Cevaplar.Org implant

DERS : 29 Kastamonu LAHİKASI TAKVA VE AMEL–İ SALİH

Konumuz takva ve salih amel olup, bu terimleri anlamaya ve hayatımızda tatbik etmek için azim gayret içinde olmalıyız.


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2016-05-08 14:39:47

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Konumuz takva ve salih amel olup, bu terimleri anlamaya ve hayatımızda tatbik etmek için azim gayret içinde olmalıyız.

Takva: Bütün günahlardan kendini korumak. Dinin yasak ettiğinden veya haram olduğunda şüphesi olan şeylerden bile çekinmek demektir.

İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mal-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir. (Mesnevi, Z. Hubab, 112 )

Salih amel: Allah rızâsına uyan hayırlı amel. Günahlardan uzak olan iş, fiil. Maddi veya mânevi ibadetlerinin hukukunu muhafaza etmektir.

Bu iki terimin mahiyetini, cami'iyeti itibariyle Üstadımız ele almış ve söylenmesi en güzel olacak olan bir vaziyette efkâr-ı umumiyeye sunmuştur. Şimdi konuyu okuyup anlamaya çalışalım.

"(Bu mektub gayet ehemmiyetlidir)

Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm."

Kanaat-ı acizanem ile ne düşünmüş olabilir?

''Bugünlerde hatırıma geldi ki: Hayat-ı içtimaiyeye giren hangi şeye temas etse, ekseriyetle günahlara maruz kalıyor. Her cihette günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. Bu kadar günahlara karşı insanın hususî ibadet ve takvası nasıl mukabele edebilir? diye me'yusane düşündüm.'' Hayat-ı içtimaiyedeki Risale-i Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risale-i Nur şakirdleri hakkında necatlarına ve ehl-i saadet olduklarına dair kuvvetli işaret-i Kur'aniyeyi ve beşaret-i Aleviyeyi ve Gavsiyeyi düşündüm. Kalben dedim ki:

"Herbiri bin yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukabele eder, galebe eder, necat bulur?" diye mütehayyir kaldım. Mektubun devamında kurtuluş reçetesi olarak... Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takva ve içtinab-ı kebair derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvada, ihlasta, sadakatta çalışmak gerektir. (Kastamonu Lahikası 96)

Attığımız adım günah, açtığımız ağız günah, kabarttığımız kulak günah, yolda karşılaştıklarımız, işittiklerimiz... vs velhasıl günah günah binlerce günah. Bu günahlardan nasıl kurtulacağız? İnsanın aklına gelmez mi? Ne yapmamız gerek?

İşte bu derste bu soruların cevaplarını düşüneceğiz.

"Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır ve amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır."

Takva, mutlak ve geniş bir terim olduğu için, insanın her cihaz ve azasını içine alıyor. Mesela, gözün takvası harama bakmamak, kulağın takvası haram şeyleri işitmemektir. Midenin takvası, haram gıdaları yememek; dilin takvası yalan ve batıl konuşmamak; kalbin takvası, Allah sevgisinden başka mecazi ve masiva sevgilerini kalbine yerleştirmemek ve batıl fikirleri kabul etmemektir. Bu noktadan bütün aza ve cihazlarımızı muhafaza etmemiz takva kapsamındadır.

Tefsir âlimleri farklı ayet-i kerimelerden hareketle takvayı üç mertebeye ayırmışlardır:

Birincisi, şirki terk; ikincisi, maasiyi terk; üçüncüsü, masivaullahı terk etmektir. (İşarat-ül İ'caz, İman-ı Bilgayb, b44 )

Burada şirk denince, putlara tapmak.... vs den ziyade 'şirk-i hafi' yani gizli şirk anlaşılmalıdır.

'' Hubb-u câhtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ü şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celbetmekle enaniyeti okşamak ve nefs-i emmareye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi "şirk-i hafî" tabir edilen riyakârlığa, hodfüruşluğa kapı açar, ihlası zedeler.'' (Lem'alar, 21. Lema, 2. Mani, 188)

''Masiyetten takva'' denince, büyük günahları işlememenin yanında küçüklerden de ısrarla sakınmak demektir.

İmam­-ı Şafii Hazretleri İmam-ı Malik'in ders halkasına oturmuş. Çok zeki ve deha olan İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik ile göz göze gelmişler. İmam-ı Malik'in onun simasına baktığı zaman ilk cümlesi, 'evladım, yüzünde bir nur görüyorum sakın günahlara girip de o nuru söndürme.' O zamanda tam buluğ çağlarında imiş.

İmam Şafii hazretleri diyor ki; "Bir gün derste hocam bana sordu; 'anladın mı?' Ben 'anlamadım' deyince, hocam kaşlarını çattı, sert bir şekilde, ''evladım masiyeti yani günahları terk et'' buyurdu. Ben hocamın sözünü tuttum, günahları terk ettim. Allah benim çekirdek gibi istidadımı bir çınar gibi büyüttü ve inkişaf ettirdi.'

''Masivadan takva'' denince, yani kalbini Hak'dan alıkoyan her şeyden uzak durma demektir ki, yanlış anlaşılmaması için şöyle düşünülmelidir:

Her şey denince dünya işleri akla gelir. Peki, onları bırakıp tamamen Hakka mı yönelelim? Hayır. Dünya işlerine çalışmamız elbette lazım, ama Üstad ölçüyü şöyle koymuş:''Dünyayı kesben değil, kalben terk etmektir'' (Mesnevi,122) yani çalış, kazan fakat parayı kalbine değil kasana koy.

Takvada ilk akla gelen, haramları terktir. Bunlar kesinlikle yasaklanmıştır. Bunu, mekruhlardan sakınma takip eder. Yani çirkin olan fiil, söz ve hallerdir. Daha sonra şüpheliler karşımıza çıkar. Âlimler, haramdan sakınmaya ''takva'' şüpheli şeylerden sakınmaya da ''vera'' derler

Bir şey şüpheli ise gönlünü tırmalar ve kalbin onu yatmaz olur. Resul-i Ekrem (asm) buyurmuşlardır ki, ''günah, yüreğinde iz bırakıp, kalbinin yatmadığı şeydir.''

Kalbine danıştığın zaman içinde bir duraklama ve şüphe beliriyorsa, bu 'o işi yapma' demektir.

Bu hususlarla ilgili Üstad'dan bir kaç misal vermek isterim:

On yaşlarındayken kabiliyet ve mertliğine hayran olan Hocası Seyyid Nur Muhammed, Küçük Said'le birlikte birkaç arkadaşını da yanına alarak, anne-babasını ziyaret etmek ve onları yakından tanımak ister. Altı-yedi saatlik bir mesafeden Nurs köyüne gelirler. Said'in babası Mirza Efendi evde yoktur. Misafirleri karşılayan Nuriye Hanım onlara efendisinin evde olmadığını ve çifte gittiğini söyler. Evin önündeki kuru ağacın altına hasır ve pösteki sererek oturmalarını rica eder.

Az sonra Mirza Efendi, önünde ağızları bağlı iki inek ve öküzle çıkagelir. Selam ve tanışmadan sonra Küçük Said'in hocası, Sofi Mirza'ya: "Bizim köyde de hayvanların ağzını harman zamanı harmanda mahsulü yememeleri için bağlarlar. Fakat şimdi hem harman mevsimi değil, hem de hayvanlar harmanda değil. Böyle ağızlarının bağlı olmasının sebebi nedir?" diye sorar. 

Mirza Efendi mahcup bir edayla, "Efendim, bizim tarla biraz uzaktır. Yolda gelirken birçok kimsenin tarla ve mahsulünden geçerek geliyorum. Eğer bu hayvanların ağzı bağlı olmazsa, yabancıların mahsullerinden yemek ihtimalleri var.

Bu sebepten ekmeğimize haram lokma karışmaması için böyle yapıyorum" diye cevap verir. Sofi Mirza'nın bu yüksek ahlak ve faziletine şahit olan Seyyid Nur Muhammed, bu sefer annesine sorar: "Siz bu çocuğu nasıl yetiştirdiniz?" Nuriye Hanım, "Ben Said'e hamile kalınca, abdestsiz yere basmadım. Said dünyaya gelince de, bir gün olsun onu abdestsiz emzirmedim" der. 

Küçük Said'in hocası ve arkadaşları, "Elbette böyle bir anne ve babadan böyle bir evlat beklenir" derler.

Konuyla ilgili anlatılan bir başka hatıra da şöyledir: Bir gün Seyyid Hüseyin Arvasî, müridelerinden olan Nuriye Hanım'a sorar: "Çocuklarının çok zeki olmasında, onları terbiye metodun nedir?" Nuriye Hanım, "Hayatımda, kadınlığa mahsus şer'î mazeretler dışında hiçbir vakit teheccüt namazımı kaçırmadım ve çocuklarımı abdestsiz emzirmedim" der. 

Hz. Üstadın hizmetinde bulanan ağabeylerden işitmiştim. Hz. Üstad demiş: 'Ben gençliğimde İstanbul'da 10 yıl kaldım. On yıl içinde bir kere bile olsun harama bakmadım. ''

Gençlik Rehberinde ise, şöyle geçer.

''Tarih-i hayatımı bilenlere malûmdur: Ellibeş sene evvel ben, yirmi yaşlarında iken, Bitlis'te merhum vali Ömer Paşa hanesinde iki sene onun ısrarıyla ve ilme ziyade hürmetiyle kaldım. Onun altı aded kızları vardı. Üçü küçük, üçü büyük. Ben, üç büyükleri, iki sene beraber bir hanede kaldığımız halde, birbirinden tefrik edip tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Hattâ bir âlim misafirim yanıma geldi, iki günde onları birbirinden farketti, tanıdı. Herkes bendeki hale hayret ederek bana sordular: "Neden bakmıyorsun?" Derdim: "İlmin izzetini muhafaza etmek, beni baktırmıyor."

Hem kırk sene evvel İstanbul'da Kâğıthane şenliğinin yevm-i mahsusunda, Köprüden tâ Kâğıthane'ye kadar Haliç'in iki tarafında binler açık-saçık Rum ve Ermeni ve İstanbul'lu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhum meb'us Molla Seyyid Taha ve meb'us Hacı İlyas ile beraber bir kayığa bindik, o kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Halbuki Molla Taha ve Hacı İlyas beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassud ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip dediler: "Senin bu haline hayret ettik, hiç bakmadın." Dedim: "Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin akibeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum." (Tarihçe-i Hayat, Emirdağ Hayatı 505-506 )

Evet, yaptığımız her işte onun rızasına bağlı olmamız lazımdır. Her yaptığımız amelde Allah rızası olmalı ve ona bağlı olarak hareket edilmelidir. İnsanoğlu maddi, manevi her türlü amelinde Allah'a sığınmak icap ediyor. Bu hususla ilgili olarak, İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mal-i sâlihadır. Bundan da anlaşılacağı gibi imanı bilgiler ve şartlarından sonra gerekli olan en mühim şey güzel ameldir. Bu konuda Üstad Hazretleri Ayet-i Kerimeye şöyle bir açıklık getiriyor.

وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فِيهَا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

Yani: "İman eden ve iyi işler işleyen mü'minlere beşaret ver ki, altında nehirler akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir derler. Birbirine benzer bir surette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar o Cennetlerde de daimî bir şekilde kalacaklardır." ( İşaratül icaz, Kıyamet Ve Ahiret,154)

'Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def'-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüçhaniyet kesbetmiş.!

Bilindiği gibi maddiyatta ve maneviyatta terakki ve tekâmül esasları olan, bir işe faydalı olan şeyleri yapmak (celb-i nef), zararlı olandan da uzak durmaktır (def-i şer). Yani şerri def ettikten sonra faydalı olanı yapmak, delik olan kovayı önce su doldurup kullanacağımıza, önce şer mahiyetinde olan deliği kapatıp daha sonra celb-i nef'e, işini görmeye koyulursun. Öncelikle zararlarından arınmak lazımdır.

Kur'an okumak tam manası ile bir hayırdır. Biz her harfinde en az on sevap bulunan bu ulvi ibadete başlarken, önce kovulmuş şeytanın şerrinden Allah' sığınırız. Bu da bir def-i şerdir. Bundan sonra celb-i nef, yani besmele çekilmesi ve Kur'an okunması da manidardır.

'Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur.'

Elhamdülillah, zaman ahir zaman olduğu ve dehşetli Süfyanizm ve Deccalizim devri yani felaket ve helaket asrı olduğundan dolayıdır ki, bu müjde verilmiş zannederim. Tam bilmemekle beraber şunu duymuştum. (Sahabe zamanında onda dokuz yapıp birini yapamayan kurtulmaz, ama bu zamanda onda birini yapan kurtulur.)

Evet Üstad öyle diyor. '' Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur.'' ''Kebair çoktur, fakat ekber-ül kebair ve mubikat-ı seb'a tabir edilen (yani insanı felakete götüren yedi en büyük günah) günahlar yedidir: "Katl, zina, şarab, ukuk-u vâlideyn (yani kat'-ı sıla-yı rahm), kumar, yalancı şehadetlik, dine zarar verecek bid'alara tarafdar olmak"tır.'' (Barla Lahikası, 333 )

'Böyle kebair-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlâsla muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.'

Amel, işlemektir, amma salih amel denince iş değişir. Yani salih amel çok önemlidir. Zaten ayette de sadece amel denilmeyip, salih amel buyurulması dikkat çekilir.

Kaidesine uygun olmayan bir işçilik salih değildir. Dünya işlerinde böyle olduğu gibi, ibadetlerde de amelin salih olması büyük önem taşır. Bunun en önemli şartı ihlâstır, yani Allah'ın rızasının gözetilmesidir. İhlastan yoksun ameller heykel gibidir. Yüzlerce insan heykelini bir araya getirseniz bir insan etmezler, çünki hayatları yoktur.''Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. İhlâsı kazandıran harekâtındaki sebebi, sırf bir emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı İlahî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlahiyeye karışmamalı. '' (Lem'alar, 17. Lema, 13. Nota, 3. Mesele, 148 ) (Mesnevi, Zühre, 167)

Evet, böyle zamanlarda az bir ameli salih çok hükmündedir. Zamanın vehametine binaen Üstadımızın müjdesini bu arada belirtmek isterim:

''Çok defa söylediğim gibi yine tekrar ediyorum ki; tarihte Risale-i Nur şakirdleri gibi hak yolunda pek çok hizmet eden ve pek çok sevab kazanan ve pek az zahmet çeken görülmüyor. Biz ne kadar meşakkat çeksek, yine ucuzdur. '' (Şualar, 13.Şua, 327)

 

'Hem takva içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünki bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takva, böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vâcib işlenmiş oluyor.'

Burada da anlaşılacağı gibi, günahlardan çekinmekte dahi bir amel-i salih vardır. Çünkü bir haramın terkinin vacip oluşu, az bir takva ile harama bakmamakla mahiyetçe az bir amel işlenmiş olsa da haramın terkiyle vacip işlenmiş olduğundan gerçekte büyük bir iş yapmış olunuyor demektir. Özetle; Takva; Cehenemden kaçmak, salih amel ise Cennete koşmaktır.

Takva; Yalan söylememekse, salih amel doğru söylemektir.

Bizlere hep doğruyu söylemek ve doğru olmak düşer. Aşiretleri dolaştığında Hazreti Üstad, onları sık sık şu tavsiyelerde bulunur.

S- Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?

C- Doğruluk.

S- Daha?

C- Yalan söylememek.

S- Sonra?

C- Sıdk, sadakat, ihlas, sebat, tesanüddür.

S- Neden?

C- Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu bürhan kâfi değil midir ki; hayatımızın bekası, imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır. (Tarihçe-i Hayat, 88 ) (Münazarat, 64)

'Bu ehemmiyetli nokta niyetiyle, takva nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla, menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a'mal-i sâlihadır.'

Demek ki, bu müthiş sevap, takva ve günahlardan içtinap ile kazanılıyormuş. İbadetin de iki çeşidi vardır

Biri; müsbet ibadettir ki; namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir. Diğeri; menfî ibadetlerdir ki; hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede, aczini, zaafını hisseder. Hâlık-ı Rahîm'ine iltica eder, yalvarır. Hâlis, riyasız, manevî bir ibadete mazhar olur.'' (Lemalar. 25. Lema,2 Deva, 234)

'Risale-i Nur şakirdlerinin bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribata ve günahlara karşı takvayı esas tutup davranmak gerektir.'

Evet imanın zevkini tam yaşamanın, tam tatmanın ve tam hissetmenin yolu takvadan geçer.

Maddi taharete dikkat ettiğimiz kadar manevi taharete de dikkat gerek. Bu da takva demektir.

Risale-i Nur okuyanlar, manevi zevklere matuf açılıma mazhar olmak istiyorlarsa, manevi taharete (takvaya) azami derecede dikkat etmelidirler. Bu hususta Hz. Üstadla ilgili bir hatıra zikredip fehimlerinize havale ederek, kısa kesmek istiyorum.

Madem ki, manevi taharetin başı takvadır. O halde bize en elzem taharet, itikattaki taharettir.

Riyasız, gösterişsiz, halis ve hasbi ibadetle birlikte, gurur, kibir, enaniyet...vs gibi habis pis ahvaletten arınmayı gaye edinmek ve şükr-i örfi'ye makes olacak azalarımızı yalan, gıybet ve boş şeylerden muhafaza etmeliyiz.

Bu hususta Üstadımızın Barla Lahikasındaki bir cümleyi nakletmek istiyorum:

''Cenab-ı Hak sana ibahe suretinde verdiği hayatı intihar ile hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve manen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızası haricinde harama sarfedemezsin. Ve hâkeza kulağı ve dili ve bunlar gibi cihazatı harama sarfetmekle manen öldüremezsin.'' ( Barla Lahikası, 325 )

 Malumunuz, ilim büyük bir hazinedir. İlim, kemalini takva ile elde eder. Bir zamanlar bir ağabeyden Üstad'la ilgili şöyle bir hatıra dinlemiştim: ''Üstadla beraber aynı medresede okumuşlar. O zat da otuz sene okumuş eski klasik medreselerde bina sarf, emsile, nahiv ilimleri, molla cami okumuş, sonra Üstadla beraber bir yerde bir araya gelmişler.

O alim zat demiş ki, ''sen üç ay dört ay okudun biz otuz kırk sene okuduk, sen bizi üç ay dört ayda yıldırım gibi vurdun geçtin'' demiş, nedir bunun sebebi? Üstad da ona demiş, ''kardeşim ben semada bir zembil keşfettim, merdiveni dayadım ne aldımsa o zembilden aldım''. Peki ''Seyda'' demiş. O merdiven nedir? Üstad, ''kardeşim o merdiven, ittikadır'' der.

'Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takva ile ve niyet-i içtinab ile yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir. Malûmdur ki; bir adamın bir günde harab ettiği bir sarayı, yirmi adam yirmi günde yapamaz ve bir adamın tahribatına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken; şimdi binler tahribatçıya mukabil, Risale-i Nur gibi bir tamircinin bu derece mukavemeti ve tesiratı pek hârikadır. Eğer bu iki mütekabil kuvvetler bir seviyede olsaydı, onun tamirinde mu'cizevari muvaffakıyet ve fütuhat görülecekti.'

Burada tahribin kolay, ama tamirin zor olduğu belitildikten sonra Risale-i Nurun kıymet ve önemine vurgu yapılmıştır. Ayrı bir ders konusu olan bu durumu Üstaddan bir alıntı ile tamamlayalım

''Bugünlerde, manevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size, bir hülâsasını beyan edeyim:

Biri dedi: Risale-i Nur'un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?

Ona cevaben dediler: "Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur'an'ın i'cazıyla ve geniş yaralarını Kur'anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor.

Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır." diye uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum. (Şualar,174 ) (Kastamonu, Lahikası, 30)

Hülasa 'Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.(Sözler, 13.Söz, 159 )

 Netice olarak "Bu müthiş düşmanlarımıza karşı zırhımız, Kur'ân tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperimiz, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silâhımız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhiye ye ilticadır." (Lem'alar, On Üçüncü Lema, 2. İşaret, 80)

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Hak (ancak) Rabbindendir. Artık, sakın şüpheye düşenlerden olma.

Bakara, 147

GÜNÜN HADİSİ

"Allah katında, duadan daha kıymetli bir ibadet yoktur."

Tirmizî

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI