkar etmesi lazım gelir. Zira sesi görmüyor.

Çorbanın tadına 'bak'denince,başını çorbaya batırıp gözleri ile tat arasa,gözlerini kör eder.Gözümle görmediğime inanmam diyenler,dilin vazifesini yapmaya göze yüklemekle, ehl-i hakikat nazarında maskara durumuna düşmezler mi?

Bakın Üstad Hazretleri bu gibiler için ne diyor:

''Şu ehl-i dalaletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye, hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok; hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a'ma ve ittifakıyet-i avrânın eline vermiştir.''

قُلِ اللّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ (Mesnevi, Nokta, 240 )

Anlamı: Sen Allah de, sonra da daldıkları batakta bırak,uyuyadursunlar

Yani, tabiattaki eşyanın yaratılmasında sebeb olarak görev yapan şeyler, hem muteaddir, yani sayıca çokturlar, hem kördürler.

Yani, hava suyu görmez, su toprağı görmez, her ikisi de güneşi görmezler. Güneş de onları görmez. Birbirini görmeyen bu varlıklar, hizmet ettikleri bitkileri,hayvanları ve insanları da görmezler. Bu körler ailesinin eliyle çok hikmetli işler görülüyorsa,bunun tek bir izahı vardır.

Bunların hepsi,herşeyi gören ve bilen Allah'ın emrindedirler. Tabiattaki sebeblerin iki elinde iki kör bulunuyor ; Biri tesadüf-ü a'ma (kör tesadüf),diğeri ittifakıyet-i avrâ(şaşı ittifak).

Bunların eli ile hiç hikmetli işler görülür mü(!)

''Şimdi ey münkir-i cahil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i hakîmaneyi, basîraneyi, rahîmaneyi ne ile izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz camid esbabla mı izah edebilirsin?...''

Bu materyalistlerin savundukları tabiat sağır ve kördür. Bu sağır denilen tabiat acımasızdır. Nasıl şefkat ve merhamet etsin?

Bir bedevi, Resul-i Ekrem (A.S.M)'ın huzuruna geldiği zaman; Allah'ı görmemiş. Allah'ın asarını görmemiş o bedevi, baldırı çıplak dağdan inmiş, Peygamberler Peygember'inin huzuruna gelmiş...

İmandan sonra orada aynen şöyle diyordu;

''Bir deve tersi bir yerde görürsen, devenin geçtiğine delalet etmez mi? Bir yerde ayak izi, elbette bu, yerden yürüyenin mevcudiyetine delalet eder...Sema burç burç bir nizam Sistemler galaksiler haraket etmekte;

Ve yer, vadi vadi insanlığın faydasına hitap etmekte, cevap vermekte.

Bütün bunlar her şeyi yaratan, her şeyden haberdar olan Sani; Alim ve Hakim bir Allah'ın varlığına delalet etmez mi ya Rasulullah? Diyordu.

Bu baldırı çıplak bir insandı. Fakat laboratuvar tahlilinde Cenab-ı Hakk'ın azamet ve varlığını görmeyen, yok tesadüfmüş, yok tabiatmış, yok esbabmış diye zırvalayan gafil ilim adamlarından daha ileri gitmiş, esbab perdesini yırtmış, sebeplerin neticesinde Allah'ı bulmuş, idraklı bir bedevi idi.

Bu tip gafil insanlar, ''Hakaik-i imaniyeyi derketmekte bedevilerin bedevileridirler.'' (Mesnevi, 10. Risale, 203)

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Allah'ın ayetlerine küfredenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.

AL-İ İMRAN, 21.AYET

GÜNÜN HADİSİ

"Nerede olursan ol, Allah'tan kork! Kötülüğün ardından onu silecek bir iyilik yap! İnsanlara iyi ahlakla davran!"

Tirmizi

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI