Cevaplar.Org implant

İHTİLAFDAKİ İHLÂS AHLAKI-3

Dinin Ve Şeriatın Sabite Ve Değişkenleri: Konu ile ilgili İ.İ’caz’da iki tane güzel açıklama var. 1-Sual: Peygamberlerin meslekleri birbirine uymadığı gibi, ibadetleri de birbirine muhaliftir. Bunun esbabı nedir?


Nail Yılmaz

naimyilmaz740@gmail.com

2016-04-08 09:59:09

Dinin Ve Şeriatın Sabite Ve Değişkenleri:

Konu ile ilgili İ.İ'caz'da iki tane güzel açıklama var.

1-Sual: Peygamberlerin meslekleri birbirine uymadığı gibi, ibadetleri de birbirine muhaliftir. Bunun esbabı nedir?

Cevap: İtikad ve amelde, usûl ve ahkâm-ı esasiyede peygamberlerin hepsi daimdirler, sabittirler, müttehiddirler. İhtilaf ve tefavütleri, ancak füruattadır. Zâten zamanların tebeddülüyle, füruatın da tebeddül ve tegayyürü tabiî bir şeydir. Evet, mevasim-i erbaada tedavi ve telebbüs gibi çok şeyler tebeddüle uğrar. Meselâ, kışın giyilen kalın elbise yazın tebeddüle uğrar veya kışın güzel tesiri olan bir ilâcın, yazın fena tesiri olur, kullanılmaz. Kezalik kalb ve ruhların gıdası olan ahkâm-ı diniyenin füruatı da, ömr-ü beşerin devreleri itibariyle tebeddüle uğrar." (38)

2- "Sual: Kur'an zaruriyat-ı diniyedendir. Zaruriyatta ihtilaf olamaz. Hâlbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı manaların bir kısmı, birbirine muhaliftir? Bu soruya verilen cevap özet olarak şöyledir:

*Kur'an'ın her bir kelamı için üç hüküm vardır.

Birincisi: Bu, Allah'ın kelâmıdır

İkincisi: Allah'ca murad olan mana haktır

Üçüncüsü: Mana-yı murad, budur. (Yani bu kelamın manası şudur)

Eğer Kur'an'ın bir manası muhkem ise, yani tevile müsait olmayacak kadar net ise, (mesela Kur'an'ın Allah kelamı olduğu gibi gayet açık meselelerden ise) inanmak vacip, inkâr etmek küfürdür.

Veya muhkem bir ayet diğer bir Kur'an ayetiyle açıklanmışsa, inanmamak halinde durum yine aynıdır.

Fakat başka manaya ihtimali olan nasslar ve mütevatir hadislerin anlaşılması için yapılan bir kısım şerhler, yorumlar ve buradan çıkarılan içtihatlar makul ve meşrudur. Bu konu ilgili Şadi Eren Hocamız şu örneği verir; "Maide Suresinin altıncı ayetinden hareketle İmamı Şafii yabancı kadına el değdiğinde abdestin bozulmasına hükmeder. Ama İmam-ı Azam ilgili ayeti 'cinsel beraberlikten kinaye' gördüğü için, el değmekle abdestin bozulmadığını kabul eder. Bu örnekte görüldüğü gibi, ayeti reddetmekle ayetin te'vile medar bir manasını reddetmek aynı şeyler değildir."(39) İşte müfessirlerin ihtilafları, ancak ve ancak şu kısımlara aittir."(40)

"Mezahibin ihtilafı ise: Sahib-i şeriatın gösterdiği nazarî düsturların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. "Zaruriyat-ı Diniye" denilen, kabil-i tevil olmayan ve "Muhkemat" denilen düsturları ise, hiç bir cihette kabil-i tebdil değildir ve medar-ı içtihad olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden çıkarıyor; يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الْقَوْسِ "Okun yaydan fırlaması gibi dinden çıkarlar." Buharî, Enbiyâ: 6; Menâkıb: 25; Meğâzî: 61; Fedâilü'l-Kur'ân: 36; Edeb: 95; Tevhid: 23, 57; İstitâbe: 95; Müslim, Zekât: 142-144, 147, 148, 154, 156, 159; Ebû Dâvud, Sünnet: 28;Tirmizî, Fiten: 24; Nesâî, Zekât: 79, Tahrîm: 26; İbni Mâce, Mukaddime: 12; Muvattâ', Messü'l-Kur'ân: 10; Müsned,1:88, 3:5, 4:145, 5:42)kaidesine dâhil oluyor" (41)

Bu konuyla alakalı olarak Hind ulemasından allame Seyyid Süleyman Nedvi'nin şu mütalaasını aynen nakletmek isteriz.(Azamgarh'da neşredilen Maarif mecmuasındaki bir makalesinden); "Bilindiği üzere müslümanlar birçok konuda aynı görüşü paylaşmakla birlikte, pek çok konuda da fikir ayrılığı içindedirler. Bu ayrılıkların kökeni hicri birinci asra kadar inmektedir. Ancak problemleri dikkatli bir şekilde ele aldığımızda Müslümanların ihtilafa düştükleri meselelerin, aslında pratik gözleme/fiilî izleme (eş-şehadetu'l-ameliyye) dayanma imkânı olmayan, teori kabilinden bir takım meseleler olduğu anlaşılır. Mesela Ehl-i sünnet ile Şia arasında tartışmalı konulardan en önde geleni, hilafet meselesidir. Yani hilafet (halife seçimi) nassla mı olmalı, yoksa Müslümanların aralarında yapacakları şûrâya mı dayanmalı?

Mutezile, Eşariyye ve Mâtüridiyye arasındaki ihtilaflı konulardan en belirgini ise, kıyamet günü Allah Teâlâ'nın görülmesi (ru'yetullah) meselesi. Yani ahirette Allah'ın görülmesi, sahib olduğumuz bu gözlerle mi olacak, yoksa farklı bir algılamayla mı gerçekleşecek?

Görüldüğü gibi bu ve benzeri tüm misaller, teorik (nazarî) bir nitelik taşımaktadır. Daha açıkçası, bunlar duyuma (his) açık pratik meseleler değildir. Aynı zamanda yine bu meselelerde sünnete ait uygulamaları (pratiği) müşahede edebilme imkânı da bulunmamaktadır.

Namaz, zekât, oruç, hac ve cihad gibi uygulamaya dayalı konulara gelince, bu alanlarda müslümanlar derin görüş ayrılıkları yaşamamışlardır. Bunun sebebi ise, böylesi pratik konularda, Resûlullah'ın(s.a.) sünnetinin halkın (gözlemine açık) gözü önünde olması ve kendileri için en üst seviyede bir örnek teşkil etmesidir. Bu ise, İslâm dininin en belirgin özelliklerindendir.

İmamın peşinde Fatiha-i şerifenin okunması, namazda ellerin bağlanması, (rükûya eğilirken) ellerin kaldırılması gibi ihtilaflarda taraflardaki aşırılık ve tutuculuk (bağnazlık) çizgilerini bir tarafa attığımızda, konu efdaliyetnoktasındaki tartışmaya döner. İçtihada açık meselelerde; muamelât, yargı ve İslâmî siyasete ilişkin yeni problemlerde de durum aynen böyledir. Yani bu alanlardaki görüş ayrılıkları da; zaman, mekân ve müslüman milletlerin düşünce ve anlayışlarına göre tercihe şayan görüşün seçiminden öte bir derinlik arz etmez."

İhtilafta Hak Ve Ehak Denklemi:

Hak ve batıl ihtilafında kulların irade-i cüz'iyeleri ile yaptıkları tercihleri sonucunda Cenab-ı Hak taraflardan birisinin kalbinde iman, diğerinin kalbinde küfrü yaratıyor. Çünkü iman "Cenab-ı Hakk'ın istediği kulunun kalbine, cüz'-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nur"(42) olduğundan,"cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır."(43)

Cenab-ı Hakk'ın kulların fiillerinden hayra rızası varken, şerre rızası yoktur.(44) Kulların kalbinde hayrın en büyüğü olan imanı ve hidayeti yarattığı gibi(45) şerrin en büyüğü olan küfrü de yaratmak Hakîm isminin iktizasıdır. Bunagöre hak ve batıl ihtilafı, iftirakın en geniş dairesini oluşturur. Bir cephede ehl-i iman diğer cephede ehl-i küfür vardır. Bir tarafta cennet ve sakinleri, diğer tarafta cehennem ve ehilleri vardır.

Hak ve batıl arasındaki bu büyük müsabakayı takdir eden hikmet-i ezeliye, hak ile ehak arasında da müsbet olan ihtilafı hayırda ve fazilette yarışmamız için takdir ettiğini birçok Kur'an ayetleriyle belirtmiştir. Mesela "Maide suresinin 48.ayetinde

لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجاً وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَـكِن لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُم فَاسْتَبِقُوا الخَيْرَاتِ

"Sizden biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi (hepinizi bir şeriata tabi) bir tek ümmet yapardı. Fakat o, size verdiği ( muhtelif şeriatlar dairesi) nde sizi imtihan etmek için ( ayırdı). Öyle ise ( hepiniz) hayırlı işlerde birbirinizle yarış edin" diye buyrulmuştur.(46)

Bir hadis-i şerifte de Efendimiz (a.s.m) şöyle buyurur;

"Ben Rabbimden dört şey istedim; üçünü bana verdi, bir tanesini vermekten imtina etti:

1-Allah'tan ümmetimi dalalette birleştirmemesini istedim, bana (bunu söz) verdi.

2-Allah'tan, daha önceki ümmetleri helak ettiği gibi, onları(ümmetimi) kıtlıkla helak etmemesini istedim, bunu da bana verdi.

3-Allah'tan, düşmanlarının onlara (sürekli galip olacak şekilde)üstün getirmemesini istedim, onu da bana (söz)verdi.

4-Sonra Allah'tan onların arasına tefrika vermemesini, onların kendi aralarında birbirlerine -iç çatışmalarla-acı vermemelerin istedim, bunu benden esirgedi."(47)

Bu ayet ve hadislerden anlaşıldığı kadarıyla, üstadın da 'müsbet ihtilaf' olarak tanımladığı şey; hayırda, fazilette, hizmette, gayret ve himmette bir yarış ve müsabakadır. Hadid Suresi de zaten bunu söylüyor;

سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاء وَالْأَرْضِ

"Genişliği gökler ve yer kadar olan cenneti elde etmek yolunda, birbirinizle yarışın."(Hadid: 57/21)

Âl-i İmran Suresinde de aynı mealde şöyle buyrulur;

وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ

"Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun.(Al-i İmran: 3/133)

El Mutaffifin Suresinde ise şöyle bir ayet vardır;

خِتَامُهُ مِسْكٌ وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ

"Ki onun sonu misktir. Şu halde yarışmak isteyenler, bunun için yarışsınlar. (83/26)

Üstad Hz. bu yarışın hak ile batıl arasındaki kısmında, temel insani değerler,(48) hak ile ehak arasındaki kısmında ise, ihlâs ve uhuvvet düsturları çerçevesinde yapılmasını söyler. Özellikle hak ile ehak arasındaki müsabaka ehl-i iman içinde olduğundan konunun daha bir hassasiyet arz ettiği gayet açıktır.

 Çünkü Lemaat isimli eserinde: "Ey talib-i hakikat, madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen. (sen de) Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilâfı çıkarma"(49) der. Ehl-i iman arasındaki ihtilafları çözümüyle beraber formüle ederek, gayet veciz bir şekilde ifade edilen ve bir kitap hacmindeki bu kısa cümleden bazı tesbitler:

1-Müslüman kimliği ile tanınan bütün ehl-i iman ve ehl-i kıble, dinin esasatı olan Allah'ın varlığı ve birliği, Kur'an ve peygamberin hak olduğu gibi konularda müttefiktirler. Bu konularda ihtilaf edilemez. En geniş dairedeki 'hakta ittifak' bu olmalıdır.

2-Yukarıdaki bölümlerde de geçtiği gibi, şeriatın yüzde doksanı zaruriyat-ı dinîye ancak yüzde onu füruat denilen mesele-i içtihadîye kısmını teşkil ediyor. (50)

3-Dinin bu mesele-i içtihadîye kısmından birçok mezhepler doğmuştur. Bunlar genel olarak itikadi ve ameli mezhepler diye ikiye ayrılır. İtikadi ve ameli mezheplerin yüzde doksanını Ehl-i Sünnet oluşturur. Ehl-i bid'a olarak tanımlanan diğer itikadi ve ameli mezheplerin müslüman nüfusa oranı genelde yüzde ondur.(51)

4- Dinin ve şeriatın içtihada taalluk eden yüzde onluk kısmında Müslümanların yüzde doksanını teşkil eden ehl-i sünnet mezhepleri icma ederek, 'hakta ittifak' etmişler.(52)

5- Bu ittifakla iktifa etmeyen Ehl-i bid'a fırkaları 'ehak' arayışı ile ya ifrata veya tefrite düşmüşler. (Mutezile, Cebriye, Hariciye, Şia, Mürcie, Müşebbihe)gibi.

6-Peygamber Efendimizin (a.s.m): "Ümmetim asla dalalet üzerinde birleşmez. O halde cemaatin (ümmetin çoğunluğunu teşkil eden Ehl-i Sünnetin) içinde kalmaya dikkat edin. Çünkü Allah'ın eli cemaatin üzerindedir" hadis-i şerifinde de belirtildiği gibi 'hakta ittifak ümmetin ekseriyeti ile yapılan ittifaktır. Heysemî bu hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.(53)

7-Üstad Hz. bu hadis-i şerife atıf yaparak yine Lemaat isimli eserinde, yapılan içtihatların ancak icma-ı ümmet ve cumhurun kabulüne vabeste olduğunu, aksi halde bid'at olup reddedileceğini söyler. Özetle:

-Her istidatı olan müçtehit nass olmayan konularda içtihad edebilir.

-Fakat bu içtihadını cumhurun icma-ı ve tasdiki olmadan teşri edemez genelleştiremez.

-Cumhurun icma-ı ve tasdiki olmayan içtihatlar şeriattandır, lâkin şeriat olamaz.

-Böyle bir fikre davet bid'attır, reddedilir. Ağzına tıkılır, ondan daha çıkamaz.(54)

Ehl-i Sünnetin Cadde-i Kübrası Tahtiecilik Değil, Musavvibe Mesleğidir

Üstad Bediüzzaman'ın Sünuhat isimli eserinde, 'hak' ile 'ehak 'arayışında ortaya çıkan ihtilaflara hem bir neşter hem de tiryak mahiyetinde olan, 'Musavvibe' ve 'Tahtieci'liğin tahlil edildiği ve çok önemli tesbitlerin yapıldığı şöyle bir bölüm var:

"Zaruriyat-ı diniyeyi, mesail-i cüz'iye-i fer'iye-i hilafiye ile mezcedip, ona tâbi' gibi kılmakta, büyük bir hatar vardır. Zira "Musavvibe"nin muhalifi olan "Tahtieci"lerden biri der ki: "Mezhebim haktır, hata ihtimali var. Başka mezheb hatadır, savaba ihtimali var " der.(55)

"Araştırmacı yazar Metin Bey Sünuhat'taki 'Tahtiecilik' ve 'Musavvibe' konusu ile ilgili,'Hangi Cemaattensin' isimli bir makalesinde, çokgüzel tesbitler yapmış. Özetleyerek iktibas ettiğimiz o tesbitlerin bir kısmı şöyledir:

1. Said Nursî, asırlar boyu İslam âleminde var olagelmiş, dinî meselelere bakışı belirleyici iki zıt akıma dikkat çeker. Bu akımlardan ilkini, 'Tahtiecilik' diğerini ise 'Musavvibe' diye tarif eder.

2. 'Tahtiecilik' diye tarif ettiği mesleğin içtihadî konulara bakışı, ona göre, şöyle özetlenebilir: a)"Mezhebim haktır; hata ihtimali var. Başka mezhep hatadır; sevaba ihtimali var."

b) Kendi durduğu yeri mutlaklaştırmayan, onun 'hak' olduğunu söylemekle birlikte 'hata' ihtimaline kapıyı açık tutan başka mezhepleri ise 'hata' görmekle birlikte 'isabet' ihtimalini de göz ardı etmeyen bu yaklaşım, ilk anda, insana gayet makul ve insaflı gözükür.

c) Tahtieci, kendi görüşünü ve karşı görüşü 'mutlak doğru'­'mutlakyanlış'denklemine oturtma gibi, fikrî, hatta fiilî çok zulüme kapı aralayan feci bir yanlıştan uzaktır.

3. Fakat Bediüzzaman, bu yaklaşımın yanlış ve haksız olduğunu belirtir. Doğru olan, ona göre, Tahtieci'nin karşısında duran 'Musavvibe'nin görüşüdür.

4. Çünkü Musavvibe mesleği içtihadî konularda, sadece kendi mezhebini değil, diğer mezhepleri de hak gören; ve 'füruat' söz konusu olduğunda hakikatin taaddüt ettiğini düşünen kişi ve kişilerdir.

5. Onun tercih ettiği belli bir mezhep, daha isabetli olduğunu düşündüğünü belli bir içtihad vardır; ama bu mezhep dışındaki mezhepleri, bu içtihad dışındaki içtihadları da 'hakikat dairesi' içinde anlamaya çalışmaktadır.

6. Hulasa edecek olursak: Asıl mesele, bazı mü'minlerin kendilerinin Hanefî veya Şafiî, Sünnî veya şu cemaatten veya bu tarikatten olmalarından hareketle, hakikati kendi aidiyet alanlarına inhisar ettirmeleri; kendileri dışında olanları 'hak' kapsamından alıp 'hata' kapsamına kaydetmeleridir.

7. Dolayısıyla, mü'minlerin birbiriyle karşılaştıklarında dikkat edecekleri asıl mesele, aynı tarikatten mi, ayrı cemaatlerden mi oldukları değildir. Dikkat edilecek asıl mesele, hakikati kendi rengine ve aidiyetine indirgeyen bir Tahtieci mi, hakikatin sair renklerini tasvip eden, onlara da aklını ve kalbini açık tutan bir Musavvibe mi olduklarıdır.(56)

Bunlara ilaveten Metin Bey, "ihtilaf bir realitedir, bir imkândır, hatta bir zarurettir"diyerek ihtilaf ahlakını çok veciz bir şekilde ifade ederek, klişeleştirir.(57)

Bütün Bunlara Rağmen Mutlak Manada Genellemelerden Kaçınmak:

Bir hikmet ehli: "bütün genellemeler yanlıştır, benim bu sözüm de buna dâhildir" demiş. Üstad Bediüzzaman'ın da hayatında ve eserlerinde bu güzel prensip değişmez bir kaide olmuştur. O, şahıslara, olaylara ve fikri cereyanlara hiçbir zaman toptancı bir yaklaşım içinde olmaz. Çünkü o, fena ve fani bir şahıstan bile bir hak söz işitse, o sözü eserlerinde kullanmaktan çekinmez. Hak haktır der, kimden ve nereden olursa olsun ona taraftar olur. Şahıs endeksli değil, sıfat endeksli düşünür.

-devam edecek-

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır.

Nûr, 38

GÜNÜN HADİSİ

Hiç bir vâli yoktur ki, o, müslüman ahâli üzerinde icrâ-yı velâyet ederken zulüm ederek ölür, muhakkak Allah Cennet kokusunu ona haram kılacaktır.

Ma'kıl İbn-i Yesâr (r.a)'dan rivayet olunur.

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI