Cevaplar.Org

DERS: 25 YİRMİ ALTINCI MEKTUP DÖRDÜNCÜ MESELE

Sual: Mütekellimîn üleması; âlemi, imkân ve hudûsun ünvan-ı icmalîsi içinde sarıp zihnen üstüne çıkar, sonra vahdaniyeti isbat ederler. Ehl-i tasavvufun bir kısmı, tevhid içinde tam huzuru kazanmak için


M. Ragıp Öncel

İsminur1940@gmail.com

2016-04-08 09:27:59

 "Sual: Mütekellimîn üleması; âlemi, imkân ve hudûsun ünvan-ı icmalîsi içinde sarıp zihnen üstüne çıkar, sonra vahdaniyeti isbat ederler. Ehl-i tasavvufun bir kısmı, tevhid içinde tam huzuru kazanmak için, "Lâ meşhude illâ hu" (O'ndan başka görülen gerçek hiçbir şey yoktur.)

deyip kâinatı unutur, nisyan perdesini üstüne çeker, sonra tam huzuru bulur. Ve diğer bir kısmı hakikî tevhidi ve tam huzuru bulmak için "Lâ mevcude illâ hu"

(O'ndan başka hiçbir gerçek varlık yoktur.) diyerek kâinatı hayale sarar, ademe atar, sonra huzur-u tam bulur. Halbuki sen, bu üç meşrebden hariç bir cadde-i kübrayı Kur'anda gösteriyorsun. Ve onun şiarı olarak "Lâ mabude illâ hu"

(O'ndan başka mabud yoktur.)"Lâ maksude illâ hu"

(O'ndan başka maksud yoktur.) diyorsun. Bu caddenin tevhide dair bir bürhanını ve bir muhtasar yolunu icmalen göster."

Cenab-ı Hakk'a giden yollar çok. Her bir sahabi aslında Allah'a götüren bir yoldur. Peygamber Efendimiz, ''benim sahabelerim yıldızlar gibidir, hangisine tabii olsanız hidayete erersiniz" buyuruyor. Her bir mevcut, insanı Allah'a götürür. Yollar bitmekle, saymakla tükenmez. Fakat temelde baktığımız zaman burada yollar üçe ayrılıyor. Yani Allah'a giden yollardan

birisi; muhakkikin ilm-i kelam alimlerinin yolu,

birisi mutasavvifin, yani tasavvufçuların yolu,

birisi de Bediüzzaman Hazretlerinin özellikle bu zamanda açmış olduğu cadde-i kübra diye ifade edebileceğimiz Kur'ani bir yol. Bunların iki tanesini burada icmalen söyledi, yani ilm-i kelam âlimleri imkân ve hudus delilleriyle Allah'ın varlığının ve birliğinin izah ve ispatını yapıyorlar. Hz. Üstad külliyatın birçok yerinde hususan 33.Söz'ün 30.Pencere'sinde açıklamıştır.

Mutasavvıfin uleması da yani tasavvufçular da "la mevcuda illa hu"(O'ndan başka gerçek hiçbir varlık yoktur) ve "la meşhuda illa hu" (O'ndan başka görünen gerçek hiç bir şey yoktur )diyerek bu yolu tasavvuf ehli olarak Cenab-ı Hakk'ın varlığının ve birliğinin izah ve ispatını yapmışlar. Fakat Üstad Hazretleri bunlara girmiyor. Kendisi Kur'ani bir yol açıyor ve kendisinin ifadesiyle bu yol cadde-i kübradır, bu yolda herkes gidebilir diyor. Şimdi bu derste o yolun bir izahı yapılacak.

"Elcevab: Bütün Sözler ve bütün Mektublar, o caddeyi gösterir. Şimdilik istediğiniz gibi azîm bir hüccetine ve geniş ve uzun bir bürhanına muhtasaran işaret ederiz. Şöyle ki:

Âlemde her bir şey, bütün eşyayı kendi Hâlıkına verir."

Âlemde her bir şey, yani neyi alırsak alalım bir mevcut var ki, yaratılmış. Bir mevcut var ki, rızık verilmiş. Bir mevcut var ki, güzelleştirilmiş tasvir edilmiş, zinetlendirilmiş. İşte halk edilen her bir mevcudun kendisi üzerinde cereyan eden ne kadar fiil varsa o fiillerle beraber bütün kâinatın Halıkı, Allah'tır. Dolayısıyla her bir şeyin Hâlıkının Allah olduğunun izah ve ispatı yapılıyor. Her bir mevcut tek tek Allah'ın varlığını ve birliğini gösterir. Hz. Üstad buna harika bir misal verir. Bir elmayı şöyle dalından tutup çekecek olsan farz edelim ki, dalından çektiğiniz zaman kopmasa, arkasından ne gelir? Dal gelir. Sonra o dalda kopmasa, ağaç gelir, o ağaç ta topraktan çıkmasa, küre-i arz gelir. Farz-ı muhal onu da oradan koparmadığımızı düşünsen, yani dünya güneş sisteminden kopmadığını düşünün, dünyayı çekiyoruz güneş sistemi gelir, onu çekin arkasından Samanyolu galaksisi gelir. Dolayısıyla âlemde her şey her şeyle bağlı. Onun için bir elmayı vücuda getirmek demek aslında bütün mevcudatın Halıkı olmak demektir. Bir elmayı vücuda getiren kim ise, kâinatı vücuda getiren o'dur. Elmayı halk edemeyen kâinatı vücuda getiremez.

Onun için Bediüzzaman Hazretlerinin çok güzel bir ifadesi var. Diyor ki ''Arzı, nücum ve şümusu yıldızları ve güneşleri tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek bir ele malik olmayan kâinatta davayı halk ve iddia edemez. Zira her şey her şeyle bağlıdır '' (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri,3, Sf. 508) bağlıdır. Müthiş bir ifade! Bakın bir sarıçiçekten bahsediyor bize, o sarıçiçeği bizim nazarımıza veriyor. O sarıçiçekten bir tevhit dersi yapıyor. ''Bir bahar mevsiminde garibane, mütefekkirane seyahate gidiyordum, bir tepeciğin eteğinden geçerken parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti, eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçeği, der-hatır ettirdi. Şöyle bir mana kalbe geldi ki, bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise, ve kimin mührü ise, ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler onun mühürleridir onun sikkeleridir.'' (Sözler 33. Söz, 29.Pencere, 736)

Bir sarıçiçekten yola çıkıyor. Yeryüzünde insanın gözüne ilişen de sarıçiçeklerdir. Çünkü sarının insanın gözüne direkt aksetmesi var. Buradaki papatya ile Elbistan'daki papatyanın, Edirne'deki papatyanın Van'daki papatyanın hiçbir farkı yok ki. Amerika'daki papatyanın Hollanda'daki, Avustralya'daki… vs dünyanın neresine giderseniz gidin, bütün özellikleri aynı olan bu papatya gösteriyor ki, bu mühür birisinindir.

Bu Zat bu mührü ne yapmış? Dünyanın dört bir tarafına vurmuş. Bu mühür ise, Üstad, şimdi onu anlatacak bir mühürden bahsediyor. Şu mühür tahayyülünden sonra bir hayal, tefekkür şöyle bir tasavvur geldi ki, nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub; o mühür, o mektubun sahibini gösterir.

Öyle de şu çiçek, bir mühr-ü rahmanidir. Yani şu çiçek, Cenab-ı Hakk'ın rahmani bir mührüdür. Şu enva-i nakışlarla ve manidar nebatat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek gibi Sani'inin mektubudur diyor. Şurada bir imza var şurada da yazılar var. Şu imza kimin ise, şu yazılar da O'nundur, öyle değil mi? Şu çiçek bir mühür, şu tepecik de bir mektup, bu mühür kimin ise bu tepecik O'nundur.

Genişletin, büyütün ve tepeciği bir mühür olarak kabul edin. Ova bir mektuptur, tepecik mührü kimin ise, ova mektubu da O'nundur. Genişletin, ova bir mühür ise, dağlar mektuptur. O mektup kimin ise, yani mühür kiminse, dağlar mektubu da O'nundur. Genişletin, dağlar mühür ise, küre-i arz mektuptur. Dolayısıyla, dağlar mührü kimin ise, küre-i arz mektubu onundur. Böyle böyle hepsini tek tek izah ve ifade edebiliriz. Buradan baktığımız zaman her bir şey üzerinde tecelli eden ne varsa bütün mevcudat üzerinde de tek tek görünmüş oluyor.

Bu temsillerin kolaylık olması bakımından şöyle gösterelim:

Çiçek-Tepecik-Ova-Dağlar-Küre-i Arz-Kainat

En büyük mektub, Kainat oluyor ve bunun içinde mühürler bulunur. Elbette mektub kimin ise, bütün mühürler de onundur, denilerek parçadan bütüne doğru 'tüme varım(endüksiyon)' metodu takip edilmiştir. Hz. Üstad 32.Söz'ün 1.Mevkıfında aynı yolu izlemiş. Zerrelerden yıldızlara kadar şirkin muhaliyetini ispat etmiştir.(Sözler, 644)

32.Sözün 2.Mevkıfında da 'tümdengelim(dedüksiyon)'metodunu takip etmiştir.(Sözler, 655)

"Bir kelimeyi yazan harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan sahifeyi yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden cins-i hayvanı halkedenin gayrısı, hayvanı yaratan arzı yaratanın gayrısı, arzı halkeden, Rabb-ül Âlemîn'in gayrısı olması muhaldir."(Mesnevi Şemme, 189)

"Ve dünyada herbir eser, bütün âsârı kendi müessirinin eserleri olduğunu gösterir.

Ve kâinatta herbir fiil-i icadî, bütün ef'al-i icadiyeyi kendi fâilinin fiilleri olduğunu isbat eder.

Ve mevcudata tecelli eden herbir isim, bütün esmayı kendi müsemmasının isimleri ve ünvanları olduğuna işaret eder.

Demek herbir şey, doğrudan doğruya bir bürhan-ı vahdaniyettir ve marifet-i İlahiyenin bir penceresidir."

Yani çok uzak yollara gitmek gerekmiyor. Kâinatı tamamen dolaşmak tefekkür etmek gerekmiyor. Cenab-ı Hakk'ı bulmak için her bir şey Allah'a açılan bir penceredir. Dolayısıyla o pencereden Cenab-ı Hak'ın varlığı çok rahat bir şekilde müşahede edilebilir. Üstad Hazretleri bunu şöyle dile getiriyor: ''su getirmek için ya küngan borularıyla uzak yerlerden künganlar dizilerek su getirilir veya sondaj makinası vurularak yerin yüz metre altından su çıkarılır'' Şimdi yerin yüz metre altından su çıkarmak zor olabilir, ama bir çıkardın mıydı artık daha tıkanması, şuyu-buyu kalmaz. Diğeri ondan daha zor, çok uzak yerlerden getirmek küngan borularının kırılması, delinmesi, parçalanması, tıkanması... vs O suyun başka yere akması, onu getirmek daha müşkül daha zor. (Mektubat, 26.Mektup, 2.Mesele 354)-(Sözler, Konferans 822)

Dolayısıyla bu zamanda özellikle teknolojik olarak baktığımız zaman da öyle artık künganla su getirmek devri kapanmış, sondaj makinesiyle adam bahçesine vuruyor oradan su çıkarıyor yeter ki, buna ehil olunsun.

İlm-i kelam âlimleri özellikle küngan borularıyla su getirmek gibi uzak yerlerden ta âlemin yaratılışın en başına giderek oradan bu tarafa gelerek teselsülü veya deviri nazara alarak Cenab-ı Hakk'ın varlığının ve birliğini izah ve ispatını yapıyorlar.

Bu tip soruların cevaplarında insanın zihni bulanır. Neden, zira; ''Batıl şeyleri tasvir safi zihinleri bulandırır'' (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri, 31 Sf 511 ) kaidesince Üstad, o yolu tasvip etmemiş.

Bakın yeri gelmişken mademki bahsettik bir-iki örnekle onların delillerine açıklık verelim. Zira bu zaman da bu suallerin arkasında firavunane bir görüş yatıyor(!) Teselsülle Allah'ın varlığını isbata kalkışmak, zihinlerdeki şüpheleri kaldırmaya yetersiz kalır.

Teselsül, zincirleme gibi birbirine bitişik sözlerden yola çıkarak bu yolun sonucunun imkânsızlığını göstermekle neticeye ulaşmaya dayanır. Misal olarak;

Seksen vagonlu bir tren düşününüz. Bu vagonlardan her birisini bir önceki vagonu çektiğinden bahsedilir ve nihayet iş lokomotife dayandığında artık, 'lokomotifi kim çekiyor? Diye sual sorulamaz. Temel fikirleri buna dayanır.

Yani bu şeyi kim?... onu kim?...onu kim yarattı?... En sonunda bir yaratılmışı olmayan bir Yaratıcıya varmak gibi.

Devrin muhaliyetine de tavuk- yumurta örneği verilir. Yani tavuk yumurtayı, yumurta da tavuğu yaptığı takdirde tavuk, kendi kendini yapmış olur. Bu ise muhaldir. Aynı şekilde ağaç çekirdeği, çekirdek de ağacı yaptığı takdirde ağaç kendi kendini yapmış olur.

Kendi kendine yapılmanın imkânsızlığını bilhassa, 23. Lem'ada izah edilir.

Bu ve buna benzer örnek ve delillere Külliyatta çok rastlarız.

Ama Üstad Hazretleri gayet basit yoldan giderek diyor ki, hiç öyle düşünmene gerek yok diyor. Her bir çiçek Allah'ı izah ve ispat eder. Her bir çiçek, Allah'a açılan bir penceredir. O eserse o eserin muhakkak müessiri vardır. Şu kitap ise şunun muhakkak bir kâtibi vardır. ''Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz'' manası buradan çıkıyor. (Sözler, 10.Söz, 53)

"Evet, her bir eser, hususan zîhayat olsa, kâinatın küçük bir misal-i musaggarıdır ve âlemin bir çekirdeğidir ve Küre-i Arz'ın bir meyvesidir.

Öyle ise; o misal-i musaggarı, o çekirdeği, o meyveyi icad eden, her halde bütün kâinatı icad eden yine odur. Çünki meyvenin mucidi, ağacının mucidinden başkası olamaz."

İnsan, okuduğu bir eserin özetini çıkarır. Bu özet asıl eserin küçük bir misalidir. Ama 'şu özet yardımıyla eserin tamamını yeniden ortaya koy ve çıkart deseniz, insan bundan aciz kalır. Fakat bir çekirdek öyle mi? Toprağa attığınızda ağacın tamamını yeniden size takdim edebiliyor.

İşte misali musağğar, yani küçültülmüş misale bir örnek. Adeta ağacın bütün yapısı çekirdek içinde, kesme şeker içinde şeker fabrikası olsun, çay içine at bakalım, içinden fabrika çıksın. Öyle olabilir mi? Ama Allah (c.c), elma çekirdeğini, elma ağacının içine gömmüş(!)

'Evet nasılki bir elmayı halkedecek; elbette dünyada bütün elmaları halketmeye ve koca baharı icad etmeye muktedir olmak gerektir. Baharı icad etmeyen, bir elmayı icad edemez. Zira o elma o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icad eden, bir baharı icad edebilir. Bir elma; bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musağğarıdır. Hem san'at itibariyle koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibariyle öyle bir hârika-i san'attır ki: Onu öylece icad eden, hiçbir şeyden âciz kalmaz.' Amenna (!) (Sözler, 10.Söz, 7. Hakikat, haşiye 87)

"Öyle ise herbir eser, bütün âsârı müessirine verdiği gibi.. herbir fiil dahi; bütün ef'ali, fâiline isnad eder."

'Fiil, failsiz olamaz'. Bir hakikattır. Fail; iş gören, fiili icra eden yapan demektir. Yazmak fiili üzerinde konuşursak 'fail' yani fiili işleyene katip deriz. Meydana gelen şayet yazı ise, ona da ' mef'ul' denir.

Bir harf katipsiz olmadığı gibi, bir iğne de ustasız olmaz ve yazı, katipsiz olamayacağı gibi yazının her hangi bir bölümü yahut bir harfi de katipsiz olamaz. O halde kainatta görülen bütün asarın(eserlerin) elbette bir Yaratıcısı vardır. Zira, '' Evet masnuatta hiçbir eser yok ki, çok manalı bir lafz-ı mücessem olmasın, Sâni'-i Zülcelal'in çok esmasını okutturmasın.'' (Sözler, 17. Söz 2.Makam, 237)

Öyle ise; ''her şeyde, hususan zîhayat masnulardaki hilkat fevkalâde san'atkârane olmakla beraber, bir çekirdek bir meyvenin ve bir meyve bir ağacın ve bir ağaç bir nev'in ve bir nev'de bir kâinatın bir küçük nümunesi, bir misal-i musağğarası, bir muhtasar fihristesi, bir mücmel haritası, bir manevî çekirdeği ve ilmî düsturlar ile ve hikmet mizanları ile kâinattan süzülmüş, sağılmış, toplanmış birer câmi' noktası ve olduğundan, onlardan birisini icad eden zât, her halde bütün kâinatı icad eden aynı zâttır. Evet bir kavun çekirdeğini halk eden zât, bilbedahe kavunu halk edendir; ondan başkası olamaz ve olması muhal ve imkânsızdır.' Amenna! (Şualar,2.Şua, 2.Makam, 26 )

Hz. Üstad'dan başka bir örnek sunalım:

''Meselâ bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda yirmi salkım var ve her salkımda şekerli şurub tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve latif ve renkli bir mahfazayı giydirmek ve nazik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hâfızası ve proğramı ve tarihçe-i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb-ı kevser gibi bir balı yapmak ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsalinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı hârika-i san'atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedahetle gösterir ki; bu işi yapan bütün kâinatın Hâlıkıdır ve nihayetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil, ancak onun fiilidir.'(Şualar, 7.Şua, 2.Hakikat,153 )

"Çünkü görüyoruz ki her bir fiil-i icadi ekser mevcudatı ihata edecek derecede geniş ve zerreden şümusa kadar uzun birer kanun-u halllakiyetin ucu olarak görünüyor. Demek o cüz'i fiil-i icadi sahibi kim ise, o mevcudatı ihata eden ve zerreden şümusa kadar uzanan kanun-u külli ile bağlanan bütün ef'alin faili olmak gerektir."

Yani döndürme fiili üzerinden tevhidin ispatına bakalım. Atomu döndüren kim ise geceyi evirip çeviren de O'dur, mevsimleri değiştiren de O'dur. Galaksileri, gezegenleri, sistemleri eviren ve çeviren, senin kalbini, benim kalbimi eviren ve çeviren O'dur. Neden? Çünkü, döndürmek fiili bir kanundur bu kanunun içerisine giren her şey döner. Dolayısıyla sadece büyüklük, küçüklük, şekil farkları vardır. Ama atomdan başlayın Güneş sistemine hatta galaksilere varıncaya kadar aslında döndürme fiili döndürme kanunu hep aynıdır. Çekim kanunu da böyle. Yani dünya ile ayı birbiriyle bağlayan kuvvet ne ise, Güneşle Dünyayı ve gezegenleri birbirine bağlayan kuvvet de aynıdır.

Dolayısıyla bir yerde onu bulduk muydu, bütün âlemdeki cazibe kanunları O'nundur. Çok rahat bir şekilde diyebiliriz. Bir de ihya kanunundan bakalım: 'Haşirde bütün zevi-l ervahın ihyası; mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihya ve inşasından kudrete daha ağır olamaz'(Mektubat,Hak.Çek.4,sf.508)

Üstad, bir sineği ihya eden misalini veriyor, bütün hevamı ve küçük hayvanatı icat eden ve arzı ihya eden zat olacaktır diyor, çünkü ihya etmek kanunu birdir değişmiyor. O ihya etmek kanunun altına ister sinek girsin, ister mikroorganizmalar girsin, ister koskoca küreyi arz girsin, fark etmiyor. O ihya işledi miydi, bütün kâinatta bizzat tasarruf eder ve geçerli olur. Hem Mevlevi gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip ta şemsi seyyaratıyla gezdiren aynı Zat, güneşi yıldızlarla beraber gezdiren aynı zat olmak gerektir. Çünkü döndürme fiili aynı, ''çünkü kanun bir silsiledir efal bütün fiiller onun ile bağlıdır.''

"Evet bir sineği ihya eden, bütün hevamı ve küçük hayvanatı icad eden ve Arz'ı ihya eden zât olacaktır. Hem mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ Şems'i seyyaratıyla gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünki kanun bir silsiledir, ef'al onun ile bağlıdır."

Kanuna göre az-çok, büyük-küçük fark etmez. Rabbimizin koyduğu çok kanunlar vardır. Adına ne denirse densin, o kanunun şumulüne giren her şey, bu kurala bağlıdır.

Üstad Hazretleri bu yolla hem tevhidin hem de haşrin isbatını yapar. ''Hem hangi kanunla zerreyi, mevlevî gibi tahrik ederse; aynı kanunla Küre-i Arz'ı meczub ve semaa kalkan mevlevî gibi döndürüyor ve o kanun ile âlemleri böyle çeviriyor ve manzume-i şemsiyeyi gezdiriyor. Hem o Sâni'-i Kadîr, hangi kanun-u hikmetle bir sineği ihya eder; aynı kanunla şu önümüzdeki çınar ağacını her baharda ihya eder ve o kanunla Küre-i Arz'ı yine o baharda ihya eder ve aynı kanunla haşirde mahlûkatı da ihya eder. ''(Mektubat, 24.Mektup,2.Makam 311-312)

"Demek nasıl herbir eser, bütün âsârı müessirine verir ve herbir fiil-i icadî, bütün ef'ali fâiline mal eder, aynen öyle de, kâinattaki tecelli eden herbir isim, bütün isimleri kendi müsemmasına isnad eder ve onun ünvanları olduğunu isbat eder. Çünki kâinatta tecelli eden isimler, devair-i mütedâhile gibi ve ziyadaki elvan-ı seb'a gibi birbiri içine giriyor, birbirine yardım ediyor, birbirinin eserini tekmil ediyor, tezyin ediyor.

Meselâ: Muhyî ismi bir şey'e tecelli ettiği vakit ve hayat verdiği dakikada Hakîm ismi dahi tecelli ediyor, o zîhayatın yuvası olan cesedini hikmetle tanzim ediyor. Aynı halde Kerim ismi dahi tecelli ediyor; yuvasını tezyin eder."

Hayatı veren Allah'tır. Cenab-ı Hakkın ''Hay'' ismi var. Bu isim, Zati isimlerinden bir tanesidir ''Muhyi'' ismi bir şeye tecelli ettiği vakit ve hayat verdiği dakikada hepsi o anda cereyan ediyor. Anne karnında bir damla su büyümüş ve gelişmiş bir kan pıhtısı olmuş. O büyümüş ve gelişmiş et parçası olmuş. O da büyümüş gelişmiş içerisine kemikler yerleştirilmiş derken baş vücuda geliyor. Ondan sonra azalar çıkıyor ve bir embriyo var. Orada hayat sahibi olan hayata mazhar olmuş bir embriyo var. Bakın anne karnını hayal edelim ''Muhyi'', ismi bir şeye tecelli ettiği vakit ve hayat verdiği dakikada ''Hâkim'' ismi dahi tecelli ediyor, o zihayatın yuvası olan cesedini hikmetle tanzim ediyor. Göz, nereye konulmuşsa hikmetledir, el nereye konulmuşsa, hikmetledir, adaletledir. Bir göz bir yere yerleştirilirken o kadar çok esma-i ilahiye tecelli ediyor ki, bunun burada olması gerekiyor. İşte hikmet. 

Yani, ölçüsü böyle olması gerekiyor, tam ölçülü ve maslahata uygun şekilde. İşte adalet bu. Bakın o şekilde bırakmamış tezyin etmiş, süslemiş şimdi aşağıda tek tek sayacak. Cenab-ı Hakkın rahmetinden, rahimiyetinden, kereminden, merhametinden, ihsanından, ikramından durmadan tecelliler gerçekleşiyor bizim kendimizde olan şeyler değil yani. Şu salondaki lambaları düşünün, bu lambaların kendisi burayı aydınlatmıyor şu lambalara elektrik gelmesiyle beraber aydınlatıyorlar. Düğmeyi kapattığımız zaman kendileri karanlıkta kalacaklardır. Dolayısıyla burada ışık tecelli ediyor, bila-teşbih insanda da hayat tecelli ediyor, o hayatla beraber bakın Hakim ismi tecelli etti, o insanın cesedini hikmetle tanzim ediyor. Her şeyde bu böyledir.

Başka bir örnek daha verelim: Portakalı Cenab-ı Hak bize veriyor, üzerinde bir kabuk var. Kabuk aslında onu muhafaza için, ama o kabukta da öyle antika bir sanat var ki, o antika sanat gösteriyor ki, o rızkın ikram edildiği zat kıymetlidir. Kime ikram ediliyor? Sana. Sen kıymetlisin. Onun için onun poşeti dahi mükemmel zinetli bir şekilde tanzim edilir, süslendirilir ve senin eline veriliyor.

Siz çok sevdiğiniz birisine bir hediye götüreceğiniz zaman kese kâğıdından mı götürüyorsunuz yoksa özellikle'' ya şunu bir hediye paketi içerisine paketlendirelim mi deriz.'' Gidiyoruz bir yere diyoruz ki, ''şunu hediye paketi yapın.'' Hediye paketini adam ne yapsın, adam için önemli olan içindeki. Ama niçin hediye paketi? Çünkü hediyeyi takdim ettiğimiz zat bizim için kıymetli, ehemmiyetli sevdiğimiz birisi. Cenab-ı Hak aynısını yapıyor. Ve bunun daha mükemmelini yapıyor, biz oradan ders alıyoruz. Yani göz vermiş görmek için, kaş vermiş kirpik vermiş bunlarla ayrıca süsleme yapıyor. Gözün kendisi süs, kaşın kendisi süs, kirpiğin kendisi süs. Bakın sadece maslahatı görsün yeter demiyoruz.

Robotlarda da göz var veya buna benzer makinelerin da kendine ait gözleri var. Çok mu süslüler? Hayır diyoruz. Bu göz görmek için. Lazerle görüyor, gözün kendisini bile fark etmiyoruz. Cenabı Hakkın halk etmiş olduğu en küçük mikroorganizmalar da dahi her bir şeye dikkat ediliyor ve çok antika sanat olarak vücuda getiriliyor. Niye? Esma-i ilahiye böyle tecelli ediyor.

"Aynı anda Rahim isminin dahi tecellisi görünüyor o cesedin şefkatle hevaicini ihzar eder."

Bütün ihtiyaçları ne varsa onları orada hazır eder. Bu cesede ne lazım? Ağız lazım, kalp lazım, ciğer lazım, hava lazım, su lazım, şu lazım, bu lazım... vs gibi, bütün bunların hepsini üzerine ne yapıyor? İster anne karnında, isterse şu dünyada hazır ediyor ihzar ediyor. Gelir gelmez rızkımızla beraber geliyoruz. Ne müthiş bir şey bu(!)

"Aynı zamanda Rezzak ismi tecellisi görünüyor; o zihatın bekasına lazım maddi ve manevi rızkını umamadığı tarzda veriyor ve hakeza…"

Anne karnında göbek kordonundan bağlıyız. Dünyaya gelir gelmez rızkımızı annemizin memesinin musluğundan alıyoruz. Ondan sonra yeryüzündeki bütün rızıklar maddi manevi bize ait. İşte şurada yani şu sohbetten de bir rızık alıyoruz, bu bizim manevi rızkımız. Çünkü niye? Elhamdülillah bizde akıl var, kalp var ve buna mümasil manevi olan duygular var. Manevi duygular için Cenab-ı Hak gıdayı yerleştirdiği gibi ve ihzar ettiği gibi, şu yeryüzünde maddi olan bütün gıdaları da rızıkları da yeryüzüne seriyor. Niçin bunları ikram ve ihsan ediyor?

Çünkü bizim bekamızı istiyor, hayatımızın devamını istiyor. Hayatın asıl bekası ve devamı ise, âlem-i ahirettedir. Dolayısıyla diyor ki, ''şu manevi rızıklardan öyle bir rızıklanın ki, ben seni bekaya namzet edeyim ve âlem-i ahirette de baki bir şekilde saadet-i ebediye mazhar edeyim orada da hayatını öylece devam ettireyim''. Haza min fadli. Bu ne büyük bir lütuf! İşte buradaki rızıkların altında yatan mana özellikle çıkmış oluyor.

"Demek Muhyi kimin ismi ise kainatta nurlu ve muhit olan Hakim ismi de O'nundur. Ve bütün mahlûkatı şefkatle terbiye eden Rahim ismi de O'nundur ve bütün zihayatları keremiyle iaşe eden Rezzak ismi dahi O'nun ismidir, unvanıdır ve hakeza.

Demek her bir isim, her bir fiil, her bir eser öyle bir bürhan-ı vahdaniyettir ki kâinatın sahifelerinde ve asırların satırlarında yazılan ve mevcudat denilen bütün kelimatı katibinin nakş-ı kalemi olduğuna birer mühr-ü vahdaniyet birer hatem-i Ehadiyettir. "

اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنْ قَالَ اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِى لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَ عَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

Bizim hayatımız Muhyi ismine, görmemiz Basir ismine, organlarımızın en faydalı bir şekilde yaratılmaları Hakim ve Musavvir... vs. ismlerine dayanıyor.

Bütün kâinata nazar eteğimizde; ''Meselâ, hayat verici ismin bir şeyde tasarrufu göründüğü anda, yaratıcı ve tasvir edici ve rızk verici gibi çok isimlerin aynı anda, her yerde, aynı sistemde tasarrufatları görünüyor. Elbette ve elbette ve bedahetle şehadet eder ki; o ihatalı isimlerin müsemması ve her yerde aynı tarzda görünen şümullü fiillerin fâili birdir; tektir, vâhiddir, ehaddir. Âmennâ ve saddaknâ.''(Şualar, 7.Şua, 5.Hakikat,159)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Allah'a güven. Vekîl olarak Allah yeter.

Ahzab, 33

GÜNÜN HADİSİ

İçinde Allah'ın anıldığı ev ile içinde Allah'ın anılmadığı ev diri ile ölüye benzer.

Müslim

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI