Cevaplar.Org

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-2

-İzninizle başka bir soruya geçmek istiyorum. Bir yerde üstad şöyle diyor; “ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalalete düşer boğulursunuz.(Mesnevi-i Nuriye, s: 126) Bunu topluma açılmada nasıl değerlendireceğiz?


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2016-03-22 11:35:03

-İzninizle başka bir soruya geçmek istiyorum. Bir yerde üstad şöyle diyor; "ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalalete düşer boğulursunuz.(Mesnevi-i Nuriye, s: 126) Bunu topluma açılmada nasıl değerlendireceğiz?

-Şimdi, Üstadın medeniyete bakışı iki yönlüdür.

1-Menfi medeniyet dediğimiz, felsefeden ders alan ve dolayısıyla da insanlığa olumsuz şeyler vermekten başka bir şey vermeyen bir medeniyet. Kavram olarak bir medeniyet.

2-Bir de dinlerden gelen müktesebat da dâhil, insanlığın yararına sanat ve fenlere çalışan medeniyet ki üstad bu medeniyete bir şey demiyor. Asa-yı Musa'nın başında da bunları ifade ediyor.

Demek ki bizim burada Bediüzzaman'ın talip olduğunu söylediğimiz medeniyet kesinlikle müsbet manada anlamamız gereken medeniyettir. O medeniyetin de yapı taşı yine vahiydir.

وَعَلَّمَ آدَمَ اْلاَسْمَاءَ كُلَّهَا

(Bakara Sûresi, 2:31)dan başlayan ve son insana kadar devam edecek olan bir kültür harmanıdır medeniyet. Dolayısıyla da kültür ile medeniyeti de ayrı tutmak lazım. Bugün Batı kültürü medeniyete hâkim olmuş ve onu sevk ediyor olabilir ama medeniyet ortak bir değerler bütünüdür.

Dolayısıyla, medeniyet bir bütün olarak baktığımızda deminde belirttiğim dört ontolojik temeli(ilim, ahlak, adalet ve din) olan bir kültür bütünlüğüdür. Bu yönden baktığımızda bunun kötü bir tarafı olmaz. Ama sadece teknoloji, sadece fantastik şeyleri(ekonomik refahı vs) ve bilhassa bugün kapitalizmin dayattığı israf ekonomisini veya insanı sadece bir tüketim aracı görme gibi meseleleri medeniyetin güzel dediği kısmına mal etmek mümkün değil yani.

Bu noktadan da medeniyete talip olmak önemlidir. Çünkü siz medeniyeti vahye hadim kılacaksınız. Zaten, zikrettiğim dört unsurun hangisini çekerseniz çekin, o medeniyet olmaktan çıkar. Bu manada Bediüzzaman'ın tahşidatı müsbet manada medeniyetedir. Diğerine ' sakim felsefe' demiş bazı yerlerde veya batı anlamında kültüre medeniyet tabirini kullanmış, batının bize dayattığı şeylere medeniyet demiş.

Oradaki değerlendirmelerde bizim onlara iltihakımız manasında yapılırsa ki, biliyorsunuz o dönemde batı hayranlığı, batı taklitçiliği çok öne çıkmıştır. İşte onların önünü almak, yerli kalmak maksadıyla Üstad orada tahşidat yapmış. "Ey bu vatan gençleri, Frenkleri taklide çalışmayınız!"(Mesnevi-i Nuriye, s: 158) diyor. Taklit ayrı şeydir. Bir de onları da yönetecek, yönlendirecek, onlara da istikamet verecek şekildeki çalışmalar ki onlarla görüşmeden konuşmadan bu netice hâsıl olmaz zaten. Mutlaka görüşmeniz, konuşmanız lazım. Onlara meselelerinizi anlatmanız lazım. Bu da zaten irşad ve tebliğin ana unsurlarından birisi.

-Yaklaşmadaki niyet çok önemli demek ki..

-Tabii tabii.

-Müsamaha ve teşbihle yanaşmayınız diye bir kayıt koyuyor, hiç yaklaşmayın görüşmeyin demiyor.

-Şimdi oradaki müsamaha,kendi meselelerinden taviz vermektir. Kendi meselelerinden taviz veren kendisi olmaktan çıkar. İşte malum cemaatin geldiği nokta o yönüyle çok vahimdir. Onlara benziyorsun, kendin olmaktan çıkıyorsun ve dolayıyla onlara iltihak etmiş oluyorsun.

-Hocam, Üstad, Mesnevi'de "Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nispetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da, ulûm-u akliyeye tevaggul etmek nispetindedir.(Mesnevi-i Nuriye, s: 69) diyor. Bunu nasıl anlamalı?

-İnsanın psikolojik olarak tevaggul ettiği, yoğunlaştığı noktada diğer yerleri mühmel kalıyor. Bilhassa batı felsefesini veya akliyatını düşündüğümüzde, bu tamamen yersizdir, lüzumsuzdur manasında değildir. Ama kalbi hayat noktasından meseleyi değerlendirdiğimizde, bir insan akılda ne kadar ileri giderse ve orada yoğunlaşırsa ve bu arada kalbini ihmal ediyorsa, orada hastalıklar başlar.

19.Asırda Osmanlı aydınının yaşadığı şey de budur zaten. Şimdi, kalb tatmin olmayınca, kalp inkişafını akılla birlikte sürdürmeyince, materyalizme saplanılmış, başka düşüncelere saplanılmış. Bu hep, kalbi ihmal etmekten kaynaklanan bir husus.

Akıl Müslümanlığı da tek başına yeterli olmuyor. Burada imanın mutlaka kalbe inmesi lazım, ruha inmesi lazım. Yoksa sadece diyalektik olur ve o, imandan daha çok felsefi bir kanaat olur. Onun da kalbe, ruha çok bir faydası olmaz.

Bu, aklı tamamen ihmal etmek, mühmel bırakmak manasına da gelmiyor. Biliyorsunuz Risale-i Nur muhatap olarak aklı da alıyor, ruhu, kalbi, letaifi de alıyor. Biraz evvel de söylediğimiz gibi, hepsini kemale erdirmenin yoluna bakıyor. Mantık kurallarından sapmıyor. Mesela Risale-i Nur anlatımları ele aldığı meseleleri gerekçeleri ile ele alıyor. O gerekçeler inandırıcılık yönüyle mantıki şeyler. Hepsini ikna ediyor. Zaten "medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir.(Divan-ı Harb-i Örfi, s: 20)O noktada Risale-i Nur akla gereken dersi veriyor, nefsi ve sair letaifi de başıboş bırakmıyor.

-İzninizle başka bir soruya geçmek istiyorum. Geçenlerde bir yazar "Mevlana" "Bediüzzaman" tabirlerini kullanmamak gerekir. Çünkü Bedi, Mevla Cenab-ı Hak için kullanılır" şeklinde gayet sığ ifadeler kullandı. Bu vesileyle bir hususu düşündüm. Bizde yazar-çizer takımı genel itibarıyla Bediüzzaman cahili. Bir iki vecizesi dışında ne dediğinden, nasıl bir fikri inşa hareketinde bulunduğundan pek bihaber, bîbehreler. Bunun sebebleri neler olabilir?

-Bunun iki yönü var;

1-Onların cehaletleri, istiğnaları

 2-Bir de Nur talebelerine bakan bir yönü var ki, Bediüzzaman'ı tekellerinde bulundurmak istemeleri. Sadece bir cemaatin hocası, üstadı gibi takdim etme yanlışlığı da var orada tabii.

Biz maalesef Bediüzzaman'ı bütün Âlem-i İslam'ın ve bilhassa ilahiyatçıların kabulleneceği bir noktaya daha çekemedik. Böyle bize ait de bir eksiklik var.

Şimdi, bir insan bilmediği şeyin düşmanıdır. Bediüzzaman'ı tanımıyorsa veya kulaktan dolma şeylerle bilgilenmişse, bu tip laflar etmesi normal.

Ki, Bediüzzaman bu ismi kendi kendine takmış değil. Şarkta, daha ondört yaşında, hocası Molla Fethullah Efendi'nin ona koyduğu bir lakabıdır.

Bedi Cenab-ı Hakkın bir ismidir ama Bediüzzaman gibi bir ismi yoktur Cenab-ı Hakkın.

İkinci bir husus, esma-i hüsna'dan lafza-i celal ve Rahman isimleri hariç diğerlerinin kullara da verilebileceğini ulema belirtmişler. Mesela benim ismim Latif, esma-i hüsnadan bir isim. Nitekim Peygamber efendimizin(aleyhissalatu vesselam) isimlerinden birisi Rauf, diğeri de Rahim. Kur'an Hz. Peygamber hakkında 

عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

"Müminlere karşı pek Rauf ve Rahimdir"(Tevbe; 6/128) diyor.

Bu vesileyle şu hususu da belirteyim; Ulemaya da Risale-i Nur'u anlatabilmek için yeni metodlar geliştirilmeli. Risale-i Nur nedir? Muhtevası nedir? Niye bugün Risale-i Nur okunmalı? Hâlâ okunmalı? Bunlar anlatılabilmeli. Ve bence bugün herkesten çok İlahiyatçılar Risale-i Nur'a muhtaçtır. Çünkü yüzlerce tefsir kitabı okusanız, fıkıh, kelam kitabı okusanız, o risalelerdeki muhtevayı elde etmedikçe yine eksikliğiniz tamamlanmış olmaz.

Bir de bazıları şu yanlışlığı yapıyor; 'Kur'an okumak bize yeter" diyor. Bu da cahilce bir yaklaşım. Risale-i Nur zaten Kur'an'ın bir tefsiridir. Risale-i Nur Kur'anın günümüz insanının en çok muhtaç oldukları hakikatlarının, ayetlerinin bir tefsiri, bir yorumudur, bir mana açılımıdır.

Dolayısıyla Risale-i Nur'u okumak demek, bütün Kurân'ı okumak manasına da gelmiyor. Ve Üstad hazretlerinin benzetmesi içinde ifade edersek 'en keskin ilhamlar dahi vahye kıyasen Güneş ile güneşin aynadaki yansıması gibidir.' Ki, Üstad Risale-i Nurların hepsi ilhamdır da demiyor. İlhamdan bir derece aşağıda sünuhat var, ondan bir derece aşağıda da istihraç var. Hepsi ilham bile olsa, Risale-i Nur, Kur'an güneşinin bu asrın aynasında yansıyan bir görüntüsü olabilir. Zaten Üstad da Risale-i Nur'un 130 parçasının Kur'an ummanından yüz otuz katre(damla) olduğunu ifade ediyor.

"Risale-i Nur Kur'an'ı anlamamıza ufuk açan en büyük eserlerden birisidir" demek başka şeydir. Şimdi siz bir İşaratü'l İ'caz perspektifinden, bir 25. Söz perspektifinden Kur'an'a bakın, o zaman Kur'an'dan size açılan manaları seyredin. Zaten dert o.

Ayrıca şu önemli noktaya da dikkat edilmelidir: Hiçbir nur talebesi, hâşâ, Risale-i Nurları Kuran'a mukayese gibi bir sapık düşüncenin insanı olamaz. Buradaki kıyaslama, kişinin kendi bilgi birikimi, kendi istidat ve kabiliyetiyle doğrudan Kuran'dan istifadesiyle Risale-i Nur aracılığı ile Kuran'dan istifadesinin bir mukayesesidir. Bu da yanlış ya da yadırganacak bir husus değildir. Bir âlim çıkar da Kuran'dan istifade adına Risale-i Nur çapında bir eser yazabilirse Nur talebeleri böylesi eseri de kabullenir, ondan da istifade eder. Fakat henüz böyle bir eser olmadığına göre, onların Risale-i Nur'u Kuran hesabına bu denli sahiplenmeleri, tenkit değil, takdir edilecek bir davranıştır.

- Konu buraya gelmişken sorayım izninizle.. Sünuhat ile ilham arasında ne fark var?

-Sünuhat, akıl veya kalp yoluyla elde edilen sezgi, İlhami ise kalbe veya ruha doğrudan yapılan manevi bir telkindir. İlhamda zorlayıcı bir telkin de vardır. Her ilham sünuhattır; ama her sünuhat ilham değildir. Tabii her ikisinin de kendi içinde derecelendirilmesi söz konusudur. İlham vasıtalı ve vasıtasız olur. Vasıtalı ilham kalbe ve ruha melek aracılığıyla yapılan bir telkin, bir bilgilendirmedir. Vasıtasız ilham veli kulun kalbine doğrudan gelen ilham-ı ilahiye denir. Peygamberlere gelen ilham vahiy olmakla veliye gelen ilhamdan ayrılır. Her vahiy aynı zamanda ilhamdır; fakat her ilham vahiy değildir.

Üstad "ilham-ı evliya -bazı ârızalarla-hata olabilir(Sözler, s:342) der. Mesela Hz. Mevlana'nın Mesnevisinde vardır; "Üç gündür açtım, kuru ekmek yedim, ilham kesildi' diyor. İşte bir arıza.

Onun için sünuhatın da ilhamın da kriterleri Kitap ve Sünnete uygunluktur. Kitap ve Sünnete uygunsa kabul edilir.

-Üstad bir yerde "Resail-in Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir."(Şualar, s:690) buyuruyor. Bunu nasıl anlamalı? Mesela Mucizat-ı Ahmediyye risalesinde delail kitapları kaynak gösteriliyor.

-Mucizat-ı Ahmediyye risalesinde ve diğer risalelerde elbette başkasından da elde edilmiş bilgiler vardır. Ama o bilgiler, o anda geliş tarzıyla tamamen ilhama bağlıdır. Mesele Mucizat-ı Ahmediyye risalesi nakil ve rivayet olmakla beraber, yüz sahifeden fazla olduğu halde, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak, dağ, bağ köşelerinde, üç-dört gün zarfında her günde iki-üç saat çalışmak şartıyla mecmuu oniki saatte te'lif edilmiştir. Bugün içimizde hafızası en güçlü bir insana "al bunu ezberle ve tekrar et" desek kaç kişi çıkar?

Bir de burada dikkat edilmesi gereken mesele, Mucizat-ı Ahmediyye risalesinde anlatılan hususlar bile anlatılış tarzıyla Risale-i Nur muhtevasına girdikten sonra okunmasında ve tesirinde farklılaşma oluyor. Siz aynı bilgileri başka kitaplarda da bulabilirsiniz. Ama bilgi olarak bulursunuz. Oradaki anlatım üslubu, onların insanı etkileme tarzı Risale-i Nur gibi değildir.

Bu yönüyle de ne şarkın ne garbın ilminden alınmış olmuyor. Mesela ben sayısını unuttum kim bilir kaç defa okudum Mucizat-ı Ahmediyye risalesini. Her okuyuşta yine okuyasım geliyor. Bu okuma hevesi ve ondan alınan tesir ki belki ruhun inkişafına, kalbin tasfiyesine vesile oluyor. O noktalardan da bakıldığında, o alıntı bilgi de Risale-i Nur muhtevasına dâhil olmuş bir bilgi olmuş oluyor.

 -Efendim, Risale-i Nur okumalarımızda tavsiyelerinizi de almak isterdim.

-Risale-i Nur beş boyutlu okunmalıdır; İlim, İrfan, Fikir, Fıtrat, Aşkın Sentez. Risale-i Nur beş boyutlu bir eserdir.

İlmin muhatabı akıldır.

İrfanın muhatabı kalptir.

Hikmetin muhatabı ruhtur.

Fıtratın muhatabı vicdandır.

Aşkın Sentezin muhatabı ise "Ene" denilen benliktir.

Dolayısıyla, Risale-i Nur'daki terakkide hangi seviyesinde insan olursa olsun, mutlaka talebe kalma durumundadır. Mesela en büyük filozofu oturtsanız, aklıyla Risale-i Nur'a talebe olur. En büyük veliyi de oturtsanız, kalbiyle, ruhuyla, vicdanıyla, benliği ile yine talebe olur ve talebe kalabilir.

Beş boyutlu okumayı beceremeyen insanların Risale-i Nur'dan anlayacağı şey sadece okudukları kadardır. Muhatap oldukları nokta ne kadarsa, o kadardır. Risale-i Nur'u sadece aklıyla okuyan onun sadece ilminden istifade eder. Kalbiyle ona muhatap olan onu irfanından istifade eder. Hikmet dilinde ruhunu muhatap eden hikmetinden istifade eder. Ve fıtrat dili ki, en önemli meseledir, burada vicdan muhataptır. Aşkın Sentez, bir bakıma bahsi geçen dört boyutlu varidatın sentezinin yapıldığı yerdir. İşte insan benliği bu en zor ve zorlu işlevi görür. Ne ki, insan beninin bu işlevi görebilmesi de yine insan beninin terbiyesi, tasfiyesi, tezkiyesi ile mümkündür. Risale-i Nur, külliyat halinde ve anlayarak okunmak kaydıyla böylesi bir neticeyi de -Rabbimizin dilemesi şartıyla -tekeffül etmektedir.

Ve kim gelirse gelsin en çaplı âlimden en büyük veliye kadar, eğer o insan gerçekten Risale-i Nur'dan istifade etmek istiyorsa, istifade eder ve bu istifadesinde kesinti olmaz. Yani bir yerde bitip de "ya benim artık Risale-i Nur'dan istifade edeceğim bir şey kalmadı" diyemez hiç kimse. O açıdan da kişi ancak bilebildiği kadarıyla Risale-i Nur'u değerlendirebilir.

Benim değerlendirmelerini gördüğüm kimselerin çoğu sadece aklıyla meseleye bakıyor. Aklını muhatap etmiş, ilminden istifade ediyor. İlim deyince "diğer kitaplarda da ilim var" diyor ve işte orada karıştırıyor. Sadece ilim.. İrfan boyutuna geçememiş. İrfan boyutuna geçse, orada nasıl ummanlaştığını veya hikmet boyutuna geçse ruha nasıl bir inkişaf kazandırdığını, öbür tarafta fıtrat boyutuna geçse o sahada ne gibi inkişaflar yaptığını, benlik boyutuna geçse orada nasıl bir mutlak iman kazandığını görecek.

O açıdan da insanların Risale-i Nur hakkındaki değerlendirmeleri kendi kaldıkları sınıf açısından değerlendirmeler olarak görmek lazım. Onların hiçbirisi de tek başına Risale-i Nur'a kamet-i kıymet biçmek olamaz.

-Peki, bu irfani boyutla alakalı şöyle diyebilir miyiz? Bu boyutla okumada takva çok önemli. Bir ağabeyimizin ifadesiyle kalbi istifazenin yolu göze hâkimiyetten geçer.

-Tabii Tabii..Bir insan gözüne hakim olamıyorsa, ondaki manevi latifeler dumura uğrar ve bu da istifadenin önüne engel olur. İstifaze etmek, Risale-i Nur'u okumak kolay bir iş değildir. Ve bu sadece vakit meselesi de değildir. Bu beş boyutlu okumayı yapabilmek için insanın evvela insan-ı kâmil olma noktasında yolculuğa başlaması lazım.

Risaleleri herkes okuyabilir, istifade eder ama beş boyutla okumaya geçebilmek kolay bir iş değildir. Benim gözümde bir tane mutlak anlamda nur talebesi var, o da Bediüzzaman. Diğerleri hep göreceli..Risale-i Nur'a talebe olmak ayrı bir lütuftur. Cenab-ı Allah cümlemize nasip etsin.

Risale-i Nur okumada bir başka husus olarak da şunu söyleyebiliriz, Risale-i Nur okumalarında, mana açılımlarında bir başkasının izah ve yorumlarının nihai, son nokta olarak görülmemesi lazım.

Ben kendi hayatımdan söylüyorum, işte Kader Risalesini anlatıyorsunuz, başka risaleleri anlatıyorsunuz. Örnekleme yapmak kolay, ama o örneklemeyi yaptığınız zaman, artık karşıdaki muhatap o somuttan soyuta geçiş yapamaz, zorlanır. O açıdan da fikirde cevelanı engeller böyle şeyler.

Risale-i Nur'u öğrenme adına başka birisinin anlatımlarından istifade edebilirsiniz. Ama onun tarzını, onun üslubunu taklit etmeye başlarsanız, o, işi dondurma olur, bloklaştırma olur. Bu bence yanlıştır. Onun için Risale-i Nur'u yeni okuyanlara Risale-i Nur'u mücerret haliyle vermek çok önemlidir. Risale-i Nur zaten verdiği kıyasi temsillerle meseleleri gereğince somutlaştırmış. Onu ayrıca bir de somutlaştırmaya gitmek, dondurmak olur.

Bir de şu husus var; karşıdaki muhatabın hoşuna gidecek tavırlarla Risale-i Nur'u okuma gibi bir zaafa düşmemek lazım. Toplum şöyle bir anlatımdan hoşlanıyor diye kahkahalarla, kihkihlerle Risale-i Nur anlatılmaz. Bu, Risale-i Nur'a karşı da bir cinayettir.

Risale-i Nur her şeyden evvel Hakim ve Rahim isimlerinin tecellisinden bahislerdir değil mi? Hakim ismi bizim devamlı tefekkür etmemizi, düşünmemizi iktiza eder. Her cümlesinde ayrı ayrı düşünmemizi gerektirir. 

Muhataba ders yapayım diye onu sulandırıp, sanki onu bir gırgır konusu haline getirip anlatmak bence yanlıştır. Bunu yapanlara baktığımda;

1-Bunu safderunane yapanları görüyorum.

2-Bir de bu işi dejenere etmek için yapılan özel çalışmaları da görüyorum. Dejenerasyon adına yapılıyor ki, bu da bilhassa genç kuşaklarda daha fazla. Risale-i Nur'u dejenere etmenin yolu bu. Bunlara dikkat etmek ve ekolleşmelere katiyyen fırsat vermemek lazım. Risale-i Nur bir şehrahtır, Cadde-i Kübradır. Acz, fakr, şefkat ve tefekkür birer yoldur, birer şerittir. Hatveler ise, her bir şeritten dört kademe elde edilecek sonuçlardır. O sonuçları da Üstad Hazretleri meseleye kaynak kabul ettiği ayetlere getirdiği yorumlarla işaret etmiştir. 

Böyle bir Cadde-i Kübra böyle sulu, lüzumsuz, abartılı ifadeler ve jestlerle, mimiklerle anlatılamaz. Tiyatral bir anlatım doğru değildir.

-Hocam bize zaman ayırdınız, çok teşekkür ederim, Allah razı olsun.

-Cümlemizden..

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Sakın israf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez.

En'âm, 141

GÜNÜN HADİSİ

Her kim bir namazı (kılmayı) unutursa (onu) hatırladığında kılsın. Onun bundan başka keffâreti yoktur.

Sahih-i Buhari, KİTÂBU MEVÂKÎTİ'S-SALÂT

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI