Cevaplar.Org

SON ŞAHİTLERDEN HATIRALAR-7

1926 SÜRGÜNÜ "Zaman onu tekzip eder" Abdülvehhab Ekinci anlatıyor; "Şeyh Said isyanında Üstad Van'daydı. İsyan haberi Ankara'ya yanlış aksetmiş. Üstad'ın, Seyda'nın isyan ettiğini zannetmişler. Çok telaş etmişlerdi. "Süleyman Sabri Paşa, Nurşin Camiine Seyda'nın yanına geldi. Bu yanlış durumu Üstad'a bildirdi.


Necmeddin Şahiner

2016-04-15 17:09:00

1926 SÜRGÜNÜ

"Zaman onu tekzip eder"

 Abdülvehhab Ekinci anlatıyor; "Şeyh Said isyanında Üstad Van'daydı. İsyan haberi Ankara'ya yanlış aksetmiş. Üstad'ın, Seyda'nın isyan ettiğini zannetmişler. Çok telaş etmişlerdi.

"Süleyman Sabri Paşa, Nurşin Camiine Seyda'nın yanına geldi. Bu yanlış durumu Üstad'a bildirdi.

"Seyda, bunu tekzip edelim, böyle bir yanlışlık olmuş' deyince, Üstad: 'Lüzum yok tekzip etmeye, zaman bunu tekzip eder' dedi."(C: 1, s: 111-112)

Abdülbaki Arvasi anlatıyor; Bu ziyaretimizden sonra sürgünler başladı.

"Masum Efendiyi, Üstad'ı, Kör Hüseyin Paşayı, Gevaş Müftüsü Hasan Efendiyi, Küfrevizade Şeyh Abdülbaki Efendiyi, Şeyh Hami Paşanın oğlu Abdullah Efendiyi beraber sürgün ettiler.

"1928 yılında herkes, tekrar memleketine döndü. Fakat Üstad'ı, babamı, Abdülbaki'yi ve Hüseyin Paşayı bırakmadılar. Bunlar dönemedi. Babam 1938 yılında Arvas'ta vefat etti.

"Hüseyin Paşa, Üstad'ı dinlediği için isyanlara katılmamıştı. Damadı, isyana katıldı, sonra da kaçtı, Musul'a gitti. (C:1, s: 60)

"Üstad'ı Van'dan alıp götürdüler"

 İsmail Perihanoğlu anlatıyor; "Çok kısa zaman sonra gördük, Hazret-i üstadı gözyaşları içinde Van'dan, Erek'ten ve bizlerden ayırıp, alıp götürdüler.

"Şeyh Masum, Şeyh Hasan ve diğer zatlarla birlikte gittiler.

"Aylarca arkalarından matem tuttuk. Bütün ailece hasta olduk. Çok sonraları Üstad'dan, Barla'dan haber alabildik. Üzüntü ve elemlerimiz Üstad'ın gönderdiği mektuplarla, Risale-i Nurlarla telafi oldu. Gönderdiği eserleri el yazılarıyla çoğaltıp, etrafa dağıtmaya başladık.

"Nur içinde yatsın, bizden manevî himmetlerini esirgemesin.."(C:1, s: 126-130)

"Ben Anadolu'ya gidiyorum, memnunum"

Cemal Talay, Şeyh Enver Efendinin hizmetlerine bakan bir insan.. Şeyh Enver, çok ısrarla, atlar hazırlatarak Bediüzzaman'ı İran'a götürmeyi teklif ediyordu. Enver Efendinin bu ısrarlarına Bediüzzaman red cevabı veriyordu.

"Siz gidin, ben gitmeyeceğim. Ben Anadolu'ya gidiyorum. Ben memnunum" diyerek yapılan teklifleri kabul etmiyordu.

Akşamleyin Enver Efendi, vedalaşarak ayrılıp İran'a gitti. Sabahleyin Enver Efendiyi almaya gelen memurlar, kapıda Cemal Talay'la karşılaşmışlardı. Cemal Talay, o tarihte l8 yaşında bir delikanlıydı. Enver Efendiyi bulamayan memurlar, Cemal Talay'ı karakola götürüp falakaya yıkıyorlar. Şeyh Enver'in nerede olduğunu söylemesi için kendini çok tazyik ediyorlar.

Günlerce dayak, falaka ve sıkıştırmalardan sonra netice alamayınca bırakıyorlar. Cemal Talay serbest kalınca dışarı çıkıyor. Karakolun loş karanlığından çıkan Cemal Talay diyor ki:

"O gün, o an benim kalbime yazılmıştır, o tarihi unutmam mümkün değil. Karakoldan çıktığımda, baktım kafile hareket etmiş yavaş yavaş gidiyor. Üstad Bediüzzaman ile Müftü Masum Efendiyi birlikte bağlamışlardı. Onlar en önde gidiyorlardı. Takvimler ise, 10 Şubat 1926 tarihini gösteriyordu."(C:1, s: 145)

"Seyda ile Van Müftüsünü beraber kelepçelemişlerdi"

Haydar Süphandağlı, o günleri bütün tazeliğiyle hatırlıyordu. "Biz Bediüzzaman'la İstanbul'a kadar getirildik" diyordu. Van'dan ayrılışını ise şöyle anlatıyordu:

"Seyda ile Van Müftüsü Şeyh Masum Efendiyi beraberce kelepçelemişlerdi. Üstad hiç üzgün değildi. Gayet rahat ve müsterihti. Yola çıkmazdan önce bana dedi ki:

"Babana selâm söyle, bu bize yapılan muamelenin sevabını istemesin. Sabretsin, inşallah Sahabe-i Kiramın sevabını alır. 'Ben beydim, ağaydım' demesin. Çalışsın; ırgatlık etsin, amelelik etsin, ekmeğini çıkartsın, kimseye muhtaç olmasın.'

Göç böyle başlamıştı. Van'da uzun yıllar yaşayan Kör Hüseyin Paşa, oğlu Haydar Süphandağlı'nın ifadesine göre, 1930 yıllarında Irak'ta 80 yaşlarında iken vefat etmiştir.

"Van'dan çıkartılan kafilenin uzunluğu, belki bir kilometreyi bulmuştu. Çoluk çocuk, genç ihtiyar binlerce insan, atlı, yaya, arabalı, kızaklı, çeşitli vasıtalarla bir harp ricatı halinde memleketlerinden, gözyaşları içinde ayrılıyorlardı. (C:1, s: 142)

Şeyh Efendiye dipçik darbesi

Haydar Süphandağlı anlatıyor; "Van Müftüsü Şeyh Masum Efendinin kelepçeden elleri sıkışmış, kan oturmuştu bileklerine. Sıkışan elini biraz gevşetmek istedi. Bu ricasını jandarmalar söyledi. Bediüzzaman ise sanki başka bir âlemde gibi hiç aldırdığı yoktu. Masum Efendinin bu mâsumane ricası bir dipçik darbesiyle cevabını almıştı. İnsafsızca vurulan dipçik neticesinde Masum Efendi yere, çamurların içine kapaklanmıştı. Bu acı manzara, görenlerin yüreğini kanatmıştı. Az ilerde bir çeşme başında, serbest olan sağ eliyle çeşmeden su alan Bediüzzaman, Masum Efendinin çamurlu yüzünü, başını yıkayıp temizlemişti."

İşte Van menfileri yurtlarından böyle çıkartılıyorlardı.

Haydar Süphandağlı, İstanbul'a kadar geçen yolculuğu yaklaşık olarak şöyle ifade ediyor:

"Üç-dört gün Patnos'ta, bir gece Ağrı'da, bir hafta Erzurum'da kaldık. Erzurum'dan sonra at arabalarıyla yollara devam ettik. Trabzon'da yirmi gün kadar kaldık. Gemi yolculuğu ise bir hafta sürdü. İstanbul'da Üstad yirmi - yirmibeş gün kadar kaldı. Sonra kendilerini aynı gemi ile Antalya'ya götürdüler.

"Van Valisi Osman Nuri Paşa (1925 -1926) şehirde sıkı emniyet tedbirleri aldırtmıştı. Kış mevsimini de sürgünler için, en müsait zaman olarak seçmişlerdi.(C:1, s: 142-143)

Abdülvehhab Ekinci anlatıyor;  "Hiçbir kimseden hediye, sadaka, para kabul etmezdi. Bana hâdiseyi Kinyas Kartal anlattı:

"Van'dan ayrılış anında civardan köylüler, zenginler, birçok kimseler, keselerle, mendillerle para, altın vermek istemişler. Seyda hiçbirine dönüp bakmamış.

"Ne kadar teklifler yapıldıysa hepsini reddetmiş.

Artık bu duruma, sürgün gönderilen hocalardan, Gevaşlı Hasan Efendi, Kinyas Kartal'a, 'Sen Seyda ile iyi konuşuyorsun, daha samimisiniz. Eğer kendisi almak istemiyorsa, alsın bize versin' diyor. Kinyas Kartal bunu Üstad'a söyleyince, Üstad tebessüm ediyor.

"Seyda'yı Van'dan jandarmalar alıp götürdüler. Seyda gidince, o kadar çok üzüldüm ki, karakola geldiğimde saatlerce ağladım. Sürgünden sonra bir daha Seyda ile görüşmek nasip olmadı." (C:1, s: 112)

Kinyas Kartal anlatıyor; "Yolculuğumuz esnasında, akşamları çeşitli yerlerde konaklıyorduk. Bediüzzaman geceleri yalnız başına bir odada kalmak istiyordu. Müfreze komutanına: 'Beni yalnız bir odaya bırakın, geceleri kimseyi rahatsız etmek istemiyorum' demişti. Yüzbaşı Abdülkadir Bey, bu arzusuna uyarak kendisine ayrı bir oda temin etmeye başladı."Seyahatimiz esnasında şahit olduğum bir hâdiseyi, size bütün samimiyetimle nakledeyim: Bir askeri, kendisinin yanında vazifelendirmişlerdi. Asker bir gün yüzbaşısına gelerek şöyle dedi:

"Ben bu zatın kapısında bekliyorum. Bundan sonra bekleyemem, çünkü kapısını ben kilitliyorum, kapı açılıyor. Namaza kalkıyor. Kendisiyle birlikte binlerce adam namaz kılıyorlar, korkarım Hoca uça!...

"Yüzbaşı askere şu cevabı verdi:

"Oğlum Hoca uçarsa sen de eteğine yapış, nereye giderse birlikte gidersin.'

"Öküz efendinin ayağı kanıyor"

Galiba Ramazan'dı... Kafilede hiç kimse orucunu tutamıyordu. Müftü efendiler dâhil. Tabii Hoca orucunu da tutuyordu.

"Kızakları çeken öküzlerin, bir ara ayaklarının taşa takılıp kanamasıyla Bediüzzaman:

"Beyler, inelim, öküz efendinin ayağı kanıyor' deyince, ben cevaben:

"Hocam biz para verdik bunların sahiplerine...' demiştim. O zaman Seyda:

"Oğlum, onlar bu hayvanların sahibi değil, ancak mutasarrıfıdırlar' cevabını vermişti.

"İki talebenin bereketi"

"Zigana'da Bayram münasebetiyle tatlı verildi. Kafilede Kör Hüseyin Paşanın fakir bir akrabası vardı. Van müftüsü Masum Efendi, bir adam için camide para toplamıştı. O zaman bronz paralar vardı. Masum Efendi toplanan bronz paraları bütün para ile değiştirmek istiyordu.

"Yine kafilede bulunan Arvasîlerden Abdullah Efendi, Bediüzzaman'a hitaben: 'Hocam bu bronz paralardan ne çıkar, altın çıkar da beraberce yiyelim' dedi.

"Üstad buna şöyle cevap verdi: 'On, on iki altınım vardır. Harcıyorum, uzun seneler devam ediyor. Ne kalmış, ne kalmamış bilemiyorum. Şimdi diyeceksiniz ki, benim kerametim midir? La Vallah!... İki fakam (talebem) vardı, onların bereketi idi...'

"Bediüzzaman'ı Burdur'a götürdüler"

"Seyda ile yolculuğumuz İzmir'e kadar devam etti. Başında bir kefiye (sarık) vardı. Alırlar, hakaret ederler diye düşünüyordum. İzmir'de Mezarlıkbaşı semtinde bir otelde, zannediyorum Abdülkadir Paşa Otelinde, iki gece kaldık. Sonra bizi Manisa'nın Muradiye kazasına verdiler. Bediüzzaman'ı da Burdur'a götürdüler.

"Yolculuk sırasında zaman zaman çeşitli sohbetler oluyordu. Kendisi sık sık, 'Eski Said öldü' deyince, ben de, 'Hocam nasıl eski Said öldü?' diye sorar ve anlamak isterdim. Bu defa bana, 'Ben eskiden bir oturuşta bir kitap yazardım. Şimdi senelerdir bir kitap yazıyorum, hâlâ bitiremedim' cevabını verirdi.

***

"Trabzon'da telaşlı bir hali vardı. Sebebini sorarak öğrendim. Yolda kızakçılardan emanet aldığı gözlüğü geri vermeyi unutmuş; gözlük kendisinde kalmıştı. Telaş ve heyecanla kızakçıları arıyordu."(C:1, s; 139-142)

Hacı Münir Balkan anlatıyor; "Bediüzzaman Hazretleri l925'te, Pasinler'in Korucuk köyüne teşrif etmişlerdi. Biz gelenleri tanımıyorduk. Meğer bu kafile Kürdistan'dan Batı Anadolu'ya sevkiyat olarak geliyormuş. Bu kafilede şeyhler, ağalar ve seyyidler ile Bediüzzaman Hazretleri de vardı. Kendisi ince, narin boylu, sarımtırak saçlı idi. Gözleri ışık kaynağı gibi parlıyordu. Sakalı yoktu. Başında sarığı vardı. Ben bilmediğim için önce Kadirî zannetmiştim. Bizim köyde iki gün kalmışlardı. O yıl kış çok şiddetliydi. Kendisini kimseyle görüştürmüyorlardı. Biz de ziyaret etmeye çekiniyorduk. Kafilenin başındaki Yüzbaşı, 'Gelin, bu zatı ziyaret edin. Bu zatın Türkiye'de emsali yoktur. Lâkabı Bediüzzaman'dır. İsmi, Said Kürdî'dir' derdi. O sırada mübarek Ramazan ayı idi.

"Bizler orada, kendilerine elbise gibi hususlarda yardım etmek istiyorduk. Kendileri ise çok derinden düşünerek, 'Kardeşim, bana dua edin, bu hususu sonra düşünürüz' diye buyurdu. Sonra yine kahveye geldiğimde, içeride Van müftüsü vardı. Ona dedim: 'Ben Şeyh Hazretlerini görmek istiyorum.'

Kahvenin içinde küçük oda gibi bir yer vardı. Orada kıbleye dönmüş, okuyordu. Mübareğin öyle lâhutî bir sedâsı vardı ki, bu ses kara taşı bile delerdi. 'Şeyhim' dedim, 'çamaşırlarınızı almaya geldim.' Dedi: 'Kardaşım, bu kış günü çamaşırlar kurur mu? Bu iş zahmetli bir iştir.' Ben de 'Hiç olmazsa bir çorabınızı veya mendilinizi verin, size hizmet etmek istiyoruz' dedim. Bana dönerek, 'Hepsini kabul ettim' dedi. Ben hemen ayakkabılarımı çıkarıp, yanına diz çökerek oturdum. Dedi: 'Sen burada üşürsün.' Ben de, 'Bundan iyi ne var?' diye cevap verdim.

"Namazın hesabını Allah benden sorar"

"Birkaç satır okumaya başladı. Ben de 'Acaba okuduğu nedir?' diye düşündüm. Sonra bana dönerek, 'Bu bir münacattır. Bu münacatı okuyorum. Milletin başından büyük bir belâyı defedecek. Çünkü kopan bu felâket Cehenneme denk bir ateştir. Bu Hazret-i Hüseyin Efendimizin evradıdır. Bu Zeynel Âbidin Hazretlerinden rivayet edilmiştir, bu duayı okuyorum. Ben durduğum yerde sen âmin diyeceksin' dedi.

 Duanın bitmesini bekliyordum. Tekrar bana döndü, 'Sen burada üşürsün' dedi. O sırada bir başçavuş ile zabıt vekili gelip ziyaret ettiler. Sonra kendisine bir çift lâstik ayakkabı getirdim. Eve iftara davet ettim. İftar yaklaşınca sofrayı kurdum. Allah ne verdiyse bununla iftar edecektik. Kendileri bir kap yoğurt istediler. Elinde bir bohçası vardı, onu açıp yiyecekti. Van Müftüsüne, Üstadın bizim yemekten şüphelenip şüphelenmediğini sordum. 'Rençberin kisbi helâldir' dedim. Biraz pirinç ve sütten yapılmış sütlâç vardı. Dedi: 'Kardaşım, bunu farelerden muhafaza edin, sahurda yiyelim. 'Ben korkuyordum, para verecek diye. Adeta içeceği suyun bile parasını veriyordu.

Ayağımda olan yeni bir çift lâstiği gösterip, 'Üstad'ım, ben sizin ayakkabılarınızı giyeyim. Siz de benim bu yeni ayakkabılarımı giyersiniz' dedim. 'Kardeşim' dedi, 'sen namaz kılarsın, ayakların su çeker, namazın hesabını Allah benden sorar.'

Yanımızdakilere sordu: 'Bu ayakkabıların fiatı nedir?' O zamanın parasından çıkarıp vererek ayakkabıları aldı. 'Kardeşim, başımıza gelen bu felâketler geçicidir, korkmayın. Yalnız dikkat edeceğiniz bir nokta var, ondan korkun. Çocuklarınızı okutun, yoksa bu din elinizden tez çıkar' diye bizlere dualar etti.

"Oradaki vazifeli subaylar devamlı bu konuşmaları notlar halinde yazıyorlardı. Tabiî, bu notları ihlâs için değil, sermaye için tutuyorlardı. Bu sohbetler esnasında yüzbaşı dinin emirlerinin çok sıkı olduğunu, insanı her taraftan kuşattığını söyleyince, Üstad 'Evet' dedi, 'sağa dönüp gıybet, sola dönüp yalan söylenirse elbette böyle olur.'

"Bizler on bir kişi sıraya girip, münacatın sonundaki duasını yaptık. Üstad'ın kafiledeki arkadaşları söylemişlerdi. Van'da Erek dağında kalırken yanına vahşi hayvanlar gelirmiş ancak yabancılar gelince bu hayvanlar dağlara kaçarlarmış. İki - üç gün sonra kendilerini yolcu ettik. Ben peşlerinden biraz fazla yürüdüm. 'Bizimle gelmen daha fazla münasip olmaz, artık geri dön' dedi. Ben de vedalaşıp ayrıldım."(C:1, s: 130-131)

"Kumandan sesini çıkaramadı"

Bu seyahatin şahitlerinden Ahmed Alpaslan daha sonraki yıllarda CHP Ağrı milletvekilliği yapmıştı (1946-1950). Babası ve akrabaları ile birlikte, o sürgün kafilesinde kendisi de bulunmuştu. Trabzon'dan vapurla gelirken hep güvertede oturan Bediüzzaman'a hizmet etmiş. Bir ara kafileye nezaret eden kumandan, Bediüzzaman'ın güvertede oturmasını hazmedemeyerek, "Şunu da aşağıya indirin" diye emir vermiş. Bu hali gelip Üstad Said Nursî'ye söyledikleri zaman, o, "Bir şey olmaz" diye cevap vermişti.

Ahmed Alpaslan, Bediüzzaman'a hizmet ederken, bir ara çay yapmak için, sıcak su almaya gidiyor. Kaptan köşkünde yine kumandan, Bediüzzaman'ın aşağıya menfilerin (sürgün edilenler) yanına, geminin altına indirilmesini söylüyor. Yine Alpaslan, kumandanın bu sözleri gelip Said Nursî'ye bildirince, Bediüzzaman: "Çok söylemesin, eğer perdeyi yırtarsam, kendisinin hiç bir kuvveti beni durduramaz" diye haber yolluyor. Kumandan bundan sonra sesini kesiyor. Böylece seyahat hâdisesiz olarak geçiyor.

Ahmed Alpaslan, "Bediüzzaman'ı Sirkeci'de bir camiye (Hidayet Camii) indirdiler, burada bir müddet kaldı. Burada da ara sıra hizmetlerine bakardım. Ben küçük olduğum için, benim girip çıkmama nöbetçiler pek bir şey demezlerdi" diyor.(C:1 s: 144)

Celal Başer anlatıyor; "Üstad Hazretleri benden Ahmed Ağa isimli birisini sordu. Ahmed Ağa, Adaman Aşiret Reisi ve Üstadın da sürgün arkadaşlarından Ahmed Alpaslan idi. 1946 seçimlerinde de CHP'den milletvekili seçilmişti. İyi tanıdığımı ve konuştuğumuzu ifade ettim.

"Dikkat ettim, Üstad Hazretleri bu arkadaşına kırgındı... Hem de çok kırgındı..."(C: 3, s: 217)

-devam edecek-

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Doğrusu Allah katında din, İslâm'dır; o kitap verilenlerin anlaşmazlıkları ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki taşkınlık ve ihtirastan dolayıdır. Her kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse iyi bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir

Âl-i İmran:20

GÜNÜN HADİSİ

Bir kimseye şer olarak bir müslüman kardeşine hakaret etmesi kafidir.

Riyazü's Salihin, 3/1605

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI